Ana Sayfa Blog Sayfa 4853

Taksim’de yayalaştırma mı, insansızlaştırma mı?

Taksim Platformu bugün düzenlediği bir basın toplantısı ile Taksim Meydanı ile ilgili projeyi tartışmaya açtı.

Sunulan proje ile , Gümüşsuyu, Sıraselviler, Mete, Tarlabaşı ve Cumhuriyet Caddelerinde derinliği on metreyi, uzunluğu yetmiş metreyi bulan devasa yarıklar açıldığını, dalış tünelleri ile meydanın altına girildiğini, yüksek istinat duvarları yapıldığını, kaldırımların servis yoluna dönüştüğünü, ağaçların  kesildiğini belirten Taksim Platformu sözcüleri proje gerçekleştiği takdirde yürüyerek Taksim’e çıkmanın imkansız hale geleceğini belirtiyorlar.

Platform sözcüleri çağdaş planlamacılık açısından şehir merkezlerinde artık  tünel uygulamalarının terk edildiğini, çünkü tünellerle ulaşım sorununun çözülmediğinin anlaşıldığını hatırlatıyorlar.

Projenin adlandırıldığı gibi bir yayalaştırma projesi değil, meydanı insanlardan koparma projesi olduğunu söyleyen platform sözcülerinden Korhan Gümüş projenin hazırlanma ve sunulma biçiminin de eleştirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

önce

 

 

 

 

 

 

sonra

 

 

Taksim Projesinin Başbakan  tarafından seçimlerden önce açıklanmış, ardından İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisince oybirliğiyle onaylanmıştı. İstanbul II Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulundan da yine oybirliğiyle, “plan tadilatı” ismi altında apar topar geçirilen proje vergileri ile projeyi finanse eden, oyları ile politikacılarını karar merkezlerine taşıyan kentlilere sorulmadı, anlatılmadı, müzakereye açılmadı.

Taksim’de yeni bir düzenlemeye ihtiyaç olduğunu belirten Platform Taksim’in  etrafındaki mahalleleri, yaşayanı, işyeri ve ziyaretçisi ile birlikte ele alınarak planlanmasını istiyor.

Taksim Platformunun talepleri şöyle :

Türkiye’nin en önemli meydanı Taksim her kesimden, her yaştan insanın ortak değeri… Anayasa için gerektiği ifade edilen katılım ve uzlaşma temelli yaklaşım, Taksim meydanı düzenlemesi için de gerekiyor. Taksim’i “Yeni Anayasa”nın somut provası olarak görüyoruz.

Taksim ve çevresinin düzenlenmesi eskiden olduğu gibi yap-boz biçiminde tepeden inme bir kararla biçimlenmesin… Gelin bu defa farklı bir iş yapalım. Bu uygulama neden kenti fikir yönünden zenginleştirecek, nasıl bir yönetim istediğimizi gösterecek başarılı bir örnek olmasın?

Kent yönetimini görevini yapmaya çağırıyoruz.

TAKSİM HEPİMİZİN!

 

Taksim platformunun güncellemelerini şimdilik platformun facebook sayfası üzerinden takip edebilirsiniz.

 

Yeşil Gazete Haber Merkezi

3’üncü köprü parasıyla ne yapılabilir? Mehveş Evin

Kararlıyız, üçüncü köprüyü özkaynağımızla yapacağız! İyi de hangi özkaynak? Milletin parasını, karayolu merkezli ulaşım politikalarına değil, daha uzun vadeli ve çevre dostu yatırımlara yatırmanın vakti gelmedi mi?

