Ana Sayfa Blog Sayfa 4771

İklim değişikliği Asya’yı tehdit ediyor

Asya Kalkinma Bankasi’nin uyarilarina göre iklim değişikliği, 2010-2011 yillarinda doğal afetlerden dolayi 42 milyon insanin evlerini terkettiği Asya’da, toplu göçe neden olacak.

Bankanın sürdürülebilir kalkınma departmanı yöneticisi Bart Edes, 40 milyonun üzzerinde Asyalının geçen yılın Ocak ayından bu yana çevre felaketleri yüzünden yaşadıkları yeri terk ettiğini açıkladı.

2010 yılında yaklaşık 30 milyon insan Pakistan ve Çin’de meydana gelen sellerden dolayı temelli olarak yaşadıkları bölgeyi değiştirdi.

Kalkınma Bankası’nın raporu hükümetlere iklim kalkınma stratejileri ve bu sürece uyum önerileri ile iklim değişikliğinin artan göç hareketleri üzerindeki etkisini nasıl azaltacaklarına dair tavsiyeler sunuyor.

6 ülke listenin başını çekiyor

Rapora göre iklim değişikliklerine karşı en savunmasız on ülkeden altısı Asya – Pasifik bölgesinde bulunuyor. Bu ülkeler: Bangladeş, Hindistan, Nepal, Filipinler, Afganistan ve Myanmar.

Raporda, Çin, Hindistan ve Filipinler’nin dünyanın en çok göç veren ülkeleri olduğu belirtiliyor. Tahminlere göre bu ülkeler sırasıyla 35 milyon, 20 milyon ve 7 milyon göçmen veriyor.

Asya Kalkınma Bankası’na göre Asya ve Pasifik ülkeleri iklime bağlı göç tehdidini olumlu verilere dönüştürebilirler.

Örneğin; yaşam kalitesini arttırmak, kalkınma sürecini iyileştirmek, uzun vadeli çevre değişikliğine uyum sağlayacak kalkınma projeleri hazırlamak, afet riski yönetimini modernleştirmek, sosyal güvenliğe yatırım yapmak ve işgücünü ihtiyaç bölgelerine yönlendirmek suretiyle.

©Deutsche Welle Türkçe

Kırmızı et erken öldürüyor

Harvard Üniversitesinde 120 bin insan üzerinde yapılan, 30 yıldan fazla süren araştırmaya göre, düzenli kırmızı et tüketimi, özellikle kanser ve genç yaşta kalp krizi riskini yükseltiyor.

Araştırmada 37.698 erkek 22 yıl boyunca gözlenirken, 83.644 kadın 28 yıl boyunca izlendi.

Sonuçları tıp dergisi JAMA’da yayımlanan araştırma, her gün işlenmemiş et tüketenlerin ölüm riskinin yüzde 13 fazla olduğunu gösterdi. Her gün, salam, sosis gibi işlenmiş et tüketenlerde risk yüzde 20 daha fazla.

Araştırma, beyaz etin ise ölüm riskini düşürebildiğini de teyit etti. Düzenli olarak balık tüketenlerin ölüm riskinin yüzde 7, kümes hayvanları tüketenlerin yüzde 14, fındık yiyenlerin ise yüzde 19 oranında düştüğü görüldü.

Araştırmayı yürütenler eğer kırmızı et tüketimi azaltılmış olsaydı, bu sebepten ölümlerin büyük oranda azaltılabileceğini belirtti. Tehlikenin daha büyük olduğu, işlenmiş kırmızı et ise doymuş yağ oranı yüksek, sodyum, nitrit  ve bazı kanserojenleri içerdiği için kronik kalp hastalıkları ve kanserle ilişkilendirildi.

Sanal alem organizasyonlu köpek dövüşü

Denizli’de Hayvanları Koruma Derneği, bir sosyal paylaşım sitesinde organize olup, gizlice köpek dövüşleri düzenleyen kişilerin peşine düştü.

İnternette araştırma yapan dernek üyeleri, çok sayıda ilde sanal ortamda örgütlenilerek köpek dövüşü yapıldığını belirledi.

Denizli’nin Cankurtaran Mahallesi’nde iki ay önce düzenlenen köpek dövüşlerinin videolarına da ulaşan dernek üyeleri, savcılığa suç duyurusunda bulundu.

