Ana Sayfa Blog Sayfa 4924

Dünya çapında nükleere güven azalıyor

BBC’nin yaptırdığı bir araştırmaya göre kamuoyunun geniş bir kesimi yeni nükleer santraller istemiyor ve nükleer enerjiye güvenmiyor.

23 ülkede düzenlenen ankete göre halkın yalnızca %22’si “nükleer enerjinin nispeten güvenli ve önemli bir kaynak olduğuna, bu nedenle daha fazla nükleer santral yapmak gerektiğine” katılıyor.

Türkiye’de de bu rakam aşağı yukarı aynı; %21.

Buna karşılık Türklerin %41’i nükleer enerjinin tehlikeli olduğunu, tüm santrallerin en kısa sürede kapatılması gerektiğini düşünüyor. Greenpeace‘in Nisan ayında yaptığı bir kamuoyu araştırmasında da, nükleer enerji santralleri konusunda bir referanduma gidilmesi durumunda halkın %64’ünün nükleer santral kurulmasına ‘Hayır’ diyeceğini sonucu ortaya çıkmıştı.

Yüzde 32’lik bir kesim ise dünyada var olan nükleer santrallerin kullanılmasını ancak yenilerinin yapılmamasını istiyor.

Yani toplamda %73, yeni nükleer santrallere karşı. Diğer ülkeler genelinde ise bu rakam %69.

Yenilenebilir enerji için umut

GlobeScan şirketine yaptırılan araştırmada kamuoyunun yenilenebilir enerji kaynaklarına yaklaşımı da incelendi.

Buna göre pekçok ülkede halk yenilenebilir enerji kaynaklarından umutlu.

Yüzde 71 gibi ciddi bir çoğunluk, ülkelerinin 20 yıla kadar kömür ve nükleer enerjiden vazgeçebileceğine, bunların yerini enerji tasarrufu ve güneşle rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarıyla doldurabileceğine inanıyor.

Türkler bu konuda biraz daha az iyimser: Enerji tasarrufu ve yenilenebilir enerjinin yeterli olacağına yüzde 65’lik bir kesim inanıyor.

Araştırma Temmuz-Eylül ayları arasında, Japonya’daki Fukuşima-2 nükleer santralinin deprem ve tsunamide zarar görmesinden birkaç ay sonra yapıldı.

Mart ayındaki depremden sonra bazı çevreciler Fukuşima santralinin bu büyük felakete rağmen ciddi bir hasar görmediğini, yeni bir Çernobil yaşanmadığını söyleyerek nükleer enerjiye daha fazla destek vermeye başlamıştı.

Başka bir grup ise yaşananların tehlikeleri yeterince ortaya koyduğunu, üstelik rüzgarla dağılan radyoaktivitenin etkisinin uzun erimde görüleceğini söyleyerek bu görüşe karşı çıkmıştı.

Santral sahibi ülkelerde durum

GlobeScan 2005 yılında da nükleer reaktörleri olan sekiz ülkede benzer bir araştırma yaptı.

Bunlardan çoğunda nükleer santrallere muhalefet artmış görünüyor.

Örneğin Almanya’da nükleer enerjiye muhalefet altı yıl önce %73 oranında iken, şimdi %90. Zaten Alman hükümeti de geçtiğimiz aylarda nükleer programını kapatmaya karar vermişti.

Nükleer santral karşıtlığı Fransa’da %66’dan %83’e, Rusya’da da %61’den %83’e yükselmiş durumda.

Buna karşılık nükleer santralin zarar gördüğü Japonya’da santrallere muhalefet nispeten az artmış: %76’dan %84’e yükselmiş.

Var olan santralleri hemen kapatmaya en istekli ülkeler Almanya ve İspanya olurken, santrali olmayıp da isteyen ülkelerin başını Nijerya (%41), Gana (%33) ve Mısır (%31) çekiyor.

2005-2011 döneminde nükleer enerjiyi tehlikeli görenlerin oranının artmadığı, aksine azaldığı iki ülke var: İngiltere ve ABD.

“Santralleri hemen kapatalım” diyenlerin oranı İngiltere’de %23’ten %15’e düşmüş; ABD’de ise %20’den %14’e.

Buna karşılık her iki ülkede de “yenilerini yapmadan eskileri kullanalım” diyenlerin oranı artmış.

Başka şirketler tarafından yapılan araştırmalar da İngiltere ve ABD’de nükleer enerjiye desteğin daha fazla olduğunu gösteriyor.

“Rockefeller dünyayı kurtarıyor”: Bilgi Üniversitesi’ndeki iklim değişikliği sergisi – Sezai Ozan Zeybek

Şu aralar Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü’nde bir iklim değişikliği sergisi var, çevre mücadelesinin içinin nasıl boşaltılabileceği konusunda çok güzel bir örnek teşkil ediyor. Bilgi Üniversitesi, Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nin sergisini ülkeye getirmiş, İstanbul’un çeşitli yerlerinde dev afişlerle serginin reklamını yapıyor. Merak edip gittik.