Biliyorsunuz üçüncü köprü ihalesine talip çıkmadı. Ancak Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, hükümetin kararlılığını her fırsatta tekrarlıyor: “Üçüncü köprüyü de içeren Kuzey Marmara Otoyolu Projesi özkaynakla yapılacak!”
Acaba hangi özkaynak? Bir başarı hikayesi olarak sunulan ‘duble yollar’ın deprem için ödediğimiz vergilerle yapıldığını biliyoruz. Yani ‘özkaynak’, deprem vergileriydi! Bakan Yıldırım’ın ifadesiyle, 15 bin km. bölünmüş yol için şimdiye kadar yaklaşık 43 milyar TL harcandı.
Kuzey Marmara Otoyolu için gerekli miktara bakalım. İzmir-İstanbul otoyolu ve yeni yapılacak 15 bin km.’ye yakın yol hedefleriyle, 55 milyar TL’lik kaynak harcanacak gibi görünüyor! 77.8 milyar dolarlık cari açığı olan bir ülkede, üçüncü köprünün parasının nereden sağlanacağını şimdilik hayal gücünüze bırakıyorum. Üçüncü köprüye ve otoyola karşı çıkanlar ‘istemezük’çülükle yaftalanıyor. Ancak kimse, karayolu merkezli ulaşım politikasının aslında değiştirebileceğini, memleketin ve gezegenin daha hayrına olacak ulaşım politikaları üzerinde durulabileceğinden bahsetmiyor!

Kim kaybedecek?
Karayolu merkezli bir ulaşım politikasıyla kimin kazanacağı ortada. Daha fazla arabanın trafiğe çıkmasıyla tamirci, lastikçi, fabrika, asfalt tamircileri kazanacak. Trafik cezalarıyla emniyet, benzin vergileriyle devlet kazanacak! Ama, bu politikayla  hepimizin kaybettiği ve gelecekte de kaybedeceğimiz ortada. Peki bugüne kadar harcanan parayı başka işlere harcasaydık nasıl bir resim çıkardı? Şimdiye kadar 15 bin km. duble yol için harcanan 43 milyar TL’yle neler yapabilirdik? İklim danışmanı  Önder Algedik, üşenmemiş hesaplamış.
Algedik, DPT, KGM, TCDD’ye ait rakamlardan hareketle şöyle bir resim çıkarıyor:
1-Demiryolu: Türkiye’nin projeksiyonlarında hâlâ Bursa gibi sanayinin yoğun olduğu bir kente, Doğu Karadeniz’in limanı Trabzon’a ya da turizm açısından önemli bir durak olan Antalya’ya ulaşımı sağlayacak bir demiryolu projesi yok. Bu kentleri de kapsayan hatta Karadeniz’in önemli kentlerini de bir araya getiren iki bin 600 km.’ye yakın çift  hatlı sinyalizasyonu olan yeni  demiryolu hatları, duble yollara  harcanan paranın bir kısmı  kullanılarak eklenebilirdi.
2-Hızlı Tren: Bugüne kadar sadece Ankara’dan Eskişehir ve Konya’ya bağlantısı sağlanmış   500 km.’lik yüksek hızlı tren hattı dışında biten hat yok. Diğer projeler ilk aşamalarında. Duble yola harcanan paralar buraya aktarılsaydı, bugün hükümetin 2020 hedefine ulaşmış olacak, yani mevcut hattın 10 katı, neredeyse 5 bin km.’ye yakın  yüksek hızlı trene, 2 bin 600 km.  yeni demiryoluna ek olarak sahip olacaktık.
3-Kent içi raylı sistem: Türkiye’nin bugüne kadar 10 kentinde toplamda 113 km. metro,  129 km.’si tramvay olmak üzere  242 km.’si kent içi raylı sisteme sahip. Türkiye toplamının 2012 yılında sahip olduğu metro sistemi, 2002’de Tahran’ın ulaşmış olduğu 120 km.’lik toplamın altında ve 1890’da Londra’nın sahip olduğu hattın neredeyse dörtte biri!
Anlayacağınız, bugün duble yollara harcanan parayla daha fazla demiryoluna sahip olur, hızlı tren hattı bugünün 10 katına ulaşabilirdi. Kalan parayla toplam raylı sistemlerimizi dörde katlayabilir, kent içi ulaşım sorunlarımızı hayal ettiğimizden öte bir noktaya taşıyabilirdik!
Perşembeye Cadde’de: Duble yollar bize neleri kaybettiriyor?

