Ana Sayfa Blog Sayfa 4976

Anneannemin bahçesinden Slow Food’a – Ergül Akyürek

Eski evlerin sonunda tahtadan ufak bir kapı görünüyor. İçten içe kapıya yaklaşmak istesem de, kapının arkasındakileri görmekten korkuyorum. İçimdeki merak duygusu ise herşeyin üzerine çıkıyor ve kapıya doğru hızlıca  yürüyorum, üzerindeki  kilidi açıp bir süre öylece kapıya bakıyorum,  ayaklarım korkudan geri geri gitse de  içimdeki ses- kapıdan girmek mi yoksa kapının kilidini açmak mı önemli olan, içeri bakmadan görebilir miyim dünyayı- diyor. Sonunda  tüm cesaretimi toplayıp hızlı kalp atışlarıyla  kafamı kapıdan içeri doğru uzatıyorum ama gördüklerim karşısında kalbim daha da hızlanıyor …   Kapıdan sonrası alabildiğine meyva ağaçlarıyla dolu, her şey sınırsız; kayısılar, kara-beyaz dutlar, fındıklar, kirazlar, incirler,  ceviz, armut.. vs hersey var. Kapıdan bakmış olmamın cesaretiyle ağaçların içine koşup ağaçlara tırmanıyorum ve  her türlü meyvayı dalından yiyorum, her şey o kadar renkli, taze ve güzel kokulu ki çok mutluyum…  Gözlerimi ise bu mutluluğun yansıması olan  kocaman bir gülümsemeyle açıyor – neyseki evimdeyim diyip- tekrar uyuyuorum

Sabahsa Porto´da eski bir evde uyanıyorum, Porto´da olmak güzel de, rüya da olsa evde olmak daha da güzel… Bana evde olduğum hissini verense, bu eski, içi ahşap kokan, yüksek tavanlarıolan, aynı anneannemin evine benzeyen ve kokusunu hatırlatan ev. İşte cocuklugumun büyük bir kısmı o tahta kapının arkasında geçti. Okul tatil olduğu zaman eşyalarımızı alır, anneannemin evine giderdik. Ormanı anımsatan bahçesinde kızılderili çadırı kurar, ağaçlarına tırmanır, yemeklerimizi bahçede yerdik. En kolay kayısı ve dut ağacına tırmanabildiğim için midir bilmiyorum ama ben hep kayısı ve dutu diğer meyvalardan daha çok sevmişimdir. Karadutları avuçlarıma doldurup ağzıma sokuşturmak, ellerimi üzerime sürmek çok zevkliydi : ) Bahçenin girişindeki ocakdaysa anneannem  “kuşburnu kaynatirdi ” , o kadar güzel kokardı ki, kuşburnunun kendi özündeki aromasının tadı hala damağımda. Biz tabi yıllarca oraya gitmiş olsak da değişen toplum şartlari, etkileşimler zamanla tatil anlayisimizi degistirdi – anne  bak ayşe teyzeler denize gidiyorlar ama biz neden gitmiyoruz–  ve yazları deniz tatili yapmaya başladık. Hatırlıyorum da minibüsümüzün arkasına çadırımızı atıp neredeyse tüm Türkiye’yi gezmiştik ama artik her yaz ilk durağımız Marmaris Datça yolu üzerindeki “Çubucak Orman Kampı” olmuştu. Sanırım 13 yıl başka yerlere de gitsek orayı mekanımız kabul etmiş, yılın 1 ayı orada kalıyorduk, Çubucak´ta ormanin bittigi yerde deniz başlar, orayı o kadar çok sevdik ki topraktan kopamamış olsakta, anneannemin bahçesini unuttuk. Artık sadece 9 günlük bayram tatillerinde gittiğimiz bir yer halini aldı, zaten bir süre sonra  anneannem de yoktu. O olmayınca bayram yemekleri artık bahçede değil de dört duvar arasında yenmeye başlandı. Böylece yıllar yılları kovaladı,  2009 yilinda o tahta kapıdan baktığımızda gördüümüz tek şeyse kuru bir araziydi, hiç abartmıyorum hüngür hüngür ağlamıştık.  O kapıdan bakınca insan neleri kaybettiğini o zaman farkediyor, anneannemin sevgisiyle yetişmiş o kadar ağacın ölmesine göz yummuş, saçma sapan ellerde ziyan olmasına neden olmuştuk. Belki kendimize bu kadar önem verip koştururken bu emeğin birazını da bahçemize, dünyamıza vermiş olsaydık bugün rüyalarda bile kapının arkasına bakmaktan korkmazdık. O kadar çok başkalarını eleştiriyor, onların hayatlarına seyirci kalıyor, sahip olmadıklarımızın sahip olduğumuzda bizi mutlu edeceği düşüncesiyle tüketime yöneliyoruz ki  kaybettiklerimizin farkında bile değiliz. Genelde böyle umutsuzluğa kapılınca yüzünü güneşe çeviren ayçiçekleri gibi yüzümü umuda çevirmek daha çok hoşuma gidiyor,

Çünkü  dünyada hala birileri UMUT var diyor ve inanılmaz çalışmalar yapıyor. Geçen hafta işte bunu diyen bir grubun tam olarak içindeydim,  Terra Madre Avusturya 2011´e katildim. Rathaus´ta düzenlenen etkinlikte hem Avusturya hem de dünya mutfağından bir çok stant kurulmuştu. 25.000 katilimcinin katildigi ” Etkinlikte Slow Food” kriterleri tartışıldı, çeşitli tanıtımlar yapıldı ve Workshoplar düzenlendi. Benim katıldığım workshop   yağlar, sirkeler ve sebzeler üzerineydi. Gayet zevkli gecmesine ragmen benim gibi nerdeyse hic yağ kullanmayan biri için o yağları ve sirkeleri tatmak bir noktadan sonra miğdemi altüst etti : )  Kendi gözlemlerimi aktarırsam bence gayet organize olunmuş, güler yüzlü sıkılmadan, bunalmadan paylaşan, paylaşıma açık insanların olduğu bir organizasyondu. Ama kendi grubumun en genç katılımcısı olarak ve pazarın katılımcı kitlesinin yaş oranını gözlemlediğimde, aynı zamanda tanıtımcıların konuşmalarını dinlediğimde ister istemez bir türk katılımcı olarak kendi ülkemle karşılaştırmalar yaptım: Bence gerek Türkiye´deki genç nüfus potansiyeli olsun , gerekse kültürel zenginliğimiz ve coğrafi konumumuz göz önünde tutulunca ne kadar büyük bir gücü elimizde tuttuğumuz bu tarz etkinliklerde daha çok görülüyor.

