Futbolcu Emre Belözoğlu, kendisiyle ilgili hazırlanan seçim videosu nedeniyle TKP‘ye dava açtı.
Türkiye Komünist Partisi’nin 12 Haziran seçimlerinden önce propaganda amaçlı hazırladığı “TKP Kimlerden Oy İstemiyor?” temalı videoların ikincisine konu olan futbolcu Emre Belözoğlu, TKP’ye dava açtı.
Videoda kendisine hakaret edildiğini ileri süren Belözoğlu’nun şikâyeti üzerine TKP yetkilileri ve internet sitesinin yöneticisi Mehmet Kuzulugil hakkında ‘hakaret’ suçundan 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.
İddianamede sanık Kuzulugil’in yönetici olduğu ‘tkp.org.tr’ adlı internet sitesinde Emre Belözoğlu’nun görüntüleri konularak, hakaret içeren sözler söylendiği ileri sürüldü.
Derviş Zaim‘in yönetmenliğini yaptığı altı film ABD’nin önde gelen müzelerinden “Boston Güzel Sanatlar Müzesi“nde gösterilecek.
23-26 Şubat tarihleri arasında yapılacak olan gösterimlerde yönetmenin ‘Tabutta Rövaşata’, ‘Filler ve Çimen’, ‘Çamur’, ‘Cenneti Beklerken’, ‘Nokta’, ‘Gölgeler ve Suretler’ filmleri seyirci ile buluşacak.
Gösterimler sırasında Zaim’in sinemasının tartışılacağı söyleşiler de gerçekleştirilecek. Derviş Zaim de bu süre zarfında Boston’da bulunacak.
Zaim ayrıca 1-4 Mart 2012 tarihleri arasında Los Angeles’ta düzenlenecek olan Türk Film Festivali’nin de jüri başkanlığını üstlenecek.
Beşiktaş Milangaz, Çek Cumhuriyeti‘ne yaptığı yolculuk sonunda Türk Hava Yolları’nın yetkilileri tarafından Beşiktaş Milangaz Basketbol takımının malzeme çantasının uçağa konulmaması nedeni ile büyük sıkıntıya girdi. Bu akşamki maçın oynanıp oynanmıyacağı ise merak konusu.
Beşiktaş Milangaz Takımı Antrenörü Ergin Ataman sosyal paylaşım sitesi olan twitter’dan duyurduğu mağduriyetini şu ifadeler ile anlatı: Bu akşam pravducie ile oynayacağımız Avrupa kupası maçı tehlikede. Fiba ile temas halindeyiz. Çok ciddi bir mağduriyet söz konusu. Dün Prag uçuşumuzda THY formaların olduğu malzemeçantasını uçağa koymayı unuttuğu için, malzemeler bu sabahki uçuşla gelecekti. Uçus iptal.
Haber 1903’ün haberine göre Beşiktaş Milangaz Takımı Antrenörü Ergin Ataman;
” Şu anda FIBA ile temas halindeyiz. Çözüm bulmaya çalışıyoruz. Rakip takımın başka renkte ki bir forması ile maça çıkabiliriz. Bu karşılaşmada Beşiktaş formasını giyemiyoruz. Türk Hava Yolları bu sabahki uçağı ile malzemelerimizi gönderecekti fakat hava şartlarından dolayı uçak yola çıkamadı. Türk Hava Yollarının şu anda yapabileceği bir şey yok. Eğer FIBA sorunu çözemezse hükmen mağlup olup, Avrupa kupalarından eleniriz” diyerek sözlerini tamamladı.
Haydarpaşa’dan kalkacak son Anadolu treni için dünden daha uygun bir gün olamazdı. İstanbul hem buz gibi, hem de kar dinmek bilmiyor. Haydarpaşa Garı ise karlar altında, her zamankinden daha güzel, fakat her zamankinden yalnız görünüyor…
Dün vaktimin büyük bir bölümünü garda geçirdim. Bu tarihi günde, son trenler peş peşe kalkarken, gazeteciler ve yolcular dışında gelen giden yok… Zaten birkaç ay içerisinde banliyö trenlerinin de kalkmasıyla Haydarpaşa defteri sonsuza dek kapanacak.
Bakalım o zaman insanlar nasıl tepki verecek? Her gün on binlerce tren yolcusu, otoyollara düşünce ne denecek? Hah, buldum! Üçüncü köprü şart, diyecekler…
Çünkü İstanbul’da yaşayanlar, tek bir ulaşım şekline takılmış durumda: Karayolu! Mümkünse özel araç, olmadı servis, otobüs… En güvenli, temiz ve ucuz ulaşım yolu olan demiryolunu hatırlayan yok! Hele Haydarpaşa atıl hale geldikten sonra, tren iyice unutulacak…
Artık bizim olmayacak
Günlerdir Haydarpaşa Garı’nı yazıyorum. Bu ısrar ve ilginin sebebi, sadece doğup büyüdüğüm şehrin vazgeçilmez bir parçası olmasından veya nostaljik takıntılarımdan kaynaklanmıyor.