Hayvanları Koruma Derneği, internet sitelerine gelen bir ihbarı değerlendirip araştırma başlattı. Dernek yönetimi, araştırmada köpek dövüşü yaptıran kişilerin sosyal paylaşım sitesi Facebook’ta organize olup 14 ilde köpek dövüşü düzenlediklerini, çektikleri görüntüleri de yine aynı sitede yayınladıklarını belirledi. Dernek Sözcüsü Simge Ünal, köpek ve horoz dövüşünün Denizli’de çok yaygın yapıldığını dile getirip, “Hayvansever bir arkadaşımız bize ihbarda bulundu ve sanal ortamda araştırma yaptık. Gördüklerimiz karşısında dehşete düştük. Bu işi Türkiye çapında organize hale getirmişler ve büyük köpek dövüşleri yapıyorlar. Dövüşlerin nerelerde yapıldığını ve kimler olduğunu belirledik. En son dövüşün Denizli’de yapıldığını öğrendik. Videolar çok uzun ve kanlı olduğu için hepsini izleyemedik. Bunları yapan kişilerin insanlıktan çıktığını ve bu vahşete kimsenin sessiz kalmayacağını düşünüyoruz. Hazırladığımız dosyayı savcılığa verdik” dedi.

BÖLGESEL VE ULUSAL YARIŞMA YAPMIŞLAR

Ünal, köpek dövüşü yaptıran kişilerin internet ortamında örgütlendiğini, bölgesel ve ulusal köpek dövüşü yarışmalarının yapıldığını, hakem bile tayin edildiğini belirtti. Ünal, “Yaptığımız incelemede dövüşlerin Ankara’da Haymana ve Koçhisar’da, İstanbul, Isparta Yalvaç’ta, Denizli, Bursa, Konya, Kütahya, Aksaray, Kahramanmaraş, Nevşehir, Niğde, Bolu ve Eskişehir’de yapıldığını tespit ettik. Dövüşlerin görüntülerini izlemek için internet sitesine üye olmak ve kurucudan şifre almak gerekiyor. Köpek dövüştüren kişileri de belirledik. Hayvanlara bu vahşeti yaşatanlarla hukuki mücadelemizi aralıksız sürdüreceğiz” diye konuştu.

Denizli Hayvanları Koruma Derneği Başkanı Meryem Karabıyık, kentte hafta sonunda horoz dövüşü düzenleyen Denizli Horozları ve Kanatlı Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği’nin kapatılması için İl Dernekler Müdürlüğü’ne başvuruda bulunduklarını da ifade etti.

(Ajanslar)

Sol ekolojinin çıkış noktası: Yerel yönetimler

Yerellik, hem sol düşünce içinde, hem de ekolojist düşüncenin temelinde olan önemli bir anahtar kavram. Dolayısıyla da, sol bir ekoloji için yerellik ve yerelden yönetim kaçınılmaz bir şekilde çok çok önemli. O zaman bunun üzerine gitmeliyiz.

Alternatifler yaratma, bu alternatiflerin yaşadığını gösterme, bu alternatiflerle yol alma, yani kısaca “Başka bir Dünya’nın mümkün olduğunu” göstermenin yolu da yerelden geçiyor. Başka bir Dünya’nın yolu, öncelikle başka bir yerelden geçiyor. Bu bir felsefe değişimi aslında. Bu felsefi değişim sonucunda, ancak toplumu ve hayatımızı değiştirmenin önceliklerinin değiştiğini görebiliriz. Demokrasinin gerçek anlamda hayata geçmesi, değişimlerin tabandan gerçekleşmesi, kararların herkesin katılımı ile alınmasını gibi maddeleri içine alan büyük bir felsefe değişimi gerçekleştirmeliyiz. Kimsenin hayır demediği, diyemediği, fakat iş uygulamaya gelince çevresinden dolaşmaya çalıştığı bir durum aslında bu. Bu çevreden dolaşmayı da zaten içinde bulunduğumuz merkezin sözünden çıkmayan bir belediye, vali, kaymakam ve muhtar yönetim zincirinde görüyoruz.

Peki hedefimiz ne olmalı? Öncelikle bir çok karar için, kararın alındığı yer ile kararın uygulandığı yeri yakınlaştırmalı ve hatta aynılaştırmalıyız. Karar nerede uygulanacaksa, merkez orasıdır çünkü. Türkiye’de solun tarihindeki başarı noktalarına baktığımızda, bu geleneğin olduğunu ve sahiplenilebildiğini görebiliyoruz. Ekolojinin ise geleneği tamamen buna dayalı neredeyse. Hatta öyle ki, bazen genelden kopup yaşamaya devam eden örnekler bile mevcut. Fakat siyasi bir akım için bu geçerli olamayacağı için genel ve yerel arasındaki dengeyi iyi  ve yerelden yana yeniden kurmak gerekli.

