Ana Sayfa Blog Sayfa 4988

Londra’nın kalbinde kapitalizmi protesto işgali

0

Şirketlerin açgözlülüğünü ve kapitalizmi protesto etmek için cumartesi günü başlayan Londra‘yı işgal eylemi üçüncü gününe girdi.

Londra Borsası’nın bulunduğu bölgeyle ünlü St Paul Kilisesi’nin bulunduğu alanda yaklaşık 100 civarında çadır kurulurken, 250 civarında göstericinin geceyi bu çadırlarda geçirdiği bildirildi.

Gösteriler New York’ta başlayan ve küresel düzeyde yayılan ”Wall Street’i işgal et” kampanyasının bir parçası.

ABD’deki eylemler yaklaşık dört hafta önce başladı ve geçtiğimiz günlerde İspanya, Portekiz, Yunanistan ve İtalya’nın da aralarında bulunduğu çok sayıda ülkeye sıçradı.

Göstericilerin kendi aralarında gıda, hijyen gereksinimlerinin karşılanmasını örgütlemek üzere gruplar oluşturuyorlar.

Göstericilerden Belinda Singh ise, ”egemen elitlerle bir tür iletişim arayışında olduklarını”, hazırladıkları manifestoyu yakında dağıtacaklarını söyledi.

Singh, ”Buradayız çünkü zenginliğin eşit dağılımını, azınlıkların seslerinin duyulmasını ve yolsuzluğa bulaşmış sistemin değişmesini istiyoruz” dedi.

Cam silici James Awberry de, eylemcilerin bir grup hiip olmadıklarını belirterek, ”Derdimiz tek değil, buraya da bir tek günlük eylem için gelmedik. Daha önceki eylemlerin başarıya ulaşamamasının nedeni bir gün sürmesi ve tek bir konu üzerine odaklanmasıydı. Burada ise çok sayıda sorun gündemde ve ne kadar gerekirse o kadar kalmaya da kararlıyız” dedi.

St Paul Kilisesi’nin yöneticilerinden, rahip Giles Fraser ”insanların barışçı protesto haklarını kullanmalarından memnun olduklarını” belirterek, ”temel kaygılarının kilisenin normal faaliyetlerine devam edebilmesi olduğunu ve herkesin de buna saygı göstermesini beklediklerini” söyledi.

Londra Borsası’nın bulunduğu Paternoster Meydanı ise polis kuşatması altında. Emniyet güçleri, protestocuların çadırlarını önce burada kurma taleplerine izin vermedi.

Hükümet ise eylemlerin bir çözüm olmadığını savunurken, Dışişleri Bakanı William Hague, hükümetin borç yükü ve bütçe açığını kontrol altına almasının sorunu çözebileceğini öne sürdü.

(BBC)

Neden ayaklanmıyoruz – Mehveş Evin

Wall Street işgali, New York’tan dünyaya  sıçradı. Haftasonu 82 ülkede , onbinlerce insan sokaklara döküldü.

Ancak “Ayaklan İstanbul” adıyla duyurulan eyleme, Taksim’de sadece 50 kişi  katıldı. Peki kapitalizmin yıkıcılığına verilen global tepki, neden bizde ilgi görmedi? Bu düzene dair hiç mi derdimiz yok ?

Dört maddede “neden düzene isyan eden az”ın cevabı:

1. VAKTİ GELMEDİ: Her ne kadar zamlardan şikayet etsek de dünya ekonomilerine kıyasla halen daha avantajlıyız. Daha doğrusu, global krizin etkilerini minimum seviyede hissettik…

ABD’de “1929 buhranı” ile karşılaştırılan 2008 krizinin etkilerinin hissedilmesi ve insanları sokağa dökmesi içinse üç yıl gerekti. Başta Yunanistan ve İspanya olmak üzere, Avrupa ülkeleri son bir yıldır batmanın eşiğinde.

Ekonomistler, pek yakında krizde “ikinci dip” yaşanacağını öngörüyor. Türk ekonomisi kendini her ne kadar çıpalarla, vergilerle, zamlarla “koruma”ya alsa da mevcut cari açık rakamlarıyla bu defa krizin “teğet” geçmesi zor.

Eylem yapmak= Terörizm

2. SOKAĞA ÇIKAN YANAR: Parasız eğitim için pankart açanın, hükümet politikalarını protesto edenin hapse tıkıldığı , gazetecilerin yazdıkları yüzünden “terörist” olmakla suçlandığı, HES protestocusu genç kıza “eylemcilerle konuşma yasağı”nın verildiği bir ülkede yaşıyoruz!

KCK tutuklamalarını protesto eden vekillerin 20-30 yıl hapis istemiyle  yargılandığı Türkiye’de, değil Taksim’de çadır kurmak, oturma eylemi yapmak bile büyük sorun.

3. KEMER SIKMAYA ALIŞIĞIZ: Haziran’da AKP yüzde 50 ile iktidara geldi. Seçim analizlerinde öne çıkan neden, AKP iktidarının tüm sorunlarına rağmen krizi “atlatma” becerisi  ve sağlıktaki atılımlarıydı.

İşsizlik sorunu çözülemiyor, memur ve işçi ezilmeye devam ediyor… Buna rağmen kitlesel işten çıkarmalar, mortgage krizi gibi büyük sıkıntıları (henüz) yaşamadık. Üstelik biz kemer sıkmaya, krize ezelden alışığız!

