Ana Sayfa Blog Sayfa 4821

Bir ‘beyinsiz’ olarak ‘Ayrışmak’ istiyorum Sayın Bakan – Oya Baydar

Bir amcam vardı; kafası attı mı küfürbazdı, kadınlara karşı ise her zaman çok saygılıydı. Olay neydi hatırlamıyorum ama bir gün dayanamayıp, bardağı taşıran bir hanıma “Çüşünüz ulan hanımefendi!” dediğini hatırlarım.

Şu günlerde içimden gelen tek söz: “Çüşünüz Sayın Baylar!” Tam bu başlıkla bir yazı yazacaktım ki, o bayların kimler olduğunu hemen tahmin eden bir yakınım, “Aman haa… Kimi büyükler üzerlerine alınır dava açarlarsa, ne sende ne de t24’te tazminatları ödeyecek para var” dedi. Canım ben büyüklerimizi kastetmedim, dediysem de yemedi tabii. Bu başlıktan vazgeçtim, zaten yaşıma, başıma, tarzıma da pek uymuyordu. Başlığı ve konuyu değiştiriyorum. 

Bazı ‘Sayın Baylar’dan İnciler 

Önce, protokoldeki yeri gereği ve de baş olduğu için tabii ki Başbakan’dan  başlamalıyım. Son haftanın en “hit” sözleri ondan geldi: “Dindar bir nesil yetiştireceğiz” ve bu sözü eleştirenlere karşı anında cevap: “Dindar olmasınlar da tinerci mi olsunlar!” Ardından, bu söze gelen tepki ve eleştirilere karşı Salı grup toplantısı atışmaları-oturtmaları çerçevesinde: “Benim bu sözlerimi eleştirmekle 31 Mart vakasına, Menemen olaylarına, 27 Mayıs öncesinde iktidara verilen tepkiler tıpa tıp aynıdır. Kimse bize parmağını sallayarak bize akıl vermesin” cevabı. (Bu sırada öfkesi yüzünden okunan Başbakan’ın, sadece parmağını değil her bir yerini tehditkâr şekilde sallamakta olduğunu hatırlatalım.)

İkinci sırada, Başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsü Bülent Arınç var: Bir televizyon kanalında Kürtçe eğitim sorunu konuşulurken Arınç’ın “Kürtçe medeniyet dili değil” dediğini duyduğumda; yıllar önce, yanılmıyorsam Meclis Başkanlığı döneminde sarfettiği “şeyini şey ettiğimin şeyi” sözünü hatırladım. Yine de kulaklarıma inanamayıp bu kadar pervasız, aşağılayıcı ve bir o kadar da dil ve medeniyet cahili ifade karşısında, ben mi yanlış duydum acaba diye kendimi sorguladım. (Küçük hatırlatma: 1937-38’de Dersimliler medeniyeti kabul etmedikleri, Cumhuriyet elitlerinin medeniyet anlayışına uymadıkları için, resmi belgelere göre de “medenileştirmek” amacıyla katledilmişlerdi.)

Bir diğer AKP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli, bugünlerde belli ki fena acıtan Paul Auster’i “Ergenekoncu-neocon Şimon Perez’in devreye soktuğunu iddia ederken, ister inanın, ister inanmayın şöyle konuştu: “Neocon-Ergenekon kadrosunda teknik direktör Şimon Perez; kaleci, teröristbaşı Öcalan; geri üçlüde Sarkozy, Angela Merkel, Benyamin Netanyahu; orta sahada, Mehmet Haberal, Doğu Perinçek, Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Yalçın Küçük. İleride de Kılıçdaroğlu ve Selahattin Demirtaş.”

Efendisi, “biraz sus” mu demişti nedir, bir süredir incilerinden mahrum kaldığımız Sayın İçişleri Bakanı Şahin’i sona sakladım. Sayfalarca yazı yazsam anlatamayacağım bir zihniyet iklimini ve siyaset tarzını üç cümleyle özetledi: 1-“Büyük Atatürk’ün dediği gibi, eğer mevzuubahis vatansa gerisi teferruattır.” 2- “Dışarda özgürlük yoksa, içerinin farkı yok demektir ki, o zaman tutuklanınca şikâyet etme.”, 3-“Ayrışmak isteyen beyinsizler var.”

Hükümet ve devlet büyüklerinin benzer sözlerine garnitür olarak birkaç zenginleştirici örnek daha: 

Bir televizyon programında (TvNet: İlm-i Hâl) programa çağrıldığına göre ilim sahibi olduğu varsayılan bir zat İslam ve kadın konusunda “Allahın kelamı” dediği yüksek fikirlerini beyan ediyor: “Allah-ı taâlâ birden fazla zevceliliği, çok eşliliği Müslüman erkeğe bahşetmiştir.” Moderatör soruyor: “Efendim, Peygamber efendimiz zamanında, biliyorsunuz savaşlar, afetler var. Kadınlar sahipsiz kalıyor, dullar fakrü zarurete düşüyorlar. Bu yüzden mi acaba?.. “Hayır, Allah’ın izinleri ve lutufları zamandan mekândan münezzehtir”. Yani gerekçe aranmamalı, çok eşlilik her zaman her yerde geçerlidir, diyor. Moderatör âlimin karşısında ezik büzük , “Hocam, bir hanım, eşinin kendisiyle ilgilenmediğinden duyduğu ezikliği dile getirmiş, bu konuda ne dersiniz?” diye soruyor bu defa. Cevap:”Tabii haksızlık yapılmamalı, erkek hepsine eşit davranmalı, dört günde bir gönüllerini hoş etmeli diyor Peygamber Efendimiz.” (Gönül hoş etme, eşitliği sağlama, hak ve adalet hesabı, görüldüğü gibi öyle iki falan değil dört kadın üzerinden yapılıyor.) Ben içimden, bu ülkede bir medeni kanun yok mu, çok eşlilik resmen yasak değil mi, her şeye maydonoz ahlâk bekçisi RTÜK bu gece izinde mi, diye düşünürken program bu minval üzere sürüp gidiyor.

