Ana Sayfa Blog Sayfa 4750

Yeşiller Partisi 12 Eylül davasına müdahil oldu

Yeşiller Partisi, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın 12 Eylül darbesi nedeniyle yargılanacakları davaya müdahil olmak üzere başvuruda bulundu. 4 Nisan’da Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanacak davaya müdahil olmak üzere dün İstanbul Nöbetçi Ağır Ceza Hakimi yoluyla dilekçesini gönderdi. İstanbul Adliye Sarayı’nda dilekçeyi teslim eden Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin ve genel sekreter Kemal Tuncaelli Yeşiller Partisi olarak davayı 12 Eylül rejiminin ortadan kaldırılması yolunda önemli bir adım olarak gördüklerini ve 4 Nisan günü Ankara’da olacaklarını söylediler.

Yeşiller Partisi’nin dilekçesinde, müdahillik dilekçesinde halen sürmekte olan 12 Eylül rejiminin demokratik sistemi tahrip ettiği, demokratik olmayan yöntemlerle yürürlüğe konulan başta Anayasa olmak üzere tüm hukuk sisteminin bugün de siyasal ve toplumsal yaşamın demokratik biçimde işlemesini engellediği, darbecilerin yönetimi altında yüz binlerce insanın işkence gördüğü belirtiliyor, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın 12 Eylül darbesiyle demokratik olmayan yöntemlerle yürülüğe konulan yasalar ve zedelenen siyasi sistem nedeniyle aradan geçen 32 yılda Türkiye topraklarında ve doğasında yaşanan ağır ekolojik yıkımın da sorumluları arasında olduğuna vurgu yapılıyor. Dilekçede konuyla ilgili bölümde

“Sanıklar tarafından demokratik olmayan yöntemlerle yürülüğe konulan bu tür yasalar ve zedelenen siyasi sistem aradan geçen 32 yılda Türkiye topraklarında ve doğasında yaşanan ağır ekolojik yıkımın da sorumlularından biridir. Halkın onayı alınmadan yapılan, baskıcı bir anlayışın ürünü olan ve çevre sağlığını ve doğanın sürdürülebilirliğini gözardı eden yasalar ile maden, enerji vb. ekonomik girişimler doğal alanların tahribine neden olmuş, doğal ve kültürel miraslarımızı yok etmiş, ülkemizin ekolojik olarak sürdürülebilir bir geleceğe sahip olmasını, gelecek kuşaklara yaşanabilir bir ülke ve dünya bırakmamızı engellemiştir. Bu nedenle etkisini sürdüren 12 Eylül rejimi doğa yıkımının ve ekolojik krizin de sorumluları arasında olup, sanıklar gelecek kuşaklara karşı da suçludur.”

deniyor.

Yeşiller Partisi’nin müdahillik dilekçesinin tam metni şöyle:

ANKARA 12.AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINADOSYA NO : 2012/3

SANIKLAR: 1-Ahmet Kenan Evren, 2- Ali Tahsin ŞahinkayaSUÇ: Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının tamamını veya bir kısmını değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya ve Anayasa ile teşekkül etmiş olan TBMM’yi ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya cebren teşebbüs etmek.

SUÇ TARİHİ: 2 Ocak 1980, 12 Eylül 1980 – 6 Aralık 1983 arası

AÇIKLAMALAR:

Sanıklar, Silahlı Kuvvetleri’ndeki yetkilerini kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti ülkesini ve yurttaşlarını korumak amacıyla kendilerine teslim edilen silahları, korumakla görevli oldukları yurttaşlarına, kurumlarına, kuruluşlarına çevirmişler ve ülke yönetimine el koymuşlardır. Sanıkların da içinde yer aldığı üst düzey komutanlar, Milli Güvenlik Konseyi adı altında anayasa yapılana dek yasama ve anayasada değişiklik yapma yetkilerini üzerlerine almışlardır. Darbeciler yasamayla beraber yürütme yetkisini de kullanmışlardır. Sanıkların kurdukları bu dikta rejimi ilk genel seçimlere kadar her yönüyle işlemiştir. İlk Genel seçimlerden sonra da sanıkların emir ve direktifleriyle oluşturulan kurum ve kuruluşlarla, demokratik olmayan yöntemlerle yürürlüğe konulan başta anayasa olmak üzere tüm hukuk sistemi ile 12 Eylül rejimi halen etkisini sürdürmektedir.

Sanıklar çeşitli vesilelerle ‘darbe zeminini hazırlamak için şartların olgunlaşmasını beklediklerini” söylemişlerdir. Sanık Kenan Evren’in emir ve talimatlarıyla 12 Eylül 1980’den yaklaşık 6 ay önce Bayrak Harekat Planı hazırlanmıştır. Daha öncesinde yaşanan 1 Mayıs 1977 Taksim katliamı, Maraş katliamı, Sivas, Çorum ve Malatya olayları, Fatsa Operasyonunun da darbenin zemininin olgunlaşması amacıyla bilinçli biçimde gerçekleştirildiği ortaya çıkmıştır.