Tabi  nüfusun az olması ve insanların daha bilinçli yaklaşmaları, bir çok aktiviteyi aktif olarak takip etmeleri de onların adina büyük bir artı…  Zaten Avusturya´nın  Kurier-Standart gibi gazetelerinde etkinliğe baslangıcından bitimine kadar  oldukça geniş yer vermis, çeşitli röportajlarla da Slow Food hakkinda kuruluşundan gelişimine kadar halkı bilgilendirici yazılar sunmuştu.Yani hiç birşey bilmiyorsanız da günlerce yazılan yazılardan dolayı – neymiş bu diyip, işin içine bir şekilde dahil olabiliyorsunuz. Eğer siz de  Slow Food da nedir? diyorsaniz:  –  SLOW FOOD, 1987 yilinda Carlo Petrini tarafindan, Italya´da kurulmus bir hareket. Slow Food´un felsefesiyse kısaca.. :  Fast Food´a ve hızlı yaşama karşı koymak; unutulmuş geleneksel yiyecekleri tekrar yaşatmak, usulüne uygun olarak yiyecekleri imal edip, besin üreticilerine çalışmaları için adil olan ücreti temin edebilmektir.  Yani slow food, iyi, dogru, temiz, adil yemektir. Ve  bugün 100.000 in üzerinde destekçisi var. ARCHE PROJESI ise ARCHE NOAH, SLOW FOOD WIEN, ARCHE AUSTRIA,  bu projenin içinde çalışıyor  ve internasyonal Slow Food´a katkıda bulunuyor.-  ben de baktım Türkiye´de zamanlama problemi yasiyorum –  ki Türkiye´de de oldukca güzel çalışmalar yapılıyor– ve bilgim internette okuduklarımdan öteye gitmiyor,  daha bilinçli hareket edebilmek icin ARCHE projesinde yer almaya karar verdim ve egitimlere Terra Madre hareketiyle basladim.

Bundan sonraki aşama  meyvalar üzerine olacak, sonra yavaş yavaş toprakla haşır neşir olmaya başlıyacağim. İşin içine girdikçe öğrendiklerim arttıkça belkide kafamda oluşan oluşumları hayata geçirmek için daha çok -Umudum- olacağına inanıyorum.- UMUDUM ise  açmaya korkmadığımız, kilit vurulmamiş kapılarımız, kapılarımızın ardında üretebildiğimiz, tadabildiğimiz, yaşatabildiğimiz lezzetlerimiz, kaybettiğimizde neyi kaybettiğimizi anladığımız degil de neleri dünyamıza kazandırdığmızı gördüğümüz anlarimizin olmasi.
KALBINIZDE SEVGI, TIRNAKLARINIZIN ARASINDA TOPRAK EKSIK OLMASIN…

Yazı ankanindogusu.blogspot.com ‘dan alıntılanmıştır

 

 

Ergül Akyürek

İki kıtaya yayılan tek oryantiring yarışması İstanbul’da

0

Yön bulmaya dayalı ortantiring’in iki kıtada birden yapılan tek yarışması 1-5 Kasım tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşecek.

İstanbul Orienteering Spor Kulübü Derneği tarafından organize edilecek olan yarışmanın, Dünya Sıralaması’na da puan verme özelliği bulunuyor.

Bu yıl 8.si düzenlenecek olan “İstanbul 5 days” yarışları 2 – 5 Kasım 2011 tarihleri arasında İstanbul’un ormanlarında ve özel yerlerinde yapılacak. Heybeliada, Sultanahmet ve Kapalıçarşı da bu yarışmalara evsahipliği yapacak.

Yarışmanın programı şu şekilde:

Etaplar
1.Etap (2 Kasım)
Uzun Mesafe, Valide Bendi, Belgrad Ormanı
Koşulabilir fakat oldukça tepelik, küçük çöküntüler ve kırık ağaçlarla dolu bir arazi. 150 m’lik yamaçlar var. Belgrad Ormanı’nın vazgeçilmezi dikenli çalılar sizleri yavaşlatabilir. Define arayanların açıp kapatmadığı, bazılarının su dolu olduğu çukurlara dikkat.
Harita: Ölçek 1/10 000, eşyükselti 5 m, harita boyutu A3/A4
Haritacı: Viktor Diachkov (Ekim 2010). Ekim 2011’de güncellenecektir.
2. Etap (3 Kasım)
Klasik Mesafe, Heybeliada

Adada orienteering için eşsiz bir şans. Şehir orienteering’i ve çam ormanında koşunun bileşimi. Parkurda 150 m’lik çıkışlar yer alabilir. Adada motorlu taşıt trafiği yasak, ama kesişen pek çok asfalt yol var. Faytonlara dikkat!
Harita: Ölçek 1/7 500, eşyükselti 5 m, harita boyutu A3/A4
Haritacı: Orest Kotylo (Mart 2008), Viktor Diachkov (Ekim 2009). Ekim 2011’de güncellenecektir.