BiSiKLET YOLU DA ÇIKARDI

* Bugün Avrupa’da 44 bin km.’ye ulaşan bisiklet yol ağı Eurovelo’nun 60 bin km’ye ulaşması hedefleniyor.
* Türkiye’deyse bisiklet yolları, ‘para olmadığı‘, ‘kentlerin uygun olmadığı’ gibi nedenlerle sürekli görmezden geliniyor.
* Duble yollara harcamak yerine yukarıda bahsedilen demiryolu, hızlı tren ve kent içi raylı sistemlere ek olarak Avrupa’nın toplam bisiklet yol ağının üçte birine sahip olabilirdik!
* Bir başka deyişle bugün eklenen duble yol uzunluğuna eşit 15 bin km.’lik bir bisiklet yolu ağına sahip olabilirdik.

Mehveş Evin- Milliyet

Demokrasi mi? Otoriterleşme mi?

Türkiye’ye baktığımızda bu sorular, yani demokrasi mi, otoriterleşme mi soruları bir seçenekten öteye, bir durumun ve bir idealin sunumu olarak karşımıza çıkıyor. Yoksa Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma bakıp Türkiye demokratikleşiyor demek pek mümkün değil. Türkiye otoriterleşiyor, hem de hızla otoriterleşiyor. Türkiyenin önüne koyması gereken ideal ise tabii ki demokratikleşme.

Günden güne nelerin suç sayılmaya başlandığına, nelerin ceza almak için yeterli göründüğüne ve nelerin normalleştiğine bakmak Türkiye’nin otoriterleştiğine ikna olmak için yeter de artar. Yetmez ise, mail kutunuzu ya da muhalefet etme cesaretini hala gösterebilen gazetelere bir bakın. Arka arkaya iki, üç günün boş olmadığını göreceksiniz. Mutlaka bir adliyenin önündeki basın açıklamasına davet gelmiştir. Bir tutuklama için protestoya davet gelmiştir. Davadan, davaya koşturmak ve baskılara karşı sokağa çıkmak dışında bir zamanınız kalmayabilir eğer tüm davetlere giderseniz. İdeali talep etme şöyle dursun, gelen otoriterleşme darbelerine karşı çıkma zamanınız bile kalmayabilir.

Öğrenciyseniz karşılaşacağınız sorunlar başka, gazeteciyseniz başka, siyaset ile uğraşıyorsanız bambaşka.

(Bu noktada yazıyı yazmayı bırakmıştım aslında. Aynı cümlelerle, dönüp dolaşıp herkesin sürekli yazdığı ve sürekli söylediği konuları anlatacağımı hissetmiştim. Fakat ertesi gün Türkiye’de hukuk bir süpriz yaptı. Hukuk tesadüfleri sever mantığı yine galip geldi ve ben yazıya devam etmeye karar verdim.)

Bugün 17 Ocak 2012. Türkiye’de dört ayrı dava görülüyor. Üçü İstanbul’da, biri de Sivas’ta. Gece yarısı tutuklanan Kürt siyasetçileri, gazetecileri katmadan bu böyle. İşte 2012 model Türkiye’den otoriterleşme manzaraları:

Birinci dava, çok organize bir şekilde öldürülen ve yine aynı organize olma haliyle üstü sadece püsküllerini açıkta bırakacak kadar kapatılan Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili görülüyor. Davayı yakından izleyenler, bugün bitme ihtimali olan dava için, “Dava daha başlamadı ki, bitsin” diyorlar. O derece “yoğun” bir adalet arayışı ile karşı karşıyayız yani. Silahıyla, onu en çok diğer insanlardan ayırt eden özelliği olan beresiyle otobüse binecek kadar “amatör” bir tetikçi, bir kaç tetikçiüstü kişi ile dava bitirilecek. Biz de Hrant Dink’i göz göre göre ölüme götüren süreci unutacağız. Plan bu. “Türkiye demokratikleşiyor mu?” diye sormadan önce bu davayı mutlaka aklımıza getirmeliyiz.

