Ana Sayfa Blog Sayfa 4732

Korsan Partilerin yükselişi

Korsan Partiler Avrupa’da hızla büyüyor. Tabii ki büyüyen her şey gibi sorunlarıyla birlikte.

Süper Final’e yağmur engeli

Beşiktaş ile Galatasaray arasındaki mücadeleye yağmur engeli… Spor Toto Süper Final Şampiyonluk Grubu’ndaki ilk karşılaşma yoğun yağış ve zeminin futbol oynamaya müsait olmaması nedeniyle ertelendi.

Süper Final’in ilk maçı hakem Hüseyin Göcek’in kontrolleri sonucunda 19.15’te ertelendi.

Lütfen polisleri dövmeyiniz – Güven Sak

Bizim bildiğimiz, sivil vatandaşlar polis dövmez. Polis önüne gelen herkesi aklı estiği gibi döver.

Geçenlerde, Bern’de, İsviçre Dışişleri Bakanlığı’na girerken kenarda bir broşür gördüm. Üzerinde kocaman kocaman “Lütfen polislere karşı şiddete başvurmayınız, onlar görevlerini yapıyorlar” yazıyordu. Vallahi önce şaka gibi geldi. Bizim bildiğimiz, sivil vatandaşlar polis dövmez. Polis önüne gelen herkesi aklı estiği gibi döver. Görev tanımı gereği döver bir nevi yani. Bir de oturmuş, memlekette neden ondan yok, neden şundan yok deyip duruyorum. Bakın bizde asıl bundan yok.
Bir süre önce “Ben bir günü bir önceki gününe hatta bir yıl önceki gününe benzeyen, sıkıcı bir ülkede yaşamak istiyorum” demiştim. Şimdi bir adım daha atabilirim. Ben, vatandaşlara yönelik, “Lütfen polisleri dövmeyiniz, seviniz” başlıklı kampanyaların düzenlendiği sıkıcı bir ülkede yaşamak istiyorum. Ülkeler ikiye ayrılıyor bu durumda. Gösteriler esnasında sivil vatandaşların dayak yediği ve fiziksel hasar gördüğü, hatta canını kaybettiği ülkeler ile gösteriler esnasında polisin dayak yediği ülkeler. İkinci gruptakilere uygar ülke deniyor. Suriye ve Türkiye değişik düzeylerde ilk grupta yer alıyorlar. İsviçre ise ikinci grupta. Şimdi bu ikinci tür ülkelerde polis gücü yetmediği, teçhizatı yeterli olmadığı için mi dayak yiyor? Hayır. Ne münasebet! Dayak atabilme kabiliyeti son derece fazla olduğu halde, sivil vatandaşların zarar görmemesi için o kaba gücünü, kendilerini, kim bilir nasıl, kontrol etmeye çalışarak, kullanmıyor polis memurları. Neden o yasal olarak rahatlıkla kullanabilecekleri kaba güce başvurmuyorlar? Çünkü öyle eğitiliyorlar. Sivil vatandaşın sokakların efendisi olduğunu biliyorlar. İster yürür, ister protesto eder. Benim gördüğüm kadarıyla, İsviçre’de polis kaba kuvvete öyle aklına estikçe başvurmadığı için belirgin bir güvenlik zafiyeti de görünmüyor. İsviçre, dünyanın en güvenli ülkelerinden biri.
Gelin bir adım daha götüreyim bu uygar ülke muhabbetini. Mesele yalnızca devletle, polisle filan da alakalı değil. Hepimizi hem de çok yakından ilgilendiriyor. Bundan yirmi yıl kadar önce, Cenevre’de vızır vızır trafiğin işlediği bir caddeyi nasıl aşıp da karşıdaki binaya varırım diye düşünüyordum. Ne yaparsınız bu durumda bizim buralarda? Alıştığımı yaptım. Dikkatle trafiği kollayarak caddeye ilk adımı attım. Arabaların arasından uygun bir patika çizerek nasıl karşıya geçerim diye kestirmeye çalışıyorum bir yandan da. Birdenbire caddede bir dizi fren cayırtısı koptu. Hangi birisi, bütün arabalar aynı anda acı acı fren yaparak durdu. Neden durdular? Ben caddeye adımımı attım diye durdular. Öyle korna filan da çalmadılar. Caddeye adım atmak benim hakkımdı, onlar durmak zorundaydılar. Ben tabii öyle kalakaldım. Normal olanın ne olduğunu gördüm.