Yine bir televizyon programı. Bu defa CHP Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin ekranda. 12 Eylül’ün sorumlularının: Evren’in, Şahinkaya’nın yargılanması için ne diyorsunuz, sorusuna verdiği cevap: Kenan Evren’i, Şahinkaya’yı yargılayacaklar da ne olacak! 

Kılıçdaroğlu bu günlerde CHP’deki iç tepişmelerle ve başkanlık postunu kurtarmakla meşgul olmasa haf  tanın seçmelerine çok katkısı olurdu; yazı renklenirdi. Onun yerine partisinin Mersin Milletvekili muhalif İsa Gök’ün Kılıçdaroğlu’na, “demokrat olmadığı, solcu olmadığı için muhalefet ettiği” açıklamasını; Gök’ün partideki en sert ulusalcılardan, Silivri’nin en dişli gönüllü avukatlarından olduğunu da hatırlatarak zikredeyim.

Alerji Oldum, İçimde Kalmasın

Bu yazı son günlerde epeyce bunalmış birinin iç dökme yazısı olduğuna göre, hadi içimde kalmasın, medya çevresinde yaşanan bir hoyratlığa da değineyim. Ece Temelkuran’ın The Guardian’da çıkan yazısı üzerine Etyen Mahçupyan’ın Zaman’da çıkan yazısından ve sonraki gelişmelerden söz etmek istiyorum. Hrant’ın arkadaşlarına, farklı çizgilerden, çevrelerden gelip Hrant’ta vicdan temelinde buluşanlara “Hrant’ın Parazitleri” diyebilen; Ece’yi, hainlikle, Ergenekonculukla yaftalayan bu yazı, özellikle twitter üzerinden Temelkuran’ı çarmıha germeğe dönüştü. Saldırının nedeni anladığım kadarıyla Ece Temelkuran’ın Türkiye’de basın özgürlüğünün sorunlu olduğunu, gazetecilerin korktuklarını yazmış olmasıydı. Paul Auster olayının üstüne gelince AKP ve yandaşı çevreleri acıttı anlaşılan. 

Ergenekoncu-Balyozcu provokasyonu zamanında fark etmeyip Cumhuriyet mitinglerine sahip çıktığı için;  12 Eylül referandumunda ben “Yetmez ama Evet” derken o bu görüşü tehlikeli ve yanlış bulduğu, yer yer ağır eleştirdiği için; AKP’ye ve geleneksel sola bakışımızda önemli farklılıklar olduğu için  Ece ile aynı siyasal düzlemde durmuyoruz. Ayrı bir yazıda ele almayı düşündüğüm Hrant Dink cinayeti’nin AKP ile ilişkisi konusunda da ondan farklı düşünüyorum. AKP sözcülerinin, “bu Ergenekoncuların işi” demeleri kadar, bu AKP’nin işi denmesini de eksik, yanlış, yüzeysel buluyorum. Bu bakışlar ve anlayışlar, derin ve kirli devletin, toplumu yüzyıldır esir almış darbeci vesayetin karşısında birleşmek yerine cepheleşmeye sürüklüyor bizi. 

Evet, o cinayet 2000’lerin başından beri Türkiye’de sivil iktidarları (özellikle de AKP’yi) sarsıp ülkeyi destabilize etmeyi ve zaten içinde oldukları devleti bütünüyle ele geçirmeyi amaçlayan kod adı Ergenekon olan çetelerin derin devletle dayanışmasının ürünüydü. Bir dizi benzer provokasyon içeren kanlı plan, Ergenekoncuları da aşan, devletin derinliklerine uzanan bir zihniyetin temsilcileri tarafından çizilmişti. Bugün ulusalcı kesimde yer alanlar: CHP ve bir kesim sol, devletçi-vesayetçi odaklar bu oyunun destekçileri ve aktörleri oldular. Büyük resme bakıldığında, Hrant’ı AKP öldürttü demek, bunu çağrıştırmak AKP karşıtlığına ve öfkeye yenilmiş sığ bir bakış bana göre. Ama iktidar partisinin bu cinayetin üstüne etkin şekilde gitmemesi, karardan sonra konuyu kimseyi tatmin etmeyen mazeretlerle geçiştirmesi, yıllardır soruşturmanın derinleştirilmesinin ardına siyasi irade koymayıp şimdi bu cinayeti de Ergenekon sepetine (ya da kuyusuna) atma çabaları da bir o kadar sorunlu değil mi? Hrant’ın gerçek katillerinin, azmettirenlerin bulunması için hep birlikte irade belirtelim, siyasi iktidarı davanın arkasında durmaya zorlayalım demek varken (ve sonuç ancak böyle güçlü bir demokratik zorlamayla alınabilecekken) kendimizinkinden farklı bir algısı, bu algıyı yansıtan farklı yorumu, farklı bir siyasal duruşu var diye karşımızdakine hakaret etmeye, hedef haline getirmeye, alaycı dille aşağılamaya ne hakkımız var?