3. Etap (4 Kasım – Gündüz)
WRE – Orta Mesafe, Kurtkemeri, Belgrad Ormanı
Bu arazi koşulabilir ama küçük çöküntüler ve derin girintilerin alt kısımlarında küçük derelerin olduğu tepelik bir arazi. Parkurda 75 m’lik çıkışlar yer alabilir. Kaygan eğimler ve dikenli çalılar tehlikeli olabilir. Temel olarak meşe ağırlıklı bir ormandır.

Harita: Ölçek 1/10 000, eşyükselti 5 m, harita boyutu A4
Haritacı: Viktor Diachkov (Nisan 2011). Ekim 2011’de güncellenecektir.
4. Etap (4 Kasım – Gece)
Gece – Süpersprint, Kapalıçarşı
Çoğunlukla asfalt yollarda yapılacak olan yarışta yükseklik farkı yok denecek kadar az. İkinci katların kontrol tanımlarında belirtildiği, tarihi ve kültürel dokunun çarpıcı etkisinde yapılacak, unutulmaz bir yarış. Bu dokuya zarar vermemek için sadece spor ayakkabılara izin verilecektir. Metal veya çivili orienteering ayakkabılarına izin verilmeyecektir. Yarış gece yapılacağından kafa lambalarınızı getirmeyi unutmayın!
Harita: Ölçek 1/1 500, eşyükselti yok, harita boyutu А4
Haritacı: Direnç Azaz (2001), Stas Zolotareov (2003). Ekim 2011’de güncellenecektir.

5. Etap (5 Kasım)
Sprint, Tarihi Yarımada ve Sultanahmet
Antik İstanbul’un tarihi yarımada diye adlandırılan mekanında gerçekleştirilecek bir sprint. Çoğunlukla asfalt yollarda yapılacak olan yarışta yükseklik farkı 100 m kadar olabilir. Tarihi ve kültürel dokunun çarpıcı etkisinde yapılacak, unutulmaz bir yarış. Bu dokuya zarar vermemek için sadece spor ayakkabılara izin verilecektir. Metal veya çivili orienteering ayakkabılarına izin verilmeyecektir.
Harita: Ölçek 1/5 000, eşyükselti 5 m, harita boyutu А4

CHP’de kurultay tarihi ertelendi

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başkanlığında toplanan CHP PM toplantısından edinilen bilgiye göre, toplantıda olağan kurultay takvimince 2012’nin Mayıs ayında yapılması gereken CHP 34. Olağan Kurultay tarihinin başka bir tarihe ertelenmesi görüşüldü. Oylama sonucu CHP’nin 34. Olağan Kurultayının 6 ay ertelenmesine karar verildi.

Toplantıda CHP tüzüğünün 75. maddesi uyarınca “bağışlanma” istekleri görüşülerek, eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal döneminde partiden ihraç edilen eski Kültür Bakanı Fikri Sağlar ile eski Esenyurt Belediye Başkanı Gürbüz Çapan’ın durumu da ele aldındı. Yapılan oylama sonucunda Çapan ve Sağlar’ın aralarında bulunduğu 14 kişi CHP’ye geri döndü. Buna göre Sağlar ve Çapan yeniden CHP de siyaset yapabilecek. Terör olaylarının ek gündem maddesi olarak görüşüldüğü toplantıda terörle ilgili bildiri yayınlanmasına da karar verildi.

Öldürmeyeceksin! – Mustafa Tuncaelli

Öldürdüğün kişi kim?
Asker mi, polis mi, gerilla mı, sivil bir yurttaş mı?
Genç mi, yaşlı mı, çocuk mu?
Sağlam mı, hasta mı, engelli mi?
Solcu mu, sağcı mı, milliyetçi mi?
Zengin mi, fakir mi?
İşçi mi, köylü mü, esnaf mı, işsiz mi?
Sarışın mı, esmer mi, kara mı?
Erkek mi, kadın mı, transgender mi?

Kafasını, beynini, iç organlarını dağıttığın, parçaladığın, yerlerde sürüklediğin, kulağını,burnunu kestiğin kim?
Yetmedi mi kan gölünde yüzdüğümüz?
Daha fazla ceset mi görmek istiyorsunuz?
Doymadınız mı?

Birileri yollara mayınlar döşeyip, askerlerin nasıl havaya uçtuğunu, nasıl parçalandığını kameralara çekip, internette yayınlayıp izlememizi isterken; diğerleri gerillaların ayakları bağlı, yerlerde sürüklendiği belli olan cesetlerini “Vatan bir bütündür parçalanamaz” yazılarını arkasına alan Atatürk Heykeli önünde sergileyerek, cesetler üzerinden güç gösterisi yapıyor. Bak ne güzel öldürdük diyorlar.
İğrenç bir ceset pornografisi.

İnsanoğlu ya da kızı, insandaki tüm yıkıcı, öldürücü dürtüleri temsil eden mitolojideki ölüm tanrısı Thanatos’dan akıl almaktan vazgeçip, Musa’nın tanrısının buyruğu “öldürmeyeceksin” e ne zaman uyacak?
Yeni peygamberlere mi ihtiyacımız var?
Aklımız başımıza ne zaman gelecek?
İnsanların hak ve özgürlüklerini gasp ederek, baskı, zulüm, işkence yaparak, onları öldürerek bu vatanı bölünmez bir bütün yapamazsınız!
Hak ve özgürlükler de asker, polis, sivil insanlar öldürülerek kazanılamaz.
İnsanım diyorsan birinci ilke;
Öldürmeyeceksin!