Daha girişte, Rockefeller Foundation’ın tabelası bizi karşıladı. Rockefeller Vakfı, kendini GDO’lu tarıma ve bilimum sicili bozuk şirketin desteklenmesine adamış bir kurum. Bir başka tabelada gene büyük ve asla çevreci olmayan diğer şirketler arz-ı endam ediyor: Deterjan üreticisi OMO, Zorlu Enerji Grubu, CNN-Türk, Zaman Gazetesi, Türk Telekom… Malum, İstanbul’un kuzeydeki doğal yaşam alanına büyük iki şehir ve bir köprü yapma projesi gündemde. Sergide, betonun ve inşaat sektörünün küresel ısınmanın önemli sebeplerinden oldukları anlatılıyor. Buna rağmen iklim değişikliği sergisinin bir diğer destekçi de İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Belediye yetkilileri ya sergiyi gezmediler ya da artık bu tarz sergilerin içerikten ziyade ambalajdan ibaret olduğunun farkındalar.

Bilindiği gibi, çevre sorunları önem kazandıkça büyük şirketler, STK’ler ve devletler de tartışmalara dahil olmaya başladı. Bunların sürece katılımı elbette önemli; sonuçta yakın zamana kadar çevre mücadelesi denilince ağaç dikmek, çimenlere basmamak, yerlere çöp atmamak anlaşılıyordu. Demek ki ciddi bir siyasi kazanım var ortada. 70’lerin başından itibaren birsürü insan sistemli bir şekilde havanın-suyun-nebatın şirketlerle, endüstri ile, devletlerin kalkınma projeleri ile bağlantısını gözler önüne seriyor; fakirliğin, toplumsal çözülmenin ve savaşların, ekolojiyle ilişkisini kuruyor. Kendini daha fazla eşya tüketmeye adamış bir medeniyetin devam edemeyeceği, dünyanın bu tarz bir yaşamı kaldırmayacağı fikri giderek daha fazla insan tarafından benimseniyor.

Ancak büyük kurumların sürece müdahalesinin yarattığı sorunlar da var. Öncelikle, bu kurumların mücadelenin radikal dilini merkeze çekmek, ehlileştirmek, hatta sulandırmak gibi etkileri var. Sorunlar kabul ediliyor; ama çözüm gene devletlerin, büyük şirketlerin çizdiği çerçevede tanımlanıyor. Ne kapitalizm ne tüketim medeniyeti ne de adaletsizliği yaratan şirketler ve devletler sorgulanıyor. Büyük sermayeli kurumların yeni yatırım alanlarına özendirilmesi (tabii ki kârlılıktan asla vazgeçmeden) ve bireylerin evden çıkmadan önce ışıkları kapamasıyla sorun çözülebilirmiş gibi bir hava yaratılıyor.

Sergide, küresel ısınmaya karşı sunulan örnekler de işte bu minvalde ele alınmış. Buna birazdan değineceğim. Ama hepsinden önce, Bilgi Üniversitesi’nde bu kadar özensiz, bu kadar yalapşap hazırlanmış bir sergi görmekten ötürü duyduğum hayalkırıklığından bahsetmem lazım. Sergi kapısına güvenlik koymak veya sergi çıkışında çevreyle ilgili plastikten yapılmış eşantiyon satmak gibi “profesyonel” sergiciliğe  gösterilen ihtimamı serginin içeriğinde bulmak mümkün değil.

İngilizce metinlerin altına yazılan Türkçe çevirilerin hemen hepsi yanlıştı; bir süre sonra yanlışları kaydetmeyi bıraktık. Örnek mi? En barizini vereyim: “Oil” kelimesini “yağ” olarak çevirmişler. “Arabaların yaktığı yağdan çıkan karbon” gibi cümleler okuyoruz. Hadi İngilizceyi bilmiyor çevirenler, Türkçeyi de mi unutmuşlar? Sergiyi son bir kez gezen, kontrol eden biri olmamış mı? Türkçe metinleri anlamak zor, kimi yerlerde anlam tamamen kaybolmuş. Aşağıdaki çeviriye bakın mesela.

Bir düğmeye basıp “anlatılan yöntemlerin bir kısmını yerine getirdiğinizi” beyan ediyorsunuz. (Uyduruk katılımcılık örnekleri!) Türkçe çevirinin ise ne anlatmaya çalıştığı belli değil. “Ziyaretçilerine katılmak istiyorum”. Neyin ziyaretçilerine? Üstelik her düğmenin altında aynı hata.

Ambalajın kendisi üründen önemli ne de olsa. Ama benim bu yazıda bahsetmek istediğim serginin kusurları değil; orada sunulan sorunların ve çözümlerin muhteviyatı.

Yukarıda bahsettiğim gibi, sorunun nasıl ve hangi aktörler etrafında kurgulandığı son derece önemli bir mücadele alanı. Dev şirketlerin, tüketim odaklı bir toplumun, sömürünün, tür ırkçılığının ve bol faizli bir borç ekonomisinin hiçbir eleştirisinin olmadığı bir çevre sergisi, bize ne anlatır? Ne tür çözüm önerileri sunar? Cevap iki ayaklı: Birincisi şirketlere yeni iş sahaları açacak büyük yatırımlar, inşaatlar, devletlerin ve şirketlerin daha fazla hakimiyeti. Bu şekilde, güya insanlar adına karar alan oligarşik yapılar, küresel ısınmadan bile kâr elde etmeyi hedefleyen çözümler sunuyor. Nükleer santrallerin faydaları anlatılıyor mesela ve yatırımcıların buralara teşvik edilmesi gerektiği savunuluyor. İkinci cevap ise biz “önemsiz” insanlara hitap ediyor: ışıkları kapamak, suyu idareli kullanmak, eskiyen klimamızın yerine yenisini almak.