Sanıkların gerçekleştirdiği darbe sonucu; TBMM kapatılıp anayasa ortadan kaldırılmıştır. Siyasi partilerin kapısına kilit vurulup mallarına el konulmuştur. 650 bin kişi gözaltına alınmıştır. 1 milyon 683 bin kişi fişlenmiştir. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılanmıştır. 7 bin kişi için idam cezası istenmiştir. 517 kişiye idam cezası verilmiştir. Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asılmıştır. İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderilmiştir. 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılanmıştır. 98 bin 404 kişi “örgüt üyesi olmak” suçundan yargılanmıştır. 388 bin kişiye pasaport verilmemiştir. 30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atılmıştır. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarılmıştır. 30 bin kişi “siyasi mülteci” olarak yurtdışına gitmiştir. 300 kişi kuşkulu bir şekilde ölmüştür. 171 kişinin “işkenceden öldüğü” belgelenmiştir. 937 film “sakıncalı” bulunduğu için yasaklanmıştır. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durdurulmuştur. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verilmiştir. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istenmiştir. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verilmiştir. 31 gazeteci cezaevine girmiştir. 300 gazeteci saldırıya uğramıştır. 3 gazeteci silahla öldürülmüştür. Gazeteler 300 gün yayın yapamamıştır. 13 büyük gazete için 303 dava açılmıştır. 39 ton gazete ve dergi imha edilmiştir. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirmiş, 144 kişi kuşkulu bir şekilde ölmüştür. 14 kişi açlık grevinde ölmüştür. 16 kişi “kaçarken” vurulmuştur. 95 kişi “çatışmada” ölmüştür. 73 kişiye “doğal ölüm raporu” verilmiştir. 43 kişinin “intihar ettiği” bildirilmiştir.

Sanıklar tarafından demokratik olmayan yöntemlerle yürürlüğe konulan başta Anayasa olmak üzere tüm hukuk sistemi bugün de siyasal ve toplumsal yaşamın demokratik biçimde işlemesini engellemektedir. Bu hukuk sisteminin siyasi yaşamı düzenleyen unsurları olan Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu, 12 Eylül rejiminin mantığını yansıtan antidemokratik içeriğiyle bugün toplumdaki farklı demokratik siyasi anlayışların siyasi yaşama yansıması olan siyasi partilerin örgütlenmesini, etkili olmasını, seçimlere katılmasını ve toplumun sorunlarına çözüm geliştirmesini engellemektedir. Bu nedenle etkisini sürdüren 12 Eylül rejimi demokratik siyasi sistemi ağır biçimde zedelemektedir.

Sanıklar tarafından demokratik olmayan yöntemlerle yürülüğe konulan bu tür yasalar ve zedelenen siyasi sistem aradan geçen 32 yılda Türkiye topraklarında ve doğasında yaşanan ağır ekolojik yıkımın da sorumlularından biridir. Halkın onayı alınmadan yapılan, baskıcı bir anlayışın ürünü olan ve çevre sağlığını ve doğanın sürdürülebilirliğini gözardı eden yasalar ile maden, enerji vb. ekonomik girişimler doğal alanların tahribine neden olmuş, doğal ve kültürel miraslarımızı yok etmiş, ülkemizin ekolojik olarak sürdürülebilir bir geleceğe sahip olmasını, gelecek kuşaklara yaşanabilir bir ülke ve dünya bırakmamızı engellemiştir. Bu nedenle etkisini sürdüren 12 Eylül rejimi doğa yıkımının ve ekolojik krizin de sorumluları arasında olup, sanıklar gelecek kuşaklara karşı da suçludur.

12 Eylül baskıcı, otoriter, tahakkümcü, anti-demokratik bir devlet yapılanmasının adıdır. Bu nedenle 12 Eylül 1980’de hayatta olan ve daha sonra doğan tüm yurttaşlar darbenin mağdurudur. Darbesini yapanların ve o karanlık günlerde halka zulmedenlerin mahkeme önüne çıkartılması, basit bir yargılama değildir. Bu dava yalnızca sanıklar ile Cumhuriyet Savcısı’nın katılması ile yürütülebilecek bir dava değildir. Tüm yurttaşlar ve demokratik kurumlar sanıkların işledikleri suçların mağduru durumdadır. Bu nedenle, isteyen yurttaşların ve demokratik kurumların, demokratik kitle örgütlerinin davaya katılma istemlerinin kabul edilmesi gerekir. Bu şekilde davanın toplumsallaşması ve maddi gerçeğin eksiksiz gün yüzüne çıkmasının yolu açılmış olacaktır. 12 Eylül davasının toplumsallaşması aynı zamanda yaraların sarılmasını sağlayacak, mevcut siyasal ve toplumsal yapımızın demokratikleşmesinde önemli bir dönemeç olacaktır.Bilindiği gibi Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK)’nun 237/1. maddesine göre; “…mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında şikayetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler…” Yasanın bu hükmüne dayanarak, 12 Eylül’den şikayetçiyiz ve davaya katılmak istiyoruz.

SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklanan nedenlerle, CMK madde 237. Gereğince davaya müdahil olarak katılmamıza karar verilmesini diliyorum. Saygılarımla.

Katılma İsteminde Bulunan Şikayetçi

ÜMİT ŞAHİN

YEŞİLLER PARTİSİ ADINA

 

(Yeşil Gazete)

Osman Evcan direndi, yemek hakkı tanındı

Resmi Gazete’de yayınlanan yönetmelik değişikliğine göre, artık “inancı gereği veya vegan, vejetaryen türü özel bir beslenme şekline sahip hükümlü ve tutukluların talepleri, iaşe miktarı ile sınırlı kalmak üzere karşılanacak.”

Bianet’ten Çiçek Tahaoğlu’nun haberine göre;

Dün Resmi Gazete’de yayınlanan “Hükümlü ve Tutuklular İle Ceza İnfaz Kurumları Personelinin İaşe Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”le, hapisteki vegan ve vejetaryenlerin yaşadığı beslenme sorunları çözülecek.

Eski yönetmelikte yer alan ‘hasta hükümlü ve tutukluya, kurum hekiminin belirleyeceği besinler verilir’ maddesi, “Hasta hükümlü ve tutukluya, diyetisyen veya hekimlerin belirleyeceği besinler verilir. İnancı gereği veya vegan, vejetaryen türü özel bir beslenme şekline sahip hükümlü ve tutukluların talepleri, iaşe miktarı ile sınırlı kalmak üzere karşılanır” şeklinde değiştirildi.

Yapılan değişiklikle, hamilelere özel durumlarına uygun şekilde Adalet Bakanlığı’nca belirlenen tutarda gıda verilecek.

Osman Evcan’a vegan yemek veriliyor

Kırıkkale Cezaevi’nde bulunan vegan mahkum Osman Evcan, sebze yemeği çıkmadığı için 3 Kasım’da açlık grevine başlamıştı. Hapishanelerde “yemek hakkı” konusu Evcan’ın açlık grevi eylemi sonrası gündeme gelmişti. Bunun üzerine meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün, Kırıkkale Cezaevi’nde vejetaryen menü hazırlanmaya başladığını açıklamıştı.

Yönetmelikte yapılan değişiklikle, sadece Kırıkkale’de değil, tüm cezaevlerindeki vegan ve vejetaryen mahkumlar, ihtiyaçları olan beslenme rejimini uygulayabilecek.

Osman Evcan’ın annesi Zeliha Evcan, bianet‘e yaptığı açıklamada oğlunun durumunun iyi olduğunu, vegan yemekler yiyebildiğini ve düzenli olarak doktora gittiğini söyledi.

“Terim imzayı attı”

0

Lig TV’nin haberine göre Galatasaray, teknik direktör Fatih Terim ile olan sözleşmesini iki yıl daha uzattı.

Sezon sonu sözleşmesi sona erecek olan Terim’in Trabzonspor maçından önce başkan Ünal Aysal’la bir araya geldiği ve sözleşme uzatma teklifini kabul ettiği iddia ediliyor.

Galatasaray ile sezon başında anlaşan Fatih Terim’in Mayıs ayında sarı kırmızılı kulüp ile olan sözleşmesi sona erecekti.

Tecrübeli teknik adamın takımda ne kadar daha kalacağı uzun süredir tartışılıyordu.

ÖSYM bu sene erkenci: YGS’de yeni skandal!

Yükseköğretime Geçiş Sınavı’na (YGS) girmeye hazırlanan birçok öğrenci şokta.

Kocaeli’nin Gebze İlçesi’nde oturan ve 1 Nisan Pazar günü yapılacak olan Yükseköğretime Geçiş Sınavı’na (YGS) girmeye hazırlanan 20 yaşındaki Asker Karakaş, sınava girebilmek için bankaya yatırdığı 35 TL harcın dekontu elinde olmasına rağmen, sistemde görünmediğinden sınava giremeyecek. Kendisi gibi sistem mağduru birçok kişi olduğunu öğrenen genç, ilgili yerlere başvurmasına rağmen sonuç alamadı.

Asker Karakaş, iki ay önce dersanedeki rehber öğretmenle birlikte bankaya giderek, 1 Nisan tarihinde gerçekleşecek YGS için 35 TL kayıt parası yatırdıdığını,19 Mart günü sınav yerleri açıklanınca sisteme girererek sınava gireceği yeri öğrenmek istediğini belirterek şunları söyledi:
“Sınav yerimi öğrenmek için sisteme girdiğimde kayıdımın olmadığını öğrendim. Bunun üzerine hemen Gebze’deki ÖSM binasına giderek, kayıt olmama rağmen sistemde çıkmadığını belirttim. Buradaki yetkililer kendilerinin bu konuda yardımcı olamayacaklarını ve eğer ismim sistemde yoksa sınava giremeyeceğini belirttiler. Ben de bu kez hemen Ankara’ya ÖSM merkezine gittim. Orada gördüm ki benim gibi aynı nedenle binlerce kişi mağdur olmuş. Burada görüştüğümüz yetkililer de binlerce kişinin sistem mağduru olduğunu, ancak birşey yapılamayacağını söyledi.”