Düzene isyan eden, bankacılık sistemine lanet yağdıran ülkelerdeyse mevcut iktidarların para politikalarına isyan sözkonusu.

12 Eylül, bin yıl sürer

4. BİR ARAYA GELME KÜLTÜRÜ: Türkiye, son iki yılda sokak gösterileri anlamında hareketliydi. Ancak aynı dertten mustarip insanların dahi bir araya gelme kültüründen yoksun olması, bir araya gelseler de birbirlerinin kuyusunu kazması, kolaylıkla dağıtılıp bölünmelerine neden oluyor.

Üzerinden sayısız darbe geçmiş, 12 Eylül’le hala hesaplaşamamış, solu bitirilmiş, buna rağmen solculuğu hala öcü sayan, iktidara yönelik eleştirinin “Ergenekonculuk” la eş tutulduğu bir ülkede “kapitalizme isyan” için kitlelerin birleşmesi, şimdilik uzak görünüyor.

Neymiş? 28 Şubat değil ama 12 Eylül, bin yıl sürermiş …

Mehveş Evin – Mlliyet

Diyarbakır Cezaevi müze olurken…- Gülay Göktürk

Hale bakın…

Biz Diyarbakır Cezaevi’nin işkence ve zulüm müzesi yapılmasını konuşurken, ordu içinde bir yerlerde Diyarbakır Cezaevi’ni aratmayacak işkencehaneler harıl harıl faaliyetteymiş.

Biz “devlet değişiyor, dönüşüyor” diye sevinirken, devlet, “can çıkar huy çıkmaz” misali, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana hiç dinmeyen öfkesi ve kini ile ocağına düşenlere kan kusturmaktaymış.

Ahmet Türk, 80’li yıllarda Diyarbakır Cezaevi’nde yaşadıklarını anlattığında hepimiz insanlığımızdan utanmış, katıla katıla ağlamıştık. Meğer biz 30 yıl önce olup bitenlere ağlarken, aynı zulüm devam etmekteymiş. Er Uğur Kantar’ın öldürüldüğü askeri disiplin koğuşlarında (Disko) tıpkı Diyarbakır Cezaevi’nde yapıldığı gibi, disiplin suçu işleyen erler lağım farelerinin cirit attığı yerlerde insan pisliği içinde süründürülüyor, aç susuz bırakılıyor, sandalyeye kelepçeyle bağlanıp saatlerce güneşte bekletiliyor, kafaları duvara vurula vurula öldürülüyormuş. Bu cehenneme düşen zavallılar, işkence ve aşağılanmayla geçen her günün ardından geceleri yataklarına yatınca yorganı başlarına çeker, için için ağlarlarmış.

Peki, helal süt emmiş tek bir subay da merak etmemiş mi, nedir geceleri koğuştan gelen ağlama sesleri diye? Bu insanlık suçuna ortak olmayı reddeden bir Allah’ın kulu çıkmamış mı 95’inci Zırhlı Tugay, 1. Tank Taburu, 2. Tank Bölüğü’nden?

Unutmayın, katil değil, tecavüzcü değil, vatan haini değil, işgal askeri değil; “vatani görevini yapan” 20 yaşında kuzucuklar bunlar… Ya botlarını parlatmayı unutmuşlar ya içtimaya geç kalmışlar ya da tüfeklerini yanlış yerde bırakmışlar. Anaları babaları ellerine kına yakıp kurbanlık koyun gibi orduya teslim etmiş. O ordu da onları pislik içinde süründürmüş, insanlık onurlarının üstünde tepinmiş. Kafalarını duvarlara vura vura komaya sokmuş.

Eğer bazı gardiyanlar kantarın topunu kaçırıp içlerinden birini komalık etmeseymiş olan biteni öğreneceğimiz de yokmuş. Ailesine “Vatani görevini yaparken rahatsızlandığı, yoğun ilgi ve tedaviye rağmen kurtarılamadığı”na dair iki satırlık bir taziye mektubu gidecek ve her şey bitecekmiş.

Şimdi iki gardiyan tutuklandı, yargılanıyor diyorlar.

Bunun için teşekkür mü etmeliyiz Genelkurmay’a?

Peki Uğur Kantar’dan önceki işkenceleri yapan gardiyanlar ne olacak? Ya o gardiyanların sıralı amirleri? Emir-komuta kademelerinin en tepeleri?

Kim bilir ne zamandan beri işleyen bu işkence tezgâhının hesabını kim verecek?

Ve bizler…

Ne yapacağız biz? Bütün Türkiye’yi, işkence müzesi mi yapacağız? Bu sapık ruhlarla, bu gaddarlıkla, bu işkence geleneği ile nasıl baş edeceğiz?

Nasıl bir anayasa yapacağız da kendimizi devletten koruyabileceğiz? Nasıl olacak da bu zulüm aygıtını hizmet aygıtına çevireceğiz?

Anayasa’nın en tepesine Almanlar gibi “insan onuru dokunulmazdır” yazsak ne değişecek? İnsanlıktan çıkmış, onur nedir bilmeyen o gardiyanlara ve onların amirlerine nasıl öğreteceğiz insanlık onurunun ne olduğunu?