Haydarpaşa’nın işlevini yitirmesini, ulaşımın seçeneksiz hale getirilmesini kabullenemiyorum. En alakasız konularda mangalda milliyetçilik külü bırakmayanların, en büyük ulusal ve tarihi değerlerinden birini yitirirken seslerini çıkarmamalarını anlamıyorum.
Bir kenti kent yapan Merkez garlarının (Sirkeci de gidiyor!) kaldırılmasını, otel-fuar alanı veya müze haline getirilmesini, akla izana aykırı buluyorum.
Haydarpaşa’nın İstanbul tanıtımlarında kullanılan bir süs objesi olmasından rahatsızlık duyuyorum.
Burası bizimdi, herkesindi, artık olmayacak…
Hat neden kapatılıyor?
Haydarpaşa’ya gelen tepkiler, ikiye ayrılıyor. Büyük çoğunluk şaşkın, üzgün… Hatta habersiz! Azınlıkta olanlar, yeterince okumadıkları ve medyada yanlı haberlerden beslendikleri için ‘Ne olacak, hızlı tren gelecek diye mi üzülüyorsun?’ diye aklı sıra cinlik yapıyor.
İyi de hızlı tren yapılmasın demiyoruz ki! Tabii ki yapılacak. Ancak bunu yaparken geleneksel demiryolu taşımacılığını neden yok ediyorsun?
Neden ve nasıl, Haydarpaşa Garı’ndaki 9 peronu iptal edip Marmaray’a bağlanacak iki hattın yeteceğini iddia edebiliyorsun?
İkinci bir sorun da şu: Haydarpaşa-Eskişehir hattı tamamen kapatılmadan da pekâlâ hızlı tren çalışması yapılabilirdi. Adapazarı’na, Gebze’ye giden başta öğrenci pek çok yolcu, bu süreçte karayolunu kullanmaya zorlanacak. Karda kışta!
Daha pahalı, daha zahmetli ve her İstanbullu için ekstra yol külfeti demek bu…
Hızlı ama aktarmalı olacak
Hızlı trenin daha pahalı ve zaman tasarrufuna rağmen, şehrin dışına gideceği için daha zahmetli olacağını da bizzat demiryolcular söylüyor. Mesela hızlı trende Adapazarı’nın içinden tren geçmeyecek. Arifiye’de inecek yolcular. Aynı şekilde Anadolu’dan İstanbul’a gelenler, aktarmasız bir şekilde şehrin merkezine ulaşamayacak. Hep ek para demek bunlar, daha pahalı ve zahmetli ulaşım demek.
Hızlı tren gelsin, hoş gelsin. Ama alternatifsiz olmasın! Beni tüpten geçirmeye mahkûm etmesin! Afet, arıza ve kaza hallerinde ne yapılacağı da bir zahmet kamuoyunun bilgisine sunulsun!
Ha, bu sorulara tatminkâr cevap verdikten sonra gelin “Haydarpaşa Garı projeleri”ni tartışalım.
İstanbul karlar altında, trafik felç… Ulaşımı neyle sağlayacaksınız? Ya da diyelim ki deprem oldu. Adapazarı’na nasıl ulaşacaksınız?
Cevabını vermeyeyim. 2,5 yıl bekleyin, hızlı tren gelsin, o zaman cevaplarız.
Dünkü Hürriyet gazetesinin manşetine inanırsak küresel ısınma devri bitmiş durumda ve mini buzul çağı yolda! Peki durum böyle mi? Yok eğer durum tam tersiyse, Türk basınının “amiral gemisi” neden böyle açık bir yalan haberini manşetine taşıyor. Gazetenin Ertuğrul Özkök’ten sonraki yeni yayın yönetmeni Enis Berberoğlu ne yapmak istiyor?
Bu “soğuk” gelişmeyi Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Kurnaz ile konuştuk. İklim değişikliği üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Kurnaz Açık Radyo’da “Son Buzul Erimeden” başlıklı bir program yapıyor.