DHA’nın haberine göre, banka dekontunu gösteren ve sistem hatası nedeniyle 1 yıldır gece gündüz hazırlık yapmasına rağmen sınava giremeyeceğini belirten Asker Karakaş, “Bunca emeğe rağmen sınava giremeyecek olmam beni kahrediyor. Böyle saçma sapan bir sistem mi olur. Ne olur yetkililer pazara kadar buna bir çare bulsunlar” diyerek durumunun incelenmesini istedi.

Yasemin Karadağ tahliye edildi

Samatya’daki İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tedavi gören tutuklu Yasemin Karadağ, İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nce tahliye edildi. Karadağ’ın serbest bırakılması için hastane önünde 3 gündür oturma eylemi yapan TAYAD’lı ailelerle birlikte açıklama yapan Olcay Karadağ, “Kardeşimin hastalığı cezaevinde ilerledi” dedi.

TAYAD’lıların oturma eyleminin ardından grup adına açıklama yapan Olcay Kardağ, kardeşinin 8 aydır tutuklu bulunduğunu belirterek, “Tutsaklığı boyunca hastalığı daha da ilerledi. Gardiyanlar hastaneye gidip doktora ne zaman öleceğini bile sordular. Tek böbreği olmayan, var olan böbreğinin ise yüzde 18’i çalışan, beyin kanaması geçirmiş, yüksek tansiyon hastası, kemik erimesi ve kansızlık hastalığı olan birisi neden hapishanede tutulur?” diye sordu.

Tahliye kararı

Karadağ’ın avukatları dün mahkemeye dilekçe sunarak, Karadağ’ın tahliyesini talep ettiler. Karadağ’ın Adalet Bakanlığı’nın girişimiyle acil olarak hastaneye kaldırıldığını anımsatan avukatların dilekçesinde, Karadağ’ın sağlık dosyasına karşın mahkemenin Adli Tıp’tan rapor istediğine dikkat çekildi. Adli Tıp raporunın, hükümlünün hastalık nedeniyle tahliyesi söz konusu olduğunda gerekli olduğu ifade edilen dilekçede, “Mahkeme özgürlük hakkından öte yaşam hakkına ilişkin de bir karar verecek. Müvekkilimiz tek başına yaşamını sürdürebilecek durumda değil. Tutukluluk hastalığını geri dönülemez biçimde ilerletti. Adlı Tıp raporu beklenmesin” denildi. Avukatlar, Karadağ’ın son üç günlük epikriz raporlarını da mahkemeye sundular. Talebi değerlendiren İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi de Karadağ’ın tahliyesine karar verdi.

2. Hopa Davası’nda delil yok!

Hopa’da polis saldırısını ve Metin Lokumcu’nun öldürülmesini Ankara’da protesto ederken gözaltına alınan ve işkenceye uğrayan 48 kişi hakkında “polise mukavemet” suçlamasıyla açılan davanın ilk duruşması bugün (28 Mart) görüldü.

Ankara 24. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada suçlanan 48 kişi hakkında hiçbir delil ortaya konulamadı. Bunun üzerine savunma avukatları iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmemesi gerektiğini belirterek 48 kişi hakkında “derhal beraat” istedi.

Sendika.Org’a konuşan savunma avukatlarından Deniz Özbilgin, “sanık” sıfatıyla yargılanan üç avukata görevlerinden dolayı dava açıldığını belirterek, konuyla ilgili mahkemeye itirazda bulunduklarını ifade etti. Avukatların görev nedeniyle yargılanabilmesi için Adalet Bakanlığı’ndan izin alınması gerektiğini dile getiren Özbilgin, bu talebi mahkemeye ilettiklerini söyledi.

Davanın bugün görülen duruşmasında savunmalarını yapan 48 kişi, uğradıkları işkenceleri ve cinsel tacizleri mahkemeye anlattı.

Mahkemenin ilk duruşmasında esasa girilemedi ve dava 22 Haziran’a ertelendi. Eğer mahkeme avukatların itirazını kabul edip iddianameyi kabul etmezse dava bu tarihte düşecek. Aksi bir karar çıkması durumunda 22 Haziran’daki duruşmada esasa geçilmesi bekleniyor.

(sendika.org)

“Portakalı soydum, başucuma koydum, sen bir turuncu yalan uydurdun” – Yavuz Dizdar