Ayrışmak İstiyorum

Birkaç gündür, kıpkırmızı kollarla ve boyunla dolaşıp hatır hutur kaşınıyorum. Dermotolog bir sürü tahlilden sonra dış koşulların doğurduğu aşırı stres ve can sıkıntısına bağladı durumumu. Hani, ürtiker çıkardım sıkıntıdan denir ya, öyle bir hâl işte.

Ne demişti İçişleri Bakanımız? Ayrışmak isteyen beyinsizler var, gibi bir sözdü. Ben o beyinsizlerden biri olarak, yukarda sadece birkaçını aktardığım gündelik herzelere artık dayanamıyorum; ayrışmak istiyorum. Birbirinin karşıtı görünse de aslında hepsi aynı zihniyet dünyasının, aynı sığlığın, aynı at gözlüklülüğün, aynı tahammülsüzlüğün, aynı eril iktidar dilinin ürünü olan bu kof ve çatışmacı iklim boğuyor beni. Bir dinsiz, beyinsiz, medeniyetsiz olarak, çifte standartlarınızdan, cehaletinizden, otoriter biat geleneğinizden, vesayetçi devletinizden, laik ya da dinci, sol ya da sağ her çeşit toplum mühendisliğinizden, yalakalıklarınızdan, insansızlık ve vicdansızlıklarınızdan kurtulup basit, özgür, barışçı, vicdanlı yaşamak istiyorum.

Sakın yanlış anlayıp da, Başbakan’ın tavrı ve diliyle “ Ayrışsan ne olur, ayrışmasan ne olur, kim takar seni, git ne duruyorsun” filan demeye kalkışmayın. Bir yere kıpırdadığım  yok. Ayrışmak istediğim; sığlığınızın, kibrinizin, cehaletinizin, errrkekkkk zihniyetinizin yarattığı boğucu iklim.

Şimdilik sığınacak hazır bir liman yok. Ama yaşadığımız günlerde bu toplumda öyle bir kıpırdanma, sağdan soldan gelen hoyratça sindirmelere, prangaya dönüşen ezberlere, yaratılan umacılara karşı öyle bir düşünce ve tartışma ortamı gelişmeye başladı ki, umutsuzluğu engelliyor. Müslüman, Kürt, Ermeni, Türk, Alevi, sosyalist, liberal, ulusalcı; her mahallenin eli sopalı bıçkın muhtarları var; ama kimisi açıktan kimisi derinlerden, her mahalle kendi içinde tartışıyor, konuşuyor. Son yılların en büyük kazanımı bu zaten. Konuştukça, tartıştıkça, düşündükçe beyinler elastikiyet, cevvaliyet kazanır. Eğer umutsuz vaka değilseniz değişime açılırsınız; at gözlükleri düşer, ezberler bozulur. Eski statükocuların da yeni statükocuların da asıl dertleri belki dört bir yanda, hatta kendi mahallelerinde bile engelleyemedikleri bu ezber bozucu hava. 

Kendine güvenen hırçınlaşmaz. Saldırgan, kibirli, saygısız “ben”ci üslup aslında gücün değil zaafın belirtisidir. Bilinç altında bile olsa…

Oya Baydar – www.t24.com.tr

İstihbarat ve Terörle Mücadele Şube Müdürleri görevden alındı

KCK soruşturmasını yürüten İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat ve Terörle Mücadele Şube Müdürleri görevden alındı.

Görevden alınan iki şube müdürü KCK’ye yönelik operasyonları da yürütüyordu.

Auster’dan Kılıçdaroğlu’na: “Size müteşekkirim”

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, ABD’li yazar Paul Auster’i Türkiye’ye davet ettiği mektubuna cevap geldiği, yazarın uygun bir zamanda davet çağrısını değerlendireceğini belirttiği bildirildi.

CHP Basın Birimi’nden yapılan yazılı açıklamada, Auster’in geçtiğimiz günlerde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından bir mektupla Türkiye’ye davet edildiği anımsatıldı.

Auster’in davete, bir mektupla yanıt verdiği belirtilen açıklamada, Auster’in, ”Kamuoyu önünde beni desteklediğiniz için size ne kadar müteşekkir olduğumu bilmenizi isterim” ifadelerini kullandığı belirtildi.

Açıklamada, Auster’in ‘Sayın Kılıçdaroğlu’ diye başlayan cevabi mektubunda, ”Desteğiniz ve Türkiye’ye nazik davetiniz için teşekkür ederim. Ülkenizdeki yazarlara karşı davranışlar hakkındaki kaygılarımı dile getirmek açısından şu ana dek gitmeme tutumumu sürdürmüştüm. Ancak mektubunuz bu konuyu düşünmeme vesile olmuştur. Önerinizi dikkatle değerlendireceğim” dediği kaydedildi.

Auster’in ayrıca, ”yoğun programına rağmen uygun bir zaman diliminde irtibata geçerek Türkiye’ye davet çağrısını değerlendireceğini” belirttiği de bildirildi.

MİT Müsteşarı ifadeye çağrıldı

Başsavcı Vekili Fikret Seçen, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski MİT Müsteşarı Emre Taner ve yardımcısı Afet Güneş‘in KCK soruşturması kapsamında ifade vereceğini doğruladı.

Özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Fikret Seçen, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan ile 2 MİT görevlisinin KCK soruşturması kapsamında yarın ifadeye çağrıldığını bildirdi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen KCK soruşturması kapsamında ifadelerinin alınması kararlaştırılan MİT görevlilerinin yarın adliyeye gelmeleri bekleniyor.

Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Sadrettin Sarıkaya, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski MİT Müsteşarı Emre Taner ve yardımcısı Afet Güneş’i telefonla arayarak ifade için davet etti.

MİT görevlilerine Oslo’da PKK yöneticileriyle MİT görevlileri arasında yapıldığı iddia edilen ve internet ortamında yayınlanan görüşme kayıtlarıyla ilgili sorular yöneltileceği belirtiliyor.

MİT görevlilerinin ifadeye çağırıldığı haberi dün İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı tarafından yalanlanmıştı.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılmasına ilişkin, ”Yargıdır ne isterse yapar, bir şey diyemeyeceğim. Ama benim bildiğim şu var; hali hazırda MİT’te resmen görevi olanların doğrudan ‘şüpheli’ sıfatıyla bir ifade vermeye çağrılması herhalde mümkün değil bilebildiğim kadarıyla. Emekli olanlar veya görevle ilişiği kesilmiş olanlar için mümkün olabilir” dedi.

(Ajanslar)

‘Bu para verilirse herkes çocuğunu öldürür’

Malatya’da su kanalına düşerek ölen 5 yaşındaki Sedef’in ailesinin açtığı tazminat davasına belediye, “Bu para verilirse herkes çocuğunu öldürür” dedi. Mahkeme de, “Çocuğunuza dikkat etmediğiniz için öldü” şeklinde karar vererek belediyeyi akladı.

Malatya’da evlerinin önünden geçen açık su kanalına düşerek hayatını kaybeden 5 yaşındaki Sedef Kömürgöz davasında ilginç bir karar ortaya çıktı. Mahkeme verdiği kararda belediyeyi suçsuz buldu, aileyi kusurlu buldu.

“Çocuğunuza dikkat etmediğiniz için öldü”
Akşam‘dan Ercan Öztürk‘ün haberine göre, Sedef Kömürgüz’ün ölümünün ardından ailesi 800 bin lira tazminat talebinde bulunmuştu. Malatya Belediyesi’nin avukatı mahkemedeki savunmasında bu rakamı çok yüksek olduğunu belirterek, “Bu para verilirse herkes çocuğunu öldürür” demişti. Yaklaşık 4 yıldır devam eden davada Malatya İdare Mahkemesi kararını verdi. Mahkeme, belediyeyi suçsuz bulup, “İdarenin sorumluluğunda bulunan açık sulama kanalına düşmesinde çocuğun ebeveynleri olarak gerekli denetim ve gözetim sorumluluğunu yerine getirmeyen davacıların kusuru bulunduğu açıktır” diyerek tazminatta indirime gitti.

Belediye aklandı, aile suçlu bulundu
Su kanalının geçtiği yere gerekli önlem almayan Malatya Belediyesi, ‘Hasım’ olmadığı gerekçesiyle davada aklandı. Mahkeme DSİ’nin ailenin her bir bireyi için toplam 70 bin lira tazminat ödemesine hükmetti. Kömürgöz Ailesi’nin avukatı Ümit Yavuz kararı skandal olarak yorumladı. Yavuz, “Skandal savunmayı yapan belediye aklandı. Su kanalının etrafına önlem almayan belediye aklanırken, çocuklarına sahip çıkmayan aile suçlu bulundu. Toplam 5 kişi için 800 bin lira tazminat talebimiz oldu ama 70 bin liraya hükmetti. Bu kararlar verilirse belediye de önlem almaz, DSİ de. Kararı temyiz edeceğiz” dedi. Karara isyan eden Yavuz, “Karar hukuka aykırı olduğu gibi vicdanları da tatmin etmekten uzaktır. Anayasa’nın 138’nci maddesi hakimlere vicadani kanaatlerine göre hüküm vermeyi emreder. Demek ki kararı veren yargıçların vicdanları böyle emretmiş. Öte yandan şehrin içinden geçen su kanalı hakkında belediyenin sorumsuz olduğuna kanaat getirmiştir” diye konuştu.

Fatih’in kıymetlisi: Pardus

“Sene 1453… Constantinople’un devasa surları Fatih Sultan Mehmet’in topları ve cengaverlerine düşmek üzere. O sırada Bizans başpiskoposunun yeğeninin kızı Pardus kimselerden habersiz şehirden çıkar, Fatih’in çadırına gelir…” tadında bir giriş yapmak fena olmazdı aslında.

Lakin, Pardus tarihi bir kişi falan değil. TÜBİTAK tarafından desteklenen bir proje bünyesinde geliştirilen özgür ve açık kaynak işletim sisteminin adı, Pardus.

“İşletim sistemi” denen şey de bilgisayar, akıllı telefon ya da tablet bilgisayar gibi aletlerin ve bunların içinde kullandığımız tüm programlara (internete girmek, yazı yazmak, film izlemek vb..) kullanıcı tarafından rahatlıkla ulaşılmasını sağlayan zımbırtı. Diğer bir deyişle, 4 yıl bilgisayar mühendisliği okumayanların da bilgisayar kullanabilmesini sağlayan devrimin adı.

Microsoft’un şahane (!) pazarlama taktikleri sonucu Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde “bilgisayar” kelimesiyle özdeşlemiş olan Windows misal, bir işletim sistemi.