İkinci ve üçüncü dava yine İstanbul’da görülüyor fakat yer olarak bu sefer Adalet Sarayı seçilmiş durumda. Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu ve William Burroughs’un Yumuşak Makine adlı kitapları yargılanıyor bu davalarda. Daha yeni RTÜK adlı kurumun yaptıkları ortadayken, hangisine şaşırmak gerektiğini bilebilir miyiz? O kadar demokratikleşiyoruz ki, bugünün gazetelerinden bir manşet: “RTÜK az daha Yok Böyle Dans’taki çaça ve mambo şovlarına ceza kesecekti.” Televizyonunda çaça ve mamboya ceza kesen bir ülkenin, kitapçılığında da tüm Dünya’nın kabul ettiği edebiyat eserlerini yargılaması şaşılacak bir durum değil tabii ki. Anlamakta zorlanıyorum ama mambo isimli dansın televizyonda yapılmasına ceza kesilmesi nasıl bir kafanın ürünü olabilir? Demokratik bir kafanın mı?

Son dava ise Sivas’ta görülüyor. Sivas Katliamı (olayı değil, katliamı. Uludere de sınırda yaşanan bir olay değildi, NTV, Zaman gibi haber araçlarına duyurulur tekrar) üzerine bir dava bu. Fakat, katliamı yargılayan değil, katliamda öldürülenleri bu sene anmak isteyenleri yargılayan bir dava. Hani, kolluk kuvvetleri Madımak’ın önüne kurmaları gereken seti, yıllar sonra katillerin önüne değil de, katliamda öldürülenleri anmak isteyenlerin önüne çekmişti. İşte önüne set çekilenler yargılanıyor. Çünkü Türkiye’de artık öldürülenleri anmak da hayli önemli bir suç. Sivas olur, Kızıldere olur, Maraş olur… Devlet bu anmaların hesabını bir gün mutlaka sorar! Devletin medyası da olanları çarptırmak için başkalarına başka şeyler sorar!

İşte 2012’de Türkiye’den sıradan bir gün. Yarın hangi davalar var, hangi katliamın protestosu sonrasında insanlar tutuklanacak belli değil. Ya da hangi yazar, çevirmek, yayınevi sahibi bir kitap yüzünden suçlanacak, itibarsızlaştırılacak belli değil. Demokratikleşme mi?, otoriterleşme mi? Yanıt dün de belliydi, bugün de belli. Koyu bir otoriterleşme, darbe sonrası Mısır’ı ile Putin dönemi Rusya’sı karışımı da bir demokratikleşme.

Not: Yeşiller Partisi ve Eşitlik ve Demokrasi Partisi bu haftasonu İstanbul’da tam da demokrasi ve otoriterleşme ile ilgili bir konferans düzenliyor. Sadece 17 Ocak’ın değil, son yıllarda tüm Türkiye’nin örnekleri üzerinde durulacaktır bu konferansta. Öneririm. Ayrıntıları şuradan bulabilirsiniz.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Hrant Dink duruşması sürüyor, Tuncel savunma yapıyor

Beşiktaş İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün görülen olan Dink cinayeti duruşması sürüyor. Twitter üzerinden aktarılan bilgilere göre şu anda sanık Erhan Tuncel konuşuyor.

Twitter üzerinden Hrant’ın Arkadaşları’nın aktardığı bilgiler şöyle:

– Duruşmaya Dink ailesi katılmadı. Ancak Dink ailesinin yaklaşık 50 avukatı davada.

– Osman Hayal’in oğlu Tolga Baykal Ceylan’ı işkenceyle öldürdüğü gerekçesiyle müdahillik talebinde bulunan Kadriye Ceylan’ın bu talebi reddedildi.

– Erhan Tuncel’in avukatı şunları söyledi: Erhan Tuncel görevini yapmıştır. Kamu görevlilerin ihmalleri Erhan Tuncel’e yüklenemez.