Yayalar efendiymiş
Bizim buralarda otomobil sahipleri bir nevi sokakların efendisi sayılırlar. Halbuki uygar ülkelerde yayaların sokakların efendisi sayıldığını ben İlk kez İsviçre’de öğrendim. Ben değil caddelerinde, kaldırımlarında bile yayaların nasıl yürüyeceğinin düşünülmediği bir ülkeden geliyordum. Onlar sokakların yayalara ait olduğu bir uygarlık kurmuşlardı. Mesele yolda öncelik almak olunca, yayayı kendisine rakip gören araba şoförleri sayısının kutup ayısı sayısından daha az olduğu bir ülkede yaşıyorlardı. Şimdi bizim buralarda bir belediye başkanına “Bu yayaların durumu ne olacak? Kaldırımlar biz yürüyelim diye değil, yandaşlara kaynak aktarmak için vesile olarak yapılıyor, eldeki bozuk kaldırımlara ise hareket halinde olmayan araçlar park ediyor” diye sorsanız size ne der? Vallahi bence ne dediğinizi anlamaz. Yahu bu ne diyor diye öylece bakar. Aynen öyle bakıldığını, geçenlerde Ankara’da gördüm. Gazeteciler bile ne sorulduğunu anlayamadılar. Ne diyeyim?
En çok neye bozuluyorum biliyor musunuz? Yukarıdaki sorunun manasını kavrayamadan, “Efendim, yeni anayasa öncelikle bireyi esas alsın” diyenlere bozuluyorum.
Bern’de aklıma bu takıldı.

Güven Sak – Radikal

Yüzyıllık kibrin bin yıllık fiyaskosu! – Umur Talu

Nisan ortası, güneş hala çekingen bir âşık gibi pırpır göz kırparken…

Geldik 28 Şubat ayazına!

Memleketime hakikaten bahar gelmiş olsaydı…

Bir başka olurdu, bu 12 Eylüllerin, 28 Şubatların hesap vermesi.

Yine de…

Evler basılınca, yataklar karıştırılınca, dolaplar indirilince, kutular boşaltılınca, raflar devrilince, bir zamanların kudretlilerinin güçsüz çaresizliği bütün mahalleye akınca…

Kim olursa olsun…

Canımı yakan veya canıma kastetmiş de olsun…

İçim acır, acır da…

Bir yandan da, hayatın hiçbir şey olmamış gibi akmasını, tarihin aval aval bakmasını kaldıramayan kalbim; bir hesap verilmesinden yana atar.

 

***

 

12 Eylül için “sadece darbe değil, silahlı soygundur” demiştim.

Türkiye’yi yörüngesine oturtma, hak ve özgürlük gaspıydı aynı zamanda.

28 Şubat da bir nevi öyle. Sadece hükümete müdahale değil…

Bir kısım sermaye ve medya ile işbirliğiyle, balans maskeli silahlı soygundur!

Bir kısım sermayeyi kayırma, kollama ve bu arada OYAK’ı zıplatma operasyonudur!

Türkiye’yi yörüngesinde kıç üstü oturtma operasyonudur.

Bir de, Susurluk’u örtbas etmek için, bizatihi yarısı Susurluk’tan çıkan ve Susurluk’a sahip çıkan hükümeti devirme operasyonudur!

O yüzden, yargısız infazların, yüzlerce kaybın, onca işkencenin, kanın çoğalmasının, otoritenin ve tahakkümün kanla beslenmesinin de göbek adıdır!

28 Şubat, 12 Eylül’ün devamıdır!

28 Şubat, ABD, NATO, İsrail’dir!

28 Şubat, 2001 krizidir; IMF’dir!

28 Şubat, İsrail’le imtiyazlar ve tank ihalesidir!

28 Şubat, Hayata Dönüş diye utanmaz bir lakap takılan Tufan Katliamı’dır!

28 Şubat yüz yıllık bir kibrin bin yıllık iddiasıdır!