Önce bu ikinci hususu irdeleyelim; yani kişisel çözümleri. Bir önceki paragrafa geri dönelim. Evet, doğru okuyorsunuz. İklim değişikliği sergisinde bize, eski klimalarımızın yerine güya daha az enerji sarfiyatı olan yeni bir klima almamız tavsiye ediliyor.

Yeni klimanın yapılması aşamasında havaya salınan zehirli gazları, kullanılan enerjiyi, suyu geçtim. Neden klima? Kışı evde kısa kollularla geçirmek, yazın ise iyiden iyiye serin alışveriş merkezlerinde ürpererek gezinmek, bana göre bu sistemin başarısının değil, aptallığının göstergesi. Mevsimleri tersine çevirmeye çalışırken mevsimleri, canlıların hayat bulduğu iklimi kaybediyoruz. Sıcak ve soğukla, güneşle ve karla bağlantımızı kopardıkça medenileştik zannediyoruz herhalde.

Türkiye’de yazın harcanan elektrik, kışın harcanandan daha fazla; klimalar haldır haldır çalışıyor. Enerji açığını kapamak için suları-toprakları satışa çıkarıyoruz, bin yıllık etkileri olabilecek projelere imza atıyoruz. Serin ofislerde çalışmak adına bu dünyanın köküne kibrit suyu ekiyoruz ve başka bir dünya yok. Bugün yüzlerce tür, küresel ısınma sebebiyle ölüm-kalım savaşı vermekte. Buna rağmen Bilgi Üniversitesi’ndeki sergi bize yeni klima almamızı öneriyor.

Benim sorum şu: Neden hayat standartlarımıza dair herhangi büyük bir müdahale hiç dile getirilmiyor? Neden klimadan, arabadan, uçaktan, tonlarca ambalaj kağıdından, plastikten, beton evlerden vazgeçemiyoruz? Daha doğrusu neden insanlara sadece “bunları kullanmasanız iyi ederseniz” gibi sahtekârca öneriler veriliyor. Sahtekârca; çünkü herkesin gayet iyi bildiği gibi kâr mantığından öte vizyonu olmayan pazarlama-reklâm sektörüne, insanların tam tersi şekilde davranması için her yıl milyarlarca lira dökülüyor.

Daha önemlisi, bizi plastikle, ilaçla, hormonla, deterjanlarla çepeçevre kuşatan bir üretim mantığı var. Kullandığımız ürünlere dikkat edelim, tamam! Ama artık hepimiz fark ediyoruz ki, İstanbul’da ya da Çorum’da yaşayan herhangi biri “bilinçli” yaşasa dahi (artık bilinç ne anlama geliyorsa) ister istemez dünyayı tahrip etmeye devam edecek. Toplu taşıma kullansa dünyaya mazot kusan otobüslere binecek. Suyu idareli kullansa pet şişe alacak. Hiçbir şey yapmasa beton evlerde yaşayacak, dereleri kurutan elektriği kullanacak, petro-kimya endüstrisinin üretimi yiyeceklerden alacak. Bir konuda bilinçli olsa diğer taraf hep rüzgar alacak. O halde, “bilinçli insan”, “eğitim” vs. gibi çözümler, gerçek müsebbibleri gözden uzak tutmaya yarayan bir  göz boyama aslında.

Zaten pekçok kişi, önüne konan bu “yüksek bilinç” seviyesine bir türlü ulaşamıyor, suçluluk hissediyor, sonunda bunu bastırmayı tercih ediyor. Çünkü yüksek bilinç aslında imkansız bir hedef; en azından çevremizi saran bu plastik ve beton dünyada. Bu koşullar altında tek yapabileceğimiz her gün “duyarlı” bir-iki iş yapıp güne devam etmek.

Bu dediğim, insanların sorumluluğunu göz ardı etmek anlamına gelmiyor. Hepimiz, “dünyanın uçlarından eksilmesinin” sorumlusuyuz. (Evde deterjan kullanmayı da bırakmamız lazım.) Alışkanlıklarımızı değiştirmek, meseleyi tümden çözmese de, başkalarına bir örnek sunması ve bize bu sorunu her gün hatırlatması açısından gayet önemli. Ancak çözüm için asıl olarak başka bir yaşam şekli üstüne hayaller kurmak, bize şu an sunulan sözde çözümleri acımasızca eleştirmek ve en önemlisi, örgütlenmek gerekiyor. Emeği, toprağı, yaşayan ve ölmüş tüm canlıları alınır-satılır ürünlere çeviren kapitalist ekonomi bize sadece ölüm vaadediyor.

