Ana Sayfa Blog Sayfa 5004

“Simpsons” iki sezon daha yayında

Yayından kalkabileceği bildirilen ünlü animasyon durum komedisi “The Simpsons“ın iki sezon daha yayımlanacağı açıklandı.

Yapımcı şirket 20th Century Fox Television‘ndan yapılan açıklamada, yaklaşık 23 yıldır yayında olan televizyon tarihinin en uzun komedi dizisi “The Simpsons”ın yayınının 24’üncü ve 25’inci sezonlarda da devam edeceği kaydedildi.

Fox’un açıklamasının, dizi film karakterlerini seslendiren sanatçılarla olan ücret anlaşmazlığının giderildiğini gösterdiği bildiriliyor.

Hafta içinde, dizinin mali sorunlar nedeniyle yayından kaldırılabileceği açıklanmıştı.

Yapımcıların, dizideki altı karakteri seslendiren oyuncuların ücretlerinde yüzde 45’lik bir kesinti yapılmasını talep ettikleri belirtilmişti.

Dizideki seslendirme sanatçılarının her birinin sezon başına yaklaşık 8 milyon dolar kazandıkları tahmin ediliyor.

Zengin – yoksul uçurumu büyüyor

BM Kalkınma Programı’nın raporuna göre, Dünya nüfusunun yüzde 25’i dünyadaki toplam servetin yüzde 80’inine sahip. Milyonlarca kişi açlık sınırının altında yaşarken zengin ve yoksul arasındaki makas giderek açılıyor.

Kamerun’dan Almanya’ya, Hindistan’dan Brezilya’ya kadar, dünyanın her ülkesinde gelir dağılımındaki dengesizlik artıyor. BM Kalkınma Programı’nın hazırladığı bir rapor, bu olumsuz gelişmenin özellikle son 20 yılda giderek hızlandığını gösteriyor.

Zengin ve yoksul arasındaki uçurum, kalkınmakta olan ülkelerde daha fazla açılıyor. Ancak sanayi toplumlarında da durum bugüne kadar sanılandan daha vahim. ABD Başkanı Barack Obama’nın hazırladığı istihdam paketi bile, zengin ülkelerin dengeli bir gelir dağılımından ne kadar uzak olduğunun göstergesi.

İnsanların gelirleri geçinmeye yetmiyor. Hem zengin hem de yoksul ülkelerde. Geçim masrafları tüm dünyada artarken, maaşlar yerinde sayıyor. Sağlık ve eğitime ayrılan para azalırken, sosyal güvenlik alanı da sürekli kısıntılara maruz kalıyor.

 

Yoksullukla mücadalede öneriler

Sağlık, eğitim ve sosyal amaçlı yardım için daha fazla mali kaynak ayrılması yoksullukla mücadeleye destek olabilir mi?

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın Cenevre temsilcisi Cécile Molinier, bu yöntemin bazı ülkelerde başarılı olduğunu söylüyor. Molinier, “Alınabilecek çeşitli önlemler var. Örneğin progresif vergi sistemi uygulanabilir. Bu sistemde yoksul insanlar, daha zenginlere kıyasla, gelirlerinin daha küçük bir yüzdesini vergi olarak veriyor. Ayrıca Brezilya ve Meksika’da hayata geçirilen ve yoksul ailelerin çocuklarını okula gönderebilmelerini, annelerin doğum öncesi ve sonrası sağlık kontrollerini yaptırabilmelerini sağlayan aile bursları var” şeklinde konuşuyor.

 

Eğitim çözümlerden biri

Dünya nüfusunun neredeyse yüzde 40’ı sıhhi tesislerden yoksun, bir milyar insan açlık çekiyor. Ayrıca yoksulluk yüzünden kalkınmakta olan ülkelerde, özellikle de kırsal kesimlerde, çok sayıda çocuk okulu bitiremeden terk etmek zorunda kalıyor.

Sanayi toplumunda da eğitim alanında fırsat eşitliği mevcut değil. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’nın (OECD) raporuna göre, dünyada gelir dağılımında giderek artan dengesizliğe karşı temel ihtiyaçların giderilmesi ve eğitim aranan çözüm olabilir.

Raporda, söz konusu alanlarda dağılım daha kolay ve daha adil olmadığı sürece zengin ve yoksul arasındaki uçurumun giderek daha derinleşeceği vurgulanıyor.