Sol bir ekolojinin insanların hayatlarını değiştirebileceğini, insanların sol bir ekoloji içerisinde kendilerini yönetimde bulabileceğini ve aslında insanların doğayla uyum içerisinde kendi kendilerini, en yerelden yönetmeye başlayabileceklerini göstermeliyiz. Bu felsefi ve toplumsal değişimini gerçekleştirmek için de önümüze bir hedef koymalıyız. Bu hedef, 2014 yerel seçimleri gibi gözüküyor! Neredeyse tam 2 yıl var! Yerel seçimlerde sol bir ekolojinin ortaya koyacağı vizyonun, yerel görülen sorunların da, genel görülen sorunlarında da iki ayaklı olduğunu çözümlemesi ve bunlara her iki düzlemde de geçerli olabilecek çözümler ortaya koyması gerekli. Elde edilecek başarı ve mutluluk ancak bundan sonra örnek olur ve örnek gösterilir.

Tabii ki sadece seçimlere dayalı bir politika ile hareket etmemiz de mümkün değil. 2014 seçimlerinde Anadolu’nun mümkün olan her yerinde kazanılacak belediyeler sol ekolojiye güç verecek, değişimleri, dönüşümleri gerçekleştirmek adına şimdiye kadar pek de sahip olmadığımız araçların bize geçmesini sağlayacaktır. Bu bir gerçek. Fakat alternatifler ortaya koymak ve bu alternatifleri canlandırıp, yaşamak için seçim dönemlerini beklemek de, o zamanı da kaybetmek anlamına gelir. Yani seçim tarihini bile tek merkez olarak görmememiz gerekir. Nasıl ki, bir ayağımızı seçimlere koyuyorsak, diğer ayağımızı da yaşama koymalıyız. Hayalimizdeki Dünya’yı kuracak organizasyonları hayata geçirmeye çalışmaya hemen başlamalıyız.

Bununla birlikte yerel yönetimler, bize yerel mücadeleleri de sonuna kadar kovalama fırsatı verecektir. Bir noktaya kadar da yerel mücadelelerde başarılı olma fırsatı verecektir. Doğa mücadelelerinin yerellerde başlaması fakat bir noktaya kadar geldikten sonra siyasi bir irade koyulamadığı için, her zaman başarıya ulaşamamasının önüne ancak bu şekilde geçebiliriz. Yerel yönetimlerin sol ekolojide olması, yerel yönetimleri bu anlamda da güçlendirecek ve o denge içerisinde kendilerine genel siyasette de karşılığını bulabileceği için başarılar kalıcı olacaktır. 1990’da İzmirlilerin termik santrallere karşı açtıkları “Biz istemezsek yapamazsınız!” pankartı yerel ile genel arasındaki doğa mücadelesini çok iyi anlatmakta. Yerel yönetimlerin de desteğini alan İzmirliler o zaman kazanmıştı. Sol ekoloji ile yönetilen yerel yönetimlerde yine kazanılacaktır.

Sonuç olarak, biz, 2014 yılına kadar boş durmadan ama bir yandan da 2014’ü hedefleyerek, yerel seçimlerde bize gelecek olan “Neler yapabilirsiniz?” sorusuna yanıtlar bulmalıyız. Enerjide, gıdada, kadın haklarında, doğayla uyumda, sosyal yaşamda alternatiflerimizin ayaklarının yere bastığına ilk önce insanları ikna etmeliyiz, sonrasında da bunları hayata geçirmeliyiz. Zor ama gerekli!

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Sivas kararı İstanbul ve İzmir’de protesto edilecek

Sivas Katliamı davasında mahkemenin verdiği zaman aşımına karşı eylemler düzenlenecek. İstanbul ve İzmir’de gerçekleşecek olan protestoların yeri ve saati ise şu şekilde:

İstanbul:

Yer: Taksim Tramvay Durağı – Saat 19:00

Yer: Sarıgazi Vatan İlköğretim Okulu Önü – Saat: 19.00

İzmir:

Yer: YKM Önü – Saat 18:00

Özgürlükçü çoğulcu ve ekolojik bir anayasa

Eşitlik ve Demokrasi Partisi ile Yeşiller Partisi’nin ortaklaşa düzenlediği “Demokrasi ve ekoloji” formunun 15’incisi Gaziantep’te düzenlendi. Toplantıda toplumun yeni anayasadan beklentileri dile getirildi

Bir süre önce birleşme yolunda karar alarak bu yönde çalışmalara başlayan Eşitlik ve Demokrasi Partisi ile Yeşiller Partisi’nin “Demokrasi ve Ekoloji” forumunda konuşan Yeşiller Partisi MYK Üyesi Mahmut Boynudelik, “Yeni Anayasanın demokratik ve sivil olmanın yanı sıra özgürlükçü, sosyal ve ekolojik bir niteliğe de sahip olması gerekiyor. Yaşadığımız dünya ağır bir ekolojik krizin etkisi altında. İklim değişikliği, çevre kirliliği ve doğanın tahribi sadece bugün yaşayanların değil, gelecek kuşakların da yaşam hakkını tehdit ediyor. Yeni Anayasa yaklaşımı katılımcı bir yöntemi zorunlu kıldığı gibi, insan-doğa ilişkisini yeniden tanımlayan, doğanın haklarını tanıyan, ekolojik bir Anayasayı da mümkün kılıyor” dedi.

