Ana Sayfa Blog Sayfa 4749

Boğaziçi’nde ‘yüzleşme koridoru’

Öğrencilerin inşa ettiği ‘yüzleşme koridoru’ Uludere, faili meçhuller, kadın cinayetleri, hasta mahkûmlar gibi konuları, bugün hâlâ süren acı tarihimizi önümüze seriyor.

Bir grup öğrencinin planladığı ‘Barış ve Adalet Haftası’ kapsamında Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampüs’te inşa edilen ‘yüzleşme koridoru’, temsili cezaevi ve Uludere mezarlığı, okulun gündemine oturmuş. Öğrenciler cumartesi günü el birliğiyle 8 saatte yapmışlar labirenti, pazar günü de içini doldurmuşlar.

Yönetimden uyarı
Okul yönetimi sabah gelip kaldırmalarını istemiş, “Kaldırmayacağız, buradayız” demişler. Cumaya kadar labirent başında nöbetteler. Boğaziçi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğrencisi Yıldız Tar, “Labirenti okulun en işlek yerine inşa ettik. Herkes içinden geçmek ve yüzleşmek zorunda” diyor. “Kırılma noktamız Uludere oldu” diyor Tar ve ekliyor: “Bölgede yaşananlar burada görülmek istenmiyor, bu gerçeklik yokmuş gibi davranılıyor.” ‘Yüzleşme koridoru’nu “1900’lerden bugüne katliamlar tarihimiz” diye özetliyor öğrenciler. Faili meçhuller, köy boşaltmaları, kadın cinayetleri, hasta tutsaklar… Kimi öğrenci uzun uzun geziyor koridorlarda, cezaevlerinden gelen mektupları, eski gazetelerden kupürleri, fotoğrafları inceliyor. Kimi de aceleyle labirentten geçerken Tar’ın elinde megafonla yaptığı anonslara kulak misafiri oluyor yalnızca. Tar, Özgür Gündem’in kapatıldığından, LGBT bireylere uygulanan sistematik şiddetten ve görünmez nice hak ihlalinden bahsediyor.
Öğrencilerin labirentin içinde sergilenecekleri hazırlarken umutsuzluğa kapıldıkları olmuş, “Bu katliamlar duvarlara sığmıyor” demişler. Ama en sona sakladıkları ‘direniş koridoru’ sayesinde kendilerine gelmişler. “Direniş tarihi de katliamlar kadar eski” diyor Tar. “Herkesi direnmeye davet ediyoruz. Buradan yükselen her ses, savaşın bitmesi için bir umut ışığı.”

Eylem bitti. KESK’liler otobüslerine biniyor

KESK’in eylemi sona erdi. Hipodrom’da bulunan otobüslere binen KESK’liler şehirlerine dönüyor.

KESK hep asi kalacak- Sami Evren

KESK eylemleri devam edecek.

Dünkü eylemler gazetelere yansıdı. Basın eylemlere “olay” gözü ile bakıyor . Tabi ki bir tartışma varsa ve tartışmanın sonucu kavga çıkıyorsa haber değeri açısından sonuç olaydır.

Emekçiler açısından ise dün olanlar eylem ve direniştir. Siyasi iktidar yapacağınız demokratik bir eylemi yasaklarsa ortaya çıkan sonuç “olay” olmaz bu yasağı tanımayacağını açıklayan KESK’in direnişi olur. Zaten uyum gösterseydi “olay” olmaz haber de olmazdı.

Sorun uyumsuzluk ortaya çıkınca oluyor. Bu da olay değil direniştir. “Olay” eylemi zayıflatan bir kavramdır, aynı zamanda tarafları eşitleyen bir çağrışım yapmaktadır. Burada taraflar eşit değil. “Ben devletim yasaklarım, uymaz isen güç kullanırım” diyen bir otorite savunmasıza saldırıyor. Bu saldırıya tutum almak direnmektir.

Toplumsal mücadeleler meşruluğunu haklılığından alır. Eylemleri de haklı ve meşru ise aynı zamanda hukukidir. Çünkü hukuk haklıdan yanadır.

Toplumsal tarihten öğrendiğimiz haklı ve meşru direnişlerin izne tabi olmadığıdır.

Demokratik ülkelerde , ortaya konulan talep ve tepkiler siyasi iktidarlar tarafından algılanır ve dikkate alınır. Normal olanı budur.

Bizde olanlar ise ortadadır. Dikkate alıp almama bir yana saldırı ve baskıyla korkutma sindirme susturma yöntemleri devreye giriyor.

 Zaten polis denince aklımıza güvenlik gelmiyor. Gaz, cop, sürükleme ,tekme gözaltı geliyor.

4+4+4 meselesi üzerine sendikalar söz söylemeyecek de kim söyleyecek?

Eğitimciler eylem yapmayacak da kim yapacak? Dünümüz tehditle geçti. Şimdi geleceğimiz de tehdit altında! Türkiye’nin bugününe, yarınına dair en önemli konularından biri olan eğitim yasa tasarısı toz duman arasında, baskıyla şiddetle, zorbalıkla çıkartılmaya çalışılıyor!

Doğru dürüst anlaşılmaması için tasarı “4+4+4” kodu ile sunulmuştur.

Biliyoruz ki, bugüne kadarki devletin okulu, ırkçı militarist ayrımcı eğitim programına sahipti

Barışın okulu değildi.

Eğitim sistemi piyasanı insafına terk edilmiş, öğrenciler çoktan müşteri olmuşlardı. Okullar emekçilerin, yoksulların okulu değildi.

Ana dili yasak olan milyonlar bu ülke de yaşıyorsa, bu okullar halkların okulu değildi.

Sakat ve engelliler dışlanmış, eğitimi ticarileştirilmiş ise zaten okullar engellilerin-sakatların okulu değildi.

İnananların, inançlarını kontrol altında tutmak için yapılan programlar, inanmayanlara zorla ders koyanlar,tek bir mezhep üzerinden diğerlerini yok sayan okullar zaten hiç birimizin okulu değildi.