Bu da yetmez.
Canlıya ya da ölülere kötü muamelede bulunmayacaksın.
İşkence yapmayacaksın, eziyet etmeyeceksin, ayaklarına ip bağlayıp yerlerde sürüklemeyeceksin.
Tüm canlıların hak ve özgürlüklerine saygılı olacaksın, ölülerine saygı göstereceksin.
Peki, bunlar olmadı, hak ve özgürlüklerimiz gasp edildi. Ne yapacağız?Tabii ki mücadele edeceğiz, hak ve özgürlüklerimize sahip çıkacağız. Sonuna kadar direneceğiz ama öldürmeyeceğiz. Gerekirse hak ve özgürlüklerimiz için öleceğiz ama yine de öldürmeyeceğiz. En ağır işkencelerden geçsekte, en ağır hakaretlere uğrasakta,yıllarca hapis yatsakta, sağlığımızı haklı davamız için yitirsekte, zalim gibi olmayacağız. Zalime verebileceğim en iyi cevap, onun önünde diz çökmemek ve onun gibi olmamaktır.

Bu cinayetlere yeter artık
İnsanlığımız ölmesin, biz ölmeyelim, kimse ölmesin.

Mustafa Tuncaelli

İzmir Kültürel Miras Festivali

İzmir’de toplumsal kimlik ve kültürel hafıza arasındaki ilişkinin sorgulandığı bir tartışma platformu oluşturmayı hedefleyen İzmir Kültürel Miras Festivali, Ege’nin iki yakasından filmleri ve sinemacıları 3 günlüğüne İzmir’de buluşturuyor.

İzmir Ekonomi Üniversitesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Fransız Kültür Merkezi, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü (İstanbul) ve Selanik Uluslararası Selanik Film Festivali ortaklığıyla gerçekleştirilecek olan festivalde, film gösterimleri, paneller, sergi ve yayın projeleri ve konserler gerçekleştirilecek.

“Vicdan” isimli filmle başlayan bu ilk festivalde, Yunanistan ve İzmir arasındaki kültürel bağların altı çizilirken, genç Türk ve Yunanlı yönetmenlerin filmlerinin yarışacağı “Film Pazarı” kısa film festivaliyle tarih boyunca devam eden kültürel alışveriş bugüne taşınacak.

İzmir, tarih boyunca Doğu Akdeniz coğrafyasında yer alan kozmopolit bir ticaret merkezi olarak önemini korudu. Farklı dini ve etnik kimliklere sahip topluluklar İzmir’de yan yana varolabildi.  Türkiye’nin en önemli metropollerinden biri olan İzmir, antik dönemden günümüze uzanan Yunan mirası, 15. yüzyılda şehre göçen Sefarad Yahudileri, Osmanlı döneminden bu yana şehirdeki kültürel varlığını sürdüren ancak günümüzde yok olmaya yüz tutmuş olan Levanten topluluğu, Kürtler, Romanlar, Selanikliler ve  çoğunluğu Müslümanlardan oluşan Türklerin oluşturduğu kozmopolit kültürel yapısıyla da eşsiz bir şehir.

İzmir Kültürel Miras Festivali” bu kozmopolit yapının oluşturduğu zengin kültürel mirasın sinematografik, müzikal ve görsel izlerini takip edecek.

Festivalde gösterimi yapılacak filmler ile söyleşilerin programı ise şöyle

21 EKİM CUMA

10:00 Festival Açılış Konuşması
Bir Tutku Filmi: Susuz Yaz
Prof. Dr. Nezih Erdoğan
(GTSF D 022 Amfi)
10:30 Film Gösterimi: Susuz Yaz
(GTSF D 022 Amfi)

12:00 Film Gösterimi: Asya Minör Yeniden
(GTSF D 022 Amfi)

13:00 Film Gösterimi: Öteki Kasaba
(GTSF D 022 Amfi)

14:00 Film Gösterimi: Çanlar, İpler and Mucizeler
(İletişim Fakültesi Cep Sineması K 104)

15:30 Film Gösterimi: Tatlı Dünyası
(İletişim Fakültesi Cep Sineması K 104)

17:00 İzmir’de Ortak Yapım: Türk-Yunan Ortak Yapım Belgeseller
Panel Koordinatörü: Dimitris Kernikos
Panel Katılımcıları: Angelos Abazoğlu
Tahsin İşbilen
(GTSF D 022 Amfi)

18:00 Texier’in İzmir’i: 19. yy Gravürlerinde İzmir ve Çevresi
Sergi Açılış Kokteyli
(GTSF Çok Amaçlı Salon)

22 EKİM CUMARTESİ (Fransız Kültür, Salon)

11:00 Film Gösterimi: Adı Vasfiye
12:30 “Vasfiye’nin Adını Tekrar Koymak” Paneli
Panel Katılımcıları: Yrd. Doç. Dr. Defne Tüzün
Yrd. Doç Dr. Zeynep Özarslan
Yeşim Burul Seven

14:00 Film Gösterimi: Bornova, Bornova
15:30 Bornova, Bornova Oyuncularıyla Söyleşi
Koordinatör: Yeşim Burul Seven
Öner Erkan, Damla Özkan

16:00 Film Gösterimi: Saç

18:00 İzmir’de Ortak Yapım Panel: Türk-Yunan Ortak Yapım Film Prodüksiyonları
Koordinatör: İbrahim Cansızoğlu
Nikos Moustakas (Saç filmi prodüktörü)
22:00 Festivali Partisi: Barış K. DJ

23 EKİM PAZAR (İzmir Fransız Kültür Merkezi, Salonİ)

11:00 Film Pazar: Türkiye’den Kısalar (120 dk.)

14:00 Film Pazarı: Yunanistan’dan Kısalar (120 dk.)

16:00 Jüri Değerlendirmeleri

17:00 Film Pazarı Ödül Töreni

17:30 Festival Kapanış Kokteyli
(Fransız Kültür, Bahçe)

 

Tarık Zafer Tunaya’da Ömer Seyfettin Sempozyumu

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Kültür Müdürlüğü, Türk Edebiyatı’nın önemli hikâye yazarlarından Ömer Seyfettin hakkında sempozyum düzenliyor.