Geçen hafta bıraktığımız yerden devam edeceğim, “lütfen kimse alınmasın, sizleri mecburen biraz daha daraltacağım. Olabilir, endüstriler, marketler, dernekler, meslektaşlar belki biraz kabaracak, ama azmedersek hakikat gün ışığına kavuşacak”, demiştim. Çünkü ben bunu yaşadıklarım çerçevesinde söylemiştim. Üç hafta önce bir öğleden sonra azıcık nefes alacağız derken üst kattan telefon ettiler, Murat Ağabey’in midesi bulanmış, çıkarıyormuş. Durup dururken kusmak elbette pek hayra alamet değildir, lakin Murat Ağabey’in diyabet sorunu olduğundan, aman şekeri oynamış olmasın” dedik. Koştuk yukarı, ağabeyimiz iyi, “geçti” dedi. Biz de bir rahat nefes aldık. Lakin münferit görünen olay orada kalmadı, iki kişi daha benzer şekilde bulanıp kusunca, bizim cevval arkadaşlarımız meseleyi bir cins zehirlenmeye bağladılar. Oysa bizim çalıştığımız yer öyle rahat rahat öğle arası verilip yemeğe gidilebilen bir yer de değildir. Gerçekten o öğlen de yemek yenmemiş, ama bulanıp kusan üç kişinin ortak yedikleri şey kurcalandığında, ipin ucu toplantıda ortaya soyulup konmuş “bir tek portakala” indirgenmiş. Sadece bir tek portakal, kaç dilim eder bilinmez. Lakin mesele ağır, bu durumda portakal gönderildi analize, içi dışı tarım ilacı, bir portakalın birkaç dilimiyle ne kadar ilaç alınabilirse alınmış, üç kişi tek bir portakaldan mükemmelen zehre bulanmış. Tabi hemen sorgulandı, nereden alınmış bu portakal diye, aman o da ne, “güvenli turuncu marketmiş”, alışverişin fişi bir kenara saklanıp belgelenmiş. Canım bir yerde çok sıkıldı, güvenli denen market buysa, üç portakaldan meyve suyu sıkan anneler, “taze meyve suyu” diye sevinirler, içim iyice daraldı. Sağlıklı kalmanın tek sırrının aç yaşamak olacağını ummazdım, ama öyle olmuş. Lakin beri yandan yediklerimiz konusunda anlattıklarımıza bıyık altından gülenler, kendileri zehirlenince, üstelik zehirlendikleri gayrı resmi de olsa belgelenince, aldı bu kez kara bir düşünce.
Trakya’nın kirlenme sorunu, Ergene İnisiyatifi’nin buğday, pirinç, ayçekirdeği analiz durumu
Oysa başka örneklerin varlığından da haberdardım. Bundan birkaç ay önce de Ergene İnisiyatifi’nden bir arkadaşımız aramıştı. Ergene havzasında çok ciddi bir çevre kirliliği olduğunu orada yaşayanlar biliyorlar. Konu geçen yaz sonu medyaya da taşınmıştı, bölgede çok ciddi bir kanser sorunu varmış. Ne var ki sorun her zamanki gibi, her şeyin örtüsü sigara ve alkole bağlamış. Ergene İnisiyatifi hazırlamakta oldukları bir belgesel filmin verilerini paylaştı. Bölgede faaliyet gösteren deri fabrikaları atıklarını sözüm ona bir arıtmanın arkasından dereye bırakmaktalar. Dere yaşam belirtisi olmayan zehirli bir suya dönüşmüş, ancak “hiçbir şeyde kullanılamaz” sınıfındaki bu suyla tarlalar sulanıyor. Bunun üzerine “biz en iyisi” dedim, “bölgede yetişmiş bir miktar ürünü analiz ettirelim”. Buğday, kabuklu pirinç ve ayçekirdeği örnekleri, aslında çok şey bakılabilir, ancak teknik ve maddi imkanlardan ötürü sadece ağır metal analizi istedik. Sonuç yine bir felaket, numunelerin bir kısmında kabul edilebilirin 2-8 katı kurşun ve kadmiyum çıktı. Zaten çalıştığımız yere gelen çiftçiler de anlatmıştı, büyük baş hayvanlar on beşer, on beşer ölürlermiş. Ankara’dan ekip gelmiş, örnek almışlar. Nasıl saptadılarsa (ben çözemedim) “aşıya bağlı olmuştur” demişler. Konu o şekilde kapatıldı, bölgeden hasat edilen ürünün hangi markete gönderildiği elbette bir bilinmez olarak kaldı. Filmin adı Gündöndü, önce bir kısa versiyon halinde Marsilya çevre belgeselleri festivaline gönderildi. “Alkış almayan tek film oldu” dediler, seyircinin seyrettiği hazin tablo üzerine alkışlayacak mecali kalmamış.
Tarım ilaçları ve lenfoma ilişkisi, buz dağının dibiyle olan çelişkisi
Tarım ilaçları ve çevre kirliliği bütün dünyada büyük bir sorun, Greenpeace’in dünkü raporu bunu bir kez daha vurguladı, ancak bizim ülkemize gelince durum çok daha farklı. Gelişmiş pek çok ülke ileri bir kimya endüstrisine sahip olmakla birlikte, tekstil, deri işlenmesi gibi aşırı kimyasal kullanımı söz konusu olduğunda üretime asla yanaşmıyor. Tarım ilacı kullanımında Avrupa çok ciddi denetimli, “kalıntı var” diyerek sınırdan çevirdikleri yine bizim pazarımıza sunuluyor. İç piyasaya verilenlerin ne olduğu hiç bilinmiyor, portakal, buğday, pirinç ve ayçekirdeği sadece bilinenleri. Çünkü denetim yok, işte o yüzden organik pazarlara gitmek zorundasınız. Bu konu “amaaan, organikler de ne kadar organik” şeklindeki “entel gevşekliği” sınırlarını çoktan aştı. Ben size söyleyeyim, açık ara fark var. Bir portakaldan üç kişi zehirlenebiliyorsa, marketler asla güvenli olduklarını iddia etmemeli, kendileri analiz etmedikçe bu sözü zikretmemeli. Oysa tarımda kullanılan binlerce ilaç çeşidi var, üründe analiz edilmeleri çok zor. Tarım ilaçlarının nasıl kullanılacağı ziraat mühendislerinin bilgisinde, ama beri yandan baktığınızda, aynı mühendislerin çoğu tarım ilacı bayii olarak da hizmet vermekte. O halde nasıl olacak, tıpkı doktorlar gibi, ziraat mühendisi kefenin bir tarafına meslek onurunu, diğer tarafına da sattığı (ya da satılmasına aracılık ettiği) ilacın hanutunu koyup tartacak. Sizce hangisi ağır gelir?
Tabi durum böyle olunca insanın fizyonomisi ve beraberinde hastalıkların profili de değişiyor, benim en büyük sıkıntım bu. Tarım ilacına bandırılmış insan dokusunun ne yanıt vereceğini asla bilemezsiniz, bu ilaçlara uzun süre maruz kalmanın sonuçlarını asla tahmin edemezsiniz, sonuç bir bilinmezlik durumudur. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı “neye bakıyorlar, neyi buluyorlar” söylemeli ki, hastalığın doğal seyrini öngörebilelim. Örneğin lenfoma olarak adlandırılan bağışıklık sistemi kanserlerinin doğası ve patolojik tipi tamamen değişti, artık hepsi B hücreli geliyor. Bir hastalığın doğası bu kadar kısa süre içinde asla değişmez, bu durum tarım ilaçlarıyla ilişkili besbelli. Zaten Akdeniz Üniversitesi Onkoloji Bölümü’ndeki arkadaşlarımız Sağlık Bakanlığı ile ortak bir toplantıda iki sene önce söylemişlerdi, lenfomalar ve kemik iliği kanserlerinin çoğu Kumluca’dan geliyormuş. Kumluca sadece Antalya’nın değil, Türkiye’nin de en önemli tarım üretim merkezi. O halde anlamaya çalışalım bakalım, lenfomaların tarım ilaçlarıyla ilişkisi neydi, bu hastalığın özellikleri neden değişti? Görüş isteyeceğiz. Bakalım buradan hareketle hangi sonuçlara gideceğiz. Ama sorun yine aynı yere dayanıp duruyor, peki biz ne yiyeceğiz?