Bütün bunlar değişmiyor aynı kalıyor, ilave olarak yönlendirme yaşına müdahale ediliyor. Meslek lisesi ile alakası olmayan İmam Hatip liselerinin orta kısmı devreye sokuluyor. Şimdilik rötuş bu.

Amacı aslında başbakan açıkladı: Dershaneler kapatılacak, üniversite sınavları kaldırılacak. Görünürde yıllardır bizlerin talebini söylermiş gibi yapıyor.

Eğitim sistemimiz eleyici bir sistemdir. Eleği kaldıracak mısın? Bunu söyle, yoksa gözenekler daha da mı sıklaşacak?

Anlaşılan eleme barajını liseden sonra ya bırakmak istemiyorlar. İki milyona yakın öğrenci sınav kazanma umuduyla beklenti içinde.

 Şimdi bunu 4+ sonuna çekerek üretim sürecine ara elaman yetiştirmeyi hedefliyorlar.

Yönlendirme meselesini özü de budur. Fırsat eşitliği sağlanmıyorsa itiraz ederiz.

Öğrenciyi müşteri olarak algılayan bu zihniyete itiraz ederiz.

KESK eylemlerinde polisiniz Talim ve Terbiye Kurulunun Kararlarını uyguladı.

Unutmayın ki dünyanın her yanında kapitalizmin sömürüsüne, eğitimine yarattığı adaletsizliğe hep itiraz edeceğiz.

Asla terbiye edemeyeceğiniz asiler hep var olacaktır.

Türkiye’de de KESK hep asi kalacaktır.

Çünkü KESK emekçilerin vicdanıdır.

Sami Evren – www.Bianet.org

RedHack polis sitelerini KESK’e destek için çökertti

‘Kızıl hackerlar’ olarak bilinen RedHack grubu, Ankara’da eylem yapan memurlara müdahale eden polisi ve basına yönelik baskıyı protesto amacıyla dün gece emniyet teşkilatı sitelerini hackledi.

RedHack hacker grubu, KESK üyesi memurlara uygulanan polis şiddetini ve basın üzerindeki baskıları protesto etmek amacıyla dün gece Türkiye’deki polis sitelerine erişimi engelledi. Hacklenen siteler sabah 10.00 itibariyle yeniden erişime açıldı.

Polis daha önce, RedHack üyesi olduğunu iddia ettiği 7 kişiyi tutuklamış ve bu kişilerin özel yetkili mahkemelerce yargılanacağı öğrenilmişti. Bunun ardından RedHack bir açıklama yaparak, kendilerinin dışarıda olduğunu, tutuklanan kişilerin kendileriyle ilgisi olmadığını ifade etmişti.

Tüm internet siteleri kapatılan RedHack, olayı “An itibariyle Türkiye’de polis sitelerinin yüzde 95’i tarafımızca kapatılmıştır! Hapisten bu kadarı oluyor idare edin!” diyerek twitter hesabından duyurdu. RedHack grubu bu eylemi “30 Mart 1972’de şehit düşen Mahir Çayan’a” ithaf ettiklerini belirtti.

Emniyet Genel Müdürlüğü hacker saldırısıyla ilgili henüz bir açıklama yapmış değil.

(NTV)

[Son Dakika] ÇED toplantısı bitirildi

Bugün Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santralin ÇED toplantısı yoğun protestolar sonucu bitirildi.

[KESK Direnişi ikinci gününde] Bir kişi beyin kanaması geçirdi

[17.10] Kamu emekçileri eylemi KESK Genel Sekreteri İsmail Hakkı Tombul’un “Biz iki gün önce AKP’nin sıkıyönetim ilan ettiğini söylemiştik ama yanılmışız. AKP, savaş ilan etmiş. Biz bu ülkede sorgulayani direnen nesillerin yetişmesini istedik ve istemeye devam edeceğiz. Ülkenin dört bir yanında her yer Ankara her yer direniş demek için şimdi İllerimize dönüyoruz” sözleri ile sonlandırıldı. Ancak polis dağılan kitleye tekrar saldırdı.

Saldırılarda yaralanan ve beyin kanaması geçiren bir kişinin ameliyata alındığı bildirildi.

[17.00] Tandoğan’da toplanan kitleye de gaz bombası.

[16.50] KESK Şubeler Platformu’nun bu akşamüstü saat 18.00’de Taksim’de toplanacağı açıklandı.

[16.35] Polis müdahalesi sonucunda dağılan gruplar Tandoğan Meydanı’nda toplantı. Bir açıklama yapılabileceği söyleniyor.

[15.55] Polis müdahalesi sonucunda dağılan grupların, GMK çevresinde mücadeleye devam ettikleri haberi geliyor.

[15.37] Gelen bilgilere göre KESK’liler Tandoğan yönüne ve Necatibey Caddesi’nde yürüyüşe devam ediyorlar

[15.23] Biber gazı ve sulu müdahale sonrasında 100 metre geride KESK’liler tekrar toparlanmaya çalışıyor. Aralarında milletvekillerinin de olduğu kitle gaz ve sudan etkilendi.

[15.15] Polis müdahalesi başladı.

[14.50] KESK’liler ile polis arasında mesafe kalmadı. Yapılan anonslarda “Bir adım daha atarsanız müdahale edilecektir” deniliyor

[14.30] KESK üyeleri İstanbul’da AKP İl Başkanlığı’na yürüyor

[14.18] Milletvekillerinin görüşmeleri sonuçsuz kaldı. Yürüyüş başlıyor.

[14.00] Milletvekillerinin TBMM karşısında (Akay) basın açıklaması yapılsın önerisi polisler tarafından kabul edilmedi.

[13.15] İzmir’de kalabalık 3 bin kişiye ulaştı. İstanbul’da KESK’liler Cevahir AVM önünde, Adana’da Belediye önündeki KESK’lilere izin vermiyor.

Fotoğraf, @gulertunan adlı kullanıcı tarafından Twitter’dan paylaşıldı

 

[13.10] Kalabalık 5 bine yaklaştı. Polisler kasklarını taktılar. KESK Meclis’e yürüyecek.