Pardus da Windows gibi bir işletim sistemi, ama “ufak” bir kaç farkla: Tekelci, aşırı pahalı, kapalı kodlu ve aslında oldukça başarısız (windows’unuzun kaç defa kilitlendiğini, yükledikten 1-2 ay sonra nasıl deli gibi yavaşladığını, her türlü virüs karşısında nasıl aciz kaldığını bir düşünün) Windows serisinin aksine teknoloji dünyasının en önemli devrimlerinden biri olan “Açık ve Özgür Yazılım” hareketiyle yıllar içinde mükemmelleşen Linux’un üzerine açık kaynak kodla yazıldı, ücretsiz ve oldukça başarılı.

Pardus Türkiye’de Emniyet teşkilatı, Türk Silahlı Kuvvetleri, RTÜK ve eski DPT gibi kurumlar, bir çok üniversite, belediye ve sendikalar tarafından en azından kısmen kullanılıyor. Daha fazla kurumda kullanılması ise “açık kaynak” yazılımın ne olduğunu bilmeyen bürokratların “açık” kelimesinden duydukları  derin ve tarihsel korku nedeniyle mümkün olamıyor henüz.

Açık kaynak ve özgür yazılım falan; bu konulara aşina olmayanlar için bir adım geri gidelim:

Bilişim dünyası temelde iki ayak üzerinde yükselir, donanım ve yazılım. Donanım elinizdeki misal tablet bilgisayarın çipi, transistörü, ekranı… yani bilimum elektronik aksamıdır. Üretimi, tasarımı ve montajını topyekun ve rekabetçi anlamda yapabilmek için çok büyük sermayeler ve kalifiye kadrolar gerekir; evde-garajda becerilecek iş değildir.

Yazılım kısmı pek öyle değildir ama: Yaratıcı, becerikli ve iyi bir fikre sahip birisi evde pijamalarıyla otururken yarının milyar dolarlık web sitesini yaratabilir. Ya da misal Microsoft muydu bir evin garajdına başlatılan? Dünyanın en çok bilinen kelimesi “Google” un iki üniversiteli tarafından kurulduğunu hatırlayalım. Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’in sitenin kodlarını evinde laptopunun başında, bira içerken yazdığını biliyoruz. Bill Gates 1985’te ilk Windows sürümü olan Windows 1.0’i yazarken elindeki hamburgerin mayonezini gömleğine damlatıyordu belki de.

Windows hikayesinden devam edelim, ne de olsa konumuz bunla doğrudan ilintili.

Bill Gates’in 1985’te ilk ürününü çıkardıktan (sadece 20 yıl sonra (ve esas son 15 senede) dünyanın en büyük servetine -50 milyar dolar mıydı?- sahip olmasının nedeni dünyanın en çok ihtiyaç duyulan şeyini neredeyse bir tekel olarak, tarihin en iyi pazarlama/dayatma sistemlerini kullanarak satıyor olmasıydı: Bilgisayarların karşısında uzay gemisi görmüşe dönen çoğunluğun dertsiz-tasasız-kafasını yormadan kullanabileceği (kaliteli olmasına gerek yoktu nasılsa) basit mi basit bir işletim sistemi.

Tam da bu dönemde çıktı işte “Özgür ve Açık Yazılımlar”. Bunlar dünyanın dört bir yanından ve internet aracılığıyla tanışıp yine safi internet üzerinden beraber çalışan bilgisayar mühendisleri, öğrenciler, akademisyenler, matematikçiler ve bilimum bilişim uzmanıydı. Felsefeleri basitti: Bilgi evrenseldir, kapalı kutular arkasında saklanamaz, tekelci patent uygulamalarıyla kimseden men edilemez.

İşletim sistemleri yazmaya başladılar. Yazdıkları her bir satır kodu açık ve özgürce yayımladıkları için bilgi ve yaratıcılık birike birike çoğaldı. Başlardaki sınırlı işlevli (ya da kullanımı zor, diyelim) işletim sistemleri giderek güçlenmeye, büyümeye, daha bi’ albenili gözükmeye başladı. Kullanımları da giderek kolaylaşıyordu.

Hareketin kendisi de giderek büyüyor, sadece işletim sistemleri değil bir çok ihtiyaç için açık kaynak ve özgür yazılımlar yaratılıyordu. Kamu kurumları, üniversiteler, belediyeler, sivil toplum örgütleri, hatta IBM gibi devasa şirketler! Windows’un kapalı kodlu, pahalı ve kötü sürümleri yerine açık kaynaklı ve ücretsiz bu işletim sistemlerini ve kodlarını internetten indiriyor, ister olduğu gibi kullanıyorlar, isterlerse üzerlerine özel ihtiyaçlarına yönelik eklemeler ya da değişiklikler yaparak yeni bir program yaratıyorlardı.

Bu yapıda ürünlerin kullanımı herkes için serbest ve ücretsiz, ek hizmet (“gel bunu yükle, modifiye et, sunucu kur”, vb.) talep eden şirketlerden kazandıkları parayla etik bir ticari sürdürülebilirliği de sağlıyorlar. Açık ve özgür yazılım hizmetlerinin küresel ekonomik hacimleri 40 milyar dolar civarında, an itibariyle.