Kısaca, hayır, buzul çağı gelmiyor. Hatta insanların atmosfere salmaya devam ettikleri başta karbondioksit olmak üzere tüm sera gazlarının katkılarıyla bir daha hiç buzul çağı gelmeyebilir dünyaya. Ancak güneş bizim bu sera gazlarının yarattığı iklim değişikliğinden fazla etkilenmememiz için elinden geleni yaparak bize gönderdiği enerjiyi epey azaltmış durumda. Bu da bizim iklim değişikliğinin tüm etkilerini görmemizi engelliyor. Yani güneş son on senede daha önceki ikiyüz senede göndermeye devam ettiği enerjiyi dünyaya göndermiş olsa İstanbul artık kar yüzü göremez olurdu.
Bilim dünyasında iklim değişikliğinin niteliğine dair bir kafa karışıklığı var mı? Yani bilim dünyası bir gün küresel ısınma var deyip, ertesi gün vazgeçip buzul çağının geldiğine mi karar veriyor? Bilim insanlarının arasında küresel ısınma konusundaki uzlaşma veya anlaşmazlık durumu nedir?
İklim alanında çalışan iki grup bilimci var. Büyük çoğunluğu oluşturan birinci grup bildiğimiz usulde çalışmaları için üniversiteden ve devletten destek alan bilimciler, küçük bir azınlık olan ikinci grup ise çalışmaları için özel sektörden destek alan bilimciler. Destek veren özel sektör kuruluşlarının başında petrol ve kömür şirketleri geliyor. Bağımsız kaynaklardan destek alan bilimsel çalışmaların neredeyse tümü iklim değişikliğinin insan kaynaklı sera gazlarının atmosfere salınmasından meydana geldiğini söylerken, petrol ve kömür şirketleri tarafından desteklenen çalışmaların büyük kısmı iklim değişikliğinin başka sebepleri de olabileceğini göstermeye çalışıyorlar. Ancak burada dikkat edilmesi gereken konu, her iki grup da iklim değişikliğinin varlığını kabul ediyorlar, ama kaynakları konusunda anlaşmazlığa düşüyorlar. Yani bilim alanında iklim değişikliğinin varlığı konusunda kesin bir uzlaşma var, ama kaynağı açısından çıkarları dolayı farklı konuşmak zorunda olan “bilimciler” nedeniyle kesin bir uzlaşmaya varılamıyor, “%90 ihtimalle insan kaynaklı sera gazlarından” olduğu söylenebiliyor.
Şu anda buzul çağının yaklaştığına dair bilimsel yayınlar yapılıyor mu?
Evet yapılıyor. Buzul çağları dünya tarihinde hep görülmüş olan olgulardır ve insanların işe karışmayacağı bir dünyada uzun süre de görülmeye devam edecektir. Biz şu anda iki buzul çağı arasındaki bir dönemde yaşıyoruz. Bir dahaki buzul çağının ne zaman başlayacağına dair epey bilimsel çalışma bulunmaktadır. Bu konuda da bilimciler hemfikir değiller. Bir kısım bilimciler bir dahaki buzul çağının başlangıcını 5,000 yıl sonraya, bazıları ise 50,000 yıl sonraya koyuyorlar.
Hürriyet’in böyle bir haberi manşete taşımasının nedeni sizce ne olabilir?
Hürriyet bir gazete ve ne kadar çok satarsa o kadar fazla para kazanacak bir yayın organı. Halk genelde İstanbul’un bu buzlu günlerinde buzul çağının gelişini okumayı daha ilginç bulduğu için öyle bir manşetle çıkmış olduklarını düşünüyorum. Genelde bu tür bilimsel olmayan haberlerin bir yurtdışı kaynağı da oluyor. Bu haberin de yurtdışı kaynağı İngiliz Daily Mail gazetesi. Bizim gazetecilerimizin de pek çoğu aldıkları haberi tamamen araştırmadan kullandıkları için benim açımdan şaşırtıcı değil.
Bu tür haberleri yayan iklim şüphecilerinin, daha doğrusu inkarcıların kampanyalarını nasıl yorumlarsınız? Bu çevrelerin bazı medya kuruluşlarıyla ilişkisi nedir?
Hepimizin temel bir hatamız var. Bizler gazetecilerin neden gazeteci olduklarını unutuyoruz. Gazetecilerin doktorlar gibi bir yemini yok. Onlar bize her şart altında en doğru ve tarafsız haberi vereceklerine söz vermiyorlar. Hatta verdikleri haber konusunda karşılarında zarar görecek bir kişi yoksa ve verdikleri haberin yanlışlığı bakar bakmaz anlaşılmıyorsa “müşterinin” ilgisini ne çekiyorsa, gazeteyi en fazla ne sattırıyorsa, gazeteye en fazla nasıl reklam aldırıyorlarsa öyle yazılar yayınlamakta fazla bir sakınca görmedikleri durumlar olabiliyor. Küresel iklim değişikliğinin kaynağı bizim yaydığımız sera gazları olduğuna göre bizim bu gazları yaymamızdan kar eden herkes aslında iklim değişikliğinin bilinmemesi için elinden geleni yapacaktır. O zaman durup düşünmemiz gerekiyor sera gazlarından kim kar ediyor diye.