[12.45] Eğitim-Sen Başkanı Ünsal Yıldız, TBMM önünde basın açıklaması yapma hakları olduğunu, olacaklardan bu hakkı kullandırtmayan polisin sorumlu olduğunu açıkladı.

[11.43] Polis, verdiği süreyi 14.00’e uzattığını açıkladı.

[11.30] Ankara’da görülmemiş manzara. KESK’lilerin alanına getirilen sinyal kesicilerle, KESK’lilerden haber alınması engelleniyor.

[11.20] Geceyi GMK’da geçiren KESK’lilere katılım artıyor. Sayı 3 bine yaklaşmış durumda.

[11.00] Polisin müdahale hazırlığı iyice ortaya çıktı. Ankara’nın üzerinde helikopterler uçuyor.

[10.55] Çevre yolların hepsi kapatıldı. Müdahale hazırlığı var. Sokak tek ses: Direne direne kazanacağız

[10.40] Polis saat 11.00’de müdahale edeceğini açıkladı. KESK üyeleri yasa çekilene kadar eyleme devam edecekler.

[10.10] Polis geceyi sokaklarda geçiren KESK üyelerine dağılmaları için bir saat verdi. KESK Başkanı polislere sesleniyor: “Eylemimizin olumlu algısını yok etmek istiyorsunuz.”

[10.00] KESK’e bağlı sendika üyelerinin Ankara’da başlattığı direniş ikinci gününde de devam ediyor. KESK’liler geceyi trafiğe kapattıkları Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’nda geçirdiler. Bilmeyenler için GMK, Kızılay’da kesişen şehrin iki ana bulvarından bir tanesi.

Dün gece itibariyle de KESK’lilere katılımlar sürdü.

Hrant’tan şehit yapan kafa – Aydın Engin

Önce Başbakan canlı yayınlanan grup toplantısında, hem de milletvekillerinden yükselen alkış kıyamet arasında kostaklana kostaklana ilan etti. “Bundan böyle” dedi, “Terörle mücadele hayatını kaybedenleri de şehit kapsamına alıyoruz…” Gülmekten devamını duyamadım. Akşam anahaber bültenlerinde gerisini öğrendim.

 

Bu kez gülmedim.

 

Dini bütün biri olmakla öğünen bir siyasal liderin müjde verir gibi ilan ettiğinin özü özeti şu: Asker ve polislerin yanısıra terör olaylarında hayatını kaybedenlerin geride bıraktıklarına maaş bağlanacak, çocuklarına Başbakan’ın deyişi ile “istihdam sağlanacak” falan filan…

 

İyi de bütün bunlar için “şehit kapsamına alma” saçmalığına ne gerek vardı acep? Basit bir yasa değişikliği yapılır, maaş bağlanır, istihdam sağlanır, olur biter…

 

Kuşkusuz AKP tepelerinin bu tuhaf, bu saçma kararının açıklanabilir bir nedeni var. AKP yüzde 50’lik oy oranını yükseltmek istiyor. Buna Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına giden yolda ya da olası bir erken seçimde tek başına iktidarı iyiden iyiye pekiştirmek için ihtiyacı var. Keza yeni bir Anayasa için  partiler arasında bir uzlaşma sağlanamazsa, ki sağlanacağa benzemiyor, AKP “İşte benim Anayasa taslağım; bunu oylayalım” deyip referanduma gidildiğinde işi garantiye bağlamak hesabında.  CHP’den de, BDP’den de oy kapılamayacağına göre kalan tek kanal MHP. Ondan oy çalabilmek içinse “Milliyetçi MHP’den daha milliyetçi” olmak gerek.

 

Nitekim Başbakan’ın son dönemdeki konuşmalarında milliyetçilik yönünde hızla ve kararlılıkla yol aldığı besbelli. Sivillere de şehitlik bahşeden son karar aynı yolda yeni bir adım ve öncekilerin üstüne tüy dikecek kadar da saçma…

 

Saçma çünkü şehit İslam’a özgü bir kavram. Din yolunda savaşırken yaşamını yitirenler için kullanılıyor. Osmanlı din temelli bir devlet olduğu için savaşta ölen her askerin “şehitlik mertebesine” ulaştığı ve şehitlerin “cennet mekan” olduğu bir önkabuldü.

 

Daha sonra terim (kavram) din temelli bir savaş olmasa da vatan için savaşırken ölenler için de kullanıldı ve yaygınlık kazandı. Ama sadece “müslüman savaşçılar” için. Örneğin 1. Dünya Savaşında Galiçya cephesinde ölen Osmanlı askerleri için düzenlenen bir savaş günlüğünde “…Bugünkü çarpışmalarda 72 askerimiz şehadet mertebesine ermiş, ayrıca 17 gayrimüslüm Osmanlı tebaası asker de hayatını kaybetmiştir” deniyordu.

 

Şehit teriminin yaygın ve gitgide içeriğinden uzaklaşan kullanımı 1970’li yıllarda sosyalist harekete de sıçradı ve “devrim şehidi” diye yeni ve bir o kadar da yanlış bir kavram kullanılmaya başlandı. O kadar ki o yıllardan itibaren sosyalistlerin düzenledği toplantıların açılışında “Devrim şehitleri için bir dakika saygı duruşu” zorunlu bir ritüele dönüştü.

 

Marksist ve şehit !..

 

Uymuyor elbet. Ama dedim a uysa da uymasa da…

 

1990’larda insanlık dışı hapishane koşullarına karşı direnenler “Açlık grevi” yerine “ölüm orucu” gibi yine islami bir kavram kullanmaya başladılar ve  “ölüm oruçları”nda yaşamını yitirenler de “devrim şehidi” oldu.

 

Marksist, oruç, şehit !..

 

Dedik a uysa da uymasa da

 

Yine 1990’larda PKK ile mücadele “düşük yoğunluklu savaş” diye nitelenen silahlı çatışmalara dönüştüğünde (sanıyorum 1995’de) Genelkurmay gazete yöneticilerini Ankara’da topladı ve itirazı hakkı bulunmayan bir talimat verdi:

 

– Askerler şehit olur, polisler hayatını kaybeder, korucular ölür, PKK’liler ölü ele geçirilir. Haberlerde bu farklara dikkat edilecek, titizlikle uyulacak.