İşte bu şenlikli, özgür ve katılımcı yapısıyla Özgür ve Açık Kaynak yazılımlar giderek büyüdü ve şekillendi. Debian, Ubuntu, Open Suse, Fedora gibi onlarca, hatta yüzlerce açık kaynak ve özgür işletim sistemleri şu anda Windows’tan daha iyi bir performansı ve kullanıcı özgürlüğünü ücretsiz olarak sağlıyorlar. Bunları kullandığınızda bilgisayarınızda ne olduğunu biliyor, sisteminizi istediğiniz gibi modifiye edebiliyorsunuz. Bugün Microsoft Office’den daha iyi olan Open Office ya da Libre Office var, misal. Aklı ve/veya haberi olan yavaş ve hantal İnternet Explorer’dan çoktan vazgeçti örneğin, açık kaynak ve özgür Firefox var çünkü misal…

Bunlar birer ufak örnek; profesyonel video ve montaj programından DJ setine, haritacılık programlarından oyunlara, bin türlü bilimsel programdan gündelik hayat düzenleyicilerine on binlerce program açık ve özgür kaynak olarak kullanıma hazır. Üstelik şu anda ticari ürünler kadar iyiler, her geçen gün de gelişiyorlar.

Pardus da işte bu sürecin Türkiye çıktılarından bir tanesi. TÜBİTAK’ın bünyesindeki bir projede Linux tabanlı olarak geliştirilen Pardus için toplamda 8,5 yılda 14 milyon dolar harcanmış. Birazcık olsun vizyon sahibi bürokrat ve politikacıları olsaydı Türkiye’nin, bu bütçe çok daha yüksek olur ve karşılığında Türkiye devasa (ve daha da önemlisi özgürlükçü!) bir bilişim hamlesini gerçekleştirmiş olurdu.

Şimdi sıra Fatih kısmında…

Bir kaç yıldır üzerinde ufaktan da olsa konuşulan Fatih Projesi kamuoyu gündemine de taşınarak başlatıldı. Proje aslında bir kaç farklı etaptan oluşuyor ama esas dikkat çeken kısmı toplamda 17 milyon öğrenciye tablet bilgisayar dağıtılacak olması.

“17 milyon tablet çok büyük bir sayı” diyor Binali Yıldırım. Hakikaten de öyle. Bu rakamı Goldman Sachs’a göre dünyada 2011’de toplam 55 milyon tablet satıldığı, ve satışların 2012’de 80 milyona ulaşmasının tahmin edildiği bilgisiyle birlikte değerlendirdiğinizde özellikle, ortadaki pazarın büyüklüğü çok belirgin.

Bu e-eğitim projesinin gerekliliği ya da doğruluğu hakkında tartışılabilir, ama ortada kesin olan bir şey var: Milli Eğitim Bakanlığı bundan 4-5 sene önce yaptığı inanması güç ve devasa hatayı tekrarlayarak Fatih Projesi’ni Microsoft’un pahalı, kalitesiz, tekel ve kapalı kutu Windows işletim sistemlerine tutsak etmemeli.

Böylesi bir hata, Türkiye’nin yakın tarihindeki en bariz ve tartışmasız devasa hatalar listesine tepeden giriverir, boğaza 3. köprü projesiyle birlikte (ikisinin de aynı bakanlıktan olması tesadüf mü olurdu, bilemiyorum).

Binali Yıldırım Pardus konusunda gelen sorular üzerine “Biz akıllı tahtalarda hem Microsoft’u hem Pardus’u öneriyoruz. Tabletlerde daha yolun başındayız. Tabii
seçenekli olmasında fayda var. Orada kısıtlama yokmuş. İhaleyi alan firma tercihi geçerli olacak. Benim düşünceme göre tabletlerde farklı firmaların olması icap eder. Fakat Milli Eğitim Bakanlığı bunu yaptığı için oradan teyit etmemiz lazım. Ben bunu uyarı olarak kabul ediyorum. Arkadaşlarla bu konuyu da görüşürüz” dedi geçenlerde.

Evet, bu konuyu mutlaka görüşmeli arkadaşlarla. Bir an önce görüşmeli.

Çünkü ortada çok açık bir seçim var: Tekelci, kapalı kutu ve başarısız Windows’un sahibi Microsoft’a 1 milyar dolara yakın para mı harcanacak, yoksa Pardus’a bunun en fazla 10’da biri bütçe ayrılarak başarılı bir ürün elde edilip Türkiye’de bilişim sektörüne de özgürlükçülük ve yaratıcılık, yenilikçilik yönünde devasa bir adım mı attırılacak?

Microsoft devasa indirimler yapsa bile… Seçim yine de Pardus’dan yana olmalı.

Gerçekleşmesi teknik olarak gayet mümkün bir komplo teorisinden de bahsedelim hem. Windows tamamen kapalı bir kutu olduğundan içinde ne olduğunu hiç bir zaman bilemezsiniz. Misal, Microsoft istese bir gizli yazılım koyar Windows’a, “bu tabletleri kullanan çocukların bütün öğrenme süreçlerini, etki-tepki aralıklarını, davranış paternlerini kaydedip benim merkezime gönder” der. Bu program kimsenin ruhu bile duymadan çalışır arkada, Windows da Türkiye’deki tüm öğrencilerden topladığı bilgileri algoritmayla değerlendirip ABD’nin Türkiye’yi nasıl işgal edeceğinin planını sunuverir Pentagon’a.

Komplo teoricilerine armağanım olsun.

Ekonomik gerçeklik de, stratejik düşünme de, siber güvenlik ihtiyacı da, kalite arayışı da aynı cevaba işaret ediyor: Pardus.