Wall Street İşgali: Şu an dünyadaki en önemli şey – Naomi Klein


Perşembe gecesi Wall Street İşgali’nde konuşmak için davet edildiğimde gururlandım. Amplifikasyon (Utanç verici bir şekilde) yasaklandığından beri ve söylediğim her söz, diğerleri de duyabilsin diye yüzlerce insan tarafından tekrarlanmak zorunda kalacağı için (“beşeri mikrofon” olarak da bilinir), Liberty Plaza’da söylediklerim çok kısa olmak zaruretinde olacak. Bunu da aklımda bulundurarak, işte konuşmamın uzun ve kesilmemiş versiyonu:
Sizi seviyorum.
Bunu, – açıkcası beşeri mikronun ekstra bir özelliği olmasına rağmen- yalnızca siz yüzlerce insan geri “biz de seni seviyoruz” diye haykırasınız diye söylemedim. Başkalarına söylenileni, size söyletmenizin tek yolu daha da yüksek ses.
Dün işçi mitinginde konuşmacılardan biri şöyle söyledi: “Birbirimizi bulduk”. Burada yaratılan güzelliği bu ifade yakalamıştır. Birbirlerini bulabilecekleri daha iyi bir dünya isteyen tüm insanlar için (hiçbir alanın kapsayamayacağı büyüklükte bir fikir olmanın yanı sıra)sonsuz genişlikte bir alan. Çok minnettarız.
Bildiğim bir şey varsa, bu da yüzde 1’in kriz sevdiğidir. İnsanlar paniklemiş, umutsuz ve kimse ne yapacağını bilmezken, şirket destekçisi politikalarının istek listesini kabul ettirmek için ideal zamandır; eğitim ve sosyal güvenliği özelleştirmek, kamu hizmetlerini kesmek, şirketlerin iktidarı üzerindeki son kısıtlamalardan kurtulmak. Ekonomik krizin ortasında, dünyada bunlar gerçekleşiyor.
Ve bu taktiği engelleyebilecek tek bir şey var ve neyse ki bu çok büyük bir şey: yüzde 99. Bu yüzde 99 Madison’dan Madrid’e; “Hayır. Krizinizin faturasını biz ödemeyeceğiz” demek için sokaklara dökülüyorlar.
Bu slogan 2008’de İtalya’da başladı. Yunanistan’a, Fransa’ya, İrlanda’ya sıçradı ve nihayet bu uzun yol krizin başladığı yere ulaştı.
Şaşkın uzmanlar TV’lerde “neyi protesto ediyorlar?” diye soruyorlar. Bu arada, dünyanın geri kalanı da: “Neden bu kadar zamanınızı aldı? Ne zaman ortaya çıkacağınızı merak ediyorduk.” Ve bilhassa: “Hoş geldiniz” diyor.
Bir çok kişi Wall Street İşgali ve 1999’da dünya gündemine oturan Seattle’daki küreselleşme karşıtı diye tabir edilen protestolar arasında benzerlikler kuruyorlar. Bu hareket, şirket iktidarını hedef alan, küresel, gençlik önderliğinde ve merkezsizleştirilmiş son hareketti. Ve ben, “hareketlerin hareketi” dediğimiz bu hareketin bir parçası olmakla gurur duyuyorum.
Fakat önemli farklılıklar da mevcut. Örneğin, biz zirveleri hedef olarak seçtik: Dünya Ticaret Örgütü, IMF, G8. Zirveler, doğaları gereği geçicidir, bir hafta sürer. Bu bizi de geçici kıldı. Göründük, dünyadaki haber başlıklarını kapladık ve sonra ortadan kaybolduk. 11 Eylül saldırılarının ardından yükselen vatanseverlik ve militarizm çılgınlığı içinde, bizi tamamen süpürmek kolaydı, en azından Kuzey Amerika’da.
Wall Street İşgali, öte yandan, sabit bir hedef seçti. Buradaki varlığınıza herhangi bir bitiş tarihi koymadınız. Akıllıca. Kımıldamazsan köklerin büyür. Bu çok önemli. Bir bilgi çağı gerçeğidir ki; birçok hareket güzel çiçekler gibi birden ortaya çıkıp, kısa sürede solar. Kökleri olmadığı içindir. Ve kendilerini nasıl devam ettirecekleri konusunda uzun vadeli planları yoktur. Güçlü fırtınalar geldiğinde, sürüklenip giderler.
Yatay ve derinlemesine demokratik olmak harika. Fakat bu ilkeler, yapının inşasındaki sıkı çalışma ve krizleri atlatmaya fazlasıyla yetecek güçteki kurumlarla uyumludur. Bunun gerçekleşeceğine dair çok büyük bir inancım var.
Bu hareketin doğru yaptığı başka bir şey de: Kendinize şiddetten kaçınma sözü verdiniz. Medyaya delicesine arzu ettiği kırılmış camlar ve sokak savaşları görüntüleri vermeyi reddediyorsunuz. Ve bu muazzam disiplin, tekrar ve tekrar, hikayenin utanç verici olmadığı ve polis şiddetini provoke etmediği anlamına geliyor. Daha dün gece buna tanıklık ettik. Bu arada, bu harekete olan destek giderek büyüyor. Daha akıllıca.
Fakat geride kalan on yılın yarattığı en büyük farklılık, 1999’da, çılgınca bir ekonomik patlamanın zirvesinde olan kapitalizmle savaşıyorduk. İşsizlik düşüktü ve hisse senedi portföyleri şişirilmişti. Medya kolay para sarhoşuydu. O günlerde hareket, kapitalizmin şaha kalkmasıyla alakalıydı, durma noktasına gelmesiyle değil.
Çılgınlığın ardında, kursalsızlaştırmanın bir bedeli olduğu vurgusunu yaptık. Çalışma standartlarına zarar veriyordu. Çevre standartlarına zarar veriyordu. Şirketler hükümetlerden daha güçlü hale gelmekteydi ve bu demokrasilerimize zarar veriyordu. Fakat size karşı dürüst olmam gerekirse, iyi zamanlar geçip giderken, açgözlülüğe dayalı bir ekonomik sistemi kabul etmek, en azından zengin ülkelerde sağlam bir kazıktı.
On yıl sonra, hiç zengin ülke olmayacakmış gibi görünüyor. Sadece bir sürü zengin insan var. Zenginleşen insanlar da, dünya çapında kamu varlıklarını ve doğal kaynakları yağmalayanlar.
Asıl husus, bugün herkesin sistemin temelinden adaletsiz olduğunu ve kontrolden çıktığını görebilmesi. Dizginlenemeyen açgözlülük, küresel ekonomiyi çöpe çevirdi. Ve bu, aynı zamanda doğal dünyayı da çöpe çevirmekte. Okyanuslarımızda aşırı avlanıyoruz, derin deniz sondajı ve dipte açtığımız çatlaklarla suyumuzu kirletiyoruz, Alberta katran kumları gibi gezegendeki en kirli enerji formlarına yöneliyoruz. Ve atmosfer kendisine yüklediğimiz karbon miktarını absorbe edemeyerek tehlikeli seviyelerde ısı üretiyor. Yeni normal, seri afetler: ekonomik ve ekolojik.
Bunlar yüzeydeki gerçekler. Bu o kadar bariz ve açık ki; toplumla iletişim kurmak ve hareketi çabucak inşa etmek 1999’dakinden çok daha kolay.
Hepimiz dünyanın tepe taklak olduğunu biliyoruz ya da en azından hissediyoruz: Aslında fosil yakıt ve bunun emisyonunu absorbe edecek atmosferik boşluğun bir sonu olmasına rağmen, sonsuzmuş gibi davranıyoruz. Ve ihtiyaç duyduğumuz toplumu yaratmak için finansal kaynakların son derece bol olmasına karşılık, katı ve değişmez sınırları varmış gibi davranıyoruz.
Zamanımızın görevi, bu sahte kıtlığa meydan okumak için, bunu tersine çevirmek; saygın, etraflı bir toplum yaratmaya gücümüzün yettiği konusunda ısrarcı olmak, aynı zamanda, dünyanın bize sunabileceği gerçek sınırlarına saygı duymaktır.
İklim değişikliği, bunu sonuna kadar yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelir. Bu sefer hareketimizin dikkati dağıtılamaz, bölünemez, olaylarla yakılıp yıkılıp süpürülüp ortadan kaldırılamaz. Ve ben, önemli olsa da, bankaları düzene sokmaktan ve zenginlere yönelik vergilerin artırılmasından bahsetmiyorum.
Toplumumuza hükmeden temel değerleri değiştirmekten bahsediyorum. Bunun tek bir medya-dostu talebe sığdırılması ve nasıl halledileceğini hesaplamak zordur. Ama zor olduğu için daha az acil değildir.
Bu meydanda cereyan ettiğini gördüğüm şey bu. Birbirinizi beslemeniz, birbirinizi sıcak tutmanız, özgürce bilgi paylaşımında bulunmanız, sağlık hizmeti sunmanız, meditasyon dersleri ve güçlendirme eğitimleri vermeniz gibi. Favori işaretim burada, “sizi önemsiyorum” diyor. Bu, birbirlerine gözlerini dikip bakmalarından kaçınmaları, “bırakın ölsünler” demeleri hususunda halkı eğiten bir kültürde, derinden radikal bir ifadedir.
Son birkaç düşünce. Bu harikulade mücadelede, önemli olmayan bazı şeyler var.
– Giydiklerimiz
– Yumruklarımızı sallamamız ya da barış işareti yapmamız
– Daha iyi bir dünya hayarllerimizi medyanın küçük haberlerine sığdırı sığdıramadığımız
Ve şimdi de önemli bazı şeyler:
– Cesaretimiz
– Ahlaki pusulamız
– Birbirimize nasıl davrandığımız.
Gezegendeki en büyük ekonomik ve politik güçlere karşı kavga başlattık. Bu korkutucu. Ve bu hareket güçlenmeye devam ettikçe, daha da korkutucu hale gelecek. Daha küçük hedeflere doğru yön değiştirmek için cezbedici bir şeyler olacağının her zaman farkında olun –mesela bu mitingte yanınızda oturan kişi gibi. Ne de olsa bu, kazanması daha kolay olan bir mücadele.
Şeytana uymayın. Boktan bir durumdayken birbirinizi çağırmayın demiyorum. Ancak bu kez, birbirinize yıllar sürecek bir mücadelede yan yana çalışmayı planlıyormuşuz gibi davranın. Çünkü önümüzdeki görev bundan aşka bir şey gerektirmeyecek.
Bu hareketi dünyanın en önemli şeyiymiş sayın. Çünkü öyle. Gerçekten öyle
Naomi Klein – The Nation / www.turnusol.biz

”İnsanca Yaşam İçin Eşit, Özgür, Demokratik Bir Türkiye” için yürüdüler

İnsanca Yaşam İçin Eşit, Özgür, Demokratik Bir Türkiye” mitingi, Ankara’da KESK, DİSK, TMMOB, TTB, siyasi partiler ve bazı sivil toplum örgütlerinin katılımıyla yapıldı.