İddiayı kaybetmiştir…

Ve o yüzden, çürümüş merkezin sandıkta tasfiyesinin ve AKP’nin 10 artı… yıllık iktidarının da ebesidir!

 

 

***

 

İktidar muhalifi olmak, 28 Şubat’ın yanına kapaklanmayı kaldırmaz!

Dürüst olan; 12 Eylül, 28 Şubat… her ne ise, hesabının sorulması için, eksik soruların sorgulanması için aklını, yüreğini, kalemini koyabilmek…

Fakat…

Anti-demokratik tarihlerden hesap sormanın tek başına “demokrasi baharı” olmadığını asla unutmamaktır.

 

***

 

Çünkü…

28 Şubat’ın yörünge operasyonu, bugün komşulara karşı ABD ve NATO operatörü, İncirlik ve Kürecik vijdan vidanjörü olarak sürüyorsa…

28 Şubat’ın fişleme, ayırma, ezme, itibarsızlaştırma, işsizleştirme, sürgünleştirme lekeleri, insanları aşağılama, karalama, linç çamurları, medyayı manipülasyon ve talimat manyağı etme halleri bugünün puantiye renkleri olarak da tam yol yürüyorsa…

28 Şubat’ın sermaye kayırması ve ayırması, bugün farklı aktörlerle ama benzer güzergâhta ilerliyorsa…

28 Şubat’ın Susurluk, özel harekât, özel harp ruhu başka biçimlerde hala devlet kurumlarına sinmiş; Susurluk zevatı ve fikriyatı bugün de bir yerlerde yuvalanmışsa…

Bahar biraz da karnıbahardır Hocam!

 

***

Çevik Bir, bin yıl sürecek bir ibrettir!

Apoletine, makamına, el altında yoksul çocuklardan müteşekkil emir kulu orduya, millet parasıyla yığılmış silahlara, ABD-İsrail lobilerine, bürokrasi, siyaset, sermaye ve medyanın şımarık, yandaş, brifingçi bobilerine bakarak yanılmanın…

Kudretini ezeli, tahakkümünü ebedi, pohpohlanmayı ölümsüz saymanın ve martı şubat sanmanın timsalidir!

Dünden bugüne, her güne bir derstir!

 

 

11 Nisan müdahalesi!

 

Komutanseverler operasyonlara üzülüyorlarsa, şöyle teselli bulabilirler:

Hükümet de komutan seviyor esasta!

Binlerce öğretmen (ve başkaları) işine, ailesine kavuşmayı; yüz binlerce memur insani şartları; on binlerce asker insan yerine konmayı beklerken;

Hükümet, kurmay subaylara özel zam yaptı!

Karagâhta hazırlanan “duygusal imtiyaz andıcı” teklif kabul edildi…

Üst üstünler ile ast altlar arasında uçurum taammüden açıldı!

Mesele bu, büyük mutabakat budur.

 

Devlet ruhundaki imtiyazcı, ayrımcı, üstünlükçü, militer rezalet bir de budur!

Bin yıl da sürer böyle!

Umur Talu – Habertürk

 

Tarım zehirleri ve pestisit kalıntısı

Greenpeace Derneği Almanya temsilciliği, 26 Mart 2012′ de “Pestisitsiz Gıda: Meyve ve Sebze İçin Alışveriş Rehberi raporu” başlıklı bir rapor yayınladı. (Raporun aslına -İngilizce greenpeace.org/t web adresinden ulaşılabilir.)

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası da 03 Nisan 2012 tarihinde yayınladığı bir bildiri ile bu raporu yorumladı. (Odanın detaylı görüşüne .zmo.org.tr/ adresinden ulaşabilirsiniz.)

Ben de bu detaylı raporların ardından arada kalabilecek bazı temel sorulara cevap vermek istiyorum.

Tarımsal üretim yaparken kimyasal mücadele yapılmak zorunda mı?