Bize hizmet etsin diye kurduğumuz, kendi ellerimizle besleyip büyüttüğümüz bu canavarın bize karşı duyduğu bu öfke, bu kin, bu gaddarlık ne zaman bitecek?

Söyle ey halkım; biz bu beladan nasıl kurtulacağız?

Gülay Göktürk – Bugün

Alternatif Medya Şenliği başladı

Gazetemizin çağrıcısı ve düzenleyicisi olduğu Alternatif Medya Şenliği başladı.  İlk panel 12:00’de başlıyor. Şenlik hakkında gelişmeleri twitter ve facebook sayfalarımızdan takip edebilirsiniz. Günün programı ise şöyle

 

12:00-13:15-Medya Okuryazarlığı (Moderatör: Nadire Mater)

 

13:30- 14:45 Yeni Medya Düzeni (mi?) (Moderatör: Tolga Çevikel)

Konuşmacılar:

Defne Koryürek (Blog yazarı- Abesle İştigal, Fikir Sahibi Damaklar)

Koray Doğan Urbarlı (Yeşil Gazete)

Sayat Tekir (Nor Radyo)

Ömer Akpınar (Kaos GL)

 

15:00-16:15 İnternet Sansürü (Moderatör: Avniye Tansuğ)

Konuşmacılar:

Füsun Sarp Nebil (Turkinternet.com)

Ali Osman Özdilek (Bilgi Üniversitesi Bilişim ve Teknoloji Hukuku Merkezi)

Vedat Çakmak (Galatasaray Üniversitesi)

Mahir Ilgaz (Açık Radyo)

 

16:30-17:45 Medyada Nefret Söylemleri (Moderatör: Yasemin İnceoğlu)

Konuşmacılar:

İldin Dereli  (Alternatif Bilişim Derneği)

Cengiz Alğan (Sosyal Değişim Derneği)

Murat Köylü (Yeşil Gazete)

 

18:00-19:15 Dijital Aktivizm (Moderatör: Alper Akyüz ve Erkan Saka)

Konuşmacılar:

Ozan Zeybek (ozanoyunbozan.blogspot.comaskerleranlatiyor.blogspot.com)
Özgür Uçkan (Alternatif Bilişim Derneği, Bilgi Üniversitesi)
Levent Şensever (Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe)
Burcu Türkay (Uluslararası Af Örgütü)
Ezgi Köksal (İnternetime Dokunma)


SOKAK SANATÇILARI

Şafak Yüreklik ve Bülent Develi

KONSER

20:30  Serbest Radikaller

İletişim için:

Basın telefon : (0212) 244 7780- 0541 693 8994

Adres: İstiklal Cad. Daracık Sok. Beyoğlu / İstanbul

Email[email protected][email protected]

Web:  www.yesilgazete.org

alternatifmedyasenligi.wordpress.com

facebook.com/alternatifmedyasenligi

www.twitter.com/yesilgazete

Dünya gıda günü üzerine – Korkut Boratav

16 Ekim Dünya Gıda Günü’dür. Her yıl bu tarih gıda fiyatlarının yükseldiği bir döneme denk gelirse “dünyanın hali” üzerinde düşünen iyi kalpli insanlar endişeye sürüklenir.

2008’deki Dünya Gıda Günü böyle bir örnektir. Birleşmiş Milletler’in Dünya Gıda Programı’nın başkanı olan Josette Sheeran o tarihteki fiyat artışlarının olası sonuçlarına şu ifadelerle dikkat çekiyordu: “Orta sınıflar için, sağlık giderlerinin kısılması söz konusu olur. Günde 2 dolarla yaşayanlar, et tüketimini kesip, çocukları okula yollamaktan vazgeçmek zorunda kalabilirler. Günde bir dolarla geçinenler et ve sebzeden vazgeçip, sadece hububatla karın doyuracaklardır. Günde yarım dolarla yaşayanlar için ise, mutlak felâket….

Burada adım adım ağırlaşan felâket aşamalarının “dolar eşikleri”ni TL’ye çevirirseniz, bu boyutta bir sefaletin bizim buralarda söz konusu olmadığını düşünüp rahatlayabilirsiniz. Ne var ki, bunlar Dünya Bankası’nın yoksulluk tanımları ile bağlantılı gelir eşikleridir ve doların 1983’teki değeri esas alınmaktadır. 1983 dolarını (ABD fiyatlarına göre) bugüne çeviriniz; dört kişilik bir aileye uygulayınız ve bugünkü kurlarla TL’ye çeviriniz. “Gıda fiyatları yükseldiğinde hububatla karın doyurmak zorunda kalacak” insanlarımız için yaklaşık beş yüz liralık; “etten vazgeçerek” durumu idare edenler için bin liralık aylık gelirler belirlenmiş olmaktadır. Ve gıda fiyatlarında ciddi boyutlu artışların Türkiye’de de önemli yoksullaştırıcı etkileri olabileceği anlaşılmaktadır.

Sheeran söyledikleri ile etki yaratma önceliği gözetmiş. İyi de yapmış. Zira, üç yıl sonrasında da dünyanın olası bir gıda krizinin eşiğinde olduğu uyarısı yaygınlaşmaktadır ve “kronik açlık çeken bir milyar insanın” kaderini yakından ilgilendiren bu uyarının bu yılın Dünya Gıda Günü’nde de tekrarlanacağı anlaşılmaktadır.