Sabah saatlerinde Ankara Garı önünde toplanan 40 bin kadar katılımcı, gruplar halinde mitingin yapılacağı Sıhhiye Meydanı’na doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüşün en önünde, DİSK’e bağlı ”Kızıl Davul” bandosu gösteri yaptı.

DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün, mitingde yaptığı konuşmada, Sosyal Güvenlik, Genel Sağlık Sigortası ve Torba Yasa’nın Meclis’ten çalışanların muhalefetine rağmen çıktığını söyledi. Çalışanların kıdem tazminatı hakkında vazgeçmeyeceğini ifade eden Görgün, Türkiye’nin ”kuralsız çalıştırmanın hakim olduğu ucuz emek cennetine dönüştürülmek istendiğini” öne sürdü.

TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, ötekileştirilenleri, mağdurları, ezilenleri, yoksulları, işsizleri, kadınları, gençleri, çevrecileri, barış yanlılarını seslerini birleştirip, daha yüksek haykırmaları için ”Sokak Meclisi”nin oluşturulduğunu belirtti. Sokak Meclisi’nde yüzde 10 barajı olmadığını söyleyen Soğancı, Sokak Meclisi’nin bu topraklar ve insanlık için, yüreği barıştan kardeşlikten yana atanların meclisi olduğunu ifade etti.

TTB Merkez Konseyi Başkanı Eriş Bilaloğlu, eşit, ücretsiz, nitelikli sağlık hizmeti istediklerini belirtti.

KESK Genel Başkanı Lami Özgen ise işçilerin kıdem tazminatının gasp edilmek istendiğini öne sürerek, özel istihdam bürolarını ve bölgesel asgari ücreti eleştirdi. Kamu emekçilerinin grevli toplu sözleşme hakkının görmezden gelindiğini savunan Özgen, ”İfade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller kaldırılmadı” dedi.

Özgen, ”Eğer siyasi iktidar grevli toplu iş sözleşmesi hakkımızı bu dönem de gasp etmeye devam ederse, yüz binlerce kamu emekçisinden aldığımız güçle ve fiili mücadele geleneğimizin yol göstericiliğinde grev dahil bütün demokratik mücadele araçlarını kullanmaktan geri durmayacağız” diye konuştu.

(Ajanslar, Yeşil Gazete)

Judo Kadınlar Dünya Kupası, ilk gün ilk bronz

0

Judo Kadınlar Dünya Kupası’nın ilk gününde Türkiye, tek bronz madalya kazandı.

Belarus’ta düzenlenen ve 2012 Londra Olimpiyatları için puan veren kupa müsabakalarında Türk milli takımından 52 kiloda tatamiye çıkan Aynur Samat, bronz madalya elde etti.

Samat sırasıyla Rus, Alman ve Finli rakiplerini yendikten sonra yarı finalde Arnavut rakibine yenilince bronz madalyada kaldı.

Dünya Kupası’na yarın yapılacak müsabakalarla devam edilecek

 

Taurasi: “Heyecan verici bir takıma geldim”

0

Galatasaray Medical Park Kadın Basketbol Takımı’nın yeni transferi Diana Taurasi, heyecan verici bir takıma geldiğini, hedeflerinin Avrupa ve Türkiye Ligi’nde başarı olduğunu söyledi.

Taurasi, GSTV’ye yaptığı açıklamada, Galatasaray’ın çok iyi bir teknik ekip ve kadro kurduğunu, bu yüzden de sarı-kırmızılı takıma gelmekten dolayı çok heyecanlı olduğunu belirterek, ”Heyecan verici bir takıma geldim. Hedefimiz Avrupa ve Türkiye Ligi’nde sonuna kadar gitmek” dedi.

Kariyerini rahat edebileceği bir yerde sürdürmek istediğini anlatan ABD’li oyuncu, Galatasaray’ı tercih etmesindeki en önemli etkenin ne olduğu sorusuna, ”Sylvia Fowles ile konuştum. Onunla Spartak Moskova’dan beri oynadığımız bütün sezonlarda hep başarılı olduk. Koç nasıl, takım nasıl, düzen nasıl diye ona sordum ve Fowles’tan olumlu geri dönüşler aldım. O yüzden de  burayı tercih ettim. Çünkü, kariyerimi rahat edebileceğim bir yerde sürdürmek istiyorum. Sıkıntı yaşayacağım bir yerde değil” diye yanıt verdi.

Taurasi, Galatasaray’ın çok iyi bir kadroya sahip olduğunu kaydederek, ”Her ismin iyi yaptığı ayrı işler var. Her şeyi aynı yapan 5 oyuncunun bir arada olmasındansa, farklı özelliklere sahip isimlerin bir arada olması daha önemli. Tina Charles ve Sylvia Fowles pota altını domine edecek, Alba Torrens 2-3-4 numaralı pozisyonlarda oynayabiliyor. Bu tarz oyuncular dünyaya çok sık gelmiyor. Prince, dünyadaki en iyi skorer guardlardan biri. Sonuçta bunları bir araya getirdikten sonra heyecan verici bir takım oluşuyor” ifadelerini kullandı.

Son olarak Galatasaray taraftarlarına da seslenen Taurasi, ”Gelip bize destek versinler. Twitter ve Facebook’dan bana destek olduklarını da gördüm. Bu, insana rahatlık veriyor, çünkü normalde nasıl bir ortama geleceğinizi bilemezsiniz. Ancak, bu destek önemli bir şey. Ayın 13’ü ve 16’sındaki maçlara gelsinler ve bizi desteklesinler” diyerek sözlerini tamamladı.

 

Kara Rüzgar – Selen Çağlayık Eloğlu

İki ağaç dolanmış birbirine, kökleri dans etmiş, yaprakları selam vermiş usulca. İki ağaç, biri genç biri yaşlı, dalları başka türküler söylerken
kökleriyle bağlanıvermiş birbirine, tek toprakta buluşmuş.

Avusturya’da Viyana’da kendi küçük hayatımı sürdürmeye çalışırken tanışıyorum Christos Amca ile. Ben dört aylığına gelmişim buraya, o
ise senelerini vermiş, burada büyümüş. Almanca bilmiyorum ama dinliyorum onu. Hayatımda gördüğüm en neşeli yüzlerden birine sahip;
masmavi gözleri pırıl pırıl, yüzünün her çizgisini aydınlatıyor gülünce. Hep gülümsüyor, hep. Heyecanla anlatmaya başlıyor seyahatini. Türkiye’deymiş yazın, hayatında ilk kez Türkiye’ye gitmiş. Memleketine, ailesinin doğduğu ama büyüyüp gelişemediği topraklara.

Christos Amca bir mübadele çocuğu. Karadeniz’de başlayan aile hikayesi
Yunanistan’a oradan da Avusturya’ya kadar uzamış. Anne babası 20li yaşlarında göçüvermişler bilmedikleri topraklara. Kendisi Yunanistan’da doğmuş büyümüş. Uzak kalmışlar gri sulardan, yeşil dağlardan. Karadeniz
kararmış.