Aslında konvansiyonel (modern, endüstriyel) tarım yaparken bilimsel şekilde üretim yapılıyorsa, bir zararlı söz konusu olduğunda yapılması gereken entegre mücadeledir. Entegre mücadeleye göre de söz konusu zararlıyla şu sıralamalar
araştırılarak (ve bir önceki işe yaramayacaksa bir sonrakine geçerek) müdahele edilir:

Kanuni Mücadele, Kültürel Önlemler, Fiziksel Mücadele, Mekaniksel Mücadele, Biyoteknolojik Mücadele, Biyolojik Mücadele,  Kimyasal Mücadele

Oysa Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’ de de bir zararlı söz konusu olduğunda (hatta zararlı hiç gelmeyecekse ve zarar vermeyecekse bile zarar verebilir endişesi ile) doğrudan son basamağa geçilir ve ilaçlama yapılır. Önceki 6 basamak eğer yasal zorlamalar yoksa değerlendirilmez.

Tarımsal üreticinin zararlılar ile mücadelede kimyasal zehir kullanmasının sebepleri:

1- Doğru kullanıldığında hedeflenen etkiyi sağlarlar (Hızlı, kolay, net).

2- Birçok insan bu ürünlerin ticaretinden geçinir, bunların satılması ve kullanılması ile doyarlar. Pazarlanır ve reklamları yapılır. Hem de genelde bu kişiler tarım uzmanlarıdır.

3- Söz konusu tarım zararlısı verimi düşürmeyecek de sadece ürünün görünüşünde bazı olumsuzluklar yaratacaksa da bunu engellemek için üretici ilaç atmak zorunda kalır. Örneğin büyük bir fast-food zinciri üzerinde ufak kahverengi lekeler olan patatesleri almamaktadır. Çünkü müşteriler tertemiz sarı renk patates istemektedir. Yine bu sebeple bu fast-food zinciri alım sözleşmesinde bile belirli ilaçların kullanılmasını şart koşabilir. Aynı etkiyi pazardaki yamuk yumuk elmaları değil de tek tip aynı renk elmaları talep eden tüketici de yapar farkında olmadan.

4- İhracat amaçlı üretilen yaş ürünlerde bazı canlılar yaşıyor olabilir. Uzak bir ülkeden gelen bir üründeki bu canlı, hedef ülkenin ekolojisini olumsuz etkileyebileceği için bu ürünlerin ilaçlanmış olması talep edilebilir.

5- Üreticiye kimyasal zehir kullanımı dışında neler yapabileceği konusunda bilgi ulaşmaz.

6- Üreticiler tarım yapacakları bölgeye uygun olmayan bitkileri yetiştirmeye çalışırlar. Mutsuz bitkiler sürekli hasta olur ve ilaçlanmak zorunda kalırlar.
vb..

Aslında DDT’ nin keşfinden önce (yani bu tip kimyasalların kullanılmaya başlanmasından önce) , 1940’ lı yılların başına kadar tarım zararlıları dünya genelinde tüm ürünlerin % 7’ sinde kayba sebep oluyormuş. 1980’ lerin sonlarına doğru kimyasal tarım zehri kullanımı 1940’ lı yılların başlarına oranla tam 12 kat artmış. Ancak asıl ilginç olan, tarımsal zararlıların yol açtığı ürün kaybı %13’ e yükselmiş.

Ha peki kullanılmak zorunda mı? Bence kesinlikle değil. Doğal tarım ve permakültür gibi tekniklerde bu kimyasallar hiçbir şekilde kullanılmaz ancak başarılı örneklerde verim, muadil konvansiyonel üretimlerden düşük değil çoğunlukla yüksektir.

Yani aslında zararları bu kadar bariz bilinmesine rağmen tarım zehirlerinin hala satılıyor olmasının ana sebebi ticari kaygılar ve bunların arkasındaki ekonomik çarktır. Genel temayül bunların yavaş yavaş yasaklanması yönündedir ki ben 2050 yılında dünyada tarımsal zehir kullanımının son bulacağını düşünüyorum. Yani o zamana kadar daha çook zehir tüketeceğiz gibi görünüyor.

Bir meyvedeki zehir kalıntısının insan sağlığına etkileri nasıl ve neye göre belirleniyor?

Bu belirleme çok karışık bir süreç ile oluyor ve detaylarını bilmek bir tüketici açısından önemli.