Aslında bunu yapacağımıza tersini düşünmek daha kolay, kim zarar eder? O zaman da karşımıza temelde bir tek grup çıkıyor, sigorta endüstrisi. Sigorta endüstrisi dışında reklam veren pek çok firma bir şekilde sera gazı üretimine bağlı olarak çalışıyor. Özellikle petrol ve otomotiv şirketlerinden reklam alan gazetelerin bu reklam verenlerin baskısına dayanması neredeyse imkansız. Mesela “Buzul Çağı Geliyor” haberinin yayınladığı gün Hürriyet’in ana kısmındaki 33 reklamdan 20 tanesi sera gazı salımımızı azaltmamızdan ilk anda zarar görecek firmalardan geliyor. Buna doğal olarak üretimlerinde ve bize getirilmelerinde büyük miktarda sera gazı salınan elektronik firmalarını katmadım. Dolayısıyla reklam gelirlerinin büyük kısmını bu yollardan sağlayan firmaların reklam gelirini getiren firmaların hayatını zorlaştıracak haberler yapmamaları ve hatta onların istediği yönde haberler yapmaları da normaldir. Önemli olan bizim gazetelerin para kazanmak için var olduklarını unutmamamız ve okuduğumuz herşeyi bir mantık kontrolünden geçirmeden inanmamamız.
Peki ama gazetecilik etiği diye bir sey var. Gazetecilerin bağlı olduğu etik kuralllara göre öncelikle gerçegi aramaları ve hiçbir çıkar çevresini korumadan gerçeğin peşinde koşmaları gerekmiyor mu?
Bildiğimce doktorlar diploma alırken yemin ediyorlar, gene bildiğim kadarıyla gazeteciler işe başlarken yemin etmiyorlar. Gazetecilik etiği hepimizin “olsa ne güzel olur, keşke” dediğimiz, ama gerçekte bulmakta çok zorlandığımız bir olgu. Araya maddi kazanç ve hatta işini koruma çabası girince ahlaki değerleri korumak çok zor olabiliyor.
Son soru: Türkiye’de insanlar acaba bu haberlerden etkilennir mi? Yani küresel ısınmanın olmadığına veya bittiğine dair yapılan bir manşet haberin toplumun konu hakkındaki duyarlığını, hatta hükümet politikalarını etkileme ihtimali var mıdır sizce? Bu tür haberlerden endişe etmeli miyiz?
Her kış kar yağdığında bu haberler çıkacaktır, ama her yaz da ortalık kuraklıktan kavrulmaya başladığında iklim değişikliğine inananların sayısı artacaktır. Bizim devletimizin bu konudaki politikası bellidir. Biz iklim değişikliğinin varlığına inanıyoruz, ama sorumlusunun biz olmadığımızı ve sorumluların çözüm bulması gerektiğini savunarak bizim de elimizden geleni yapacağımızı söylüyoruz. Dolayısıyla devlet zaten bir şey yapmak niyetinde olmadığı için bu haberler devletin tutumunu etkilemez. Burada kararında bir karamsarlığı elde edebilmek. Ne buzul çağı geliyormuş zaten diyerek salabildiğimiz kadar sera gazı salmak, ne de nasılsa dünya ısınacak ve hepimiz öleceğiz diyerek önlem almayı bırakmak doğru çözüm.
Şunu bilelim: dünya her geçen gün ısınıyor. Haberde sözü edilen güneşin soğuması aslında sadece bu ısınmanın etkilerini biraz azaltmaya yarıyor, ortadan kaldırmaya değil. Dünya büyük ihtimalle artık bir daha buzul çağına girmeyecek. Gene kar yağdığı günler olacak, gene nice soğuk günler yaşayacağız, ama adım adım daha sıcak bir dünyaya doğru gidiyoruz. Soğuk bir dünyaya daima çare bulabilirdik, ama daha sıcak ve suyun azaldığı bir dünya tüm insanlar için daha zor yaşanılabilecek bir yer. Bu adım adım gidişi durdurmak için bizim atacağımız her adım küçük de olsa bir yardımdır dünyaya. Medyada çıkan her iki yönde de haberler bizi yolumuzdan çevirmemeli.