Önemli notlar: (1) Okullara süt dağıtılması son derece güzel ve doğru bir düşüncedir, ancak “günlük pastörize süt” olması koşuluyla. Okul öğrencileri kantinlere emanet edildiklerinden beri zaten beslenemiyorlar, UHT sütten alabilecekleri bir şey de yok. Dolayısıyla Başbakanımız eksik bilgilendirilmiş görünüyor. (2) Hacettepe Üniversitesi’nin “kompozit organ nakli ruhsatının iptali” asla hak etmedikleri bir sonuçtur. Son nakil başarısızlığının nedeni, ekibin insan fizyonomisinin sınırlarını öngörememiş olmasıdır. Ama dünyada ilk olan bir uygulamada bu sonuçla karşılaşılması olasılıklar dahilindedir. Tamam, ekip cesaretini biraz fazla ön planda tuttu ama bu durum nakil becerilerini de asla gölgeleyemez. Başarılı olsalardı alkış tutulacaktı, başarısızlığın karşılığı ruhsat iptali olmamalıydı.

 

Yavuz Dizdar – Dünya

 

Bakanlık Azra’yı da aileden sayacak mı?

Avukat Kerem Dikmen: “Mağduru yalnızca trans kadınlar olan başka davalarda da Bakanlık katılma talebinde bulunursa, işte o zaman ciddi politika değişikliği var diyebiliriz.”

26 Mart Pazartesi günü İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesi önemli bir karara imza attı. 2010 yılında İzmir’de öldürülen Esra Yaşar, Ayşe Selen Ayla ile Azra Has’ın davasına müdahillik talep eden Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Siyah Pembe Üçgen LGBTT Derneği’nin isteklerini onayladı. Bu karar, LGBT ve insan hakları savunucularının olduğu kadar, Bakanlık Hukuk Müşavirliği tarafından da olumlu karşılandı. Bakanlık’ın geçtiğimiz Şubat ayında Bergama Ağır Ceza’da görülen Selma C. Davası’na müdahillik talebi ise, suçtan zarar görmediği gerekçesi ile, ilgili mahkemece reddedilmişti.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, müdahillik dilekçesinde yoğunlukla 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunu’nu referans gösterdi. Sözkonusu kanunun “Bakanlık, gerekli görmesi halinde kadın, çocuk ve aile bireylerine yönelik olarak uygulanan şiddet veya şiddet dolayısıyla açılan her türlü davaya katılabilir.” hükmü uyarınca katılma talep etti.