Ben de bu vesileyle son yıllarda uluslararası gıda fiyatlarında gözlenen hareketleri gözden geçirmek, değerlendirmek istiyorum.

***

Aşağıdaki tablo, uluslararası ham madde fiyatlarına ilişkin IMF istatistiklerinden türetilmiştir. “Gıda”, tek başına alınıp satılan bir “meta” değildir; pek çok tarımsal üründen oluşan bir “sepet”tir. Tabloda bu “sepet” ile onu oluşturan en önemli ürünlerden altısının fiyat endeksleri bir önceki döneme oranlanmakta; artma ve eksilme temposu böyle belirlenmektedir. 2008 değerleri, 2005’i izleyen üç yıllık fiyat artışlarıdır.

2005 sonu ile Ağustos 2011’i kapsayan fiyat hareketlerine bakarak birkaç saptama yapalım ve bazı sorular soralım:

• Altı yıla yakın bir dönem içinde çıkışlı-inişli üç büyük boyutlu fiyat hareketi gözleniyor: 2006-2008 kesintisiz çıkış; 2009 iniş; 2010-Ağustos 2011 Ağustos yeniden çıkış… Eylül 2011’de tüm ham madde fiyatlarını içeren bir endeksin yüzde 11.3 oranında düştüğü haberleşti. Gıda fiyatları inişe geçmiş olabilir; ancak, tablodaki dönemin ana eğilimi, fiyatların yükselmesi doğrultusundadır. Nitekim, Ağustos 2011’de tüm ürünlerin bileşkesi olan gıda fiyatları, 2005 düzeyini yüzde 81.8 oranında aşmıştır. Buradan hareketle, 2011’deki Dünya Gıda Günü de üç yıl önce olduğu gibi öncelikle yoksul tüketicileri ilgilendiren gıda krizi üzerinde odaklanacaktır.

• Buradan ilk soruya, “madalyonun diğer yüzüne” geliyoruz: Hububatta, şekerde, yağlı tohumlarda artan fiyatlar çiftçileri (hele hele bu ürünlerde köylü tarımı önem taşıyorsa, yoksul üreticileri) ihya etmiş midir? Daha genelleştirelim: Bu büyük boyutlu fiyat dalgalanmaları, ülke ekonomilerine nasıl, ne kadar yansıyor? Kimler kaybediyor; kimler kazançlı çıkıyor?

• “Fiyat hareketlerini arz/talep belirler. Tarım ürünlerinde ve gıdada üretim ve talepteki küçük değişiklikler de büyük boyutlu fiyat hareketlerine yol açar. (İktisat diliyle, arz ve talep esnekliği düşük olduğu için…)” Bu ifade doğrudur; ama tabloda kapsanan dönem için değil… Örneğin 2008 uluslararası krizin ilk yılıdır; dolayısıyla tarımsal ürün ve gıda talebinin düşmesi gerekir. Aynı yıl hububat üretimi de (FAO’ya göre) yüzde 6.7 oranında artmıştır. Düşen talep ile artan üretim koşullarının birleşmesi fiyatların düşmesine yol açmalıydı. Gerçekte ise iki yıl önce tüm ürünlerde başlayan fiyat artışları 2008’de de süregelmiştir. Arz/talep bağlantılarından kopan fiyat hareketleri nasıl açıklanabilir?

***

Bu soruları yanıtlamaya başlayabilmek için, fiyat hareketlerinin arka planında yer alan ve bunlardan etkilenen “aktörleri” belirlememiz gerekir.

“Gıda sepeti”ni oluşturan tarımsal ürünlerin üretim ve pazarlama süreçlerinde yer alan ve bunların dışında olmalarına rağmen fiyatları etkileyebilen ulusal ve uluslararası aktörleri, dört büyük gruba ayırabiliyoruz: Üreticiler, tüccarlar, spekülatörler ve tüketiciler…

Bölüşüm karşıtlıklarına odaklanmak istiyorsak zincirin iki ucunda yer alan “tuzu kuru aktörleri” (büyük çiftçileri ve Batı’nın tüketicilerini) kenara koyalım ve bu dörtlüyü yeniden adlandıralım: Köylüler, çokuluslu ticaret sermayesi, finans kapital ve gıda krizinin kurbanlarını oluşturan yoksul ülke tüketicileri

Gıda krizine bu çerçeve ışık tutmaktadır. Önümüzdeki haftalarda tartışmak üzere…

Birgün

Sarkozy’ye öfke bize ne anlatıyor? – Rober Koptaş

Nicolas Sarkozy‘nin Yerevan’daki Soykırım Anıtı’na bir demet çiçek koyduktan sonra yaptığı açıklamalar, Türkiye’de büyük bir öfkeyle karşı­landı. Gerek siyasi arenada, gerek medyada, Sarkozy ve Fransa’ya yöne­lik hakaretler havada uçuştu. Aradan günler geçmesine rağmen bu öfke di­necek gibi görünmüyor.

Fransa Cumhurbaşkanı, Yere­van’daki konuşmasında, Türki­ye’nin, tıpkı Almanya ve başka bü­yük devletler gibi, geçmişiyle yüzleş­mesi, Ermeni Soykırımı’nı tanıması gerektiğini söyledikten sonra, aba al­tından sopa gösteren bir üslupla, bu yapılmazsa, 1915’e ilişkin tasarıyı kendi görev süresi bitmeden Senato’dan geçireceğini söyledi.