 

Uyuldu da. Belleğinizi yoklayın. Yukarıdaki “talimat”a uygun yüzlerce haber okudunuz.

 

*    *    *

 

Tayyip Erdoğan’ın verdiği terör saldırılarında yaşamını yitirenlerin de şehit kabul edilip geride bıraktıklarına maaş bağlanması, iş bulunması müjdesi, milliyetçi seçmen kitlesine verilen bir rüşvet, devlet kesesinden şehit yakınlarını tavlama manevrasıdır. Yani saçma olduğu kadar ayıptır da…

 

Nitekim MHP lideri Bahçeli de bunu gördü ve dün yağıp gürledi.

 

Onun ağzından aktarıyorum:

 

“…İnancımız, şehitliğin hangi hallerde olacağını ve kime şehit denileceğini ifade etmiş ve bu konudaki sınırları kalın olarak çizmiştir. Yüce Allah’ın isimlerinden birisi olan şehit, ölmeyen, aksine Rabbimizin katında diri olan ve O’nun ikram ettiği nimetleri gören, kıyamet günü inkarcıların aleyhine Peygamber efendimizle birlikte şahitlik yapacak ayrıcalıklı ve mukaddes bir kimsedir. Her hal ve şart altında vefat eden birisinin şehit olabilmesi için Müslüman olması mutlak anlamda gerekliliktir…”

 

Bir gün Devlet Bahçeli’nin sözlerine katılacağım aklıma gelmezdi ama n’apayım, adam yerden göğe haklı.

 

Nitekim AKP’nin savrulduğu bu absürd (=saçma) nokta, Aileden Sorumlu Devlet Bakanı kadıncağızın dilinde artık saçma terimi ile de tanımlanamaz bir eşiğe sıçradı. Bakana göre Hrant Dink de şehit sayılacak!

 

Herhalde karısı Rakel’le oğlu Ararat’a şehitlik maaşı bağlanacak; Delal, Sera, Arat, Rakel için isterlerse iş filan da bulunacak…

 

Neresini düzeltelim bu saçmalığın?

 

Bir: Hrant bir savaşta yaşamını yitirmedi, o devlet destekli bir cinayette öldürüldü.

 

İki: Hrant pek mütedeyyin sayılmasa da Hristiyandı. En azından nüfus kağıdında öyle yazıyor. Yani şehit olması mümkün değil. Bana inanmıyorsanız, Devlet Bahçeli’nin sözlerini bir daha okuyun…

 

Üç: Hrant bir Marksist’ti. Bir Marksiste pek çok şey yapabilirsiniz ama ondan bir şehit yaratamazsınız…

 

Dört: Beyler, hanımlar vicdanınız bu kadar kararmasın: Hrant’ı bari mezarında rahat bırakın.

Aydın Engin – www.t24.com.tr

[Yeşil Gazete Akkuyu’da] Tutanakta skandal!

[11.57] Akkuyu’da skandal. Toplantı tutanağı, “Toplantı yapılmıştır” diye tutuldu.

[11.35] Gözaltılar serbest!

[11.19] ÇED toplantısında gözaltına alınan isimler şöyle: Ali Okutan, Deniz Melis Özşen ve Necati Öztürk

[11.10] Avukat Semra Kabasakal’ın açıklamasına göre üç gözaltı var. Biri bırakıldı fakat, bırakılmayan iki nükleer karşıtının şiddet gördüğü ifade ediliyor.

[11.00] Toplantı basın mensuplarının haber alma hakkını kullanamadığı gerekçe gösterilerek bitirildi.

Nükleer karşıtları toplantının olmadığına dair tutanak tutulmasını istedi. Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı, “bu toplantı meşru değildir” dedi.

Salondan “nükleere inat yaşasın hayat” sloganı yükseliyor.

[10.50] Nükleer karşıtlarından Sabahat Hanım söz adlı: “Japonya nükleerden vazgeçerken neden burada santral kurmak istiyorsunuz?
Balakova’da neden vazgeçtiniz? Belene’de neden vazgeçtiniz? Hindistan’da neden vazgeçtiniz?
İran’da neden santralı çalıştıramadınız?
Sizin (firmayı kastediyor) santral sisteminiz iflas etmiştir!
Biz nükleer santral istemiyoruz!”

[10.47] Nükleer yetkilisinden inciler: “Paris’e 200 km mesafede 6 nükleer santral var, Barcelona’nın yanında santrallar var, Dünya’nın her yerinde nükleer santrallar var” Salon tekerlemeyle yanıt verdi:

“Yalancı yalancı sana kimse inanmaz
yalancı yalancı
sözüne kimse kanmaz”

[10.40] Nükleeri yapacak firma raporunu okumaya çalışıyor. Salondan gelen tek ses: YALAN!

[10.35] İçeride yer olmasına rağmen içeri alımlar durduruldu. Dışarda kalanlar bahçede bekletiliyor. Polis, jandarma ve özel güvenlik salona girişleri engelliyor. İçeriye 150 kişi girmesine rağmen 250 kişilik salonun doldu denmesi, başka kapıdan içeriye nükleer yanlılarının alındığı kuşkusunu ortaya çıkardı. Bahçeden “İçeridekiler satın alınmış köylülerdir” sesleri yükseliyor.

[10:19] Konuşma kesildi. Protesto devam ediyor. Açılan pankartlar. Sloganlar “Emperyalist sermaye akkuyudan defol”
alkışlar, ıslıklar, yuh çekmeler, konuşma şu anda kesilmiş durumda.