Yıllar sonra bir heyecanla gitmiş gezmiş Karadeniz’i, anlatıyor, sevinçle fotoğraflarını paylaşıyor. Çay diyor, kemençe diyor. Köylerde gördüklerini paylaşıyor bizle. Yaşına aldırmadan dağ tepe dolaşmış. Vona diyor, neresiydi bulamadım. Vona’danmış ailesi, şimdiki Perşembe ilçesi. Bulamamış ailesinin evini, hikayesini. Vona olmuş Perşembe ama ne yazar, adı değişmese ne olacak ki anılar değiştikten sonra.

Bazen öyle rüzgar esermiş ki balıklar evin kenarına kadar gelirmiş. 100 sene oldu olacak ailesi göçeli Christos Amca’nın, balık da ev de kaldı mı bilinmez. Annesinin sözleri kalmış
sadece yaşayan. Bu sözlerle eski bir ev peşine düşmüş ama bulamamış yaşlı amca. Hem zaten ev kaldı mı deniz kenarında artık?

Gene de mutlu ayrılmış Karadeniz’den Christos Amca. Gözlerindeki sevinci hissetmemek elde değil. O fotoğraflara bakarken, ben ona bakıyorum sevincini paylaşmak için.

Eşim Karadeniz’den diye anlatmaya başlıyorum, daha çok seviniyor. Bilmediği ama içinde yaşattığı topraklardan bir dost bulduğu için mutlu. Benim ailemde de göç hikayesi var, dedemin ailesi Veria’dan gelmiş diye devam ediyorum. Şaşırıyor, biz de oraya yerleşmişiz, ne tesadüf diyor. Şaşırma sırası bana geliyor. Selanik’in yanıbaşındaki Veria bizi yeniden
bir araya getiriyor. Dedemler Veria’dan gelmişler, geliş o geliş, erleşmişler Anadolu’ya. Adı “Karaferya” olmuş ama göçenler için. Karardığı için mi anılarda, neden?

Karadeniz’den Karaferya’ya kara bir rüzgar esmiş, şiddetinden ne kök kalmış ne ağaç. Hepsi ayrı savrulmuş, kurumuş. Ama unutulan bir şey varmış: tohum. Tohum rüzgar estikçe uzağa, tohum rüzgar estikçe toprağa doğru gider. Yeşerir yeniden fidan, dal ve ağaç olur. O ağaçlar gene birbirini bulur ve kökleriyle dost olur. Bu dünya hiç kimseye kalmaz ama tohuma kalır, cana kalır.

 

[email protected]

 

http://agroekoloji.wordpress.com

Evet, İsyan!- Ömer Madra

 

Sizlere her ay bülteninde yaptığımız gibi, Ağustos ayınının de bir küçük özetini vermeye çalışırken, dünyada olup bitenlerin ne kadar hareketli ve yoğun olduğunu aklımızca belli edebilmek amacıyla, geçen ayın değerlendirme yazısının başlığını “Uzun Sıcak Yaz” koymuştuk – William Faulkner’ın o “içten patlamalı” ve biraz da boğucu “Güneyli”hikâyelerinden derlenerek yapılmış bir filmin adından esinlenerek. Ama, şimdi, aradan 30gün bile geçmemişken, içinde yaşadığımız olayların kesafetine bakınca insan, neredeyse özgül ağırlığı en çok elementlerden “osmiyum” gibi bir metafor kullanma ihtiyacı duyuyor doğrusu.

#Occupywallstreet: Bir Genel Meclis Hareketi

Ayın hemen başında ABD’de isyan –nihayet!– başladı. Daha doğrusu, Mart ayından buyana dünyayı sarıp sarmalamaya devam eden ve Arap Baharı diye adlandırılan devrimdalgası, ilkbaharda Wisconsin’de başını şöyle bir gösteriverdikten sonra, sonunda, güzbaşında birdenbire Kuzey Amerika sahillerinden içeri vuruverdi ve dünyanın ilk önemli devrimini gerçekleştirmiş olan bu münbit  toprakları 235 yıl sonra yeniden kaplamayabaşladı.Önce, Kanada’dan Vancouver merkezli Adbusters dergisi etrafında örgütlenmiş birgruptan “Wall Street’i İşgal Edelim” çağrısı yapıldı:

#Occupywallstreet!

Bu çağrıyaAnonymous (Anonim/İsimsiz) adlı hacker topluluğu da katıldı. Adbusters(Reklambozanlar), kâr amacı gütmeyen, tüketim toplumu karşısında ve doğa hakları yanında yer alan bir topluluk. Kendi ifadesiyle “iletişim çağının yeni sosyal eylemci hareketini ilerletmeyi hedefleyen sanatçılardan, aktivistlerden, yazarlardan, muzipşakacılardan, öğrencilerden, öğretmen ve eğitimcilerden, girişimcilerden oluşuyor.Reklambozanlar, Ağustos ayının 2’sinde “pat diye” ortalık yere böyle bir çağrı bırakıverdiler. Bir tür genel kurul toplantıları yapmak istedikleri söyleniyordu. Genel Kurul(Genel Meclis) derken neyin sözünü ettikleri bile hemen anlaşılamadı önce; ama kısa süre sonra, toplanan bu bir avuç yaratıcı insanın, aralarında sıkı bir tartışmadan sonra neyi murad ettikleri apaçık ortaya çıkacaktı.Toplantıya ta başından katılanlardan biri olan antropolog David Graeber, Democracy Now radyosundan Amy Goodman’a şöyle anlatıyor olayı: “Kısa bir tereddüt geçirdikten sonra, bir süreç başlattık. Modeli, Avrupa’da yaptıkları gibi bir tür yatay doğrudan demokrasi fikri üzerine oturtmaya karar verdik. Wall Street bir odak noktasıydı tabiî, ama asıl fikir, birçeşit genel kurul hareketi yaratmaktı.(1)

Wall Street derken, finans kuruluşları için kullanılan bir sembolden söz ediliyor elbette. Önde gelen düşünür ve aktivistlerden Noam Chomsky’nin Russia Today televizyonuna verdiği mülakatta söylediği gibi:“Bu kuruluşlardan bankalar eskisine göre daha büyük ve zengin durumda… Şirket kârları tüm rekorları kıracak seviyeye ulaşmış. Gerçek işsizlik ise Büyük Bunalım günlerinin seviyesine varmış… [Wall Street İşgalcileri] Bunun suçlularını ve arkasındaki kurumları bulup ortaya çıkarmak istiyorlar. Vergilendirmeninolmaması, şirketlerin yönetişimi, denetimsizlik… Hepsi sürekli olarak gittikçe kötüye giden bir kısır döngü, sokaklarda yürürken bile gözünüze çarpan çok ciddibir yoksulluk. Ve bütün bnnların hemen yanı başında sergilenen inanılmaz boyutlardaki zenginlik manzaraları. Tıpkı 3. Dünya ülkelerinde, mesela Sahra-AltıAfrikası’nda görebileceğiniz manzaralar. Çöken, harâb olan altyapı: yollar, okullarvb. bütün bunlar da kısır döngüyü sürdüren, hatta şiddetlendiren etkenler…(2)

“Protestonun Zamanı Gelmemiş Miydi?”