İnsan yapısı iklim değişikliğinin gençler ve henüz doğmamış nesiller üzerindeki büyük tehdidine karşı ve fosil yakıt salımlarının kısıtlanması için Türkiye’de de epey zamandır bir “uzun yürüyüş” yapılıyor. Hasbelkader, bu yürüyüşün neredeyse ilk günlerinden beri gururla içinde bulunmuş bir kişi olarak, karışık duygularla hatırladığım bir yığın “olay” var. Ama bunların en ilginçlerinden biri, yıllar önce küresel ısınmaya karşı yılın kesinlikle en soğuk –hatta yegâne kar yağan!– gününde gerçekleştirdiğimiz yürüyüş ve miting olmalı şüphesiz. Buz gibi havada, elimde küçük kırmızı yangın söndürme cihazı ile alana girerken, üstümüzü başımızı aramakla görevli genç polislerden biri, bıyık altından gülümsemesini zorlukla zaptederek, “bununla mı durduracaksınız?” diye sorduğunda, “E valla, deneyeceğiz,” gibilerden bir cevap yetiştirmeye çalışmıştım kendisine, olanca ciddiyetimle ve elbette umudumu bütünüyle koruyarak: “Belli mi olur? Bakarsınız durdurmuşuz.”
Evet, konumuz belirsizlik. Daha doğrusu, hiçbir şeyin önceden kestirilemez olması. Öngörülemezlik, diyelim. Aktivist ve yazar Rebecca Solnit, “Öngörülemezlik, umudun temel dayanağıdır,” diye yazıyor.1Ama umudu iyimserlikle karıştırmamamız konusunda hemen uyarmayı da ihmal etmiyor bizi, olanca zarafetiyle. İyimserlikle kötümserliğin, öngörülebilirliğin ikiz çocukları olduğunu, ikizlerin her ikisinin de ilerde neler olacağını bildiklerine kesinlikle inandıklarını söylüyor. Tek farkla: İyimserler, hedefe ulaşmak için hiç çaba harcamaksızın herşeyin çok iyi olacağını bekleyenlerdir. Kötümserlerse, hapı yutmuş olduğumuzu, yapılacak tek şeyin de, henüz vakit varken umutsuzluğu herkese aşılamak olduğuna hükmetmiş olanlar.
Biz Açık Radyo’cuların da en sık başına gelen şeylerden biri de bu işte: Küresel iklim değişikliğinin, neoliberalizmin ve militarizmin –üstelik hepsi birbirini besleyip büyüterek– yeryüzünün başına getirdiği yığınla fecî olayın bilgisini gün be gün dinleyicilerle paylaşan programlarımızdan dolayı “felaket tellallığı” ile az suçlanmamışızdır doğrusu. Ama Solnit’in dile getirdiği önemli ayrımı (onun kadar ustalıkla olmasa da) biz de her seferinde eleştirmenlerimize cevap olarak sunmaktan geri durmadık.
“Umut, belirsizlik üzerine kuruludur,” diyor Solnit. “Bundan sonra neler olacağını bilmediğimize dair çok daha gerçekçi bir varsayıma dayanır.” Bundan sonra olacak olan, çok korkunç ya da müthiş güzel bir şey olabilir. Doğa’nın kendi direnci, sürprizleri ve belirsizlikleri vardır. “Ama, umudun asıl yeşereceği toprak, doğa değildir; asıl zemin eyleme geçme, değiştirme ve ‘biz de varız’ diyebilme konularında sahip olduğumuz olanaklardır…”2
Umut demişken, şu da var tabii: Bazen işler, o işe girişenlerin beklediği gibi gitmez; tam tersine onların beklediğinin tersi olur, onların umutları boşa çıkar ve bu bizim için çok iyi bir haberdir. Mesela, Norveç’deki faşist kitle katilinin –ve onun ardındaki karanlık güçlerin– umutları boşa çıkacak gibi görünüyor. Demokrasi, adalet ve eşitlik için mücadele edecek olanların kararlılığı bu olaydan sonra, faşist canilerin beklediklerinin aksine, artacak gibi.
Hatırlamakta yarar olabilir: Böylesi bir paradoksun en çarpıcı örneklerinden biri de bu memlekette yaşandı beş sene önce. Gazeteci, aktivist ve “tek kişilik ordu” Hrant Dink’i, ülkenin en büyük kentinin en kalabalık caddelerinden birinin üzerinde, kendi gazetesinin önünde güpegündüz arkasından hunharca vurarak katledenlerin kahrolası umudu, ülkenin azgın milliyetçiliğin, faşizmin içleri ezen ağır atmosferine teslim olması, insanların çoğunun da umutsuzluk ve korkunun o yağlı-kara koyu karanlığına boğazına kadar batmasıydı herhalde. İlk birkaç saatte de öyle gibi göründü manzara. Belki de canilerin umudu gerçekleşecekti. Ama o gün güneş batana kadar bile sürmedi karanlık. Birkaç saat yetti. Akşama doğru, gazetenin önünde toplanan ve çoğunu gençlerin oluşturduğu binlerce vicdanlı insanın “Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz!” haykırışı hançerelerden topluca fışkırdığı an, herşey değişiverdi. Cinayetten 4 gün sonra ise belki iki yüz bin insandan oluşan bir kitle, hiç kimseden talimat almadan, kimseden bilgi bile edinmeksizin, kendiliğinden örgütlenip toplandı, ülke tarihinin gördüğü en görkemli cenaze törenlerinden birine katıldı, aynı sloganları içeren pankartlarla tek kelime etmeden, öylece, kilometrelerce yürüdü.