Avukatların ardından savunması için söz alan Erhan Tuncel ise uzun bir savunma yapacağını söyleyerek sözlerine şiirle başladı ve “sunumumu Ezop diliyle yapmamın nedeni 5 yıl sonra hala masal anlatılıyor olması” dedi. “Ulusalcı kelimesini cezaevinde öğrendim, Tuncay Özkan’ı, Doğu Perinçek’i basından öğrendim, sevimsiz tipler olduğunu gördüm”, diyen Tuncel “ısrarla sanki ben konuşsam düğüm çözülecek diye haberler çıktı. Kamuoyu yanlış yönlendirildi.” dedi.

Erhan Tuncel konuşmasını şu anda dava ile ilgili çeşitli yazarların yazılarını okuyarak sürdürüyor.

Takip için: https://twitter.com/#!/hrantinarkdslri

(Yeşil Gazete)

Hrant Dink davasında karar duruşması başladı

Beşiktaş İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün görülen olan Dink cinayeti duruşmasında karar bekleniyor. Tutuklu sanıklar Yasin Hayal ile Erhan Tuncel cezaevinden duruşma salonuna getirildi. Hayal ve Tuncel, hakim ve savcıların kullandığı protokol kapısından Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne alındı.

Duruşma öncesinde Beşiktaş meydanında buluşan Hrant’ın Arkadaşları, Hrant’ı öldürmeye karar verenlerin, cinayeti işleyenleri “iki üç tetikçi” diye gösterip gizlenmeye çalışacağını söyledi: “Biz bitti demeden bu dava bitmeyecek.” Bianet’ten Nilay Vardar’ın haberine göre, “Hrant’ın Arkadaşları”, Beşiktaş İskelesi’nde bir araya gelerek, “Bu dava öyle bitmez”, “Celalettin Cerrah, Cemil Çiçek yargılansın” dövizleriyle Dolmabahçe’den iskeleye “Unutmayacağız ve Affetmeyeceğiz” pankartıyla yürüyen diğer grupla birleşerek “Hrant için adalet için” dedi.

Hrant’ın Arkadaşları adına basın açıklamasını okuyan Garo Paylan, Hrant’ı öldürmeye karar verenlerin, duruşmda cinayeti işleyenleri “iki üç tetikçi” diye gösterip gizlenmeye çalışacağını söyleyerek şöyle devam etti:

“Biz Hrant için içeride neye göre karar vereceklerini biliyoruz.  Bu karar devletin kararıdır. Emniyetiyle, jandarmasıyla, istihbaratıyla, yargısıyla, medyasıyla, hükümetiyle, muhalefetiyle beş yıl önce Hrant’ı aramızdan almaya karar vermiş olanlar şimdi adalet saraylarında bir karar daha verecekler. İki, üç tetikçinin işi diyecekler. Karanlık dünyalarında gizlenmeye çalışacaklar. Bunu nasıl başarabilirler. Biz onları tanıyoruz. Bilmedikleri bir şey var, biz bitti demeden bu dava bitmeyecek. İki gün sonra arkadaşımızı aramızdan almalarının 5. yılı olcak. Tam beş yıldır yüzlerine haykırdığımız gibi sözümüzü yineleyeceğiz. Katilsiniz. Ve akıttığınız kanımız ancak adaletle susacak. 19 Ocak’ta, Taksim’den Hrant’a doğru yürüyeceğiz. Saklandığınız yerlerden bir bir bulup çıkarana kadar sokaklarda olacağız.”

(Yeşil Gazete)

Bakan Eker istifa edecek mi?

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, Türkiye’de 7’den 70’e her kesimin günlük olarak tükettiği sütlere ilişkin çarpıcı bir itirafta bulundu. Eker, piyasadaki sütlerde karaciğer kanseri, sarılık ve siroza yakalanma riskini artıran antibiyotik kalıntısı ve aflatoksin M1 olduğu iddialarını doğrulayarak, “Bakanlığımızca yürütülen kontrol ve denetimlerde sütlerde antibiyotik kalıntısına ve aflatoksin M1’e rastlanabilmekte olup bunlarla ilgili gerekli yasal işlem yapılmaktadır” yanıtını verdi.

MHP ve CHP’li milletvekilleri, piyasada satılan sütlerde karaciğer kanserine, sarılık ve siroza yol açan zararlı maddelerin olduğu iddialarını TBMM’ye taşıdı.