10 yıllık iktidar AKP’nin başarısı mı?

EDP Genel Başkan Yardımcısı Saruhan Oluç, Yeşiller Partisi MYK Üyesi Mahmut Boynudelik ve Genel Yayın Yönetmenimiz Nurgün Balcıoğlu’nun konuşmacı olarak katıldığı foruma geniş bir izleyici kitlesi katıldı. Kürt sorunu, kadına yönelik şiddetin nedenleri ve önlenmesi, HES projeleri, nükleer santralin önlenmesi ve özgürlükçü, sosyal ve ekolojik bir anayasa konularının tartışıldığı forumda konuşan EDP Genel Başkan Yardımcısı Saruhan Oluç, son 10 yılda ülkenin AKP iktidarına mahkum olmasının yalnızca AKP’nin başarısı olarak değerlendirilemeyeceğini, asıl sorumluluğun topluma güvenilir politikalar sunma anlamında yetersiz kalan muhalefette olduğunu dile getirirken, “Sol partilerin ideolojik çekişmeleri bir yana bırakarak toplumun beklentilerine odaklı politikalar geliştirmesi gerektiğini söyledi.

İdeolojik, ırkçı, antilaik ve vesayetçi anayasadan kurtulmak lazım

Yeni anayasa hazırlanması sürecinin ççok önemli olduğuna dikkat çekilen konuşmalarda, “Hazırlanacak anayasa ideolojik, ırkçı, antilaik ve vesayetçilikten uzaklaşılması ve çağdaş bir anayasa hazırlanması konusunda toplumun her kesimine görev düştüğü, herkesin ve her oluşumun bu konuda toplumsal baskı unsuru olması gerektiği” ifade edilerek, Kürt sorununun çözümünü sağlayacak bir yapıya kavuşturlması istendi.

Doğa affetmiyor

AKP iktidarları döneminde 2 bin 300 tane HES projesinin programlandığına dikkat çekilirken, Yeşiller Partisi MYK Üyesi Mahmut Boynudelik, Fukaşima’daki nükleer kazanın yarattığı tehlikeye dikkat çekerek, doğanın kendisine yapılanı affetmediğini dile getirdi. Genel Yayın Yönetmenimiz Nurgün Balcıoğlu da kadına yönelik şiddete dikkat çektiği konuşmasında Türkiye’de kadınların yüzde 50’ye yakınının şiddet gördüğünü, AKP iktidarı döneminde muhafazakar bakış açısının da etkisiyle şiddetin boyutlarının ve öldürülen kadın sayısının arttığına dikkat çekti. HES Projeleri ile Türkiye’nin dağlarının ormanlarının ve akarsularının büyük holdinglere peşkeş çekilerek doğanın tahrip edildiğine vurgu yapıldı.

(Gaziantep Sabah)