[10:14] Açılış konuşması sloganlar arasında kesik kesik yapılmaya devam ediliyor.Fitili ateşleyen ortalık sakinken ortaya çıkan bir kişinin, “ayağa kalkıp tek slogan atan kendini dışarıda bulur” söylemi oldu. O andan itibaren başlayan sloganlar 15 dakikadır devam ediyor. Açılış konuşmasını yapmaya çalışan kişi, “halkın bilgilenme hakkını engellemeyin, sayın valim, belediye başkanım, değerli basın mensupları hoş geldiniz. Halkımız ÇED toplantısına davet edilmiştir. Rapor sunulmuştur.”

[10:09] Açılış konuşması sloganlar ile sürekli kesiliyor. İsyanını haykıran bir kadının sesi: “buralar bizim, size bırakmayacağız”, yeni bir slogan”köylüler uyanın, topraklarınız gidiyor”

[10:02] Toplantı başladı. Nükleer karşıtları salonda. Salon içerisinde bir kişinin ayağa kalkıp, “tek slogan atan kendini dışarıda bulur” söylemi ortamı germiş durumda. Nükleer santral istemiyoruz, Akkuyu çernobil olmayacak, Nükleere inat yaşasın hayat, … sermaye akkuyudan defol sloganları atılıyor. Sloganlar konuşan kişinin sözünü kesiyor.

[09:20] Kaymakam açıklama yaptı. Herkesin içeri girebileceği söylendi. 9:30’dan itibaren nükleer karşıtları salona alınacak.

[09:10] Nükleer karşıtları Akkuyu’ya gelmeye başladı. Şu anda yüzü aşkın kişi Büyükeceli köyünde Belediye salonunun önünde salona girmek üzere bekliyor. Köylüler yavaş yavaş içeri alınıyor. Önceliğin köylülere verileceği söyleniyor. İçeri alınmayanlar protesto etmeye başladı. Jandarma ile protestocular arasında gerginlik var.

——————

Akkuyu nükleer santral projesi için bugün Akkuyu’nun bulunduğu Mersin Gülnar’ın Büyükeceli köyünde ÇED tanıtım toplantısı yapılıyor. Toplantı için günler öncesinden hazırlık yapan nükleer karşıtı aktivistler otobüslerle dünden beri Akkuyu’ya akıyorlar.

Yeşil Gazete olarak Akkuyu ÇED tanıtım toplantısını Büyükeceli köyüne giden 2 muhabirimizle izliyoruz ve gün boyu muhabirlerimizden aldığımız bilgileri haberlerimizi sürekli güncelleyerek anlık olarak sizlere aktaracağız.

Akkuyu’dan sürekli yayınımızı gazetemizin Twitter ve Facebook adreslerinden de takip edebilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Canlı yayındayız!!

Yeşil Gazete olarak Ankara’dan KESK eylemini, Mersin Akkuyu’dan ise nükleer santral ÇED toplantısını canlı olarak izleyebilirsiniz.

Kesintisiz olarak canlı yayını takip etmek için ayrıca TWITTER‘ı ve FACEBOOK‘u da kullanabilirsiniz.

Efkarlı piyon

Söz arasında ‘BEN’ dedikçe bu söz ‘CAN’a imâdır, dersin.

Şebüsteri, Gülşen-i Râz

*****

“Gitmesem olmaz mı?” dedim, “olmaz!” dediler. Askerlik şubesindeki zarif hanımefendiyle durumum hakında konuşuyor olsak da, konu bizi aşıyor. Konuşmuşuz, konuşmamışız bir şey farketmiyor. Karar ne benim, ne de olmaz diyenin. Hakkımdaki karar, soğuk bir levhaya yazılmış. O levha da efsanevi bir dağın zirvesine konulmuş. Fotokopilerine bakabilirsiniz ama orjinaline ulaşılamaz, oraya gidilen yol sorgulanamaz, kesinlikle değiştirilemez… Üzerimde, bedenimde, yaşamımda söz sahibi ol(a)mayan bir piyonum BEN.

Ulus devlet martavalları

Neo-liberal dünyada devletin ve sermayedarların beleş beleş emek sömürdüğü için askerliği şakşaklamasını anlarım da, gariban yurttaşların aynı dil ve bahaneleri tekrarlamasına kıl oluyorum BEN. Devletimiz, milletimiz, vatanımız’lı cümleler kuran bu güruhlar tv’de gördüğü ünlü politik starların papağanca taklidini mi yapıyor; yoksa bana mı öyle geliyor? Aradaki fark bunların elinde mikrofon olmaması. Biyz’li cümleler kurup milyonları sahiplenen bu aklı-cevvaller sorulsa aynı apartmandaki komşularını tanımaz. Sokağında kim oturur, kimin bir ihtiyacı var bilmez. Yine de büyük laflar etmeye pek meyillidir; hele ki klavye başında. Bu durumu özellikle online medyadaki okur yorumlarında görebilirsiniz. Zaten sokakta, kahvede, parkta, otobüste birileriyle, birebir samimi bir atmosferde iki çift laf etseniz anlaşamayacağınız, uzlaşamayacağınız insan yoktur çünkü o atmosferlerde vatan-millet sözcükleri beş para etmeyen sahte sözcüklerdir. O hâlde kim vatanım dese, “iyisi mi sen politikaya atıl” esprisi patlar. Ne de olsa beton-millet-sakarya sözcükleri daha çok “demeç”lerde yaşar.

Türkiye toplumsal iletişiminde kayda değer bulduğum ender aydınlardan birisi olan Gündüz Vassaf, ulus devletlerin çökmekte olduğundan bahsediyor. Aslında kitaplarına nazaran köşe yazılarında oldukça nazik davranıyor, belki de davranmak zorunda kalıyor. Ulus devletler çoktan çöktü. Hortlak, sadece ehlileştirilmiş kitlelerin dilinde dolaşmaya devam ediyor. Dünyada, sermaye hudut-mudut tanımıyor ama devletler ve şirketler sermayenin ülkesine gelmesi için türlü numaralar yapıyorken, dikenli teller ve mayınlarla çevrili sınırlar içine hapsedilmiş insanlar ise küresel bir firmada çalışabilmek için, çok afedersiniz, götünü yırtıyorken, hangi ulus devletten bahsediliyor? Dünyanın ilk tarımının gerçekleştiği ve böylelikle ilk bitki evcilleştirmesinin yapıldığı yani kendi haliyle kocaman bakla tanelerinin, yemişlerin, meyve ve sebzelerin evrildiği bu topraklarda yaşayan insanlar açlık sınırında geziniyorsa, daha geçen ay Bolu’da 12 kişide verem tespit edilmişse (–ki buna artık açlık değil kıtlık demek gerekir), ne ulus devleti? Kimin ulus devleti? Bu devlet için, yurt içinde ve yurt dışında kalan küçük bir kitle “bizim devletimiz” diye sırıtabilir ama bir zahmet geriye kalanlar artık BEN demeyi öğrensin. Sıkıldım artık biyz diyenlerden, yeter!