Kısaca kişisel çözümler, ancak durumun vahametinin daha fazla ayırdına varmamızı sağlayacak bir süreç içinde anlamlı olabilir; ama “bugün de çevre için bir şey yapmış oldum” mantığıyla iyi hissetmemiz hedefleniyorsa faydadan çok zarar getirir. Bilgi Üniversitesi’ndeki sergide de duyarlı insanlar olarak bir düğmeye basıp diğer 4791 duyarlı insanın arasına katılıyorsunuz. Seçimler dünyasında yaşıyoruz; özgür iradenin olabilecek en cıvık hali çıkıyor karşımıza. En sonunda da yaptığımız seçimlerin sonucunda bir ekranda daha da büyük bir sayıya dahil oluyoruz.

Çevre kirliliğini üreten sektörleri sorgulamadan kişisel çevre çözümleri üretmek gerçekten abesle iştigal. Serginin bir yerinde OMO isimli kimyasal şirketinin açtığı stand’ta ev işlerine dair tavsiyeler veriliyor. Mesela ön yıkamaya gerek bırakmayan daha etkili deterjan kullanımı bunlardan biri. “OMO ile doğayı korumayı seçebilirsiniz!” Tabii Omo’nun ürettiği her bir deterjanın daha iyi köpürmesi için suları zehirleyen fosfat içerdiğinden bahsetmemek kaydıyla. Ziyaretçi defterindeki yorumlar da, bu serginin çevre meselesini ne oranda güdük bıraktığının en güzel göstergesi aslında.

Sergide küresel ısınmanın sebepleri sıralanıyor. Benzin kullanımı, inşaatlar, birtakım tarım teknikleri vs. Ancak bunlardan hiçbiri, tarihsel ve siyasi süreçlerle ilişkilendirilmiyor. Küresel ısınma, insanların giderek daha çok kömür-petrol kullanmaya başlamasıyla oldu deniyor mesela. İyi de, hangi insanlar? Dünyada herkes petrolü eşit oranda kullanmıyor ki? Sergide, dünyanın zenginlerinin konfor düzeyine, tahripkâr bir yaşam şeklinin kökenlerine, mesela endüstrinin çılgın kâr hadlerine dair tek cümle edilmiyor. Sergi, kimseyi sorumlu tutmadan, daha doğrusu hepimizi asgari oranda sorumlu tutarak meseleyi bulandırıyor. O anlamda kişisel çözümlerin ideolojik önemi de daha belirgin hale geliyor. Petrol şirketleri veya inşaat sektörü hiç sahneye çıkmıyor. Onun yerine hepimiz eşit oranlarda suçtan payımızı alıyor, sonra da yapacağımız kişisel seçimlerle çözüme yönlendiriliyoruz. Saygıdeğer şirketleri ve güçlü devletleri suçlamadan çevre felaketinden bahsetmek gerçekten büyük maharet istiyor. Aynen bir hokkabaz gibi, şapkadan tavşan çıkarmak, çeşitli illüzyonlara başvurmak gerekiyor.

Zaten serginin ismi bile suya sabuna fazla dokunulmayacağını önceden belli ediyor. İklim Değişikliği Sergisi”. Fail yok. İklim öyle değişiveriyor işte. “Küresel ısınma” gibi en azından sorunun ne olduğunun adını koyan bir başlık bile tercih edilmemiş.

Sunulan çözümlerin ikinci ayağına bakalım şimdi de. Bu gruptaki çözümleri kısaca şu şekilde tarif etmek mümkün: Sadece dev şirketlerin yapabileceği yatırımların başka alanlara kaydırılması. Diğer bir deyişle, kömür tu-kaka, yaşasın nükleer enerji!

Üstünde en çok durulan suçlu kömür. Kocaman bir kömür maketi daha girişte ziyaretçileri karşılıyor: Siyah ve kirli! Fakir ülkelerin bu ucuz üretim yöntemine hâlâ başvurmalarının zararları sıralanıyor. Ancak çok da ileri gidilmiyor, adaletsizliğe ve kirli enerji bağımlılığına dair sistemli bir eleştiri geliştirilmiyor. Çözüm gene kapitalist üretim içinde aranıyor. Şirketler, yarattıkları sorunları çözmeye muktedir nasıl olsa, değil mi? Mesela salınan karbonu yeniden toprağa gömmek, okyanusa vermek gibi son derece pahalı çözümler sergiye eklenmiş. Pahalı derken, büyük paraların döndüğü çözümler anlayın siz. Bu yöntemlerin suyun-toprağın dengesini nasıl değiştireceği ise bir muamma. Fizikçi Hubert Reeves’in tabiriyle, yeni bir “acemi büyücülük” girişimi.

Ardından alternatifler kısmına geçiyoruz. Hepsinin artıları-eksileri yazılmış. Bilgilerin bir kısmı taraflı, bir kısmı saçmasapan. Mesela rüzgar enerjisinin altında şöyle bir açıklama var. “Bazı insanlar, rüzgar türbinlerinin çok gürültülü ve çirkin olduğuna, turistleri kaçırıp emlak fiyatlarını düşürerek yerel ekonomilere zarar verdiğine inanıyor.”