Bu sözlerin ardında seçimle ilgili bir siyasi hesap olduğu çokça söylen­di. Elbette ki var… Cumhurbaşkanı seçilmeden önce soykırımı tanıyaca­ğını net bir şekilde açıklayan, ancak göreve gelir gelmez, tasarının Senato’da görüşülmemesi için elinden ge­leni ardına koymayan Sarkozy, o gün de siyasi bir hesap yapıyor ve Türki­ye’yi kaybetmemek adına, daha önce Ermenilere verdiği sözleri unutuyor­du. Bugün de başka bir hesabı var kuşkusuz.

Ama bu sözleri salt bir seçim yatı­rımı olarak algılamak doğru değil. Zira artık Fransa’da Türklerin sayısı da Ermenilerden az sayılmaz. Ayrıca, sadece Sarkozy değil, onun baş rakibi olacak Sosyalistler de, onların bir nu­maralı adayı François Hollande da, Türkiye’nin 1915’te yaşananları soy­kırım olarak tanıması çağrısında bu­lunuyor. Yani aslında pratikte kimse, sırf Sarkozy bu sözleri söyledi diye ona oy verecek değil.

Meselenin, Türkiye’de daha iyi anlaşılması gereken yönü, tam da Sarkozy ile Hollande arasındaki ka­naat ortaklığında yatıyor. Dünya üzerinde, Batı’da ve Doğu’da, hemen hemen bütün ülkelerde, politikacılar ve sıradan insanlar 1915’te neler ya­şandığını biliyor, bunun bir soykırım olduğu kanaatini taşıyor. Propagan­da ile oluşturulmuş bir kanaat değil bu; daha ziyade, yaşanmışlıklardan süzülmüş bir bilgi.

1915’teki katliam haberleri, ardın­dan da aç, çıplak, toprağından sürül­müş Ermeni göçmen figürü, pek çok halkın ortak belleğinde hiç silinmemecesine yer etti. Bu ortak bellek bu­gün dönüp dolaşıp Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanılıyorsa, bu, salt siyasi hesapların veya Ermenilerin propaganda faaliyetlerinin değil, Tür­kiye’nin sistemli ve inatçı inkârının ürünü. Türkiye samimi bir şekilde geçmişi sorgulamaya ve kendi tarihin­ de yaşanan acıyı anlamaya çalışsa, işte o zaman kendisine karşı kullanılan bu silahtan gerçekten korunmuş olacak.

Yaramaz çocuk tavrı

Ve eğer siyasi hesaplardan, oy kay­gısından, tribüne oynamaktan söz açacaksak, bunlardan asıl yararlananın Ermeni­ler, Ermeni diasporası veya Ermenistan değil, Türkiye olduğunu da görebilmek gerek.

Çünkü dünyada 1915 konusundaki toplum­sal ve tarihsel kabullere rağ­men herhangi bir siyasi yap­tırımla karşılaşmayan, büyük devletler tarafından son kerte­de her zaman korunan, parlamento­larda oylamaları kazanan, Türkiye.

Batılılar bunu Türklerin karakaşı ka­ra gözü için veya Türk resmi tezine inandıkları için değil, Türkiye’yi, bü­yük ticari önemi, devasa nüfusu, stra­tejik konumu nedeniyle kaybedilme­mesi gereken bir müttefik olarak gör­dükleri için yapıyor.

Sarkozy’yi “Sen kim oluyorsun!”, “Asıl soykırımcı sen­sin!” gibi yüksek fikir ürünü vecizelerle azarlayan Başbakan (Recep Tayyip Erdoğan) ve diğer siyasi erba­bın, bunun yanında kalem erbabının, öncelikle Fransa’daki, Cezayir’de uy­gulanan korkunç politikalar konu­sundaki yayınlara, ders kitaplarına, çekilen filmlere bakması, ondan son­ra söz söylemesi yerinde olur.

Ayrıca, Türkiye bizzat kendisi dünyanın çeşitli yerlerindeki olaylara müdahil olmaya çaba gösterir, proaktif bir şekilde başka ülkelerde yaşa­nan sorunlara çözüm önerir ve küre­sel bir aktör olmaya çalışırken, başka ülkelerin bu topraklarda yaşanan olaylar karşısında suspus oturmasını istemesi, olsa olsa bir yaramaz çocuk tavrıdır. Yaramaz çocuklar sevimli­dir. Devletlerin kendileriyle ilgili me­selelerde sürekli yaramaz çocuk tavrı sergilemeleri ise, en hafif tabirle ki­birdir. Kibrin ardında da, kompleks­ler, suçluluk duygusu ve gerçekler­den kaçma arzusu yatar.

Madalyonun diğer tarafı

Buraya kadarı, işin Türkiye’yle il­gili kısmıydı. Meselenin bir de Erme­ni yüzü var şüphesiz. Şahsen, X ülke­sinde yaşayan bir Ermeni’nin, devle­tinin Ermeni Soykırımı’nı tanımasını istemesinin ve bunun için çalışması­nın demokratik bir hak olduğuna inansam da, buna bel bağlayarak so­runların çözüleceğini sanmanın da çaresiz ve hazin bir hal olduğunu düşünüyorum.

Çünkü dünya üzerin­deki bütün parlamentolar kabul etse dahi, Türkiye toplumu 1915’te olan­ları idrak etmedikçe, Türkler bunun için üzüntü duymadıkça Ermenilerin huzur bulmayacağını biliyorum.