22 Ekim Cumartesi günü Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde saat 10.00’da başlayacak olan program, kitap sergisi, sinevizyon gösterimi ve açık oturumlardan oluşuyor.

İBB Kültür A.Ş. tarafından gerçekleştirilecek olan “Bir Dünya Yazarı Ömer Seyfettin Sempozyumu”nun programı şöyle:

1. Oturum 11.00-12.30

Oturum Başkanı: Prof. Dr. Fatih Andı

 

Prof. Dr. Namık Açıkgöz

Prof. Dr. Şeyma Güngör

Necati Mert

 

2. Oturum 14.00-16.30

Oturum Başkanı: Mustafa Miyasoğlu

 

Prof. Dr. Nazım Hikmet Polat

Prof. Dr. Hülya Argunşah

Prof. Dr. Recep Duymaz

Doç. Dr. Alaattin Karaca

Dr. Sakin Öner

 

3. Oturum 17.00-18.30

Oturum Başkanı: Prof. Dr. Şeyma Güngör

 

Prof. Dr. M. Mehdi Ergüzel

Prof. Dr. Muhammed Harb

Mehmet Miyasoğlu

 

Genel Değerlendirme: 18.30

Prof. Dr. M. Fatih Andı

 

 

10 soruda Wall Street eylemleri

Bir ay önce önce Aşağı Manhattan’da Zuccotti Parkı yakınlarında başlatılan, “Wall Street’i İşgal Et” dalgası ABD’yi sallamaya devam ediyor. Eylemler geçtiğimiz hafta küresel bir boyut kazandı; 15 Ekim küresel eylem gününde 82 ülkede 1500 ayrı mekanda Kuzey ve Güney Amerika’dan Asya’ya, Afrika’ya, Avrupa’ya geniş kitleler sokakları mesken tuttular. İşte Birgün Gazetesi yazarı Hayri Kozanoğlu’nun kaleminden 10 soruda yaşanan süreç:

1) Wall Street eylemleri nasıl filizlendi?
Her şey Kanada merkezli alternatif kültür dergisi Adbusters’ın bir çağrısıyla başladı. İlk günlerde davete icabet edenlerin sayısının azlığı alay konusu bile edildi. Reklamdaki gibi “Her şeyin bir zamanı var” diye düşünenler değil, “Şimdi değilse ne zaman?” sorusundan yola çıkanlar haklı çıktılar, hareket ivme kazandı. Aslında 2007’de başlayan ekonomik krizin giderek geniş kitlelerin canını daha fazla yakmaya başlaması Wall Street eylemcilerinin destek bulmasında önemli rol oynadı. İşsizlik oranı %9.1’de seyrederken, Latin kökenlilerde %11.3’e, siyahlarda ise %16.8’e yükseliyordu.

Dönüp 29 Bunalımının tarihine bakanlar da, kitlesel direnişlerin 29’da, 30’da değil asıl 1935’ten sonra başladığına dikkat çekiyorlar. Eylemciler Zuccotti parkının adını “Özgürlük Meydanı” olarak değiştirirken Mısır’ın Tahrir Meydanı’ndan ilham aldıklarını açıkça ifade ediyorlardı. Mayıs’ta başak veren Madrid’in Puerta del Sol Meydanı merkez üslü İspanya “öfkeliler hareketi”, Atina’nın Sintagma Meydanı’ndaki kararlı direniş, Şili öğrencilerinin geniş kitle desteği kazanan eylemleri, İsrail orta sınıflarının “artık yeter!” çığlığı Wall Street ayaklanmasının koşullarının olgunlaştığına delalet ediyordu.

2) Eylemler neden Wall Street’i hedef alıyor?
Amerikan kapitalizminin, hatta dünya kapitalizminin sinir merkezi Wall Street kabul edilebilir. Dünyayı sistemik bir krize sürükleyen neo-liberal yeniden yapılanma, sermayenin önünü açan, geliri yoksul ve orta sınıflardan zenginlere doğru yeniden paylaştıran düzenlemeler içeriyordu. Küreselleşme ise bu zihniyeti yarı-kapitalist, kapitalist olmayan ve pre-kapitalist mekanlara yayarak Roza Lüksemburg’u haklı çıkarmıştı. Sürecin son halkası finansallaşma ise, insanlara kazanmadıkları geliri harcama olanağı verirken, geçici de olsa eksik talep sorununa çözüm sağlayarak küresel sermayeye nefes aldırıyor, ama sonunda reel gelirleri sürekli gerileyen geniş kitleleri borç bataklığına sürüklüyordu. 2007’de ABD yıllık üretiminin %350’sine varan borç balonu Wall Street’in iblisçe planları sonucu şişmişti. Finans sektörü karların %40’ına el koyar hale gelmişti.

Kriz halkı derin bir sefalete sürüklerken, vergi mükelleflerinin cebinden bankalara aktarılan paralarla finans kapital utanmazca sefa sürmeye devam ediyordu. Mother Jones dergisine göre 2008’de 1 milyon doların üzerinde ikramiye ödenen Wall Street mensuplarının sayısı tam 4793’tü. 2009’da ise dudakları uçuklatan bir rakam, 140 milyar dolar ikramiye dağıtılmıştı. Üstelik Amerika’nın en parlak beyinleri (keza Türkiye’nin ve diğer bir çok ülkenin), mühendislikten, fizikten en iyi derecelerle mezun “rocket scientist” diye adlandırılan tipler Wall Street’çe devşiriliyorlar, üretici faaliyetlere en ufak bir katkıda bulunmadan IQ’larını finansın hizmetine seferber ediyorlardı.

James Petras, Wall Street isminin ABD’de tüm kötülüklerin kaynağı ve sembolü olduğunu düşünüyor. Petras’a göre ayrıca Wall Street ülkedeki büyük eşitsizliklerin temsilidir de. New York’ta özellikle Manhattan’da nüfusun yüzde 1’lik kesimi zenginliklerin yüzde 60’ını kontrol eder. Özetel, “Wall Street için iyi olan Amerika, giderek dünya için kötüdür” sözü pek yanlış görünmüyor.