Eh, artık protestonun zamanı gelmemiş miydi?! Bunu soruyor Chomsky. Hareketin içinde yer alan isyancılardan birisine gönderdiği email’de de isyancılara şu sözlerle arka çıkıyor:“Gözlerini açık tutan herkes Wall Street çeteciliğinin –genel olarak finans kuruluşlarının çeteciliğinin– ABD halkına (ve dünya halkına) ağır zarar verdiğini bilir. Ayrıca, son otuz yıldan beri ekonomideki güçleri ve onunla birlikte siyasi güçleri radikal biçimde arttıkça, bu zararın giderek arttığını da bilir. Bu da, nüfusunçok küçük bir kesimine, yüzde 1’in bir kesrini oluşturan minicik bir kesime muazzam bir servet birikimini ve onunla birlikte siyasi güç birikimini getiren birkısır döngüyü harekete geçirdi. Geri kalan kesim ise, giderek, belirsiz ve riskli birhayat sürdürmek zorunda olan –ve kimi zaman “uçurum insanları (‘precariat’) diye adlandırılan– sınıf saflarına katılıyor. Wall Street gangsterleri bu çirkin faaliyetlerini her türlü ceza veya denetimden neredeyse tam olarak tam muaf bir şekilde fütursuzca yürütüyor: Yani, çökmelerine izin verilemeyecek kadar oldukları gibi,‘hapsedilemeyecek kadar da büyük’ler.(3)

Şaşılacak bir bilinç ve öngörü ile, dünyanın her yerindeki her tür haksızlık ve adaletsizlikörneği karşısında daha 13 yaşında bir çocukken başladığı başkaldırı eylemlerini 70 küsur yıldır tükenmek bilmeyen devrimci bir ateşle aralıksız sürdüren Chomsky, Wall Street protestolarını “cesur ve onurlu eylemler” olarak niteliyor ve Amerika’nın yeni isyancıkuşağını şu sözlerle selamlıyor: “Wall Street’te devam eden bu protestolar, bu faciaya kamuoyunun dikkatini çekmeye yaramalı, bunun önünü almaya yönelik fedakârca çabalara yol açmalı ve toplumu daha sağlıklı bir rotaya oturtmalı.(4)Genel Kurul” (ya da Genel Meclis) modeline gelirsek, Graeber Avrupa’da (İspanya,Yunanistan, Büyük Britanya) insanların esas olarak “demokrasiyi yeniden icat etme”uğraşı içinde olduğunu bize hatırlatıyor. Bütün siyasi partilerin kendi kendilerini iflas ettirdiği, kendilerini bu ekonomik ve mali krizi yaratan elitlerin alıp sattığı birer mal haline getirdiği bir ortamda, mevcut siyasi yapının ve siyasetçilerin artık hiçbir soruna bir çözümgetirecek durumda olmadığı aşikâr. Eh, böyle olunca, insanların herşeye yenidenbaşlamak zorunda kaldığı da apaçık ortada. Kadim Yunan demokrasisinin Pazar ve siyaset meydanı olan agorayı hatırlamaktayız sanki.“İnsanlar, ne bileyim, sanki kamusal alanlarına gitmek, birbirini görmek, birbiriyle konuşmaya, birbiriyle fikir alışverişi (beyin fırtınası) yapmaya başlamak zorundalar.Yani, ana fikir şu: Sistem bizi kurtaracak değil; biz kendimizi kurtarmakzorundayız. Dolayısıyla, bir kamusal alanda mümkün olduğu kadar çok insanı biraraya toplamaya, toplumu da nasıl bir toplum öngörüyorsak o modele uygun şekilde inşa etmeye başlasak iyi olur.(5)

17 Eylül. Wall Street’i İşgal. Çadır getir.

Wall Street’i İşgal Edelim eylemi, Eylül’ün 17’sinde New York şehrinin finans merkezininhemen yakınındaki Zuccotti Parkı’nda 11 yüksek okul öğrencisinin gecelerini ve gündüzlerini geçirmeye başlamasıyla doğdu. Çocukların elinde Adbusters’ın usta tasarımcılarının elinden çıkmış olağanüstü güzellikte bir poster de vardı: Wall Street’in saldırgan piyasa iyimserliğinin simgesi olan o pek ünlü azgın boğa heykeli üzerinde  şahane bir balerina tasviri. Kız, ayak parmaklarının üzerinde kusursuz bir denge gösterisiyaparak olanca zarafetiyle dansediyordu. Boğa’nın toynaklarının hemen altında kısa,vurucu kelimeler:

“#OCCUPYWALL STREET 17 Eylül. Çadır getir.” Hepsi bu.(6)

Başlangıçta bir futbol takımını oluşturacak kadar insan ancak vardı. New York şehrinin 3 dönümlük küçük bir meydanını, Zuccotti Park’ı eylemlerine mekân seçmişlerdi. Brookfield Emlakçilik Şirketi, biraz para akıtıp renove ettiği bu parkı 2005’te “kamu barınağı” ilan etmiş, harcadığı para karşılığında da adını değiştirip, kendi şirket başkanının adıyla yeniden vaftiz etmişti. İsyancılar bir süre sonra birkaç yüz kişi oldu. Kamp alanı olarak yerleştikleri bu yerel mekâna eski Liberty (Özgürlük ya da Tahrir) adını geri kazandırdıklarını gösteren küçük bir tabela astılar hemen. Konuklarını onun altında ağırlamaya başladılar. Yerleşik basın ve ana akım medyanın çoğu –hepimizin çoktan âşina olduğu o sinik tavırlarıyla– önce kaale almama, derken “ne istedikleri belli olmayan dağınık bir grup” şeklinde küçümseme,aşağılama ve kendince alaya alma yolunu seçti.(7) Derken, hafiften başlayıp artan polis baskısı, başından itibaren çok kararlı bir şekilde tamamen barışçıl olan eylemlere baskınlar, turuncu filelerle kafese almalar, genç kadınların gözlerine gaz püskürtüp kaçmalar, gittikçe büyüyen kalabalıkları resmen tuzağa düşürüp Brooklyn Köprüsü’ne çekip 700 küsur kişilik büyük gözaltı operasyonları derken yerel, yatay, yavaş bir gelişmeye tanık olduk ve iş, kimsenin, hatta muhtemelen çağrıyı yapıp olayı örgütleyenlerin bile beklemediği bir şekilde gelişti: Hiçbir partiye,kuruluşa, lidere bağlı olmayan, hiçbir hiyerarşisi bulunmayan, solcu etiketi bile kullanmayan, alışılmış “devrimci” klişe ve kalıplara uymayan, tüm kararlarını mutabakatla alan bu otonom doğrudan demokrasi hareketi görmek isteyen gözler önünde an be anserpilip gelişiyor şimdi, bir “bozkır yangını” gibi büyüyor, yavaşça bir kültür devrimi halini almaya doğru gidiyor ve bütün ülke sathına doğru yayılıyor.(8)