Demokrasi ve Ekoloji Çorum’da konuşuldu

Yeşiller Partisi ile Eşitlik ve Demokrasi Partisinin 36 ilde ortaklaşa düzenlediği “Nereye Gidiyoruz?” başlıklı Demokrasi ve Ekoloji Forumları’nın Çorum ayağı yaklaşık olarak 130 kişinin katıldığı bir forumla düzenlendi.
Çeşitli sorulara cevap aranan forumda açılış konuşmasını EDP Çorum İl Başkanı Süleyman Kamışlı gerçekleştirdi. Kamışlı, konuşmasında kurtuluşumuzun demokrasi, özgürlük ve ekolojide olduğunu ifade etti.
Ardından söz alan Yeşiller Partisi MYK Üyesi Koray Doğan Urbarlı, “EDP ve Yeşiller olarak ortaya çıkartacağımız alternatif, insanlığın en önemli iki sorununa yanıt olacaktır. Bu sorunlar artık geleceğin olup olmadığı ve geleceğin nasıl olacağı sorunudur. İşte ekolojik sol bir çıkış, bu sorunlara yanıt vermelidir, verecektir” dedi ve ülkemizdeki siyaset yapısının donmuş bir siyaset yapısı olduğunu söyleyerek, Dünya’da ekolojik dengelerin bozulduğuna dikkat çekti. Dünyadaki ve ülkemizdeki yeni yapılacak termik santrallere karşı hep beraber karşı çıkılması gerektiğini ifade eden Urbarlı, “ Bizim doğayı yok etmeden ve ekolojik dengeleri bozmadan insanları ekonomik özgürlüğüne kavuşturmamız lazım. Bir şeyin yapılamacağını göstermemiz için örgütlenmemiz ve alternatiflerini göstermemiz lazım. Burada toplanan kalabalığın böyle bir anlayışa sahip olduğumuzu gösteriyor. Bizim ekolojik sol bir anayasaya ihtiyacımız var.”ifadelerini kullandı.
Son olarak konuşmasına salondaki kadınların 8 mart dünya kadınlar gününü kutlayarak başlayan EDP MYK üyesi Hüner Buğdaycıoğlu, ”Bugün 11 mart, Fukişima’ daki nükleer patlamanın birinci yılı, patlamanın ardından radyoaktif bulutlar dünyayı dolaşıp avrupaya geldiğinde avrupa ülkeleri alarma geçip alınacak önlemleri duyururken T.C. çevre bakanı ‘bulutlar bize gelmez, çünkü arada dağlar var’ açıklaması yaptı, biz Çorum’a bu mantıkla aramızdaki dağlar kadar farkı anlatmaya ve birlik dayanışma içinde demokrasiyi hep birlikte  nasıl örebileceğimizi konuşmaya geldik ” dedi. ”Demokrasiyi birlikte öreceğiz, doğrudan demokrasi ile başaracağız, Çorum’da bir tek kadın sığınma evi yoksa, çimento fabrikasından çıkan zehirli petrokok kente ve ciğerlerimize yapışıyorsa, bunu Çorumlulara anlatmak ve ortak tepki oluşturmak hepimize düşüyor”, diyen Buğdaycıoğlu konuşmasında ağırlıklı olarak, toplumun sorunlar etrafında biraraya, nasıl getirilebileceğini anlattı. Mevcut otoriter uygulamalar ve hükümet politikalarına karşı, mücadele edebilmek için alternatif yöntem ve politikalarının neler olduğunu anlatan
Buğdaycıoğlu: ”Demokrasiyi ancak çoğulculuğa inananlar hayata geçirebilir, ne AKP ne CHP, onlar sadece kendileri ile meşguller, sorunları çözebilmek için toplumun bütün kesimleriyle yan yana gelmek ve farklılıkların ortak akılda buluşmasını sağlayabilmek bizlere düşüyor. Sadece birbirine seslenen sol topluma yabancılaşır, toplumun tüm dinamiklerini kucaklayabilmek için demokrat olmak da gerekir. Mevcut bütün sorunlarımız geçmişle yüzleşememekten kaynaklanıyor, geçmişle yüzleşmedikçe geçmiş geçmiyor ve bugünü kuramıyoruz. Tarihten gelen bütün sorunların hukuki çözümü için demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü ve ekolojik bir anayasa şart” dedi. 12 eylül anayasasının, darbe kalıntısı kurumlarının, yönetmeliklerinin, uygulamalarının tasfiyesi ve darbecilerinin yargılanması için başından bu yana EDP nin yaptığı çalışmaları aktaran  Buğdaycıoğlu, tanıkları müdahil olmaya ve herkesi 4 nisanda Ankara’da buluşmaya çağırdı ve  Gandhi’nin ”Çözümleri dışınızda aramayın, kendinizde ve arasında olduğunuz toplumdaki tüm insanlarda arayın. Önce sizi umursamazlar, sonra size savaş açarlar, ama daha sonra siz kazanırsınız” sözleri ile konuşmasını tamamladı. Soru cevap bölümünde ise, tam bir foruma dönüşen toplantıda, nefret suçundan laikliğe, doğanın bir hak öznesi olduğundan ekolojik sorunlarla mücadeleye, ekonomik sorunların çözümlerinden eğitime kadar pek çok konuda EDP nin görüşlerini, çalışmalarını, yaptıklarını ve  yapacaklarını aktaran Hüner Buğdaycıoğlu Yeşiller Partisi ile ortak çabalarını ve bu çabanın kendileri ile sınırlı kalmayıp,  demokrasiye inanan herkesi bu çabaya ortak olmaya ve salonda bulunan tüm katılımcıları birlikte siyaset yapmaya davet etti.” diyerek sözlerini bitirdi.

Hatay havaalanı hala sular altında !