Bugünlerde Pardus’un “fişinin çekilebileceği” dedikodusu dolaşıyor ortalıkta. Eğer proje tablet bilgisayarlar için henüz hazır veya yeterince iyi değilse de zaman var, hemen gerekli bütçelendirme yapılıp Fatih’in kıymetlisi Pardus nezdinde tüm açık kaynak ve özgür yazılımlar sahiplenilmeli. Aynı İzmir milletvekili Erdal Aksunger’in de istediği ve anlattığı gibi..

Bütün bunların üzerine Bakan Binali Yıldırım’dan en kısa zamanda şöyle bi’ açıklama istemek lazım: “Pardus’u büyüterek devam ettiriyoruz, Fatih Projesi’nin tamamında da Pardus başta olmak üzere açık kaynak kodlu özgür yazılımları kullanacağız.”

Hatta şunu da istemek lazım, evet!: “Kamu kurum ve kuruluşlarına da bir genelde yollayarak açık kaynak ve özgür yazılım Pardus’u kullanmaya başlamalarını önereceğiz. Pardus’ta kalifiye eleman istihdam edip, teknik destek de vereceğiz. Böylece her yıl Microsoft’a ödediğimiz yüz milyonlarda dolar lisans parasının onda birine özgür, kaliteli, güvenli, güçlü ve tam olarak bizim ihtiyaçlarımıza karşılık verecek şekilde tasarlanmış bir işletim sistemini kullanacağız.”

Bilişim çok önemli, giderek de artıyor hayatımızdaki yeri. Şimdi biz bilişimi eğitim-öğretim sisteminin tam kalbine yerleştirmekten bahsediyoruz. Bu noktada yapılacak seçim çok ama çok önemli.

Açık kaynak ve özgür Pardus’u desteklemek sadece maliyet hesapları için değil, ama aynı zamanda demokrasi, katılımcılık, şenlikli bir gelişim ve bilginin adilce/muhabbetle paylaşılması için çok önemli.

Not: Dünyada öğrencilerine tablet bilgisayar dağıtan tek ülke Türkiye değil, bu arada. Hindistan’da devlet teşviğiyle İngiliz firması DataWind tarafından geliştirilen ve üretimi Hintli firma Quad tarafından Hindistan’da yapılan Aakash’ın ilk aşamada 100.000 öğrenciye dağıtılması planlanıyor. Aakash’ın birim üretim maliyeti (devlet tarafından sübvanse edilmezse) 47 $ olarak hesaplandı, devlete 50 $’a satılacak. Ekim 2011’de tanıtılan Aakash’ın ardından Nisan 2012’de de Aakash 2’nin hazır olması bekleniyor. Ve evet, doğru tahmin ettiniz: Aakash da açık kaynak ve LİNUX tabanlı Google Android kullanıyor.

İlk iade Galata Rum Okulu

Vakıflar Genel Müdürlüğü, 1974 yılında hazineye geçen Galata Rum İlkokulu’na ait binanıyı vakfa iade etma kararı aldı. İşlemlerin 2 ay içerisinde tamamlanması bekleniyor.

Cemaat vakıflarının mallarıyla ilgili ilk iade gerçekleşti. Vakıflar Genel Müdürlüğü, Galata Rum İlkokulu Vakfına ait okul binasının vakfa iadesini kararlaştırdı.

Geçen yıl Ağustos ayında onaylanan tasarıyla birlikte cemaat mallarının iade edilmesine ya da karşılığında tazminat ödenmesine karar verildi.

Tasarı yasalaştıktan sonra ilk başvuru Galata Rum İlkokulu’ndan gelmişti.

Vakıflar Meclisi toplantısında, Galata Rum İlkokulu Vakfının İstanbul’daki okul binasının iadesi için yaptığı başvuru değerlendirildi.

Vakfın ibraz ettiği, Galata’daki Rum İlkokulunun kendilerine ait olduğunu gösteren belgeleri inceleyen Vakıflar Meclisi, Vakıflar Kanunu’na 28 Ağustos 2011’de eklenen geçici 11. madde çerçevesinde kararını verdi. Vakıflar Meclisi, okul binasının vakfa iadesinin yapılabileceğini kararlaştırdı.

Vakıflar Genel Müdürlüğü başvuruyu onayladı ve Galata Rum İlkokulu’nun cemaate iadesine karar verildi.

Galata’daki İlkokul binasının, 1936 yılında verilen beyannamede, vakfın mülkleri arasında gösterildiği ve 1974 yılından sonra hazineye geçtiği öğrenildi.

Vakıf yetkilileri, okul binasının iade işlemlerinin 2 ay içerisinde tamamlanacağını bildirdi.

Bu arada, mallarının iadesi için 13 azınlık vakfının Vakıflar Genel Müdürlüğüne başvurduğu öğrenildi.

(Ajanslar)

Avrupa temiz enerjiye Türkiye kömür ve Nükleer’e yöneliyor

Financial Times gazetesi, Türkiye’nin kömür santrallerinin rehabilitasyonuna ilişkin Güney Koreli şirketler ile imzaladığı muhatap zaptı ve iki nükleer santral projesine dikkat çekerek, “Avrupa’nın çoğu daha temiz enerjiye doğru yol alırken, Türkiye’de durum farklı” sözlerini kullandı.