Kim bu bazı insanlar? Rüzgar türbininin “gürültülü” olduğuna “inanmak” ne demek? Bu bir inanç meselesi mi? Ama daha önemlisi, emlak fiyatlarının düşmesi neden kötü olsun? Doğru ya, emlak piyasası spekülatif sermayenin oyun alanına dönmüş durumda. Bankacılığın-faizin-borç ekonomisinin ana damarının kesilmesi düşünülebilir mi?

Nükleer enerji kısmı ise çelişkili bilgiler sunuyor. Bir açıklama kutusu güvenlidir diyor, 50 santim yanındaki kutu ise tehlikeli uyarısında bulunuyor. Artık neye inanmak isterseniz… Ne de olsa çevre felaketi dediğimiz bir “inanç” ve “seçim” meselesi.

En sonunda da elbette ve elbette GDO’lu tarımın reklâmı yapılıyor. Rockefeller Vakfı’nın sponsor olduğu bir sergiden başka türlüsünü beklemek hayalcilik olurdu zaten. Toprak sular altında kalınca, suya daha dayanıklı tohumlar üretilecek, bu yolla milyonlarca insan açlık tehlikesinden korunacakmış. Sadece suya mı? Kuraklığa, çamura, böceğe… her türlü soruna çözüm hazır: Genetiği değiştirilmiş daha dayanıklı canlılar üretmek!  Üstelik bunu talep eden çiftçilermiş, öyle söyleniyor sergide. Milyarlarca dolarlık yatırım ve pazarlama stratejilerinin bir parçası da GDO’lu tohumları çiftçilerin talebi olarak sunmak. En altta da zamanın kısıtlı olduğu hatırlatılıyor kibarca. Çabuk çabuk, çok düşünmeden, direnmeden tarımı şirket tekeline devretmemiz isteniyor.

Diğer bir deyişle, genetiği değiştirilmiş organizmalar, bu sergi aracılığı ile gene sorunun gerçek kaynaklarına değmeden bir umut olarak pazarlanıyor. Kimbilir, belki birgün dünya yanarsa ateşe dayanıklı insan üretir, o şekilde paçayı yırtarız.

Sergi, iklim değişikliğine büyük şirketlerin verdiği bir cevap olarak düşünülebilir. En başta değindiğimiz gibi, sorunun siyasi-tarihsel çerçevesi son derece muğlak bırakılmış, çözüm “yatırım tercihlerinin değiştirilmesi” olarak sunulmuş. Oysa açık seçik görülüyor ki sorun  medeniyetin akıl fukaralığından ve azgınlığından kaynaklanıyor. Bir tahayyül eksiği var. Şirketlerin ve devletlerin toprağı ve canlıları bir yatırım aracı olarak görmesiyle ilgili bir sorun  var. Öyle bir medeniyet ki nihai amacı sermaye birikimi. İnsanlar, canlılar, dünyanın altı, üstü, dışı hep bu amaca hizmet eden araçlar olarak görülüyor. Paraya tapılıyor.

Tekrar edelim: Sunulan çözümlerin büyük olması ya da kişisel olması kendi içinde bir sorun değil. Kişisel hamleler önemli; birtakım önlemlerin ise gerçekten büyük ölçekli olması gerekiyor. Ancak bütün bunları daha fazla zenginleşmeyi devam ettirecek şekilde kurgulamak, şirketlere yeni oyun alanları açmak, tüketimi sekteye uğratmamak vb. sorunun gerçek kaynaklarının gözlerden hâlâ uzak tutulduğunu gösteriyor.

 

 

Sezai Ozan Zeybek

ozanoyunbozan.blogspot.com

 

 

Microsoft Yahoo’yu almak üzere

Microsoft Yahoo’nun tüm yapısını yakından incelemesine izin veren bir anlaşma imzalandı. Microsoft’un yönetim kurulundan ya bir koltuk alacağı ya da şirketin tamamına sahip olacağı belirtiliyor.

Eylül ayında CEO’su ile yollarını ayıran ve bir hayli zor durumda olduğu bilinen Yahoo’yu satın almak için Microsoft bir hamle daha gerçekleştiriyor. Yapılan anlaşmayla Microsoft’un görevlendirdiği iki finansal kuruluş Yahoo’nun tüm yapısını inceleyerek yüzde 20′lik hisse alımı ya da şirketin tamamını satın almanın neler getireceğini incelemeye başladı.

BTnet’in haberine göre; KKR ve TPG Capital şirketlerinin yaptıkları incelemelere göre Microsoft’un nihai kararını vereceği belirtildi. All Things D’nin haberinde de Yahoo’nun da bir başka yatırım şirketi Silver Lake ile anlaşma imzaladığı ve çalışmalar yürüttüğü belirtildi.

Daha önce de almaya çalışmıştı

Geçtiğimiz ay Microsoft’un Yahoo için 57 milyar doları gözden çıkardığı iddia edilmişti. 2008 yılında da Microsoft, Yahoo için 47.5 milyar dolar önermiş, Yahoo teklifi reddetmişti. Bahsi geçen rakamlar son dönemde sıkıntılı günler geçiren Yahoo hisse değerlerinin çok üzerinde bulunuyor.