Ermeniler, tarihleri boyunca her zorda kaldıklarında, Batı’nın dindaşlık dayanışmasıyla kendilerini kurtarmasını beklediler. Bu beklenti acı hayal kırıklıkları ve büyük trav­malarla sonuçlandı her seferinde.

Bugün aynı hayal kırıklıkları,……. devamı için www.agos.com.tr

Rober Koptaş – AGOS

www.agos.com.tr

 

 

Cumartesileri de çalışalım!

Yunanistan’da aylardır meydanları dolduran öfkeli kalabalıkları göz ucuyla, biraz da ibretle izliyoruz. Ekonomik krizi sona erdirmek üzere Yunanistan’a kaynak aktarma formüllerinin Kuzey Avrupa’da, özellikle Almanya’da tepkiyle karşılandığına dair yansıyan haberlerde krizin tüm suçlusunun Yunanlıların geleneksel tembelliği olduğu ima ediliyor. Almanlar kadar çalışmayan, üstelik eğlenmeye ve hayatın tadını çıkartmaya daha meyilli olan Yunanlılar krizin tek sorumlusu olarak gösteriliyor. Savurgan Yunanlıların çalışkan ve tutumlu Almanların önerdikleri krizden çıkış reçetelerine karşı çıkması, meydanlara dökülüp memnuniyetsizliklerini göstermeleri Yunanlıların tembelliğine kanıt olarak gösteriliyor.

 

Enerji Bakanımız da fırsat bu fırsattır diyerek Yunanlıların durumuna düşmememiz gerektiği konusunda uyarılarda bulunarak dâhiyane projesini açıkladı. Cumartesi günleri de çalışmamız gerektiğini öne süren Bakan’ın görüşleri bazı işadamları tarafından da büyük destek gördü. Her biri bir başarı öyküsü kahramanı olarak başımıza kakılan işadamları hepimizi daha çok çalışmaya davet ediyorlar. Yunanlıların durumuna düşmek istemiyorsak daha çok çalışmalı ve hatta cumartesi günleri de çalışmalıymışız.

 

Yunanlılar ve Almanlar arasındaki ücret farklılığı, işgücü verimliliği, yönetimsel zaafiyetler ve benzer konuları araştırmayı ve tartışmayı uzman ekonomistlere ve sendikacılara bırakalım ve biz sorunun doğru sorulup sorulmadığıyla ilgilenelim.

 

Kim daha çok çalışıyor diye sormak yerine neden çalışıyoruz diye sormamız pek istenmez. Çünkü çalışmanın kutsallığı üzerine kurgulanan bir sistemde bir kez neden çalışıyoruz, niçin bu kadar çok çalışıyoruz diye sormaya başlarsak alacağımız cevabın bizi nerelere götüreceği belli olmaz.

 

Bugünün dünyasında daha çok çalışmanın tek bir amacı vardır. Daha çok çalışmak daha çok tüketebilmek imkânı sağlar.  Daha çok çalıştıkça daha büyük bir ev, daha büyük bir televizyon, daha hızlı bir araba sahibi olma, daha sık tatile çıkma fırsatı elde edilir. Mutluluğun tek ölçütü tüketmek olarak öğretilir. Böylelikle daha çok tüketmek bir bağımlılık yaratır, tedavisi pek mümkün olmayan bir bağımlılık.

 

Yunanlılardan da istenen esas olarak budur: daha fazla tüketmeye devam edebilmek için daha çok çalışmalıdırlar. Bunu için daha az ouzo içmeli, daha az sirtaki oynamalı, siestalarını unutmalı, geceleri erkenden tavernalardan evlerine dönüp, sabahları daha erkenden işbaşı yapmalıdırlar. Hayatlarını daha verimli olabilecekleri bir şekilde değiştirmelidirler. Oyun böyle kurulmuştur, oyun kurallarına göre oynanır ve kimsenin oyunbozanlık etme hakkı olamaz.

 

Antik Yunanın paradokslarını andıran bir yol ayrımındaki Yunanlıların vermeleri gereken karar tam olarak budur. Çünkü şimdiye kadar güle oynaya yürünen yolun sonuna gelinmiştir. Yunanlı gibi yaşamak için bedel ödemeli, yani Alman gibi tüketmekten vazgeçmeyi göze almalıdırlar.

 

Yunan siyasetçilerin de, sendikacıların da yüzleşmekten kaçındıkları gerçek ortada iken Enerji bakanımızın bize yaptığı öneri anlamlıdır ve bizler için de benzer bir soru içermektedir. Bu soru hepimize sorulmuştur ve cevabını hepimiz ayrı ayrı vermek zorundayız.

 

Bize dayatılan hayat tarzını değiştirmiyorsak, air conditionlarımızdan, ışıl ışıl alış veriş merkezlerimizden, egzotik meyvelerimizden, çok fonksiyonlu mobil telefonlarımızdan vazgeçemiyorsak, yani uzun ve çileli bir bağımlılık tedavisini kabul etmiyorsak Cumartesileri çalışalım. Gündoğumundan gün batımına kadar çalışalım. Hatta istenirse, gece yarılarına kadar çalışalım. Yeter ki neden çalışıyoruz diye sormayalım. Sormaya başladığımızda gideceğimiz yerler tekinsiz sular olabilir.