Tarım kimyasalı firması bir tarım zararlısına etkili bir zehir üretiyor. Önce kendi uzmanları ile denemeler yapıp zehrin nasıl kullanılacağını belirliyor. Ardından satış onayı almak için ürünü satmak istediği ülkenin yetkili mercilerinden onay istiyor. Yetkililer kimyasalı ülke koşullarına ve kültürüne özel olarak denemeler yaptırarak onay veriyor. Bu onay için her bir bitki için ayrı ayrı oluyor ve her ülkede mutlaka denemeler yapılması gerekiyor.

Sonucunda en önemlisi MRL’ ler (Maximum Residue Limit) yani Türkçe’ si MKS’ ler (Maksimum Kalıntı Seviyesi) ve hasat arası süreler belirleniyor. Örneğin bu elmanın satılabilmesi için kimyasalın hasattan en az 21 gün önce kullanılmış olması gerekir ve x etken maddesi en fazla 1 mg/kg kalıntı bırakmalıdır diye tespit ediliyor.

Buna göre şu durumlarda kalıntı çıkabilir (yani Greenpeace raporunda kalıntı çıkmış ürünler buna dayanarak kalıntılıdır deniyor):

1- Üretici kimyasal için belirlenmiş hasat arası süreye uymamıştır ve kalıntı limitin üzerinde çıkmıştır

2- Üretici Avrupa ve/veya hatta Türkiye’ de yasaklanmış bir kimyasal kullanmıştır (bu durumda MKS sıfırdır)

3- Üretici ilacı hatalı kullanmıştır vb..

Aslında asıl anlatmak istediğim en önemli konu şu, bu limitler belirlenirken tüketilecek ürünün o ülkede genel olarak nasıl tüketildiğine göre de karar veriliyor. Ve bu sebeple aynı etken maddenin MKS’ si otoritelerce farklı farklı belirleniyor.  Bu fark o ürünün bir oturuşta ne kadar tüketildiği, çiğ mi pişmiş mi, kabuklu mu soyularak mı tüketildiği, kimyasalın kalıntısının ürünün daha çok neresinde kaldığı, ürünün yetişme ve hasat mevsimi ve dönemsel iklim vb. gibi bir çok kritere göre değişir. Örneğin raporda en çok kalıntı çıkan etken maddelerden boscalid’ in MKS’ si narda 0,02 mg/kg iken çilekte 10′ dur.

Bu durumda şunları söylemek de gerekir:

1- Bir kimyasal kullanıldığında genel olarak kalıntısı az ya da çok tüketilecek ürünün üzerinde olur. Yasak olan, belirlenmiş limitlerin üzerinde olmasıdır.

2- Eğer ilgili gıdayı bulunduğunuz ülkenin veya genelde dünyada yapılan şekilden farklı şekil ve miktarda tüketiyorsanız bu MKS’ ler sizin için pek de geçerli olmayabilir.

Bir üründe tarım ilacı kalıntısı nasıl tespit edilir?

Bunun için analiz edilmek istenen üründen 2 kg kadar örnek alınır ve laboratuara gönderilir. 200 TL civarı bir ücret ödeyerek 100-200 kadar etken maddenin o üründe bulunup bulunmadığı veya ne kadar bulunduğu öğrenilebilir. (Etken madde kimyasal maddenin içinde asıl etkiyi yapan ana kimyasaldır. Etken maddenin dışında tarım ilacında su, çeşitli bağlayıcılar, dağıtıcılar, askıda tutucular vs de bulunur. Genelde önemli olan etken maddedir.)

Kalıntı analizinin olumlu çıkmış olması ürünün güvenilir ve sağlıklı olduğunu kanıtlar mı?

Maalesef tamamen kanıtlamaz. Çünkü şunlar olabilir:

– Laboratuar hata yapmış olabilir.

– Numune yanlış (hileli) alınmış olabilir.

– 100 etken madde için analiz yapılmıştır. Oysa üründe belki de bakılmamış 101. etken madde vardır.

– Sadece tarım ilacı kaynaklı maddelere bakılmıştır. Oysa belki de bitkide hatalı kimyasal gübre kullanımı veya kirli su ile sulama sebebi ile aşırı nitrit birikmiştir. Nitrit için ayrı analiz olmadan bu bilinemez.