Bununla birlikte, 6284 Sayılı Kanunu’nun uygulanmasında Türkiye Cumhuriyet Anayasası ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile özellikle Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlara İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin esas alınması gerektiğini vurguladı.

Kabul edildiği kentin adını alarak İstanbul Sözleşmesi olarak anılan Avrupa Konseyi sözleşmesi, geçtiğimiz Kasım ayında TBMM’de oybirliği ile kabul edilmiş, 29 Kasım günü Resmi Gazete’de yayımlanmıştı. 6284 sayılı ulusal kanun ise bu sene 8 Mart Dünya Kadınlar Günü Meclis’ten geçmiş, 20 Mart’ta Cumhurbaşkanı Gül tarafından onaylanmıştı.

Bakanlık, mahkemeye sunduğu dilekçede sıklıkla İstanbul Sözleşmesi’ne de atıf yaptı; müdahillik talebinin meşruiyetini bu sözleşme üzerinden gerekçelendirdi. Sözleşme’nin “Devlet Yükümlülükleri ve Gereken Özeni Gösterme Sorumluluğu” başlıklı 5. maddesi ile “Cezayı Ağırlaştırıcı Nedenler” başlıklı 46. maddesi bu atıflardan bazıları oldu. Dilekçe’de, İstanbul Sözleşmesi’nin 48. maddesinin “Taraf devletler, bu Sözleşme’de tanımlanan suçların etkili biçimde soruşturulmasını ve kovuşturulmasını sağlamak üzere, temel insan hakları ilkelerine uygun biçimde ve cinsiyetlendirilmiş şiddet anlayışını göz önünde bulundurarak gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.“ şeklindeki hükmü de aynen aktarıldı.

Azra Has

Cinsiyetlendirilmiş şiddet ve LGBT’ler

6284 Sayılı Kanun çeşitli nedenlerle kadın ve LGBT örgütlerince eleştiriliyor. Eleştirilerin bir kısmı, İstanbul Sözleşmesi’nde yer almasına rağmen, ulusal yasaya alınmayan “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ayrımcılığını yasaklayan hükümler ile ilgili. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ifadeleri, geçtiğimiz sene Ayrımcılıkla Mücadele Yasası ve Yabancılar Yasası taslaklarından da çıkartılmıştı.

Oysa, Türkiye’de LGBT’ler, cinsiyetlendirilmiş şiddetten ve ayrımcılıktan, yaşam hakkı ihlallerine varan derecelerde mağdur edilmeye devam ediyorlar. Diğer iki kadın ile birlikte Azra’nın da yaşamını sonlandıran, onu savunmasız ve harcanabilir gören erkek şiddetiydi.

İstanbul Sözleşmesi’nde cinsiyet kimliği ve cinsiyetlendirilmiş şiddet tanımlanırken, Bakanlık dilekçesinde, öldürülen trans kadından “Azra lakaplı Mustafa Has” şeklinde bahsediliyor olması dikkat çekici. İnsan hakları aktivisti Deniz Solmaz, “Kararı büyük mutlulukla karşıladık ama mahkeme heyeti Azra’yı ısrarla erkek görmeye devam ediyor; Bakanlık’ın ifadesi de incitici. Kişinin beyanı esas değil mi? Zaten öldürülmeden önce isim değişikliği için başvurmuştu.” diyor.

Bakanlık, davaya bir bütün olarak müdahil olduğunu ifade ediyor. Ancak, Bakanlık için “kadın, çocuk ve aile bireyi” üçgenine Azra’nın, ya da Mustafa’nın girip girmediği sorusu akılları kurcalamaya devam ediyor.

Dernek dilekçesini hazırlayan Avukat Kerem Dikmen ise “Cumhuriyet Savcısı’nın davaya katılma talebinin kabulü doğrultusunda ulusalüstü insan hakları hukuku belgelerini referans gösteren mütalaası oldukça önemlidir. Hakkında iki sene öncesine kadar kapatma davası devam eden bir derneğin, suç konusu kasten öldürme olan bir davada yapmış olduğu müdahale talebinin mahkeme heyetince kabul edilmesi de öyle. Bu hem LGBT hakları alanında çalışan dernekler açısından bir ilk teşkil etmesi hem de sivil toplumun ceza davalarına katılma taleplerinin olumlu sonuçlandığı birkaç örnekten biri olması dolayısıyla ilerleme olarak not edilmesi gereken bir karar. Bakanlığının katılma iradesi sevindirici olsa da katledilen transseksüelin ismini “lakap” olarak nitelemesi, açık açık Azra bakımından da katılma talebinin altını çizmemesi ve trans kadınlara yaklaşım konusunda iki çift laf etmemesi bir soru işaretidir. Mağduru yalnızca trans kadınlar olan başka davalarda da Bakanlık katılma talebinde bulunursa, işte o zaman ciddi bir politika değişikliği var diyebiliriz.” şeklinde konuşuyor.