Dönüşümün Ne Zaman Geleceği Asla Önceden Bilinemez
Bu sessiz ve vakur “uzun yürüyüş” gerçekleştirildiğinde, cinayeti tasarlayanların, kışkırtanların, onları medyada pompalayanların, tetikçi canilerin ve bilumum ayak takımının umduklarının tam tersi olmuş, ülke bir daha asla eskisine dönmeyecek şekilde değişmiş, dayanışmaya, kendinden başkasını kayırmaya, yanıbaşındakine dokunmaya, ona omuz vermeye, olanca acının içinden gülümsemeye yönelmiş insanlardan oluşan, bambaşka değilse bile “başka bir dünya” meydana gelmişti. Cehennemin yedi kat dibinden bir tür cennet görüntüsü belli belirsiz kendini gösterivermiş, “kahır yüzünden lütuf”. Katiller sürüsünün de nefesi kesilmiş, dili tutulmuştu haliyle…Böyledir bu işler. Dönüşümün ne zaman, nerede geleceğini asla bilemeyiz. Bakarız, en beklenmedik anda âniden gelivermiş.
Bundan sonraki beş yıl, ülkedeki üst düzey canilerin bu inanılmaz cenaze töreniyle girdikleri şoku atlatıp zamanın kalın halısının içine sarıp sarmalayarak herşeyi gene yüzyıllık kâbusun karanlığına sonsuza dek gömme çabalarıyla geçti. Hani az kalsın başarıyorlardı da. Mahkeme, 5 yılın sonunda kararını verdi ve olayı iki kişinin üstüne yıkıp hani neredeyse onları da aklayarak bu davayı bitirmeye kalktı. Derken, en beklenmedik şey gene oldu. Bir kez daha dönüverdi devran. Kimbilir kaçıncı kez katledildiği anda, bir kez daha dirildi Hrant, ‘Hrant’ın Arkadaşları’nın omuzlarında yükseldi ve bir kez daha hepimizi diriltti. Mucize tekrarlandı. Taksim’den Agos’un önündeki cinayet mahalline onbinler gene yürüdü ve hep bir ağızdan uğuldadı: “Biz Bitti Demeden Bu Dava Bitmez!”
Ve bitmedi. Bitmediğini herkes oracıkta bildi. Hakimleri, savcıları, devletlileri filan hepsi birbirine girdi, lafı gargaraya getirip, lagalugaya geçmek istedi. Ama olmadı. Biz bitti demedik, dava da bitmedi. Hrant’ın Arkadaşları adliyesiyle, polisiyle, jandarmasıyla, devleti işgal etti. Ve böylece, koca ülke de, o koca sene içinde dünyanın dört bir yanında koca koca devrim ve isyan dalgalarının binbir çalkantısının ortalık yerinde durup oturup bir türlü yakalayamadığı çağın ruhunu, ta beş sene önce kalleşçe katledilen o yüce ruhlu Türkiyeli Ermeni sayesinde o saat yakalayıverdi, iyi mi?!
“Herşey değişir,” diyor Rebecca Solnit. “An gelir, sen kendin değiştirmek zorunda kalırsın.” Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, İspanya’da, İzlanda’da, Wisconsin’de görüyoruz işte bu “değiştiriciler”i, sonra Washington’da, Filistin’de, Şili’de, Tel Aviv’de ve sonra da New York’ta, Oakland’da, Brüksel’de ve akla gelebilecek her yerde.
Peki, değiştirmeyi ve değişimi başarabilecek miyiz?
Kimbilir!
Kiminde başarırız, kiminde yeniliriz. Nasıl bilebiliriz ki önceden, denemeden?