2009 yılında iki şirket arasında yapılan anlaşmayla 10 süreyle Yahoo’nun aramalarında Microsoft teknolojilerinin kullanılmasına izin verilmiş, karşılığında da Yahoo’nun reklam gelirinin yüzde 12′si Microsoft’un olmuştu.

Microsoft bu satın almayla Yahoo’nun arama motorundaki gücünün kullanmanın yanı sıra katma değerli servislerinden de faydalanmak istiyor. Daha önce Yahoo’yu satın alamayan Microsoft’un bu kez anlaşmaya daha yakın olduğu görülüyor. Ancak henüz iki şirketten de konuyla ilgili açıklama gelmedi.

Nükleer tren için göstericiler hazır

0

Çevreciler, Fransa’daki nükleer atığı Almanya’daki bir depoya götüren treni yol boyu protesto etmeye devam ediyor.

Sınırın Almanya tarafında da bütün hazırlıklar tamamlandı.

Alman göstericilerin sözcüsü Andreas Raschke, “Bu tamamen muhalefetimizi göstermek ile ilgili. En iyi protesto trenin önündeki raylarda oturmak olur. Eğer durdurabilirsek bu harika eğer durduramazsak umarız biraz geciktirebiliriz. Bizim için son derece basit: Bu kargoyu istemiyoruz.” şeklinde hedeflerini özetledi.

Castor isimli tren Almanya sınırındaki Remilly’e ulaştı. Trenin Gorleben’deki depoya doğru yarın yola çıkması bekleniyor fakat güvenlik gerekçesiyle Castor’un hangi güzergahı izleyeceği açıklanmıyor.

Toplam 11 adet nükleer atık yüklü vagondan oluşan Castor, her yıl Almanya’dan getirilen ve Fransa’da işlenen nükleer atığı, Almanya’nın Gorleben kentindeki nükleer atık deposuna geri götürüyor.

Bütün bu sevkıyat sırasında ise güvenlik güçleri ile göstericiler arasında zaman zaman sert çatışmalar yaşanıyor.

Dün de Fransa’da çıkan olaylarda 6 gösterici tutuklanırken, 3 kişinin yaralandığı açıklandı.

(en)

Avrupa Futbol Şampiyonası uğruna vahşet

2012 Avrupa Futbol Şampiyonası öncesi sokaktaki kedi ve köpeklerden kurtulmaya çalışan Ukrayna hükümeti hayvanları henüz canlıyken yakarak itlaf ediyor.

UEFA Başkanı Michel Platini, ülkeye ziyareti sırasında sokak hayvanlarının fazlalığı karşısında endişelenince, Ukrayna Hükümeti sorunu bu hayvanları öldürerek çözme yoluna gitti. Şampiyonanın yapılacağı Lysychansk şehrinde hayvanlar vuruluyor ve hâlâ canlılarken 900 derecelik fırınlara atılıyor.

Ukraynalı yetkililer mobil bir krematoryum kullanarak kısırlaştırılmış hayvanları itlaf ediyor. Köpek yakalayıcıları ve şoförlerden oluşan mobil ekip hayvanları vurmak için silahlı geziyor. Mobil krematoryum diğer şehirlere ve ilçelere de kiralanıyor.

Ukraynalı hayvan hakları aktivistleri bu uygulamayı bir yıldan fazla bir süredir protesto ediyor, UEFA operasyon müdürü Martin Kallen da hayvan kontrolü adı altında yapılan hiçbir zulmü onaylamadığını söyledi ancak uygulama halen sürüyor.

Binlerce köpeğin zehirlenerek, yakılarak vahşice itlafı dünya çapında da tepkiye neden oldu. Hatta bu vahşete karşı imza kampanyaları başlatıldı. İtlafa karşı 500 bin imza toplamayı hedefleyen kampanya şimdiden 462 bin imzayı geçti.

http://www.thepetitionsite.com/2/tell-ukraine-to-stop-burning-animals-alive/ adresinden siz de imza kampanyasına katılabilirsiniz.

Gilbert’in hayatı roman oldu!

0

2011 yol bisikleti sezonuna damga vuran, özellikle klasiklerde büyük bir hegemonya kuran Philippe Gilbert, müthiş performans gösterdiği bu yıla dair anılarını kitaplaştırdı.

Belçikalı bisikletçi, olağanüstü başarılara imza attığı sezonu yazdığı eserine “Rüya Yılım” adını verdi. Philippe Gilbert’in kitabının yarın Avrupa’da satışa sunulması bekleniyor.

Gilbert, bu sezon Amstel Gold Race, La Flèche Wallonne, Montepaschi Strade Bianche, Liège-Bastogne-Liège ve Clásica de San Sebastián’dan zaferle dönmüş, yeşil, sarı ve benekli mayoyu zaman zaman sırtına geçirdiği Fransa Bisiklet Turu’nda ilk etabı kazanmayı başarmıştı.

Philippe Gilbert, 1992’den bu yana Velo dergisi tarafından yılın bisikletçisine verilen “Altın Bisiklet” ödülüne bu sene lâyık görülmüştü.