Ban Ki-moon

“LGBT’lere yönelik her tür ayrımcılığa son verelim!”

Bu çağrı geçtiğimiz aylarda Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon tarafından yapılmıştı. İzmir’e dönersek, Ağır Ceza Mahkemesi’nin Siyah Pembe Üçgen’i davaya taraf kabul etmesi, temel insan hakları ilkelerinin yargı aşamalarını demokratikleştirmesi adına umut verici. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın talebi ve kabulü de öyle. Türkiye’deki tüm kamu makamlarının, LGBT’leri de tehdit ve mağdur eden şiddete karşı temel insan hakları ilkelerine dayanan yasal, politik ve kültürel adımları ivedilikle atması gerekiyor. Türkiye’nin, İstanbul Sözleşmesi gibi taraf olduğu pek çok uluslararası belge var. Sözleşmelerde, AİHM kararlarında ve ulusal yasalarda, LGBT’lere yönelik ayrımcılığa ve şiddete karşı kullanılabilecek sayısız hüküm bulunuyor ya da bunlar türetilebilir. Başta yeni anayasa olmak üzere, ihtiyaç duyulan kanunlar, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğini kapsayacak şekilde çıkartılabilir. Mevcut Türkiye Anayasası’nın 90. maddesi bile, uluslararası sözleşmelerin, ulusal yasaların üstünde tutulacağını belirtiyor. Yine Birleşmiş Milletler tarafından hazırlatılan Yogyakarta İlkeleri, tüm dünya devletlerine kesin biçimde homofobik ve transfobik yaklaşımlara son vermeleri ve bunlarla etkin biçimde mücadele etmeleri gerektiğini duyuruyor.

Azra Has kimdir?

Azra Has, İzmir’de çalışmalarını yürüten Siyah Pembe Üçgen Derneği’nin kurucu üyelerindendi. Öldürülmeden bir süre önce “pembe kimlik” ve isim değişikliği için dava açmıştı. Has’ın arkadaşları, trans olması nedeniyle sürekli öldürülme korkusu içinde yaşadığını, devletin kendilerine sahip çıkmadığını düşündüğünü anlatmışlardı. 30 yaşındaki Azra, Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde iki yıl endüstriyel elektronik eğitimi almıştı. Üniversiteyi hep özlemle anıyor, cinsiyet kimliği nedeniyle iş bulamadığı için seks işçiliği yaptığını söylüyordu.

Mağdur Esra Yaşar ile Ayşe Selen Ayla’nın isimlerini birer sokağa veren Balçova Belediyesi, Azra’nın Konak ilçesinde öldürüldüğünü gerekçe göstererek onun adını yaşatmayı reddetmişti. Konak Belediyesi’nin de benzer bir girişimi olmadı.

 

Haber: Murat Köylü

 

[Son Dakika] Bulgaristan Belene nükleer santral projesini iptal etti

Bulgaristan hükümetinden beklenen karar! Bulgaristan Maliye Bakanı Yardımcısı Vladislav Goranov Belene nükleer santrali projesinin kesin olarak iptal edildiğini bugün açıkladı. Yeşil Gazete 16 Mart’ta Belene’nin büyük olasılıkla iptal edileceğini duyurmuştu.

Belene, Bulgaristan’ın Romanya sınırı yakınlarında Akkuyu projesini de üstlenen Rosatom’a yaptıracağı nükleer santral projesiydi. 2000 MW kapasiteli Belene nükleer santralında VVER 1000 tipi (Akkuyu’ya yapılmak istenen reaktörle aynı model, sadece 200 MW daha düşük kapasiteli) Rus tasarımı reaktör kurulacaktı.

Geçen yılki Fukuşima nükleer kazasının ardından ülkedeki nükleer karşıtı hareketin baskısı da artmıştı.

Bulgaristan hükümetinin kararının yarın Akkuyu’da aynı Rus firması tarafından yapılacak tartışmalı ÇED toplantısından bir gün önce gelmesi ilginç bir tesadüf oluşturuyor. (Yeşil Gazete)

KESK eylemle geceleyecek

GMK Bulvarı üzerinde bekleyen kitleye bir açıklama yapan KESK Genel Sekreteri İsmail Hakkı Tombul, “Bizim eylemimiz bu sabah başladı ve yarın akşama kadar sürecektir. Tren Garı önünde abluka altında bekleyen arkadaşlarımızı da mutlaka buraya getireceğiz.” dedi.

Bu açıklamadan sonra KESK’in öncülüğünde, eylem alanında bulunanlara kumanya dağıtılmaya başladı.

muhalefet.org’a konuşan TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı ise  “Bugün Ankara’da 4+4+4 için meydanları dolduran bu ülkenin yüz akı insanlarıdır. AKP’nin eğitime ilişkin Meclis’ten geçirmeye çalıştığı uygulama, esas itibariyle eğitimin piyasalaştırma ve gericileştirme politikalarının yansımasıdır. TMMOB bugün ve yarın KESK ile birlikte Ankara alanlarında olacaktır.” dedi.