– Ürüne sadece kimyasal analiz yapılmıştır ancak belki de üründe koliform bakteriler veya biyolojik bir zehir olan aflatoksin vardır. Bunu anlamak için ayrı analizler yapılmış olmalıdır.

Sonuç ve Öneriler

Yine önemli ama iç karartıcı bilgiler verdim. İnsan sürekli yediği ve yemek zorunda olduğu gıdalar ve onların nasıl üretildiği hakkında bilgilendikçe mutlaka daha iyi besleniyor ancak her lokması da belki boğazına diziliyor. (Bu arada belirtmek istiyorum ki bu sakıncalar sebebi ile işlenmiş-ambalajlı ürünleri taze, doğal gıdalardan daha faydalı asla sanmayın. Bence her durumda işlenmemiş ürünler dikkat edildiğinde işlenmiş-ambalajlanmış gıdalardan iyidir.)

Bu sorunların çözümü için ana nokta, özellikle gıdada üretici ile tüketicinin iletişimde olabileceği bir gıda tedarik sistemi kurulması ile çözülür. Ayrıca bu tedarik sistemi gıdanın uzun mesafelere taşınmasını da önleyici yapıda olmalı ve
gıdalar insan DNA’ sının alışık olduğu şekilde en çok 50 km uzaktan gelmelidir (bir insanın günlük yaklaşık azami yürüme mesafesi). Üretici ile tüketiciyi buluşturan yerel üretim, yerel tüketim sisteminde yukarıda “vah vah” dediğiniz tüm sorunlar en aza inecektir. Tarım kimyasalı kullanımı azalıp belki sona erecek, tüketici biraz yamuk yumuk ürünleri de almaya ikna olacak, üretici üretimini olabildiğince organik yapacaktır.

Bu arada bu önerimi okuyanların “Peki İstanbul gibi büyük şehirler?” dediğini duyar gibiyim. Açıkçası birçok büyükşehirde son 50 yıla kadar hemen hemen bahsettiğim sistemle gıda tedarik ediliyordu. Bugün bu artık yapılamıyorsa sorun bu sistemin hatalı veya zayıf olması değil, şehirlerin olmaması gereken şekillerde ve boyutlarda yapılanmış olmasıdır. Dolayısı ile tüm şehirler gibi İstanbul da uzun dönemli bir planlama ile yerel üretim, yerel tüketim sistemine uygun bir yapılanma içerisine girmek zorundadır. Şehir bahçeleri, balkon bahçeleri vb. gibi imkanlar kullanılmalıdır.

Aksi halde iyi gıdaya (hele şehirlerde) ulaşmak pek mümkün olamayacaktır.

 

Bu yazı ilk olarak tarimsal.com‘da yayımlanmıştır.

 

 

Hakan Ozan Erzincanlı

 

Ayvalık’ta Suzan Sabancı hakkında suç duyurusu

Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde, 27 sivil toplum kuruluşu tarafından oluşturulan Ayvalık Adaları Tabiat Parkı Koruma Platformu yönetimi, Akbank Yönetim Kurulu Başkanı ve Murahhas Üyesi Suzan Sabancı Dinçer hakkında suç duyurusunda bulundu.

Ayvalık Belediyesi’ne ait Türkan Saylan Kültür Merkezi’ndeki Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Ayvalık Şube Başkanlığı binasında, Güney Marmara Çevre Derneği Başkanı Mehmet Akif Öznal ile Danıştay’da açılan davayı yürüten Avukat Zehra Yetkin’in hazır bulunduğu gözlenen toplantıda bir araya gelen Ayvalık Adaları Tabiat Parkı Koruma Platformu üyeleri, önce bir basın açıklaması yaptı.