 

O yüzden soru sormayı bırakıp daha çok çalışalım. Cumartesileri çalışalım, yetmezse pazar günleri de çalışalım.

Demir eksikliği zekâ geriliği nedeni

Huzursuzluk, iştahsızlık, çok uyuma, halsizlik ve çabuk yorulma… Bunlar bebeklerde ve çocuklarda görülen demir eksikliğinin en önemli belirtileri arasında.

Pek çok hastalığa işaret eden demir eksikliği, zekâ geriliğinin de nedenleri arasında gösteriliyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Aslı Toros, anne sütüyle beslenemeyen bebeklerde demir eksikliği görülebildiğini söylüyor.

Kansızlığın her yaşta ortaya çıkabilen bir sorun olduğunu ancak özellikle bebeklik ve çocukluk çağında daha sık rastlandığını belirten Dr. Toros, çocuklarda demir eksikliğinden kaynaklanan sorunlar ve sorunun tedavisi hakkında şu bilgileri veriyor:

“Demir eksikliğinin temel sebebi bebeğin anne sütü almaması ve demirden eksik gıdalarla beslenmesidir. Demir eksikliğine bağlı kansızlık basit bir sorun değildir. Sadece fiziksel rahatsızlıklara neden olmakla kalmayıp, bebeklerde zekâ düzeyini de etkilemektedir. Bu nedenle ailelerin, bebek ve çocuklarında sık görülen kansızlığın belirtilerini iyi gözlemlemesi ve zamanında uzmana başvurması gerekmektedir.

Süt çocuklarında huzursuzluk, davranış değişiklikleri, iştahsızlık, uykusuzluk veya normalin üzerinde uyuma gibi belirtiler görülmektedir. Daha büyük çocuklarda ve ergenliğe geçiş döneminde ise yorgunluk, halsizlik, baş dönmesi, baş ağrısı, çabuk yorulma ve nefes darlığı gibi yakınmalar ile ortaya çıkmaktadır.

Anemi, kanda hemoglobin konsantrasyonunun veya kırmızı kan hücrelerinin (alyuvarların) sayısının beraber veya ayrı olarak normal değerlerin altına düşmesi sonucu oluşan klinik tablodur. Bu değerlerin azalması sonucu kanın oksijen taşıma kapasitesi ve dokulara giden oksijen miktarı azalır.

Çocuklarda aneminin oluşmasında diyetin çok büyük bir önemi vardır. Diyetin en önemli olduğu yaş grupları; 6 ay ile 2 yaş arası, bir de çocukluktan ergenliğe geçiş dönemidir. Büyümenin çok hızlı olduğu bu iki dönemde, demirden fakir yiyeceklerle beslenme sonucunda demir eksikliği anemisi meydana gelebilir. Adolesan (çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemi), kızlarda adet kanamalarının düzensiz ve fazla olması da demir eksikliğine katkıda bulunan bir faktördür. Kan yapımında önemli rol oynayan diğer iki besinsel faktör B12 vitamini ve folik asittir. Ancak bu iki besinin eksikliğine bağlı anemiler, çocuklardaki demir eksikliğine bağlı anemi kadar sık görülmez. Sadece diyet değil bazı ilaçların kullanımı da çocuklarda anemiye neden olur. İlaçlar ya alyuvarların yıkımına katkıda bulunarak veya kemik iliğine doğrudan toksik etki göstererek alyuvar yapımını baskılamak suretiyle anemi meydana getirir. Çocuklarda kronik hastalıkların ve sık geçirilen enfeksiyonların anemiye neden olduğu bilinen bir gerçektir.

6 aylıkken yapılan rutin kan incelemesinde veya şikâyet ya da muayenede şüphelenilmesi üzerine yapılan tetkiklerde hemoglobin, demir veya ferritin (depo demiri) düzeylerinin yaş aralıklarının altına düşmesi ile tanı konur. Tetkik sonuçlarına göre demirden zengin diyet veya demir preparatları ile tedavi planlanır.

Anne sütü ile beslenen bebeklerde, annede demir eksikliği yoksa ilk 6 ay demir eksikliği görülmemektedir. Anne sütündeki demir çok kolay emilebildiği için miktar olarak yeterli gelir. Ancak 6 aydan sonra ek gıdalar ile yetersiz demir alan bebek, demir eksikliği tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Demir en çok kırmızı ette, yumurta sarısında, yeşil sebzelerde ve tahılda bulunur. Demir eksikliğinin gelişmemesi için etten ve sebzelerden gelen demirin dengeli alınması gerekir. Demir eksikliği anemisinin engellenmesi için diyete önem verilmeli, demirden zengin ek gıdalara zamanında ve uygun şekilde başlanmalıdır.”

(Ajanslar)

’Kırmızı Pelerinli Kent’e çeviri ödülü

2011 Türk-Alman Çeviri ödülü Aslı Erdoğan’ın ’Kırmızı Pelerinli Kent’ adlı romanına verildi.

011 Türk-Alman Çeviri ödülü Aslı Erdoğan’ın ‘’Kırmızı Pelerinli Kent ‘’ adlı romanını Almancaya kazandıran Angelika Gillitz-Acar ve Angelika Hoch’a veriliyor.