Oooff – oofffff…

Hatırlarım da çocukluğumda vergilerin yol, köprü, elektrik, su ve sağlık hizmeti olarak geri döndüğü söylenirdi. Sonra herşeyi devletten beklemememiz gerektiğinden bahsedilmeye başlandı. Yollar, köprüler paralı oldu. Suyu, elektriği saymıyorum bile. Bir 10 sene de bu kurumların zaten zarar ettiği ve sosyal devlette zarar etmenin mecburi olduğu anlatıldı. Sanki devletin çok umurundaymış gibi, bu durum da anlayışla karşılandı. Geçtiğimiz yılbaşından itibaren sağlık hizmeti de zorunlu ücretli yapıldı ve öğrencilerden, işsizlerden bile bu yolla vergiler toplanmaya başlandı. Şimdi ise tüm bu kurumların kâr etmesiyle övünülüyor. Çocukluğumun Turgut Özal’ından başlayarak şimdinin şirket gibi yönetilen devletine uzanan süreçte, BENde oluşturulan algıyla, hazır askerliğin bedelinin 30.000 lira olduğu açıklanmışken, yapacağım askerlik için, bu meblağın hesabıma yatırılmasını arz etsem ayıp etmiş olmam herhalde. Herşeyin başı bir yandan ekonomi, bir yandan “adalet” ya hani; ona istinaden…

Sönen umutlar

Oysa tarih bana 10 küsür yıl evvel geleceği ne de pembe göstermeye başlamıştı. Cahil sözcüğünü herhangi bir nedenle bir düşünce ya da kimseye karşı kullanmayı cehaletin ta kendisi olarak görmeye başlamıştım. “Doğu-batı arasında köprü ve medeniyetlerin beşiği olan Türkiye” sözünün kafamıza kazınmış olmasından mutlu ve değişimden yana umutluydum. Ben okumasam da, dinlemesem de, dini cemaat veya tarikat şeyhlerinin kendi literatürünce yaptığı sular seller gibi ezberlerinin, vaazlerinin, aktarım ve yorumlamalarının, eğer birilerini tatmin ediyorsa, bunun da bir anlamı olduğuna inanmış, akademik anlamda olmasa da, bi’şekil alimlik ifade ettiğinin anlaşılacağını öngörmeye başlamış ve aynı muhabbet ortamını paylaşsak karşılıklı çok gülüp, muhakkak belli konularda öpüşüp koklaşabileceğimizi hissetmeye başlamıştım. Ülke içindeki Türkçe iletişim kaynaklarının özgürleşmesi her dil ve kültürle olan bağlantımızın kuvvetlenmesini de beraberinde getirecekti. 100 yıl evvel başlayan batılılaşma serüvenimiz artık Fars, Hint ve Çin’e kadar uzanan doğu kültürleriyle de barışmamızla takdis edilecekti. AB yolculuğumuzu hep beraber alkışlarken daha derin bir demokrasi anlayışını yavaş yavaş içselleştiriyorduk. İnsan hakkını, yaşam hakkını, bireysel hak ve özgürlükleri öğreniyorduk.

Sanki doğu toplumlarının kaygısız ruh haliyle, batı toplumlarının birey özgürlüğü bu topraklarda yeni, barışçıl ve hatta ekolojik denilebilecek bir kültür inşasına yol açacakmış gibiydi. Fakat öyle olmadı, tam tersi oldu. Batılı liberal ekonomi politikalarıyla doğu despotizmi birleştirildi. İnsanlarını, düşünemeyen, kendi kararlarını kendisi alamayan, yaratıcılıklarını tehlikeli varsayan ve onları yığınlar olarak kabul eden kavrayış, doğası gereği, insanların kendilerini güdecek çobanlara ihtiyaç duyduğundan hareket ettiği için, çipli-numaralı kimlik kartlarıyla yurttaşlarını damgalamayı ve mobeselerle asayişi berkemal tutmayı teknolojinin nimeti sayan totaliter doğu yönetimlerinin “modern” bir örneğine dönüştürüldük. İşin yazıksanacak yanı ise bahsi geçen koyunların da kıçlarına kızgın damga vurulmadığı için sevinçten havalara uçma nidaları atması… Daha kötüsü ise binlerce yıldır rehavet ve bi’bakıma refah içinde yaşayan, hani bizim görgüsüz modernlerimizin kahvede pineklemek dediği, ama BENce temelde barışçıl bir yaşam olan ve bir bakıma bu topraklarda yaşamış gelmiş, geçmiş tüm kültürleri de işaret eden ve kavramsal olarak “Doğu kültürleri” sözüyle ayırt edilen yaşam halinin, aynı zamanda kültürel anlamda da bir geçiş-köprü coğrafyası olan Türkiye’de yeni bir anlama bürünmeye başlamış olması. Bu anlam gitgide daha rekabetçi, yarışmacı, birbirini ezen ve birbirinden yabancılaşması gerektiğinden hareket eden batı kültürel halini içselleştiriyor ve bunu yeni dünya düzeni veya “çağdaşlık” gibisinden algılayıp, birbirlerini de bu yönde güdülüyor. Aradaki farkı ise BEN aslanlarla sırtlanlara benzetiyorum. Çünkü her ne kadar rahatsız edici gibi dursa da batı kültürel hali bu rekabetçiliği bireyin temel yaşam ve özgürlüklerine dayalı anayasal haklar temelinden yükseltip, yarışmacılığı olimpiyatlarda olduğu gibi görgülü bir anlayışla ve hiçbir bireyin veya devletin herhangi bir birey üzerinde otorite kuramayacağı, ne yapması gerektiğini zorlayamayacağı kurallarla perçinlerken, ne yazık ki bizde değişmekte olan yeni kültür herkesin herkes üzerinde söz ve hak sahibi olduğuna dair birlik, teklik, biyz gibi söylemlerle kin, nefret ve haset tohumlarını kutsayarak büyüyor. Demokrasi duyarlığına sahip insanlar ise çözümü (acıdır ama) sistemin her farklı bireye saldırısında “hepimiz O’yuz” diyerek kurtarmaya çalışmakta buldu, buluyor. Karaya vuran deniz yıldızlarını tek tek denize geri atmaya çalışmak… Trajik bir masaldı, gerçek oldu.