Platformun Sözcüsü Havva Taylan’ın, Türk Edebiyatının ölümsüz şairi Tevfik Fikret’e ait ‘Yiyin Efendiler Yiyin’ olarak da bilinen ‘Han-ı Yağma’ adlı şiirinden okuduğu dörtlüklerin ardından, Platform yöneticilerinden Şükrü Kaygısız tarafından seslendirilen açıklamada, “Ülkemizin en güzel doğa parçalarından biri olan ve doğal güzelliklerinin yanı sıra içerisinde kültürel bir miras da taşıyan Ayvalık Adaları Tabiat Parkı ne yazık ki bir avuç rantiyecinin hırslarına kurban ediliyor. Tabiat Parkımız doğal ve kültürel değerleriyle kamu malı olma özelliğinden çıkartılarak, Sabancılar milli parkına dönüştürülmek isteniyor. Yakında satışı yapılacak 2 B arazilerinin de yeni sahipleri şimdiden belli oluyor. Tabiat Parkımız, 2004 yılında oluşturulan Plan Hükümleri çerçevesinde önemli bölümü Mutlak Koruma altına alınmış, 17.950 hektarı kaplayan ve ana kara parçası dışında 21 adayı içerisine alan Türkiye’nin en büyük tabiat parkıdır.

İçerisinde endemik türler de olmak üzere 752 çeşit otsu bitki, 140 balık türü, 230 kuş türü barındıran nadir zengin ekosistemlerden birini oluşturmaktadır.

Park oluşturduğu bu değerler nedeniyle birinci derecede Doğal SİT alanı ilan edilmiş bulunmaktadır. Parkımız aynı zamanda çok sayıda manastır ve kiliseyi de tarihi bir zenginlik olarak içerisinde bulundurmaktadır” denildi.

Yapılan açıklamada, “Kuzey Ege’nin bu nadir doğa parçası, son yıllarda bir avuç zenginin göz koyduğu ve yağmalamaya başladığı bir yer olarak göze batmaktadır. Park içerisinde bulunan iki adanın bir bölümünün dışında tamamının yerleşime kapalı olması, bozulmamış bir doğa ve kıyı şeridine sahip olmasıyla göz dolduran bu alan, birilerinin hırslarına kurban edilmek istenmektedir.

Boşuna değil Sabancıların, Koçların, Acarların, Tabiat Parkında yer ve manastır alma yarışına girmeleri. Hem arazi hem tarihi eserleri mülkiyetine geçirenler, bununla da yetinmeyerek parkın koruyucu şemsiyesi olan 2004 Yılı Plan Hükümlerini de değiştirerek parkı babalarının çiftliği gibi kullanmaya başladılar. Bu da yetmiyormuş gibi halka ait olması gereken tarihi mirası satın alarak, kendi özel kullanımlarına açmaktadırlar. 2009 Yılı Plan Hükümleriyle: Satın aldıkları tarihi eserlere fonksiyon yükleme maddesi getirterek, Mutlak Koruma alanlarını yok ederek, kamuya ait arazileri kendi mülkiyetlerine geçirmek için yeni hükümler oluşturarak, yapılaşmayı önleyen kimi maddeleri yok ederek, amaçlarına ulaşmak istiyorlar. Hakkıbey Yarımadası ve Ay Işığı Manastırında bir sürü ruhsatsız ve yasal olmayan iş yaptılar. Bizzat restorasyonu yapan firma kendilerini şikayet etmiştir. Manastırdaki çalışma bu nedenle bir süre mühürlenmişti. Sonunda ruhsatsız olduğu belirtilen bazı yapıların bir bölümü yıkılmak zorunda kaldı. Yapı kendi mimarlarının beyanıyla aslının dışında arka cepheden büyütülmüştür. Ayrıca tepe noktada bulunan bağımsız bölüm aslına aykırı olarak büyütülmüş, fazladan kullanım alanları yaratılmıştır. İstinat duvarları ve deniz kıyısına yapılan duvarlar ise kıyı ve doğayı ciddi olarak tahrip etmiştir. Ayrıca Ayvalık Belediyesi Sabancılara patika yolları dozerle genişleterek yeni yol açtığı için 650 bin TL para cezası kesmiştir. 2009 Plan Hükümleriyle, halka ait olan ve sadece müze olarak kullanılması gereken manastırları, kendi özel mülkleri haline dönüştürdüler. Bir halkın kendisine ait olması gereken tarihi mirasını parayla satın almaları yetmiyormuş gibi, park içerisinde yeni yerleşim alanları ve ruhsatsız binalar yaparak parkın doğal dokusunu da tahrip ettiler. Bizim dışımızda kimse bunlara dur demedi. Herkes üç maymunu oynadı. Sanki kamu kuruluşları işbirliği etmişçesine sus pus oldular” ifadeleri yer aldı.