Van’da çadır kentler gazetecilere yasak

Van depremi sonrası herşeyin yolunda olduğunu iddia eden hükümeti yalanlayan haberlerin ard arda çıkmasından sonra çare bulundu; Gazeteciye çadır kente giriş yasak.

Van’da depremzedelerin kaldığı çadır kentlere gazetecilerin girişi valilik iznine bağlandı. Valilikten yazılı izin getirmeyen gazeteciye çadır kente giriş yasak.

Çadır kentlere girmek isteyen gazetecilerin valilikten yazılı onay alması gerekiyor.

İskele Mahallesi’ndeki Şahabettin Özarslaner Spor Tesisleri’nde kurulan çadır kente bu sabah giren gazeteciler, görevliler tarafından dışarı çıkarıldı. Çim sahada kurulmasından dolayı etrafı tel örgülerle çevrili olan çadır kentte, jandarma ekipleri de görev yapıyor.

Van Valiliğinin talimatı doğrultusunda çadır kentlerde haber yapılmasının yasak olduğunu ifade eden görevliler, yazılı izin kağıdı gerektiğini söylüyorlar. Uygulama nedeniyle gazeteciler görüntü almadan çadır kentten ayrılmak zorunda kaldı.

Gazetecilere konulan, çadır kentlere giriş yasağının ne kadar süreciği hakkında herhangi bir bilgi yok.

Dersimlilerin 7 talebi var

Dersim Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Özkan Tacar, Dersim halkından özür dilenmesinin olumlu bir adım ama yeterli olmadığını belirterek, Dersim adının iade edilmesinden evlatlık olarak verilen kız çocuklarının akıbetlerinin açıklanmasına kadar 7 talebin yerine getirilmesi istedi.

BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan, Dersim Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Tacar ve beraberindeki heyeti Meclis’te kabul etti. Dersim 37-38’de yaşanan katliamdan ötürü, Dersimlilerin taleplerini iletmek için Meclis’te grubu bulunan siyasi partileri ziyaret ettiklerini ifade eden Tacar, daha önce AKP ve CHP Grup Başkanvekilleri ile görüştüklerini söyledi. Dersim’de yaşanan “katliam”ın siyasi polemiklerden uzak tartışılmasını istediklerini kaydeden Tacar, Kanada, Almanya ve Fransa’nın yaptığı gibi özürden başlayarak çeşitli hakların iade edilmesini, Dersim’deki karanlık tarihin aydınlığa çıkartılmasını talep ettiklerini söyledi. Hesap sorma, kin tutma gibi bir yaklaşım içinde olmadıklarını ileriye dönük bir barış ortamını sağlanması için çalıştıklarını kaydeden Tacar, “Dersim halkından devlet adına özür dilenmesine olumlu bir adım diyoruz, ama bir özürle noktalanmasını yeterli görmüyoruz” dedi.

Dersimlilerin 7 talebi

Tacar, resmi olarak devletin dilediği özürden sonra Dersimlilerin vicdanlarında bir rahatlama ve barış için yapılması gerekenleri şöyle sıraladı:“Bu özrün altını doldurmak için Dersim ismi iade edilmeli. Arşivler açılmalı. Sadece Başbakanlık Cumhurbaşkanlığı değil. Genelkurmay arşivleri de açılarak ülkenin kanlı tarihi ile yüzleşilmeli. Sürgüne gönderilenlerin, özellikle evlatlık verilen kız çocuklarımızın listesinin açıklanması ve akıbetlerinin sonucunu açıklanmasını istiyoruz. Dersim önderi Seyit Rıza ve arkadaşlarının ve Dersim’de katledilenlerin anısına mezar yerlerinin iadesini, ailelerine teslim edilmesini talep ediyoruz. Sabiha Gökçen, Fevzi Çakmak, Abdullah Akdoğan gibi Dersimlileri rencide eden isimlerin konuldukları yerden silinmesini istiyoruz. Kızılbaş Alevi inancımızın serbestliğini ve tanınmasını istiyoruz. Kültürümüzü ve inancımızı yok edecek Munzur Barajlar Projesi’nin iptalini istiyoruz. Bu yedi talep karşılandıktan sonra bu özrün bir karşılık bulacağını düşünüyoruz.”

“Özür yetmez, TBMM’de somut adım atılmalı”

BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan, BDP olarak Dersim adının iadesi, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin belirlenmesiyle ilgili çalışmalar yaptıklarını, yeni olarak da Dersim olaylarının bütün boyutlarıyla ortaya çıkması için bir araştırma önergesi verdiklerini söyledi. “Özür bu işi kapatmıyor” diyen Buldan, Başbakan’ın özrünün yeterli olmadığını, ifade edilen bu talepler noktasında TBMM’de somut adımlar atılması gerektiğini söyledi.
Dersim Dernekleri Federasyonu Başkanı Tacar, “CHP de özür dilemeli” çağrılarıyla ilgili, CHP’nin o dönem sağı solu ile tek parti, devlet partisi olduğunu hatırlatarak, “Bu işin önünü açabilecek parti olma sıfatıyla da bunu çoktan yapması gerekirdi. Bu belki devletin geleneksel durumu, devamlılık esasına göre CHP’nin söyleyeceği şey bir şey ifade etmeyebilir, ama bu özrü ile bu çalışmanın önünü açmış olacaktır. Başbakanın devlet adına resmi olarak özür dilemesi daha anlamlı kılınacaktır” dedi.