Eker’e, “Piyasada satılan çoğu firmalara ait sütlerde antibiyotik bulgusuna, bazı ürünlerde de aflatoksin M1’e rastlandığı ve bu maddenin karaciğer kanseri, sarılık ve siroza yakalanma ihtimalini artırdığı doğru mudur” sorusu yöneltildi.

Eker ise 12 Aralık 2012’de TBMM’ye gönderdiği resmi yazıda, itiraf niteliğinde ifadeler kullanarak, “Gıda kodeksine aykırılık hususu içermektedir. Bakanlığımızca yürütülen kontrol ve denetimlerde sütlerde antibiyotik kalıntısına ve aflatoksin M1’e rastlanabilmektedir” dedi.

7 yıldır o koltukta oturan ve son dönemde GDO’lar yüzünden gündemde olan Eker’in, bu itiraftan sonra hala bakanlığa devam edip, etmeyeceği de merak konusu.

Barınak için inceleme

Bolu Belediyesi‘nin hayvan barınağında kalan hayvanların elverişsiz koşullarda barındırıldığını iddia eden Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP) yetkilileri, barınakta incelemede bulundu.

Yukarısoku Mahallesindeki hayvan barınağında, ”köpeklerin zincire bağlı ve çatısız bir alanda tutulduğunu” iddia eden HAYTAP üyeleri, barınak önünde toplandı.

Burada, grup adına konuşan Şule Baylan, yer farkı olmaksızın kötü muameleye maruz kalan hayvanların takipçisi olacaklarını belirterek, barınaktaki hayvanların olumsuz şartlarda barındırıldığını savundu.

Yetkililerden yasaları uygulamasını istediklerini kaydeden Baylan, ”Bizler bu barınağın bakım evine dönüşmesi için sonuna kadar takipçiyiz. Açık ve net. Hangi coğrafyada kötü muamele, işkenceye maruz kalırlarsa orada olacağız. Böyle bilinmesi gerekir.” dedi.

Bayramiç’te “Madenciliğin Etkileri” paneli yapıldı

Çanakkale’nin Bayramiç ilçesine bağlı Evciler köyünde, ”Madenciliğin Çevre ve Sağlık Üzerine Etkileri” konulu panel düzenlendi.

Maden arama çalışmaları kapsamında, 24 Ocak’ta Muratlar köyünde yapılacak ÇED bilgilendirme toplantısı öncesi harekete geçen çevreciler, Evciler köyündeki kahvehanelerde halkı bilgilendirmeye yönelik panel düzenledi.

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ali Osman Karababa, panelde yaptığı konuşmada, Kaz Dağları bölgesinde suların temiz kalması gerektiğini söyledi.

Türkiye’de altın madenciliğinin 1989’da başladığını ve altını elde etmenin en ucuz yönteminin siyanür kullanılması olduğunu vurgulayan Karababa, ”Maden şirketleri bu bölgede en az 10 yıl çalışacak. Buradan 338 ton altın çıkaracaklar. Peki devlete ne verecekler, yüzde 2 oranında altın. Milyonlarca ton toprak ve kayaç, siyanürlü sudan geçirilerek ayrıştırılacak. Buradan kalan milyonlarca ton posa ise plastik bir örtünün üzerine bırakılacak. Bu örtünün ömrü 20 yıl. Daha sonra bu geçirmezlik özelliğini kaybettiği için toprakta bulunan siyanür doğaya karışacak” diye konuştu.

Karababa, ABD’de bir altın madeninin kirlettiği bölgeyi temizlemek için buradan elde edilen paranın 25 katı fazlasını harcadığını belirterek, halkın su kaynaklarına sahip çıkmasını istedi.

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kenan Kaynaş ise maden şirketlerinin Türk isimleri kullanarak Türk şirketi gibi görünse de ABD ve Kanada uyruklu olduklarını öne sürdü.