Geçen yılın sonunda Güney Afrika’da Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde, genç neslin Durban’ı İşgal et! adı altında tabandan yükselen coşkulu, şarkılı, türkülü adalet isyanını büyük bir acz içinde seyreden siyasetçi ve “lider”ler 2 saatlik gösteriden sonra aktivistleri BM polisi marifetiyle “kimlik kartlarını” geri alarak Konferans Merkezi’nden attırdı. Tek sıra halinde arka kapıdan çıkıp, Durban şehrinin “İşgalciler”in kaldığı çadırlı meydanına vardığımızda, hareketin başını çekenlerden Greenpeace başkanı ve ırk ayrımcılığına karşı çocuk yaşından beri yıllar yılı mücadele vermiş Kumi Naidoo’ya “Bir dahaki BM toplantısına alınmayacakmışız? Ne diyorsunuz?” diye sordum.
“Eylemimizin değeri karşılığında ödediğimiz küçük bir bedel bu,” dedi.
“Peki bu riyakârlıklarla ‘satış’a getirilen gezegen için umut var mı, sizce?” dedim.
“Oo, umut her zaman vardır,” dedi o.
“Umut dediğin, garantilere ve kesinlikliklere dair bir şey değil,” diyor Rebecca Solnit. Ve devam ediyor: “Yeneceğini önceden bilemezsin, ama yenileceğini de bilemezsin; öyleyse neden denemeyesin ki?”
Öyleyse, yürüyüşe devam.
İşte biz de, “uzun yürüyüş”ümüzü belki böyle biraz düşe kalka, ama doğrusu hiç yılmadan sürdürürken, radyocuların pîri, sıradan insanların susturulamayan sesi Studs Terkel’in, 91 yaşında bir delikanlı iken kaleme aldığı kitabının adıyla bağlayalım sözü:
`Bir Belgesel, Bir Gazeteci, Çay ve Simit` etkinliğin kapsamında bu akşam 19:00’da Ruhi Su Belgeseli sanatçının sevenleriyle buluşacak. Türk Halk Müziği sanatçısı Ruhi Su’nun hayatını konu alan, yönetmenliğini Hilmi Etikan’ın üstlendiği belgesel film, Beşiktaş Belediyesi Levent Kültür Merkezi Onat Kutlar Sinema Salonu`nda ücretsiz olarak izlenebilir.
Ünlü ozanın oğlu Ilgın Su ve Hilmi Etikan’ın da katılacağı gösterim öncesinde izleyenlere yine sıcacık simitler ve ince belli bardaklarda çay ikram edilecek.
ZORLUKLARLA GEÇEN 73 YIL “Ruhi Su” isimli belgesel Türk halk müziği sanatçısı Su`nun türküler üzerinde çalışmaya başladığı 1938 yılından ölümüne kadar yaşadıklarını ele alıyor. Belgeselde 73 yıl boyunca karşılaştığı güçlüklere rağmen sazı eşliğinde türkülerini söyleyerek, müziğini daha geniş kitlelere duyuran ve benimseten Su`nun sarsılmayan sanatçı kişiliğinin saygınlığı, ağırlığı, bilinci, insan sevgisi, coşkusu ve inancı konu ediliyor.
Çekimleri Hilmi Etikan ve Ruhi Su’nun eşi Sıdıka Su tarafından 16 yıla yayılan bir sürede tamamlanan belgeselde sanatçının klasik müzik tutkusunun nasıl başladığı, opera çalışmaları, Sıdıka Su`yla tanışması ve tutukluyken evlenmeleri, cezaevinde ve sürgünde geçirdiği günler, yerel türküleri nasıl derlediği ve yıllarca pasaport alamayışı anlatılıyor. Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı tarafından hazırlatılan belgeselde sanatçının Avustralya ve Almanya konserlerinin görüntüleri de bulunuyor.
ÖZEL ANILAR Belgeselde, bugün artık hayatta olmayan çok sayıda ismin tanıklıklarına da yer veriliyor: Rasih Nuri İleri, Saadet İkezus, Atıf Yılmaz, Mehmet Bozışık, Halet Çambel, Abdullah Baştürk… Ozanın yakın dostlarından Vedat Türkali birlikte Adana`ya sürgüne götürülürlerken Ruhi Su`nun Hasan Dağı`na bakıp türkü besteleyişini, emekli bir astsubay Ruhi Su`yla Sıdıka Su`nun tutukluyken nikâhlarının nasıl kıyıldığını; Zeynep Oral ise sanatçının son kez sahneye çıktığı Şan Tiyatrosu konserini anlatıyor.
Çok zengin bir türkü repertuarının oluşumunda önemli rol oynayan Su, `Dostlar Korosu`nu kurarak onlarla birlikte konserler verdi. 45`lik plaklar, uzunçalarlar ve kasetler çıkardı.
Her yıl farklı bir konuda düzenlediği yıllık soruşturmalarına bir yenisini ekleyen iki aylık edebiyat dergisi Notos, bu sayısında konuyu “100 Temel Eser” olarak belirledi. 192 yazar ve eğitimcinin yer aldığı soruşturmada 741 eser arasından seçim yapılması istendi. Liste, Milli Eğitim Bakanlığı’nın “100 Temel Eser”ine alternatif olma niteliği taşıyor.