“Tazminat davası açmayacağız”

Tacar, tazminat davaları açıp açmayacaklarıyla ilgili soru üzerine, kurum olarak böyle bir şeyin tazminle hafifletilemeyeceğini belirterek dava açmayı düşünmediklerini söyledi.

(Cumhuriyet)

Fitch Portekiz’in ekonomisini çöpe attı

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, ülkenin kredi notunu, hükümetin bütçe açığını kapatmak için aldığı önlemlere rağmen ‘çöp’ olarak tanımlanan seviyeye düşürdü.

‘Çöp’ statüsü Portekiz hükümeti tahvilleri satın alan yatırımcıların paralarını geri alamayabileceklerine işaret ediyor.

Fitch, not düşürmenin gerekçesi olarak Portekiz’in büyüme potansiyelinin zayıflığını ve bu nedenle bütçe açığını kontrol etmekte zorlanacak olmasını gösteriyor.

Portekiz, Yunanistan ve İrlanda ile birlikte Avrupa Birliği’nden yardım fonu almıştı.

Portekiz’in kredi notunun düşürüldüğü haberi ülkede günlük yaşamı durduran 24 saatlik genel grevle aynı güne rastlıyor.

Derecelendirme kuruluşunun not düşürmesi, Portekiz’in gelecek dönemde borç almakta daha da zorlanacağı anlamına geliyor.

Portekiz’in kredi notu BBB- derecesinden BB+’ya indirildi ve ülkenin not görünümü ‘negatif’ olarak belirlendi.

BB+ uluslararası yatırım dünyasında ‘çöp’ olarak tabir ediliyor.
IMF ve AB’den yaklaşık 80 bin euro yardım almış olan Portekiz, 2013 yılına kadar piyasalardan borç almak zorunda kalmayacak.

Portekiz yüzde 9.1’lik bütçe açığını 2013 yılına kadar euro bölgesinin sınırı olan yüzde 3 seviyesine indirmeye çabalıyor.

(BBC)

Yarımada tohum kursuna ev sahipliği yapacak

Seferihisar, tohum kursuna ev sahipliği yapacak. Seferihisar Belediyesi, Ekolojik Üreticiler Derneği, Karaot Tohum Derneği ve Gödence Köyü Kalkınma Kooperatifi tarafından düzenlenen kursun programı şu şekilde:

TOHUMLARIMIZ, HEM GELENEĞİMİZ, HEM GELECEĞİMİZDİR!”

Tohumluk nasıl alınır? Nasıl saklanır?

Geleneksel yöntemlerle, bilimsel yöntemlerin buluşması…

AÇILIŞ

  • 10.30-10.50: Tohum Kursu Açılış Konuşması

Konuşmacılar: Gödence Köyü Muhtarı Mustafa Ali KARA

Seferihisar Belediye Başkanı M.Tunç SOYER

  • 10.50-11.05: Neden Yerel Tohumlarımızı Korumalıyız ve Can Yücel Tohum İstasyonu

Konuşmacı: KARAOT Tohum Derneği Başkanı Feray KARAPINAR

  • 11.05-11.40: Yerel Mirasımızı Korumada Tohum Üretimi

Konuşmacı: Prof. Dr. Hülya İLBİ

  • 11.40-11.45: Çay Molası
  • 11.45-12.45: Atölye Çalışması

Çiftçi Kadınlar Tohumları Ne Zaman, Nasıl Seçtiklerini, Saklama Koşullarını ve Dikim Sezonuna Nasıl Hazırlandıklarını Anlatıyor.

  • 12.45-13.00: Halk Oyunları Gösterisi

Gödence Halk Oyunları Ekibi

  • 13.00-14.00: YEMEK MOLASI
  • 14.00-14.45: Ekolojik Üreticiler Derneği, Karaot Derneği ve Gödence Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Çalışmaları Video Gösterimi/Amaç ve Yönelimler Bildirgesi İstişare ve Dayanışma Toplantısı
    • 14.45-15.25: Tiyatro Gösterimi: “Gircez Gircez AB’ye Gircez”

Duvara Karşı Tiyatro Topluluğu

  • 15.25-16.25: Yerel Tohumlar-Organik Gıdalar Sağlık İlişkisi İsimli Panel

Neden Organik Tarım Yapmalıyız?

Panelist: Prof. Dr. Uygun AKSOY (Ege Üniversitesi)

Halk Sağlığı Açısından Tarım Uygulamaları

Panelist: Prof. Dr. Zuhal OKUYAN (Dokuz Eylül Üniversitesi)

Kooperatifler Küçük Çiftçi İçin Neden Vazgeçilmezdir?

Panelist: Çağatay Özcan KOKULU (Gödence Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Başkanı)

  • 16.25-16.30: Kapanış Konuşması

Konuşmacı: Levent Gürsel ALEV (Ekolojik Üreticiler Derneği Başkanı)

26 Kasım 2011 Cumartesi – Gödence Köyü SEFERİHİSAR