Düzenlenecek toplantının çok önemli olduğuna değinen Kaynaş, şöyle konuştu:

”Eğer bu toplantıda maden şirketlerine ocak açmak ve altın çıkartmak için yöre halkı onay verirse daha sonra şikayet etme hakkı yok. Evciler köyü Çanakkale’nin en zengin köyüdür. Çünkü bu yörenin gerçek altını Bayramiç, Beyazı (şeftali Evciler elması ve kirazıdır. Eğer maden çıkarılmaya başlanırsa hem suyumuz tükenecek hem de kirlenecek. 10 yıl çalışma yapacak olan şirketler 2.5 milyon ton kayayı parçalayarak siyanürlü sudan geçirecek. Bu işlemler için 400 bin ton siyanür kullanacaklar. İçindeki altını alıp bize siyanürlü toprağı bırakıp, gidecekler. Madencilerin yaptığı, gençlere iş bulma vaadiyle kandırmak. Eğer insanların hayatıyla oynanıyorsa, paranın değeri yoktur. Somali altın madeni yataklarıyla dünyanın en zengin ülkesiydi. Şimdi ise ülkemizden ve diğer dünya ülkelerinden gelen yardımlarla yaşamaya çalışıyor. Somali on yıl önce madenciler tarafından kirletildi. Şimdi hiçbir şey yetişmiyor, toprakları ve suları kirletildi.”

Panele, yöre halkı da katıldı.

(Ajanslar)

Can Yücel’in mezarına saldırıya 4 yıl

Usta şair Can Yücel’in, Muğla’nın Datça İlçesi’ndeki mezarına 5 ay önce yapılan saldırı olayıyla ilgili soruşturma tamamlandı. Savcı şüpheli iki kişiye 4 yıl ceza istedi.

Saldırıdan 3 ay sonra olayın şüphelisi oldukları iddiasıyla polis tarafından yakalanan Ş.K. (20) ile amcası T.K. (61) hakkında ’ibadethanelere ve mezarlıklara zarar verme’ suçlamasıyla 1 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Can Yücel’in 12’nci ölüm yıldönümü nedeniyle, geçen yıl 12 Ağustos’ta yapılan anma töreni sırasında birkaç kişinin şarap içip mezarın üzerine şarap dökmesiyle başlayan kriz, bundan 1 hafta sonra usta şairin mezarının parçalandığının ortaya çıkmasıyla noktalandı. Saldırıyla ilgili sürdürülen soruşturma sonucu, olay gecesi mezarlık çevresinde görülen bir otomobilden yola çıkan polis, geçen Kasım ayında Ş.K. ile amcası T.K.’ya ulaştı.

Datça Cumhuriyet Savcısı Ramazan Yılmaz tarafından hazırlanan ve mahkeme tarafından kabul edilen iddianameyle de Can Yücel’in mezarına yapılan saldırıyla ilgili bazı ayrıntılar da ortaya çıktı. İddianamede yer alan bilgilere göre, saldırı, sanıldığı gibi gece yarısı değil 18 Ağustos’ta saat 21.00 sıralarında yapıldı. Karı- koca 2 görgü tanığının verdiği ifadelerde, mezarlığın yakınındaki evlerinde saat 21.00 sıralarında, mezarlık yönünden balyoz sesleri duyduklarını, gürültü üzerine terasa çıkınca farları açık çalışır durumda bekleyen bir otomobil gördüklerini söyledi. Görgü tanıkları balyoz seslerinin yaklaşık 10 dakika kadar devam ettiğini, seslerin kesilmesinden sonra otomobilin hareket ederek, Marmaris Caddesi yönüne doğru gittiğini anlattı.

Şüphelilerden Ş.K.’nın savcılığa verdiği ifadesinde de olay gecesi emanet bir otomobille aynı saatlerde mezarlığa gittiğini, uzaktan T.K.’yı elinde bir cisimle mezarı kırarken gördüğünü daha sonra da olay yerinden uzaklaştığını, kendisinin bir suçu olmadığını anlattı. T.K. yine savcılıktaki ifadesinde hakkındaki suçlamaları kabul etmediğini söyledi. Öte yandan, ilk duruşma Datça Asliye Ceza Mahkemesi’nde 7 Mart Çarşamba günü yapılacak. Olayın şüphelileri oldukları iddia edilen Ş.K. ile amcası T.K.’nın tutuksuz olarak yargılanacakları davaya, Can Yücel’in eşi Güler Yücel de müşteki sıfatıyla katılacak.