Ekonomi gazetesi Financial Times, “Türkiye, kömür ve nükleer enerjiye yöneliyor” başlığıyla verdiği haberde Türk hükümetinin 2023 yılına kadar gazla üretilen enerjinin toplamdaki payını yüzde 50’den yüzde 30’una azaltmak istediğini söylediğini belirterek, bu açıklamanın, Avrupa Birliği’nde geçen yıl yeni enerji üretim kapasitesinin yüzde 71’nin yenilenebilir enerji kaynaklardan geldiği bir döneme rastladığını kaydetti.

“EKONOMİK VE DİPLOMATİK NEDENLER”

Gazete “Ankara, ekonomik ve diplomatik nedenlerden dolayı Rusya ve İran’dan gaz ithalatına olan bağımlılığını azaltmak ve şimdiye kadar yetersiz olan yurt içi enerji üretimini önemli ölçüde artırmak istiyor” diye yazdı.

Türkiye’nin enerjisinin dörtte üçünün yurt dışından sağlandığına işaret edildiği haberde Türkiye’nin, halen en büyük gaz tedarikçileri olan Rusya ve İran ile sorunlar yaşadığını, bu tür meselelerin, 77 milyar dolarlık bir cari işlemler açığı olduğu bir dönemde özellikle önem kazandığı yorumunu da yaptı.

İngiliz gazetesi, Türkiye’nin, Rusya ile olan gaz anlaşmasını geçen yıl bozduğunu, kısa bir süre önce de İran’ı, gaz fiyatları nedeniyle hakemliğe götüreceğini açıkladığını belirtirken, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, hükümetinin kömüre dayalı projelere teşvikler sağlayacağını, doğalgaz projelerine ise sınırlamalar getireceği yönündeki açıklamasına da vurgu yaptı.

Güney Koreli şirketlerle mutabakata dikkat çeken gazete, “Türkiye’nin enerji bağımlılığını azaltma çabaları, iki nükleer santrali inşa etme planlarıyla da sürüyor. Biri, Akdeniz sahillerinde bir Rus konsorsiyumca inşa edilecek. (Güney Kore Cumhurbaşkanı) Lee de, ikincisinde Güney Kore’nin rol almasına ilişkin görüşmeleri canlandırmayı kabul etti” sözlerine yer verdi.

(Ajanslar)

Antoni Tapies hayatını kaybetti

Çağdaş sanat dünyasının önemli isimlerinden, İspanyol ressam ve heykeltıraş Antoni Tapies hayatını kaybetti.

88 yaşında hayata gözlerini yuman Tapies’in ölüm haberi, sanatçının yaşamakta olduğu İspanya’nın Katalunya bölgesi yönetimi tarafından duyuruldu.

2007 yılından bu yana sağlık sorunları yaşamakta olan Tapies, gündelik hayatta kullanılan sıradan eşyaları eserlerinde sıra dışı bir şekilde ele almasıyla dikkat çekmişti.

Tapies, 2003 yılında İspanya’daki en saygın güzel sanatlar ödülü olan Velazquez’i kazanmıştı.

Sanatçı, erken dönem eserlerinde Miro ve Klee gibi sürrealist sanatçılardan etkilemişti.

Tapies daha sonraki çalışmalarında kendi üslubunu geliştirmiş, özellikle harfler, rakamlar ve çiziklerle dağıtılan yüzeylerden oluşan eserler yaratmıştı.

Tapies’in iddialı enstalasyonlarında gündelik hayattan objeler sıklıkla yer buldu.

Bunlar arasında 1971 yılında oluşturduğu “Yatak” heykeli, üzerinde kan lekeleri olan yırtık bir yatak örtüsünü içeriyordu.

Katalan sanatçı 17 yaşındayken vereme bağlı bir kalp krizi geçirmişti.

Bu dönemde iki yıl süren tedavisi sırasında sanat eğitimine eğildi ve ardından Barselona Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı.

Tapies ilerleyen yıllarda şair ve oyun yazarı Joan Brossa ile birlikte “Dau al Set” isimli saygın sanat dergisini çıkarmıştı.

(BBC)

Tuna nehri dondu

Tuna üzerinden yapılan gemi trafiği geçici olarak durduruldu.

Doğu ve batı Avrupa ülkelerinde etkili olan dondurucu soğuklar nedeniyle Avusturya’da Tuna nehri dondu ve gemi trafiği geçici olarak durduruldu.

Almanya’dan başlayarak sırasıyla Avusturya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan üzerinden Karadeniz’e ulaşan Tuna nehri Avusturya’nın Oberösterreich eyaletindeki bölgede kısmen buzla kaplandı.

Avusturya su taşımacılığı idaresi direktörü Reinhard Vorderwinkler basına yaptığı açıklamada, Tuna nehri üzerindeki gemi trafiğinin geçici olarak durdurulduğu, buz nedeniyle Linz bölgesinden Almanya’nın Bavyera eyaletine gemi seferlerinin yapılamadığını bildirdi.

Bu arada Almanya’nın Bavyera eyaletinde de Main-Tuna kanalının donduğu ve kanalın 100 kilometrelik bölümünün gemi trafiğine kapatıldığı belirtildi.

Avusturya Merkezi Meteoroloji istasyonu (ZAMG) Tirol eyaletinde dün yapılan ölçümde ısının eksi 28,8 derece olarak saptandığını belirterek, dondurucu soğukların Pazar gününe kadar devam edeceği tahmininde bulundu.

Başkent Viyana’da da hava sıcaklığı bugün eksi 10 derece olarak saptandı.