Görgülülük

Bizim neslimize (ve sanırım bizden öncekilere de) görgülülük ‘kurallar’la anlatıldı. Belki de bu anlayış sonradan görmeliğimizin ve faşizan zihinlerimizin en belirgin özelliğidir. Bu kavrayışın memlekette kendisini modern görenlerle, taşra despotlarının aralarındaki farkı yok eden öz olduğuna inanıyorum. Eğer görgülülük kurallarla açıklansaydı askerlik herhalde en görgülü yaşam evreni olurdu. Oysa görgülülük kurallılıkla tam ters yönde hareket eder. Görgü, birden fazla kişinin bir araya geldiği ve sosyal yaşam alanı oluşturduğu zamanlarda, kuralların es geçilmesi veya esnetilmesiyle ortaya çıkar. Uygarlığın ve uygarlaşmanın temellerinden biri de budur. Bir otomobil sürücüsünün yol hakkı kendisindeyken, (gariptir ama) bir yayaya yol vermesi, bir otobüs şoförünün durağa yetişemeyen yolcuya özel olarak durup, kapıyı açabilmesi, haftaiçi bir geceyarısı sokaktan “seviyorum huleyn” gibi bir sesle nara atıp, yeri göğü inleten bir gence gülümseyebilmek, çelik yelek giymiş, eline kalkan, başına kask takmış polisin, kızgın olan ve zaten kızgınlığı sebebiyle protesto hakkını kullanan bir göstericinin tavırlarını sükunetle karşılayabilmesidir görgülülük. Aslında yeşil düşüncenin doğrudan demokrasi dediği olayla paralel. Bunları yas-saklarla açıklamaya yeltenmek kalın kafalılığın en net dışavurumu olsa gerek. Kapalı bir mekanda, sigara yasağını hatırlatan tabelanın altında yalnız olan beş tiryakinin, birbirlerine bakıp iç geçirmesi veya sigara yakana diş gıcırdatması yerine, pofur pofur sigaralarını içmesidir görgülülük. Aksi halde bu kişilere beyin sahibi insan değil, omurilikten ibaret demek gerekirdi. A-a, pes doğrusu; en görgüsüzce sayılan şeyleri görgünün ta kendisine çevirdim!

Görgü, bireyin istediği gibi yaşama, kendi hakkındaki kararları ancak ve ancak kendisinin alabileceğine, kendi istekleri doğrultusunda istediği kendi olabilmesi ve en uç örneklerde bile olsa ona saygı duyulması hakkına işaret eder. Kendi istediği “ben”i yaşayabilmesi ise toplum yararı için tek mükafattır. Sadece bu anlamdaki görgüyle, uygarlığın temeli olan bilimde ve sanatta özgünlüğün yolu açılabilir. Geriye kalan ve bizlere öğretilmiş olan görgülülük, görgü budalalığından ve esas görgünün sahte bir kopyasından başka bir şey değil.

Efkar

Efkarım gidip gelip aynı yere varıyor; birey hakları ve görgüye… Askere gitmek üzere hazırlandığım şu günlerde sürekli aklımda bu zıtlık yankılanıyor. 75 milyon ayrı insanı kütük gibi aynı kalıplara sokan anlayışa muhalif olan en önemli anahtar kavram bireysel hak ve özgürlüklerken, bu konudan bahseden, topluma bu konuyu hatırlatan herhangi bir yayım veya söylemle gittikçe daha az karşılaşıyorum. Bu konuyu her gün yazılı ve görsel medyada görmemiz gerekirken, kayda değer son konuşmayı 4 (yazıyla dört) ay önce Şafak Pavey mecliste yaptı. Oysa 2000’lerin başında oldukça sık karşılaşır, okur, dinler ve tartışırdık. AB’den, gelişmekten, demokrasiden bu kadar çok dem vurulup, üstelik yeni anayasa yapılırken, işin özüne hiç dokunulmaması tam bir muamma değil midir?

Askerlikle kültür (yaşam hali) arasında üzerinde pek durulmayan bir bağlantıya işaret etmeye çalışıyorum. Askerlik hakkındaki tartışmalarda hep ölüm ve öldürme konusu üzerine odaklanılıyor. Bu elbette en kati muhalefet ve elbette önemli bir tartışma konusudur. Bu konuda savaskarsitları.org’da birikmiş hayli literatür bulunmakta. Onlarca vicdani redcinin kalemi, anti-militarist makale, kitap ve haberlere ekleyebileceğim pek birşey yok. Bu konuda BENim tek ekleyebileceğim ölmekten değil de, öldürmekten korkanlardan olduğumdur. Hamlet’in konuşturulduğu haliyle; “ölmek uyumak sadece”. BEN, hergün kendimizi tatlı tatlı uykuya bırakmamıza değil de, her defasında uyanabilmemizi mucizevi bulanlardanım. Bunlardan birinde uyanmazsak pek de birşey değişmiş olmayacaktır. Her canlının yaşam hakkına inanan birisi olarak insan öldürmeye zorlanmış olmak ise çok acı. … Bir başka akstaki vatanseverimsiler de başka bir muhalefetten bahsediyor. Askerliğin profesyonel bir iş olduğu ve profesyonellere bırakılması gerektiğinden, ki böylelikle daha büyük başarı elde edilebileceğinden dem vuruyorlar. … BENse askerliğin kültürel anlamda toplumda nasıl yaşanıp, yaşatıldığına değinmeye çalışıyorum. Gazete manşetlerinden, resmi söylemlerden rütin ve basit gerçeklere yaklaşmak istiyorum. Genç erkeklerin 6 ile 15 ay süresince hiç tanımadığı insanlarla bir araya getirilmesi, koğuşlarda yatırılması, kaz adımlarıyla yürütülmesi, alakasız bir duvarın, bir kapının başında bekletilmesi ve örnekleri çoğaltılabilecek ama henüz deneyimlemediğim, sayısızca, insan yaşamını, onurunu aşağılatıcı gerçekler… BEN, (elbette saygıya layık bir değer bulduktan sonra) bir üniversite hocasının, öğretmenin, doktorun ve belki bir sanatçının, kadının ya da bir dedenin  emirlerini dinler, ona saygıyla selam veririm de; bir askerin, veya beş para etmeyen bir politikacının emirlerini dinlemeyi, ona selam çakmayı insan uygarlığına hakaret sayarım.