(Demokrat Haber)

KCK’da 35 kişi için tutuklama istendi

KCK adı altında yapılan operasyonda gözaltına alınan ve aralarında DİHA muhabiri Murat Çiftçi, BDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Fatma Kurtulan ve DEHAP eski Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın da bulunduğu 35 kişi tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edildi.

Türkiye geneli 17 ilde İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin talimatıyla 13 Ocak’ta yapılan operasyonda gözaltına alınan 39 kişiden 1’i Emniyet’teki ifade işlemlerinin ardından serbest bırakılırken; 38 kişi ise bu sabah saatlerinde Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne sevk edilmişti. Savcılıkta ifadeleri alınan 38 kişiden Nurullah Akın, Murat Oruç ve Cengiz Garzanlı serbest bırakılırken; 35 kişi ise savcılık tarafından tutuklanma talebiyle İstanbul Nöbetçi 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne; PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın görüşme notlarını mail üzerinden “almak ve aktarmak” iddiasıyla “örgüt yöneticiliği” ve “örgüt üyeliği” suçlamasıyla sevk edildi.

İFADE İŞLEMLERİ BAŞLADI

Tutuklama talebiyle İstanbul Nöbetçi 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk edilen 35 kişinin ifade işlemlerine başlandı. Tek hakim tarafından 3 grup halinde alınacak olan 35 kişiden, 12 kişinin ifade işlemlerine başlandı.

Mahkemeye tutuklanma talebiyle sevk edilen 35 kişinin isimleri şunlar;

Fatma Kurtulan -BDP Eş Genel Başkan Yardımcısı
Tuncer Bakırhan – BDP MYK üyesi ve eski DEHAP Genel Başkanı
Murat Çiftçi – DİHA Ankara muhabiri
İsmet Aslan – KESK Uzmanı
Mahmut Polat – BDP Genel Merkez çalışanı
Celal Alphan – BDP Esenler eski İlçe Başkanı
Kemal Dülğer – BDP Pendik İlçe Başkan Yardımcısı
Fırat Taş – Cegerxwîn Kültür Merkezi Sinema eğitmenlerinden
Şafak Özanlı – BDP Esenyurt İlçe Eşbaşkanı
Emrullah Bingöl – BDP PM Üyesi
Gülistan Balkaş – BDP PM Üyesi
Nezir Erdemci – İstanbul’da BDP Zeytinburnu İlçe Başkanı
Doğan Çiftçi – BDP İstanbul İl yöneticisi
İlyas Demir – BDP Esenyurt İlçe Eşbaşkanı
İsmail Çelik – BDP Esenyurt İlçe çalışanı
Ramazan Yıldız – BDP çalışanı
Mehmet Zahir Sarıtaş – BDP eski PM Üyesi
Rıza Taşdelen – BDP Genel Merkez çalışanı
Zekiye İlbasan – BDP Bağcılar İlçe Eşbaşkanı
Tahsin Karçık – BDP Esenyurt İlçe Yöneticisi
Bişar Uzun – BDP Ümraniye İlçe çalışanı
Nazire Güreş – BDP İstanbul İl Yöneticisi
Berat Birtek – BDP Genel Merkez Eğitim Komisyonu
Nezife Göner – BDP İstanbul İl Kadın Meclisi üyesi
Gülsüm Çelik – Eğitim Sen Diyarbakır Şube üyesi
Fuat Aras – İzmir’de BDP Bornova İlçe Yöneticisi
Nazan Bağlan Söğüt – Ağrı Doğubayazıt İlçesi’nde Belediye Meclis Üyesi
Semra Karakaş
Gülüm Bayram
Asiya Yılmaz
Metin Aslanboğan
Oktay Kanat
Abdulrezak Dağcı
Yaşar Gönderici
Nurettin Yalçın