3) Kim bu Wall Street isyankarları?
Biz eylemlerin arkasında hep bir örgüt aranmasına alışığızdır. Bu kez tersi oluyor, “nerede örgüt?” diye şikayetler yükseliyor. Amerika’da onyıllardır toplumsal mücadelelerin içinde bulunmuş bir öğretim üyesi Frances Fox Piven bu durumu, “Sizin öngördüğünüz gibi bir örgüt değiller. Ama sorun uyum ve koordinasyonsa evet örgütler.” diye açıklıyor. Gerçekten de Wall Street eylemcilerinin her birinin eşit söz sahibi olduğu bir Genel Meclisleri var, tüm kararlar uzlaşma ile alınıyor. Doğrudan demokrasinin güzel örnekleri sergileniyor.

11 Eylül 2001’den beri akamete uğrayan küreselleşme karşıtı eylemlerin, 99 Seattle zaferinin tüm entelektüel mirası hatırlanıyor, hafızalar tazeleniyor. Felsefeci Slavoj Zizek, Antonio Negri’nin kalem arkadaşı eleştirel terörist Michael Hardt gibi isimler hem eylemcilere destek veriyor, hem de deneyimlerini paylaşıyorlar. Anarşizm üzerine çalışan, Madagascar’da yerlilerin uzlaşma yöntemleri üzerinde araştırmalar yapan David Graebel gösterilerin planlanması sürecinde altı hafta çalışmış, eylemlerin üçüncü gününde işe damgasını vurmamak için çekilmiş. Belki zaman içinde hareketin sözcüleri ortaya çıkacak, hiyerarşik olmayan bir yapı şekillenecek, ama şu aşamada en önemlisi bürokratik yapılara teslim olunmaması. Judith Stein’a göre meydanda dört çeşit insan var.

Birinci grup gençler, özellikle Obama’dan Sıtkı sıyrılan, sandık politikalarına artık bel bağlamayanlar. İkinci grup,kadı hareketi,ekolojik hareket gibi toplumsal hareketlerdeki deneyimlerini buraya aktaranlar. Üçüncüsü, ezeli sistem muhalifleri. Dördüncüsü, medya toplumunun efsununa kapılıp, olup biteni yerinde görmek için şenliğe koşanlar. Tabii bunların çoğu işsiz, dışlanmış, emeklilik geliriyle geçinemeyen ezilenler. Zaman içerisinde sendikaların desteğinin artması da harekete güç veriyor, örgütlenme deneyimlerinin akmasını sağlıyor.

4) Eylemler toplumun %99’u adına %1’i hedef alıyor. Gerçekten gelir ve servet göstergeleri bu denli vahim mi?
Nobel ödüllü Keynesyen iktisatçı Joseph Stiglitz Mayıs ayında Vanity Fair dergisinde, “ABD’nin %1 için %1 tarafından” yönetildiğini somut örnekleriyle ortaya koydu. Gelir eşitsizliğinde Amerika’nın Oligarkların Rusyası ve İran ile aşık atabileceğini öne sürdü. OECD’nin nüfusun en yüksek gelir kazanan %20’sini temel alan istatistiklerine göre, 30 ülke arasında ABD gelir adaletsizliğinin en berbat olduğu üçüncü ülke (en alt sırada Meksika bir üstünde ise haliyle Türkiye bulunuyor). ABD’de nüfusun %1’lik “kaymağın kaymağı” tabakası servetin %40’ına sahipken, gelirin de %24’üne el koyuyor; ülkenin hisse senetlerinin ve tahvillerinin %51’ini portföyünde bulundururken, borçların sadece %5’ini ödemek zorunda. Durum Latinler ve siyahlar için bekleneceği üzere daha da vahim. Örneğin beyazların %15’inin mal varlığı sıfır veya negatif iken, bu oran Latinler için %31’e, siyahlar için %35’e yükseliyor.

5) Tüm bu insanlar neden şikayetçiler?
Bir ufukları, bir amaçları, sistematik bir fikirleri olmadığı yolundaki eleştirilere karşı New York Şehri Genel Meclisi nal gibi bir “İddianame” hazırladı. Öncelikle çok kuluslu şirketlerin “karı insanın, kişisel çıkarı adaletin, baskıyı eşitliğin” üzerinde tutan zihniyeti mahkum ediliyor. 21 maddelik bir manifestoyla sistemin tüm habasetleri gözler önüne seriliyor. Kanunsuz hacizlerden, vergi mükelleflerinin cebinden banka kurtarmaya; toplumsal cinsiyet, renk, yaş ayrımcılığından, adalet sistemine; bir insan hakkı kabul edilen eğitimin piyasalaşmasından, emek kazanımlarının gaspedilmesine; mahremiyetin bile metalaştırılmasından, masum sivillerin öldürülmesine, işkenceye kadar varan emperyalist politikalara uzanan bu metine www.commandreams.org adresinden erişim mümkün.

6) Peki eylemciler taleplerini niye doğrudan ifade etmiyorlar?
Gözler önüne serdikleri manzaranın gerçekliğine itiraz edemeyenler onları somut talepler ortaya koyamamakla suçluyor. Öncelikle %99’u kapsama iddiasındaki bir hareketin bu konuda biraz tedbirli davranmasını anlamak mümkün. Taleplerini net bir biçimde sıralamalarının hareketi sınırlı bir alana hapsedebileceğini öngörmek de gerekiyor. Ayrıca talepler ortaya dökülünce, gerçekçi olmadıkları, ayaklarının yere basmadığı üzerinden medyada isterik bir saldırı başlayacağından kimsenin şüphesi olmasın. Zaman içerisinde kapitalist sistemin tam göbeğini hedefleyen, Wall Street’le uzlaşmayı, çok uluslu şirketlerle orta yolu bulmayı kabullenmeyen, %99’un topunu hoşnut etmese de toplumun büyük çoğunluğunu kapsayan, “geçiş talepleri” esprisinde bir liste şekillenecektir. Unutmayalım ki sistem savunucuları talepleri kabul etmeye niyetli oldukları için değil, hareketi buradan vurmayı planladıklarından “konuş” diye tepiniyorlar.