Hatay havaalanı hala kapalı, çünkü hala sular altında. Yetkililer tarafından 15 Mart’ta açılacağı yolunda yapılan açıklama kimseyi inandırmışa benzemiyor. Zaten 15 Mart’ta açılsa bile ilk yağmurlardan sonra tekrar kapatılmayacağının, ne kadar süre açık kalacağının güvencesini hiç kimse veremiyor; ne meteoroloji, ne havaalanı yetkilileri, ne Ulaştırma Bakanı,  ne de Başbakan. Hatay Havaalanının pist, apron ve otoparkındaki yükselen su seviyesi nedeniyle 29 Ocak tarihinde hava trafiğine kapatılmış, devam eden yağışlarla su seviyesinde düşme olmadığı için kapalılık süresi 15 Mart tarihine kadar ertelenmişti.

Hatay havaalanı doğaya karşı üstünlük sağlama mücadelesinin kaybedilmesi tarihinin sayısız hikâyelerinden birisidir. Hatay’ı ilginç kılan esas nokta ise yenilgilerden ders çıkartmayı bilmeyen zihniyetin bütün çarpıklığıyla ortaya çıkmasındadır. Yağışlar karşısında acz içinde kalan yetkililer Amik Gölünün kurutulması kararını veren yöneticiler sınıfının bir sonraki kuşağıdır.

Havaalanının kurulduğu alan 1950’li yıllarda, eskilerin anlattığına göre güzelliği ve temiz suları ile bilinen bir göl idi. Bereketli Amik ovasının ortasında büyüklüğü 100 km2 bulan Amik gölü Amanoslardan gelen dereleri ve Asi nehrinin taşkın sularını düzenliyordu. Göl onbinlerce dönüm tarım arazisine hayat getiriyor ve gölün etrafındaki alan müthiş bir biyoçeşitliliği barındırıyordu. Devir büyüme ve kalkınma dönemiydi. Her mahallede, her köyde bir milyoner çıkarmak amaçlanıyordu ve yeni tarım alanları yaratılmalıydı.

Bir grup mühendis ortaya çılgın bir projeyle gelip Amik Gölünün etrafındaki Sarısu Gölünü ve Kara Gölü kurutmayı planladılar. Göllere akan derelerle gelen sular kanallarla başka yerlere akıtıldı ve bu iki göl kurumaya bırakıldı. Bu değişiklikler sonucu yağış ve akarsu rejimleri bozuldu ve Amik gölü de kurumaya başladı. Bunun üzerine planın ikinci safhası da devreye sokularak Amik Gölünüm tümüyle ortadan kaldırılması tamamlandı. 1975 yılından sonra yapılan haritalarda Amik gölü görünmez olmuştu.

Operasyon tamamlanmış, doğaya karşı olan mücadelenin ilk raundu kazanılmıştı. Yeni kazanılmış tarım alanlarında sulu tarım başlatılmış, verim katlanmış, zenginlik ve refah gözle görülür şekilde artmaya başlamıştı. Fakat bu mutluluk tablosunun fazla sürmeyeceği kısa zamanda anlaşıldı. Doğal yapının bozulmasını, bazı canlı türlerinin yok olmasını kimse umursamadı ama tarımda ilk birkaç yılda artan verim düşmeye başlayınca soru işaretleri çoğalmaya başladı.

Amik gölünün kurutularak tarım amaçlı kullanılması çılgın projesini ortaya atan genç mühendislerden biri de geleceğin Başbakanı ve hatta Cumhurbaşkanı olarak siyasi tarihimizde müstesna bir yer edinen Süleyman Demirel idi. Süleyman Demirel uzun kariyerinin özeleştirisi mahiyetindeki bir konuşmasında, en büyük üç yanlışının başında DSİ genel Müdürlüğü sırasında verdiği Amik gölünün kurutulması kararını sayar.

Amik gölünün kurutulmasında yapılan yanlışlıktan gereken ders maalesef alınmamıştır. Kendi yasalarının doğa yasalarından üstün olduğunu sananlar yine bir büyüme ve kalkınma furyasında giderek verimsizleşen Amik Ovasının havaalanına dönüştürülmesi projesini gündeme getirirler. Havaalanı yapılarak geçmişin bir büyük yanlışının üzeri örtülmeye çalışılmaktadır. Bilim insanlarının uyarıları ciddiye alınmaz. Halkın ve Sivil Toplum Kuruluşlarının söyledikleri her zamanki üslupla geçiştirilmeye çalışılır. Tüm itirazlara rağmen bir zamanlar Amik gölünün en derin noktasına, su toplama havzasının bulunduğu alana kurulan “modern” havaalanı 2007’de Başbakan’ın da katıldığı şatafatlı bir devlet töreniyle açılır.