Farklı Siyasi Eğilimler Saymakla Bitmiyor

Tıpkı Avrupa’da (İspanya’da vb.) örneklerini görmüş olduğumuz gibi lideri bulunmayan,otonom örgütlenmeyle yürüyen bu devrimci hareketin ortak noktası, eylemcilertarafından tek bir “deklaratif” cümlede ortaya şöyle konmuş durumda: “Hepimizin üzerinde tamamen mutabık olduğu bir nokta varsa, o da şu,” diyorlar: “Biz, yüzde 1’in aç gözlülüğünü ve kokuşmuşluğunu artık daha fazla kaldırmayacak olan yüzde 99’uz.(9) Amerika’yı allak bullak etmeye başlayan bu protesto hareketinin yine daha önceki  Ortadoğu ve Avrupa’daki isyan örneklerine benzeyen çok ilginç bir başka yönü de ülkeninve hatta dünyanın dört bir yanından destek için bir araya getirdiği insanların (evet,örneğin İspanya’daki Sol Meydanı isyancıları dahi kopup gelmişler oraya!) birbirinden tamamen farklı binbir türlü siyasi görüşe sahip olmaları: Wall Street isyancılarına destek ve katılım verenlerin farklı siyasi eğilimleri saymakla bitmiyor: O yedi renkli gökkuşağı gibi kalabalığın içinde liberaller, bağımsız siyaseti savunanlar, sosyalistler, muhafazakârlar,anarşistler, liberterler vb. gırla gidiyor…10Başlangıçta yerleşik medyanın bir bölümünün mal bulmuş Mağrıbi gibi sarıldığı belirsizlik ya da net hedef yokluğu teranesine gelince: Meydanda insanlar günde iki kere genel kurul(genel meclis) toplayıp sakin ve kararlı bir edayla kararlarını alıyor ve o kararlar doğrultusunda yürüyüp gidiyorlar. Eylül ayının 29 günü gecesindeki genel meclis toplantısında Wall Street’i İşgal grubu üyelerinin tamamının oybirliği ile hareketin ilk resmî deklarasyonu yayınlandı. Yeryüzünün temel adaletsizlik ve haksızlıklarının çok net,özlü ve fakat aynı zamanda tuhaf bir şekilde lirik bir dille ortaya konduğu (ve“mağduriyetlerimizin tümü bunlardan ibaret değildir” notuyla biten) bu metnin son paragrafı şöyle:

“Dünya halkına,

Biz, Özgürlük Meydanı’nda Wall Street’i işgal eden New York Şehri Genel Meclisi,sizi gücünüzü göstermeye çağırıyoruz.Barışçıl toplanma hakkınızı kullanın; kamusal alanı işgal edin; sorunlarımızıçözmeye yönelik süreci başlatın ve herkesin erişebileceği çözümler üretin.Doğrudan demokrasi ruhu içinde eylem gösteren ve gruplar kuran tüm toplulukların kullanımına destek, belge ve kaynaklarımızın tümünü sunarız.Bize katılın ve sesinizi duyurun!(11)

“Ya isyancısınız, ya da köle.”

Hareketin büyümeye başlaması, birçok sosyal yorumcu tarafından uzun bir süredir hayli pasif kalmakla eleştirilegelen sendikaların desteğini de beraberinde getirdi. Amerika Taşıma İşçileri Birliği (TWU, New York Metro Hizmetleri Sendikası destek ve katılımlarınıaçıklarken, TWU’ya bağlı otobüs şoförleri de otobüslere zorla el koyup Brooklyn Köprüsü’nde topluca gözaltına alınanları kendilerine zorla taşıttıkları için New York Polisi’ni(NYPD) dava etti.12 (İşler, akşamları TV’lerin karşısına kurulup seyrettiğimiz o etkileyici NYPD polisiye dizilerinden farklı gelişmeye başlamıştı anladığımız kadarıyla.) Sıkı bir sınıf mücadelesinin başlamak üzere olduğunu gösteren unsurlar kendilerini ortaya koymaya başlamaktaydı.Tayin edici sayılabilecek bir başka yenilik de, finans dünyasının kalbini hedef alan sıradan insanlar topluluğunun bu cüretkâr, “serseri mayın” hareketinin, beklenebilecek olanınaksine marjinal kalmaması, marjinallik şöyle dursun, tam aksine Amerikan toplumunun önde gelen bağımsız entelektüellerinden, bilim, kültür, sanat çevrelerinden sıkı ve aktif destek görmesiydi. Katılan, konuşma yapan, destek bildiren, ders ve katkı veren, ses sistemi hediye eden, şiir yazan ve daha binbir biçimde dayanışma gösteren simalar arasında eğitimci ve felsefeci Cornel West, yazar ve aktivist Naomi Klein, yönetmen veyazar Michael Moore, rapçi Lupe Fiasco, rock grubu Radiohead, punk rock grubu Anti-Flag, komedyen Roseanne Barre, oyuncular Susan Sarandon, Mark Ruffalo, Alec Baldwin, yazarlar Salman Rushdie, Margaret Atwood, finansçı ve sivil toplumcu George Soros, girişimci, modacı ve aktivist Russell Simmons, iktisatçı Joseph Stiglitz, gazeteci (12), akademisyen ve yazarlar Jeff Madrick ve Chris Hedges yer alıyordu.(13) Hedges, Truthdig sitesindeki sütununda Eylül’ün son günü yayınlanan “#Birlikteİşgal: Aramızdaki En İyiler”başlıklı dramatik yazısına adeta ölümcül bir ikilem sunarak şöyle bir başlıyordu:“Artık bahaneniz kalmadı. Ya Wall Street’de ve ülkenin dörtbir yanında başka şehirlerin malî merkezlerinde şu anda cereyan etmekte olan isyana katılırsınız ya da tarihin yanlış tarafında dikilir kalırsınız. Ya, bize bırakılmış son direniş biçimini, yani sivi litaatsizliği benimseyerek, Wall Street’deki suçlular sınıfının yağmacılığını, insan türünü de ayakta tutan ekosistemi hızla artan bir şekilde yerle bir edişini engellersiniz, ya da canavarca girişilmiş bir habisliğin pasif taşeronu olursunuz. Ya, özgürlüğün ve isyanın sarhoşluğunu tadar, onu duyar ve koklarsınız ya da umutsuzluk ve duyarsızlığın batağına batıp kalırsınız. Ya isyancısınız ya da köle.(14)

Orta yol diye birşey kalmadığını, belki de baştan beri böyle birşeyin olmadığını, olanca sadeliği içinde yüzlere vuran kidemli savaş muhabiri Hedges, yazısının sonunu da aynıçarpıcı sadelikle bitiriyordu:“…Kim takar ki? ExxonMobil’in ya da kömür endüstrisinin ya da Goldman Sachs’in hisse senetlerinin fiyatları yüksek olduğu, sürece hayat şahane. Kâr. Kâr. Kâr. O metal bariyerlerin ardında söyledikleri tek türkü bu işte. Sipsivri dişleri boynunuza iyiden iyiye geçmiş durumda. Onları çok çok kısa bir sürede silkeleyip başınızdan atmazsanız, işinizi bitirecekler. Öldürecekler sizi. Ondan sonra ekosistemi de öldürecekler, çocuklarınızı ve çocuklarınızın çocuklarını da ölüme mahkûm edecekler. Kendilerinin de biz geriye kalanlar la birlikte yokolup gideceklerini göremeyecek kadar kör ve aptallar. Dolayısıyla, ya baş kaldırır ve alaşağı edersiniz onları; ya aklı selime dayalı bir dünya için, yani ‘insan davranışları finans piyasalarının talepleri doğrultusunda belirlenir’ şeklindeki saçmasapan fikrin önünde elpençe divan durmaktan vazgeçtiğimiz bir dünya için, şirketlerin yönetimindeki bu devleti söküp atarsınız, ya da bizi alırlar, kendi yokoluşumuza doğru yaka paça sürükleye sürükleye götürürler.(15)

“Şiddetin Kullanılmadığı bir Süreç: Ama Düpedüz Devrim”