7) Wall Street’i İşgal eylemi bütün dünyanın ilgi odağı olmayı nasıl başardı?
MAI’ye (çok taraflı yatırım anlaşması) karşı direniş eylemlerinden başlayarak toplumsal muhalefet modern iletişim olanaklarını etkin kullanmayı öğrendi. Wall Street eylemlerinde de sosyal medyadan ustaca yararlanmanın elbette payı var. Örneğin Brooklyn köprüsünde 700 göstericinin tuzağa düşürülerek gözaltına alınmasının You Tube’dan teşhiri sempatiyi, özellikle sendikaların aktif desteğini artırdı. Ama işin püf noktası, gelip geçici gösteriler yerine Tahrir Meydanı’ndaki gibi belli bir alanın mesken tutulması, burada alternatif bir yaşamın yeşermesinde yatıyor gibi (bu eylem biçiminin küresel öncülerinden biri olarak Kızılay’ın zemheri soğuğunda azimle direnen Tekel işçilerini unutmamak gerekiyor).

Burada zor koşullarda tanışma,paylaşma, dayanışma derken ortak bir ruh,bir hedef,mücadele azmi, yani bir hareket doğuyor. Oraya kadar uzanamayanlar internet üzerinden “meydana teslim” pizzalar ısmarlayabiliyor, “kelepçe sökme eğitimi” gibi pratiğe yönelik şenlikli faaliyetler sürdürülebiliyor. Bireyler ellerini indirip-kaldırarak doğrudan demokrasiyi hissediyor, özellikle Amerika’daki lobiciliğe, rüşvete dayanan, büyük şirketler egemenliğindeki siyasi sisteme iyice yabancılaşıyor.

8) Wall Street’i İşgal et eylemleri ABD için neden hayırlı?
Öncelikle Çay Partisi (Tea Party) denilen reaksiyoner, gerici akımdan sahneyi devraldılar. Kamunun vergi toplamasını reddeden, sosyal programlara düşman, daha da saldırgan bir dış politika talep eden Çay Partisi hem bunalan orta sınıfların tepkilerini örgütlemiş, hem de Cumhuriyetçi partiyi daha da sağa çekerek Temsilciler Meclisi’ni ve Senato’yu bloke etmişti. Wall Street eylemlerinin milliyetçi, ırkçı, erkek egemen, korumacı, emperyal özlemlerden uzak olması, şu ana kadar sergilediği enternasyonalist çizgi sadece Amerika’nın değil tüm dünyanın hayrına.

Eyleme destek verenler arasında işsizler, dışlanmışlar, üniversite harçlarını ödeyemeyen gençler, sağlık hizmetlerinden yararlanamayan sigortasızlar gibi sosyal nedenlerin öne çıktığı kesimler; kapitalizme, sınıflı topluma zinhar karşı olduğu için siyasi-ideolojik mülahazaların belirlediği sosyalistler, anarşistler yanında Joseph Stiglitz, Paul Krugman, Jeffrey Sachs gibi sistem içi önemli figürlerin bulunması da önemli. Çünkü Keynesyen politikalara inanan bu akil adamlar, gelir ve servet daha adil dağıtılmadan, kamu altyapı yatırımlarına, sosyal programlara ağırlık verilmeden ekonominin bu krizi atlatamayacağını düşünüyorlar. Jeffrey Sachs’ın bir zamanlar yapısal uyum programlarını tasarlayan, Polonya ve Rusya’ya “şok terapiler” uygulayan şahsiyet olduğunu hatırlayalım.

9) “%1’e karşı %99” sloganı aslında neoliberalizmin hangi ideolojik tezlerini çökertiyor?
Joseph Stiglitz Amerika’daki büyük gelir dağılımı adaletsizliğinin üstünün “marjinal-üretkenlik teorisi”yle örtülmeye çalışıldığını söylüyor. Buna göre yüksek gelirlere sahip olanlar daha üretkendir ve topluma daha fazla katkı sağlarlar. Yaşanan finansal kriz,aksine fizikte, eczacılıkta, genetikte büyük buluşlar yapanların değil, Ponzi şemalarıyla milyarlarca dolarlık vurgunlar vuranların, milyonlarca insanın evinin haczedilmesine neden olanların zenginleştiği Wall Street rejimini gözler önüne serdi. %99’lar hareketi bu teşhir sürecini hızlandırdı, “zenginde pişer fakire de düşer” tezinin çürütülmesine katkıda bulundu. Neo-liberal ideolojiye göre bireyler rasyonel öznelerdir. Esnek emek piyasalarında girişimcilikle, bilgilerini ve becerilerini sürekli eğitim yoluyla artırarak kendilerini pazarlamalıdırlar.

Eğer bunu başaramayıp işsizlikle karşılaşır veya düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda kalırlarsa, sorumluluk kendi omuzlarındadır. Aynı şekilde akılcı vatandaşlar olarak kredi kartı borcunu ödeyememeleri, mortgage yoluyla aldıkları evlerinin haczedilmesinin vebali kendi boyunlarındadır. %99 hareketi, bu bireyci tezleri geniş kitleler nezdinde açığa çıkarma, devletin iş-aş verme, eğitim, sağlık gibi sosyal sorumluluklarını hatırlatma anlamında Amerikan toplumuna eşik atlatacak gibi görünüyor.