Ocak ortasından beri süren yağışlardan sonra ovada 100 000 hektar ekili alan su altında kaldı, havaalanı ve çevresinde 260 milyon m3 su birikti. Yer yer 2-3 metre yükselen su son yağışlardan sonra 4 metreye kadar yükselmiştir. 260 milyon m3 su demek kurutulan amik gölünün kurutulduğu zamandan iki kat daha fazladır. Yani her şey aslına rücu etmeye başlamış, Doğa mühendislere bıraktığı alanı geri almaya başlamıştır. Doğa’yı alt etme mücadelesi Hatay’ın Amik Ovasında ikinci kez yitirilmiştir.

Antakya’lılar soruyorlar “ Tarım alanı kazanmak için koca Amik Gölü’nü kuruttunuz. İklimi değiştirdiniz. Küresel ısınmaya karşı sembolik de olsa hiç bir önlem almadınız, hiç bir katkı sağlamadınız. Küresel ısınmanın ve iklim değişikliğinin başlıca nedenleri olan Termik Santralları yapmayı, yaptırmayı sürdürüyorsunuz. Bir de onlarca bilim insanı ve sivil toplum kuruluşunun uyarılarına rağmen Amik Gölü’nün aynasına havaalanı yaptınız. Üstelik onları vatan haini ilan ettiniz. Sonra da Sayın
Başbakan’a açılış yaptırdınız. Halkın vergileriyle toplanan trilyonları suya gömdünüz. Düzensiz yağan yağışlarla Amik Gölü yeniden oluştu. Kim verecek bunun hesabını ? “

Evet, şimdi kim verecek bu işin hesabını?

Erdoğan: Karar hayırlı olsun

Başbakan Erdoğan, Sivas katliamı davasında “zamanaşımı” kararı verilmesini “’Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Yıllar yılı içerde olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı” sözleriyle değerlendirdi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, TBMM’deki AK Parti Grup Toplantısı’nın ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Başbakan Erdoğan, Sivas davasının zamanaşımından düşmesi ile ilgili soruya şöyle yanıt verdi:

”Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Zaten onlar da söylüyorlar… Yıllar yılı içerde olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı. Bilemiyorum tabii onlar da var…”

Heybeliada’da bir garip operasyon

0

Heybeliada’da bir internet kafeye giden çocuklar, polis tarafından gözaltına alındı. Polisin çocukları, “Böyle yerlerde ne işiniz var, hepinizi hapse attırırım” denilerek korkuttuğu iddia edildi.

Polis ekip otosuna bindirdiği ve karakola götürdüğü çocukların gördükleri muamele nedeniyle psikolojilerinin bozulduğunu belirten aileleri şikayetçi olacak.

Heybeliada’da 8 Mart perşembe günü 16.15 sıralarında yaşanan olayda, Büyükada Polis Merkezi’ne yapılan bir ihbarda Heybeliada’daki Ada İnternet isimli işyerinde küçük yaştaki çocuklara oyun oynatıldığı iddia edildi. Büyükada polisi durumu Heybeliada Polis Merkezi’ne bildirerek Heybeliada’ya hareket etti. Bu sırada Heybeliada Polis Merkezi’nde görevli başkomiser, dört kişilik ekiple birlikte internet kafeye gitti. İşyerinde bulunan herkese bilgisayarlarını kapattıran polis ekibi, kimlik kontrolü yaptı. Polisler bu sırada içeride bulunan ve üzerlerinde kimlik bulunmayan 7 çocuğu dışarıda bekleyen ekip otosuna bindirerek polis merkezine götürmek istediler ancak çocuklardan dördü polislerin elinden kurtularak kaçtı.

Ağlayarak yalvardı

Kalan üç çocuk P.A. (12), H.B. (13) ve M.A. (13) ise ekip otosuna bindirilerek polis merkezine getirildi. İddiaya göre gitmek istemediğini belirten çocuklardan biri ağlayarak, “Ne olur beni götürmeyin” diye yalvardı ancak polis çocukların isteğini yerine getirmedi. Bir süre polis merkezinde bekletilen çocukları yine iddiaya göre başkomiser, “Sizi hapse attırırım, ders çalışmanız gerekirken böyle yerlerde ne işiniz var” diye bağırarak korkuttu. İşyeri sahibinin araya girmesiyle çocukların herhangi bir işlem yapılmadan polis merkezinden gönderildiği öğrenildi.