Sonuçlara göre “100 Temel Eser” listesinde 59 türkçe 41 dünya edebiyatından eser yer alıyor. Listede henüz yaşamını devam ettiren 13 yazara ait eser de bulunuyor.
Notos listesini belirleyenler arasında; Ahmet Telli, Ayfer Tunç, Cemil Kavukçu, Gaye Boralıoğlu, Gündüz Vassaf, Hakan Bıçakçı, Hakan Günday, İnci Aral, Jale Parla, Leyla İpekçi, Müge İplikçi, Nazlı Eray, Orhan Alkaya, Özcan Karabulut, Sadık Yalsızuçanlar, Sema Kaygusuz, Tanıl Bora gibi isimler var.
Dün yapılan toplantının ardından “Yola devam” kararı aldıklarını açıklayan Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı Mehmet Ali Aydınlar ile TFF Başkanvekilleri Göksel Gümüşdağ ve Lutfi Arıboğan bugün ani bir kararla istifa etti.
İstifaların ardından 27 Şubat’taki olağanüstü seçimli genel kurula kadar başkanlık görevine Hüsnü Güreli vekalet edecek. Seçime kadar yönetim kurulu görevine devam edecek.
Dünkü olağanüstü yönetim kurulu toplantısı sonrasında devam kararı alınmıştı. Kararın üzerinden 24 saat geçmeden üç yöneticinin istifası haberi geldi. Kulüpler Birliği toplantı sürerken devam yönünde destek vermiş, Federasyon da ısrarlar üzerine göreve devam ettiklerini açıklamıştı.
26 Ocak’ta küme düşme yerine puan düşürmeyi getiren önergenin reddedildiği Olağanüstü Genel Kurul’da Aydınlar, “Şerefimizle geldik, şerefimizle gideriz” açıklaması yapmıştı.
TFF’nin resmi internet sitesinden yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
“Türkiye Futbol Federasyonu İcra Kurulu’nun bugün yaptığı toplantı sonucunda, Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Ali Aydınlar, TFF 1. Başkanvekili Göksel Gümüşdağ ve TFF 2. Başkanvekili Lutfi Arıboğan görevlerinden istifa etmişlerdir.
27 Şubat’ta yapılmasına karar verilen Seçimli TFF Genel Kurulu’na kadar Türkiye Futbol Federasyonu’na, İcra Kurulu üyesi Hüsnü Güreli vekaleten başkanlık edecektir.
Yönetim Kurulu ve tüm kurullar, seçimli Genel Kurul’a kadar görevlerine devam edecektir. Saygıyla duyurulur.”
Hürriyet gazetesinde bugün manşetten verilen ve Milliyet, HaberTürk gibi gazeteler ve sayısız internet gazetesi tarafından hemen alıntılanarak yayılan “Mini buzul çağı geliyor” asparagasına, haberin kaynağı olarak gösterilen İngiltere’nin resmi meteoroloji örgütü Met Office’den yalanlama geldi.
Hürriyet’in manşete taşıdığı haberin kaynağı olan İngiliz bulvar gazetesi Daily Mail’i yalanlayan Met Office yetkilileri, haberi yapan David Rose’un kendi söylediklerini çarpıttığını belirtti. Yanıtta haberin çeşitli hatalarla dolu olduğu, yaptıkları bilimsel çalışmaların yanlış yansıtıldığı söyleniyor. Met Office’e göre David Rose, Met Office sözcüsünün sorularına verdiği cevapların hepsini kullanmamış ve hatalı biçimde son 15 yıldır küresel ısınma olmuyor gibi bir yorum yaparak çarpıtma yapmış.
Met Office açıklamasında sözcülerinin Daily Mail muhabirine verdiği yanıtın tamamını yayımlamış. Yanıtta “2000-2009 on yılında ısınma trendinin devam ettiği açıktır ve bu dönem araçsal ölçümlerin yapıldığı 1850’den bu yana en sıcak on yıldır. 2010 tüm zamanların en sıcak yılıdır.” deniyor.
Met Office, haberde iddia edildiğinin aksine önümüzdeki 90 yılda güneş ışınlarında beklenen azalmanın küresel ısınmada sadece 0,08 derece düşme yaratacağı, bunun beklenen 2,5 dereceyle kıyaslanması gerektiği bildiriliyor.
Bu yalanlamanın ardından Daily Mail, Hürriyet ve HaberTürk gibi gazetelerin haberlerini nasıl düzelteceklerini merakla bekliyoruz.