10) Wall Street’i İşgal Eylemleri devam eder mi?
Eylemciler kararlı olduklarını, kışı burada geçireceklerini vurguluyorlar. Eğer polis zoruyla dağıtılsalar bile Portland’dan Boston’a; Los Angeles’tan Chicago’ya tüm Amerika’yı isyan ateşi sarıyor. Immanuel Wallerstein hareketin önce kamuoyuna mal olduğunu, sonra meşruiyet, giderek saygınlık kazandığını vurguluyor. Sönümlense dahi 1968 hareketi gibi kalıcı bir miras bırakacağına, ABD’yi pozitif yönde değiştireceğine olan inancının altını çiziyor. Tabii Zizek’in, “kendinize aşık olmayın” uyarısı önemli ama, bu arada özgüveni kaybetmemek de gerekiyor.

İsterseniz bu noktada Gramşi’yi kızdırmak pahasına “aklın kötümserliğini” şimdilik ıskalayıp, “iradenin iyimserliğine” prim verelim. Bir yorumcunun bu ayaklanma, “krizden beri Amerika’nın başına gelen en iyi şey” sözünü hatırlayalım. Lenin bilindiği gibi devrimi “ezilenlerin festivali” olarak adlandırır. Madem festival başladı, arkasından devrim heyulası niye New York’un üzerinde dolaşmasın !  (Birgün)

Güroymak’ta sivil kayıp beşe yükseldi

Bitlis‘in Güroymak ilçesindeki PKK saldırısında ağır yaralanan 14 yaşındaki Esra Eraslan, tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

Vali Nurettin Yılmaz, gazetecilere yaptığı açıklamada, Güroymak ilçesinde polis aracının geçişi sırasında meydana gelen patlamada ağır yaralanan ve Bitlis Devlet Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesinde tedavi altına alınan Esra Eraslan’ın yaşamını yitirdiğini söyledi.

Yılmaz, Esra Eraslan’ın yaşamını yitirmesiyle patlamada yaşamını yitiren vatandaş sayısının 5’e yükseldiğini belirtti.

18 Ekimde, Güroymak ilçesi girişinde düzenlenen hain saldırıda 5 polis memuru hayatını kaybederken, 4 vatandaş yaşamını yitirmiş, 3 kişi de yaralanmıştı.

Şike soruşturması MİT’e uzandı!

MİT İstanbul Bölge Başkanı İsmail Nişancı‘nın “Futbolda Şike” soruşturması kapsamında ifade verdiği öğrenildi. Edinilen bilgiye göre Nişancı’ya Aziz Yıldırım ile yaptığı ve dinlemeye takılan bir telefon konuşmasının içeriği soruldu.

Nişancı’yla Yıldırım arasındaki telefon görüşmesinin “Futbolda şike soruşturması” nın devam ettiği günlerde yapıldığı ve amacınını üstü kapalı “Yıldırım’ı uyarmak” olduğu iddia ediliyor.

CNNTürk’te yer alan ve adli çevrelerden sızdığı belirtilen bilgilere göre Nişancı bu görüşmede Yıldırım’a  “Hakkında bir şeyler duydum. Seninle ilgili bir şeyler var. Kendine dikkat et” dedi.

Dinlemeye takılan bu konuşmanın Yıldırım’ın da Nişancı’ya hitaben “Tamam. Bana bir şey olmaz” sözleriyle son buldu.

Geçtiğimiz günlerde bilinmeyen bir nedenle adliyeye gelen savcı Mehmet Berk’e söz konusu telefon görüşmesi ifade verdi. Nişancı’ya konuşmasında neyi kastettiğinin sorulduğu belirtildi.

Evlenmeden önceki soyadına vize yok

0

Anayasa Mahkemesi, Türk Medeni Kanunu‘nun “evlenen kadının kocasının soyadını alması ya da kocasının soyadının önünde önceki soyadını kullanması”na ilişkin hükmünü anayasaya aykırı bulmadı.

Yüksek mahkemenin gerekçesinde, kadının önceki soyadını kullanabilmesiyle, kişilik hakkı ile kamu yararı arasında adil bir dengenin kurulmasının sağlandığı belirtildi.

Anayasa Mahkemesinin, bazı aile mahkemelerinde kadının sadece önceki soyadını kullanması istemiyle açılan davalarda, Türk Medeni Kanunu’nun 187. maddesinin anayasanın eşitlik ilkesine, maddi ve manevi varlığın geliştirilmesi hakkına aykırı olduğu iddiasıyla yapılan başvuruları reddine ilişkin gerekçeli kararı Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı.

Kararda, Türk Medeni Kanunu’nun 187. maddesinde kadının evlenmeklekocasının soyadını alacağı; ancak kadının evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus memuruna yapacağı yazılı başvuru ile önceki soyadını kocasının soyadının önüne ekleyerek kullanabileceği, daha önce iki soyadı kullanan kadının bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabileceğinin hükme bağlandığı anlatıldı.

Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devletinin, “eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlüklerikoruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlet olduğu” ifade edilen kararda, 10. maddesindeki eşitlik ilkesinin amacının da hukuksal durumları aynı olanların kanunlarca aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak vekişilere kanun karşısında ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemek olduğu belirtildi.

Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin çiğnenmesinin yasaklandığına işaret edilen kararda, bu ilkeyle eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörüldüğüne dikkat çekildi.

Kararda, “Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerekli kılabilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa anayasanın öngördüğü eşitlik ilkesi çiğnenmiş olmaz” denildi.

Kadının evlenmekle kocasının soyadını almasının cinsiyet ayırımına dayanan bir farklılaşma yarattığı savının da yerinde olmadığı belirtilen kararda, “Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerekli kılabilir. Belirtilen gerekçelerle yasa koyucunun takdir yetkisi kapsamında aile soyadı olarak kocanın soyadına öncelik vermesi eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmamaktadır” ifadesine yer verildi. Karar oy çokluğuyla alındı.