21. yüzyılın ikinci on yılına devrimci dalgalar mührünü vuruyor. Devrim kavramının mutlaka silahlı ayaklanmaları, az ya da çok, ama mutlaka bir miktar da “devrimci şiddet”i içermesinin kaçınılmaz kabul edildiği bütün o 18., 19., 20. yüzyıl devrim modellerinin,yeryüzünün geleceğinin belirleneceği iyice belli olmaya başlayan bu ölüm-kalım günlerinde geçersiz olması insana ilginç geliyor doğrusu. Amerika’da da, dünyanın başka yerlerinde de, elbette Türkiye’de de yerleşik medyanın büyük ölçüde ya taammüden, bilerek ya da artık her türlü refleksini ve işlevini yerine getirme kapasitesini tamamenyitirdiği için farkında olmadığı için atladığı gerçek bu gibi görünüyor. Dünyada olup bitenlere ezilenler-sessizler-mağdurlar-madunlar açısından, veya dayanışma-empati sempati gözüyle, vicdan gözüyle bakmayı sürdürebilenler açısından böyle: yeni bir kuşak bir devrim yapıyor. Bu, öncekilere benzemeyen bir devrim. Bir kültür devrimi bu. Ama Mao’nun kanlı ve korkunç kültür devrimi gibi değil. Bir demokrasi devrimi bu. Ama Türkiye’de yakın zaman öncesi gördüğümüz “milli demokratik devrim” gibi sığ, kof ve boş bir kavram da değil. Cornel West’in Wall Street isyancılarına hitaben yaptığı konuşmadasöylediği gibi: “Eninde sonunda, gerçekten Martin Luther King’in devrim diye adlandıracağı bir şeyden bahsediyoruz,” diyor West. “İktidarın oligarklardan, her renkten gündelik sıradan insanlara aktarılması hali. Ve bu, adım adım giden bir süreç; demokratik bir süreç, şiddetin kullanılmadığı bir süreç – ama, düpedüz bir devrim.(16)

Finans dünyasının kalbini zapt etmek üzere girişilen akın şu anda olanca hızıyla devam ediyor. San Francisco, Los Angeles, Chicago, Boston, Portland gibi büyük Amerikan metropollerine hızla yayılmakta. İşçi ve memur sendikalarının, yani emekçi hareketinin de“işgal”lere katılacakları birbiri ardından yapılan deklarasyonlarla açıklanıyor. Bir analistin dediği gibi, onyıllardan beri bir tür “kış uykusu”na yatmış gibi görünen emekçi sınıflar da mücadele kapasitelerini “yeniden keşfetme” safhasına geçmiş görünüyorlar. Kısacası,“onyıllardır süren tek taraflı bir sınıf savaşının ardından, karşı atak da başladı işte.(17)

İlk Amerikan Devrimi’nden 235 yıl sonra bugün Liberty Meydanı (ya da Özgürlük ya daTahrir, hangisini istersek artık.)… Küçük bir barış köyüne dönüşmüş bile. Gazeteci LauriePenny birinci elden gözlemlerini anlatıyor: Gayet donanımlı kütüphanesi, bedava yemek dağıtan mutfağı, profesyonel ellerde yönetilen kreşi, uyuma ve istirahat alanları,toplanma yerleri ve ortalıkta müzik çalan ve danseden bir yığın genç insan… Ekonomik eşitsizlik sürekli altı çizilen bir kavram olmakla birlikte (en zengin 400 Amerikalı ailenin,en yoksul 150 milyon Amerikan vatandaşının toplam varlığından daha büyük bir serveti olduğu pankartlarda yazılı), bu “işgal zaman zaman bir müzik şenliği tadını vermiyor da değil … bir kaykaya oturmuş rasta saçlı, renkli eşarplı bir oğlan çocuğunun yanı başında‘köpek yavrularını evlat edinmek için bağış’ talep eden bir pankart var… Köpek yavruların için diye soruyorum. ‘Duygusal destek için’ diyor.(18)

İşgalin Esas Talebi, Bizatihi Kendisi!

Akşam oluyor sonra, New York’a karanlık iniyor, hafif bir yağmur bastırıyor… Medyaçadırının dışında binlerce insan, plastik ponçolara sarınmış, şemsiyelerin altına sığınmış,toplantı yapıyor. New York Polisi hoparlör filan gibi âletler kullanılmasını yasakladığından,ön sıradakiler ne söylerse üçyüz kişi o cümleyi nakarat gibi tekrarlıyor ki arkadakiler de işitsin. Böylece toplantıya sorulu cevaplı bir dini âyin havası da hakim oluyor azıcık. Her akşam bu büyük Genel Kurul toplantılarında topluluğun talepleri ve gidişâtı konusunda tartışma açılıyor, sonunda da mutlaka yumuşak, gevşek bir deklarasyona karar veriliyor oybirliği ile… Deklarasyon da tabii, grubun çıkardığı ‘İşgal Altındaki Wall StreetJournal’ gazetesinde yayımlanıyor. Laurie Penny, dile getirilen mağduriyet ve taleplerin bankaların kurtarılmasından hayvanlar hakkında deneyler yapılmasının yasaklanmasına kadar büyük bir çeşitlilik gösterdiğini belirttikten sonra gayet önemli bir noktanın altınıçiziyor:“Ana akım medyanın büyük çoğunlukla atladığı konu şu: işgalin esas talebi, bizatihi kendisi. Yeryüzünün malî bakımdan en güçlü kilometrekaresinin kalbindeki uzamın hem sembolik, hem de pratik olarak yeniden tahsisi yapılıyor: daha adil bir geleceğe sihirli bir pencere gibi açılan alternatif bir topluluk.(19) Ardından köprü macerasından dönen aktivistlerin açılan kollarla selamlanması…“konfor” (ya da “huzur”) ekibinin ortalıkta koşturup herkesi rahata kavuşturmak için çırpınması… Herkese bedava kahve, bedava yemek, dudağında küpesi olan bir genç kızdan herkese bedava kucaklama…Bundan sonra ne olacağı, olayların nasıl gelişeceği bilinmez. Polis âniden o korkunç şöhretine uygun şekilde bastırıp kampı yerle bir edebilir, her yeri dağıtabilir. Emlakçi BayZuccotti’nin de fikrini değiştirdiği, parkını geri istediği öğrenilmiş durumda. En büyük bankacılardan JP Morgan Chase de New York Polis Vakfı’na şimdiye kadar hiç görülmemiş büyüklükte bir miktarı (4,6 milyon dolar) bağışlayıvermiş, “her gün hayatlarını tehlikey eatıp bizi koruyor bu memurlar” hamiyetperverliğiyle. Ama, PRWatch sitesine yazan MaryBottari’nin, “İşgal: Pek Yakında Şehrinize Gelebilir” başlıklı makalesinde söylediği gibi:“Artık çok geç. Tren istasyondan çıktı. İşgal harekete geçti bile…(20)

Son söz için şüphesiz çok erken. Daha yolun tam başındayız. İstasyondan çıkalı bir dakika bile olmadı. Ama “bundan sonra ne olursa olsun,” diyor Penny, “Wall Street’i İşgal hareketi halka bir mesaj gönderiyor: Yüzde 99 hâlâ burada, küresel finans dünyasının altın yaldızlı saraylarının gölgesinde duruyor. Bu insanlar tehlikeli rüyalar görmeyebaşlıyorlar artık, ve sessiz sedasız çekip gidecekleri de yok…(21) “Bu yalnızca Amerika’yla ilgili bir şey değil,” diyormuş isyancıların elle yazılmış pankartlarından biri. “Bu, bütün dünyanın meselesi.”(22 )

Tamamen aynı fikirdeyiz. Bu bizim de meselemiz. Hepimizin meselesi. İşte o yüzden, bu cesur ve onurlu insanların yaptıkları her şeyi kelimenin her anlamında izlemeye devamedeceğiz.