Unionsverlag yayınevinin beş yılda hazırladığı, başlangıcından bugüne Türk Edebiyatından seçilen 14 roman ve öykü, şiir, deneme antolojilerinden oluşan ‘Türk Kitaplığı’ bağlamında 2008 yılında yayımlanan ‘’Kırmızı Pelerinli Kent’’ Almancada büyük başarı kazanmıştı.

Die Welt, Frankfurter Allgemeine, Tagesspiegel gibi başlıca gazetelerde, Die Berliner Literaturkritik gibi etkin edebiyat dergilerinde, kitapla ilgili ellinin üzerinde yazı ve söyleşi yayımlanmış, yazarla ilgili belgeseller ZDF,WDR gibi kanallarda gösterilmişti.

Bugüne dek on bir dile çevrilen, ABD’den Suriye’ye pek çok ülkede yayımlanan ‘’Kırmızı Pelerinli Kent’’, Almanya dışında İsveç, Norveç ve Fransa’da ses getirmiş, dünya edebiyatından yalnızca 20 kitabın yer aldığı MARG serisine seçilmişti. Fransız Lire dergisi Aslı Erdoğan’ı ‘’Geleceğe Kalacak 50 Yazar’’ arasında gösterirken, Libre Belgique Antonin Artaud, Aftenposten ise Kafka ile kıyaslamıştı.

(Ntv)

Cumartesimizi vermeyiz! – Can Dündar

Talihsiz zamanlama… Enerji Bakanı Taner Yıldız, “Gün 6,5’ta ağarıyor. Mesai 7,5’ta başlasın” önerisi yaptı ya…
Aynı gün OECD’nin araştırması, 40 ülke içinde en çok mesai yapanın Türkiye olduğunu ortaya koydu.
“Olsun, çok geri kaldık. Erken kalkalım, cumartesi de çalışalım” diyor Bakan…
Çok çalışıyoruz da mutlu muyuz?
Ne gezer!
Yine aynı araştırmada Türkiye, mutlulukta 40 ülke içinde 32’nci oldu.
Yani mutsuzlukta ilk 8’deyiz.
Hem bu kadar çalışıp hem bunca mutsuzluk niye?
E ondan işte…
* * *
Uygarlık tarihi, insanın daha az çalışmasının tarihidir.
150 yıl önce Avrupa’da işçiler günde ortalama 12 saat çalışıyordu.
Napolyon, işçilerin pazar günleri ayinden sonra dükkân açmasını istiyordu.
Hitler, “Kadınlar 2, erkekler 4 saat ‘Büyük Almanya’ için ücretsiz çalışacak” diyordu.
Çalışmanın kutsanması, tüm despotik rejimlerin manifestosuydu.
İşçi sınıfı, uzun mücadeleler sonucu bunu 8 saat sınırına çekebildi. Kan pahasına çalışma saatlerini azaltıp kendine boş zaman yaratabildi.
Türkiye, hâlâ Avrupa’dan fazla çalışıyor.
Bizde haftada 45 saat olan mesai, Avrupa’da 35 saat…
“Mesai saatlerini Batı seviyesine çekelim” diyeceğimize, “Mesaiye erken başlayalım. Cumartesi de çalışalım”ı tartışıyoruz.
* * *
“Kültürümüzde var”mış.
Eh, biraz Akdenizli olmamız hasebiyle “siesta” da vardır kültürümüzde… Bu işler “kültür”le ilgiliyse, diğer Akdenizliler gibi öğleden sonra şekerleme izni versenize…
Evet, bir zamanlar horoz sesiyle uyanır, sabah namazını müteakiben kepenk açardık.
Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati”nde pek güzel anlattığı gibi, “ziyada başlayıp ziyada biten, 12 saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı.”
O kültürü yok eden, emek sömürgenlerinin kâr hırsı oldu.
Daha çok mesaiyle daha çok kazanabileceklerini keşfettiklerinden beri işçiyi daha çok, daha erken, daha yoğun çalıştırıp duruyorlar.
* * *
Ama koşullara gelince kimseden ses çıkmıyor.
İşe gitmek için ortalama 40 dakikasını yolda harcayan bir milletiz.
Yolu geçip işe gidebilen mutlu mu?
Yoo…
Aynı araştırmada 40 ülkenin çalışanlarına “Çalışma ortamından mutlu musunuz” diye soruluyor.
Almanya’da her 10 kişiden 9’u “Hoşnudum” diyor.
Türkiye hoşnutsuzlukta da birinci:
Her 2 kişiden 1’i işinden mutsuz…
Ücretler, maaşlar yetersiz.
İş kazalarından ölümler mi?
Birinciliği kimseye kaptırmayız.
* * *
Bakan’ın “1970’lerde hak etmediğimiz refah seviyesine ulaştık” lafına gelince…
Bana 27 Mayıs Anayasası’nı budamaya hazırlanan 12 Martçı paşaların, “Sosyal uyanış, iktisadi kalkınmayı aştı” saptamasını hatırlattı.
Tamam, gün ışığından yararlanalım, ama lütfen tarihin ışığından da yararlanalım.
* * *
Öğrencilik yıllarının bir kısmında cumartesileri önlük giyip okula gitmiş, halen de pazar yazıları için cumartesileri çalışmayı kabul etmiş bir kardeşiniz olarak yazıyorum:
Siz siz olun, cumartesinizi vermeyin!

Can Dündar – Milliyet