Türkçe iletişim içinde insanlara ne yapma(ma)sı gerektiğini söyleyen yığınla literatür, öğüt ve vaizle karşılaşırız ama insanların zorla hiç bir şey yapmaması gerektiğini öven ve elbette zorla hiçbirşey yaptırılamayacağını söyleyen literatür ve vaizlerle pek karşılaşamıyoruz. Bazen bu sorunun rönesansı, reformu yaşamamamızdan kaynaklandığından bahsedilir. Kimi yönlerden katılsam da, dünyada olan ve insan yaşamına ilişkin her olguyu evrensel kültürel miras olarak görme yanlısıyım. Batıda gelişmiş ve sağlam temellere yaslanmış bireysel hak ve özgürlükler, bu toplumu yönlendiren hukuka çok da uzak olmamalı. Başta, ille de milli olan eğitim ve yine, ille de milli olan tarih anlayışlarını aşabilsek, evrensel değerleri ve dünya tarihini insanoğlunun çektiği acılar ve başarılar olarak görüp, değerlendirsek; bireysel ve toplumsal özgürleşmemizde pek çok entelektüel barikatı kolaylıkla atlatmış olacağız ama şu “biyz ve türlü türlü onlar” söyleminden bir türlü kurtulamıyoruz.  BENim onlarım yok. “Hepimiz onlarız. Hepimiz biziz.” İşte bu efkarla askere gidiyorum.

“İstemeyen elbette yapmasın, zorla değil ya!” demek çok mu zor? Diyorlar ki “o zaman hiç kimse yapmaz!” “E, hani bu memleketin onca vatan naraları atan, şarkıyla, türküyle, neşeli asker uğurlamaları  vardı?” diye sormak bir yana, “bu memlekette neden her konu ille de, ya herro ya merrocu zihinsel uçurum içine hapsediliyor?” diye sormak BENce çok daha anlamlı. Gündelik hayatlarımızın her yerinde sıklıkla karşılaştığımız, “o zaman herkes …” ya da “o zaman hiç kimse …”’lerle başlayan cümleler açık seçik koyun mantığı değil midir? Neden hepimiz aynı şeyi yapmak veya yapmamak zorundayız? Çeşitliliğe, farklılıklara bu kadar kapalı olunması, herkesin kendine has değil de, herkesin birbirinin aynı olması, birbirine benzemesi, benzetilmeye çalışılması, tam da şu günlerde bildik tarafgirlikle, boğuşmalarla acı acı seyrettiğimiz rekabetin yani “eğitim”’in konusu değil midir? Buna karşılık daha eğitim der demez rekabetin tarafları arasındaki farkın ortadan kalktığı aynı faşizan-despotik öze varıyoruz. Çünkü aslında bireysel hakların batıda da henüz tamamlanmamış ve belki de tarihin gösterdiği haliyle kolay kolay bitmeyecek olan mücadelesinde, biz çok gerilerde kalmış ve daha da geriye doğru yönelmeye başlamış olsak da, oralarda yakın zamanlarda eğitim yerine öğrenim denmeye başlandı. Dolayısıyla eğitim hakkı değil, öğrenim hakkından yani yine özünde birey anlayışı üzerinden yükselen, öğrenciyi merkez alan anlayış farkının muhalefeti sürdürülüyor. Buralarda ise bireyden, “BEN”den yani “CAN”dan bahsetmek yakın zamanlara kadar ayıpken, şimdiki çifte iktidarda ya günaha dönüştürülmek isteniyor, ya da inceden çıtlatılsa da kavramın içi yeterince doldurulamıyor.

****

Not: Şu günlerde yaşadığım yarı sarhoş ruh halleriyle ve belki de uzun süre yazamayacağımdan olsa gerek, biraz fazla kafa ütülemiş bulundum. Bahsettiğim üzere bedenim ipotek edildiğinden uzun süre ortalıkta ol(a)mayacağım. Beynimi kapatıp, yalnızca omurilikten ibaret yaşayacağım ve zaten yalnızca bunun yeterli olacağı ve bunun istendiği uzun süreçte, bugüne kadar çoğunlukla gündem dışı (veya gündemden esinlense de) mümkün olduğunca eskimeyecek yazılar yazmaya özen gösterdiğim için Yeşil Gazete’den ayrı olarak tüm yazılarımı blogumdan geçmişe yönelik takip edip, online medyada dolaşımda tutarsanız, BENdeniz yok olsam da, hoş bir seda olarak yankılandığımı duyumsar ve belki de bu durum, ya soğuk koğuşumda, ya duvar beklemelerimdeki tek kıvancım olur. Gerçek bir erkek gibi ağlamaya başlamadan önce, tanımasam da, bilmesem de anlaşamayacağım insan olmadığına inanan birisi olarak, tekrar muhabbet edebilmek üzere…

Şimdilik hoşçakalın…