 

Ömer Madra – Açık radyo Bülten

 

 

 

 

Dipnotlar:

1 http://www.democracynow.org/2011/9/19/occupy_wall_street_thousands_march_in

2 http://www.zcommunications.org/on-wall-street-by-noam-chomsky

3 http://chomsky-must-read.blogspot.com/2011/09/noam-chomskys-statement-on-wallstreet.html

4 agy

5 http://www.democracynow.org/2011/9/19/occupy_wall_street_thousands_march_in

6 Adbusters’ın yanı sıra başka isyancı grupların hazırladığı diğer birçok yaratıcı grafik tasarım içinayrıca bkz.: http://inventorspot.com/articles/top_20_occupy_wall_street_posters_motivates_20000_camp_out_downt

7 Örnegin, bkz: http://www.nytimes.com/2011/09/25/nyregion/protesters-are-gunning-for-wallstreet-with-faulty-aim.html?_r=1. Ayrıca, oligarkların sistemini savunmada gösterdiği sinizm veriyakârlık konusunda kimsenin kolay kolay eline su dökemeyeceği Economist dergisi de,eylemcilerin elindeki “Demokrasi İşte Böyle Bir Şeydir” yazılı pankartla “dalga geçmeye” çalışan yazısına “Etkisiz Eylem İşte Böyle Bir Şeydir” başlığını atarak “beceriksiz bir “pastiche” yaptı.Gelecekte neler olacağını kimse bilemez tabii, ama İşgal eylemleri bir dönüm noktasına dönüşürse,isyancıların derginin bu sayfasını R.M. inisyallerini kullanan yazarına yedirdiğini görebiliriz pekala.Bkz.: www.economist.com/blogs/…/2011/10/wall-street-protests

8 “Yerel-yatay-yavaş örgütlenme ve “bozkır yangını” metaforunun yeniden Arap Baharı ile tedavüle çıkması konusunda bkz.: http://www.ntvmsnbc.com/id/25133145/; Ömer Madra, “Sisifos’u MutluBiri Olarak Hayal Etmeliyiz”, http://www.acikradyo.com.tr/i/img/text/BULTEN/AR_Nisan2011_Bulteni.pdf

9 http://topics.nytimes.com/top/reference/timestopics/organizations/o/occupy_wall_street/index.html

10 Bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/Occupy_Wall_Street#cite_note-times-20. – Buna mukabil,Türkiye’deki, konusu büyük farklılıklar gösterse de herhangi bir konuda (ister çevre, ister kadınhakları, isterse öğrenci hakları vb.) protesto olayında hangi görüş ya da kuruluşun yanında (veyaarkasında veya önünde, yani her neresindeyse) yürüneceğinin neredeyse ölümcül bir önem taşıdığısiyasal eylem pratiğinin dünyada gelişen bu yeni devrim dalgası ile bu bakımdan neredeyse tabantabana zıt düşen bir özellik göstermekte olduğunu teslim etmeliyiz.

11 Resmi metnin orijinali için Genel Kurul’un sitesine bkz: http://occupywallst.org/forum/firstofficial-release-from-occupy-wall-street/; Türkçe çevirisi için bkz.: http://www.yesilgazete.org/blog/2011/10/03/wall-street-isgalinden-deklerasyon/10

12 http://www.cbsnews.com/stories/2011/10/03/ap/business/main20114915.shtml

13 http://en.wikipedia.org/wiki/Occupy_Wall_Street#cite_note-32

14 http://www.truthdig.com/avbooth/item/chris_hedges_occupies_wall_street_20110926/

15 agy.

16 C. Papesch, “Occupy Wall Street: ‘It Is a Revolution’”, http://www.commondreams.org/headline/2011/10/01

17 www.zcommunications.org/labor-movement-rolls-into-wall-street-occupation -by-michelle-chen

18 http://www.zcommunications.org/occupying-wall-street-by-laurie-penny

19 agy

20 http://prwatch.org/news/2011/10/11054/occupation-move-find-big-bank-protest-near-you

21 Bkz.: yukarıda, 18 no’lu dipnot.

22 www.independent.co.uk/…/laurie-penny-its-easy-to-mock-but-this-is-how- real-changebegins-2365222.html

Avrupa’da Sıcak Sonbahar: Öğrenciler sokaklarda

Avrupa’nın en zengin 4. ülkesi İtalya’da öğrenciler ekonomik darboğazı protesto etmek için yollara döküldü.

Öğrenciler, eğitim harcamalarındaki kesintileri protesto etmek amacıyla 90 ayrı yerleşim bölgesinde sınıfları boşalttı.

Sıcak Sonbahar adı verilen gösteri dalgasında, hükümetin 2013 yılı bütçesini dengeleme adına 54 milyar euroluk kesinti yapılması kararı aleyhinde gösteriler yapılıyor.

“Bu türden bir geleceği kabul edemeyiz. İtalya’yı uyanmaya çağırıyoruz. Yarın da gösterilerimiz devam edecek. Memurlar da bize katılacak.”

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s İtalya’nın devlet tahvili kredi notunu 3 kademe indirmiş, ardından, aralarında Eni ile UniCredit ve Intesa Sanpaolo bankalarının da bulunduğu İtalya’nın bazı büyük şirketlerinin notlarını da kırmıştı.

Bu arada ekranlarınıza yansıdığı şekilde, Avrupa’nın diğer hasta ekonomilerinden İspanya’da da öğrenciler aynı gerekçelerle sokaklara döküldü.

Tokelau adaları kendini bir gün ileri alacak

Güney Pasifik‘teki Tokelau Adaları, komşusu Samoa’nın yaptığı gibi saat dilimini değiştirerek kendisini “bir gün ileri alacak”.

Yeni Zelanda’ya bağlı 1400 nüfuslu topluluk, uluslararası gün değişimi çizgisinin doğusunda yer aldığı için başkent Wellington’un 23 saat gerisinde.

Toplam yüzölçümü 10 kilometre kare olan ve üç adadan oluşan Tokelau, Fiji’nin kuzeyinde, Hawaii ile Avustralya’nın ortasında yer alıyor.

Tokelau, çizginin diğer tarafına geçince, Yeni Zelanda’da güneşin ilk doğduğu yer olacak.

Mayıs ayında Samoa, ticaret ortakları Avustralya ve Yeni Zelanda’yla ilişkilerini güçlendirmek ve saat farkından kaynaklanan sorunları aşmak için gün değişimi çizgisinin batısına geçme kararı almıştı.

Samoa, bu kararını Aralık’ta hayata geçirecek. Tokelau’nun da aynı tarihte saat dilimini değiştirmesi bekleniyor.

Samoa’daki Tokelau irtibat bürosunun Genel Müdürü Jovilisi Suveinakama Avusralya Radyosu’na yaptığı açıklamada, Samoa’nın yolunu izlemenin mantıklı bir karar olduğunu söyledi.

Suveinakama, “Samoa bizim dış dünyaya açılan tek penceremiz. Saat dilimini değiştirmek Wellington’la bağlarımızı güçlendirecek. Yeni Zelenda’dan bizi Pazar günü arıyorlar ve işyerinde kimseyi bulamıyorlar. Çünkü orada Pazartesi. Biz de onları Cuma günü arıyoruz ama orada Cumartesi olduğu için kimseyi bulamıyoruz” dedi.