Arka kapıdan kaçtılar

Polis merkezinden bunlar yaşanırken Büyükada Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Çocuk Büro Amirliği ekipleri de ihbarda adı geçen internet kafeye geldiler ancak yaptıkları kontrollerde Heybeliada Polis Merkezi ekiplerinin kendilerinden önce gelerek kafedeki çocukları polis merkezine götürdüklerini tespit etti. Bu arada Heybeliada ekiplerinin internet kafe hakkında herhangi bir işlem yapmadığı da öne sürüldü. Çocuk Büro Amirliği ekiplerine, Heybeliada Polis Merkezi’ne gittiklerinde buraya getirilen çocukların arka kapıdan kaçtıklarının söylendiği iddia edildi.

Aileleri şikayetçi olacak

Çocuklarının gördükleri muamele nedeniyle psikolojilerinin bozulduğunu belirten aileleri, çocukların Çocuk Büro Amirliği ekipleri gözetiminde polis merkezine götürülebileceğini, buradaki işlemlerin de yine çocuk polisi tarafından gerçekleştirileceğini belirterek bugün savcılığa başvuruda bulunacaklarını söylediler.

Çocuklara ‘şahıslar’ diyorlar, kaçma ihtimalleri varmış!

Büyükada Emniyet Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, “İhbar üzerine Çocuk Büro Amirliği ekipleri hemen adaya hareket etti. Ekiplerin adaya gidişi en az 40-45 dakikayı bulacağı için bölgedeki karakol ekibi buradaki şahısların kaçma ihtimaline karşı hemen belirtilen adrese gitti. Mekanda 12 yaşın altında çocuklar bulunmaktaydı. Çocuklar ekiple beraber polis merkezine getirilerek ağırlandı. Kimlikleri olmadığı için ailelerine ulaşılmaya çalışıldı. Daha sonra ailelerine teslim edilerek polis arkadaşlar kendilerine çikolata vererek polis merkezinden uğurladılar. Çevredeki vatandaşlar da olay sırdsında polis arkadaşlara teşekkürlerini iletmişlerdir. Hafta sonuna denk geldiği için işyeri hakkında işlem yapılamamıştır. Kaymakamlığa gerekli bilgi verilmiştir. Her şey tutanak altındadır. İşyeriyle ilgili gerekli işlemler yapılacaktır” denildi.

Olayın tanığı anlatıyor: Çocuklar ağlarken, komiser ‘İstediğimi götürürüm’ diyordu

Yaşananlara tanık olan bir vatandaş şunları anlattı:“İşyerimin karşısında bulunan internet kafeye Heybeliada Polis Merkezi Komiseri Bilal bey ve yanında resmi üniformalı dört polis memuru kafeye girerek bütün bilgisayarları kapattırıp kafedeki müşterilerden ve onları izleyen arkadaşlarından yedi çocuğu ‘ihbar var’ gerekçesiyle gözaltına aldılar. Polis arabasına bindirirken dört çocuk koşarak kaçtı, polis peşlerinden gitmedi ve kalan üç çocuğu karakola götürmek üzere arabaya bindirdiler. Çocuklar arabaya bindiklerinde ağlamaya başladılar. Hatta bir çocuk ağlayarak ‘ne olur beni götürmeyin diye yalvardı. Polis çocukların yaşadığı korkuya tepkisiz kaldı. Çocukların yaşlarının 12’nin altında olmadığını ayrıca aile izinlerinin de olduğunu söyleyip çocukları götürmemelerini ya da enazından ailelerine haber verilmesini istedik ancak komiser bey ‘Bana işimi öğretmeyin, alırım, götürürüm istersem de kimseye haber vermem’ dedi.

Resim çekerken saldırdılar

Çocuklar götürüldükten sonra biz de peşlerinden gittik ve ben telefonumla çocukların bir resmini çektim. Resmi çeker çekmez altı polis memuru bana ve yanımdaki arkadaşıma saldırdılar. Telefonumu almaya çalıştılar ancak direndim, darp raporu alacağımızı ve kendilerinden şikayetçi olacağımızı söylediğimizde bizi bıraktılar. Avukat arkadaşımı arayıp konuyu anlattım. Çocukların ailelerine ulaşabileceğimiz numaralarını istedi. Ben internet kafe sahibi arkadaşı hemen karakola göndererek avukatın isim ve telefon bilgilerini istediğini bildirdim, bunun üzerine çocuklar arka kapıdan salındılar. Ağlıyor ve çok korkmuşlardı. Söylediklerine göre kendilerini nezarethanenin yanında bir odaya götürmüşler ve hapise atmakla tehdit etmişler. Çocuklar ertesi gün korkudan evden çıkamadılar.”

12 yaş sınırı

İnternet kafelere 12 yaşından küçük çocukların girmesi yasak. Ancak ailelerinin yazılı izni olan çocuklar, ödevlerini yapmak amacıyla işyeri sahibinin gözetimi altında internet kafelere girebiliyor.

(Vatan)