“AY IŞIĞI MANASTIRI MÜZE OLMALIDIR”

Parkın iç işleyişini tamamen değiştiren 2009 Yılı revizyon Planı için Danıştay 6. Dairesinde Ayvalık Adaları Tabiat Parkı Koruma Platformu tarafından açılan davanın devam ettiği kaydedilen açıklamada, “Danıştay’ın 25.01.2011 tarihinde oy birliğiyle almış olduğu ‘yürütmenin durdurulması’ kararı varken, hala Ay Işığı manastırının Sabancıların özel amaçları ve özel kullanımları doğrultusunda açılmak istenmesi hukukun ihlalidir. Eğer hukuk Sabancılar olunca göz ardı edilecekse biz kime nasıl güveneceğiz? Yoksa hukuk önünde bazıları daha mı eşit? Yok, eğer hukuk herkes için geçerliyse Ay Işığı Manastırının sadece müze amaçlı olarak halkın kullanımına açılması gerekir. Parayı veren halkların tarihini ve mirasını satın alamaz. Bu topraklar üzerindeki tarih, halkın ortak tarihi ve mirasıdır. Mülkü de kamuya aittir. Kamu kuruluşları Sabancıların bu hukuk tanımaz tavırlarına engel olmalıdır. Aksi taktirde zenginin yaptığının yanına kar kaldığı bir hukuk dışılık kamu vicdanını yaralar. Bu da aynı zamanda hukuksuzluğa ortak olmak demektir. Bizler Ayvalık Adaları Tabiat Parkı Koruma Platformu’nu oluşturan sivil toplum örgütleri, grup, çevre ve tüzel kurumlar olarak Sabancıların bu hukuk tanımaz tavrını protesto ediyoruz. Park bizimdir ve bizim kalacaktır. Tarihimiz parayı bastıranın malı değil tüm dünya insanlarına ait bir mirastır ve bizler o mirasın sahipleriyiz. ‘Kendi özel mülkleridir ne karışırsınız?’ diyenler için söyleyelim ki bizler Ay Işığı Manastırının tadilatına karşı değiliz. Ay Işığı Manastırının yasal durumu biline biline alınmıştır. Kimse Manastırı Sabancılara zorla satmadı. Aslına ve yasalara uyarak yapmak daha maliyetli geldiği için, 2004 planını 2009 yılında revize ettirerek kendileri için değişiklikler yaptılar. Manastıra özel fonksiyon yüklenmesine, hukuk dışı kullanımına ve tarihin özel mülkiyete geçirilmesinedir bizim karşı çıktığımız. Bir daha belirtelim ki Ay Işığı Manastırının açılmasına yasal dayanak gösterilen 2009 yılı Revizyon planı şu an yürürlükte değildir. Eğer Sabancılar tarihe bu kadar değer veriyorlarsa, Ay Işığı Manastırını tamamıyla müze olarak halkın kullanımına açsınlar. Taksimdeki AKM’ye reklamları için 40 milyon TL bağışlayanlar, Ay Işığı Manastırı için de bir küçük iyilikte bulunsunlar. Zaten hukuk da bunu emrediyor. Aksi takdirde tarihimize ve parkımıza uzanan ellere karşı hukuk savaşımız sonuna kadar devam edecektir. Bizce bugün doğru olan tavır Ayvalık Çevre Koruma Derneği, Atatürkçü Düşünce Derneği, Ayvalık Sanat Derneği, Ayvalık Kültür ve Sanat Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Türkiye Erozyonla Mücadele Derneği, gibi Sabancıların davetini red ederek davete katılmak yerine yaşamı ve doğayı savunanların yanında durmaktır. Tabiat Parkı bugün bizim, yarın da bizim olacak. Dedelerimizin toprağından, denizinden ve tarihinden elinizi çekin” ifadeleri yer aldı.

SUZAN SABANCI DİNÇER HAKKINDA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDULAR

Yapılan basın açıklamasının ardından Ayvalık Adliye binasına giden platform yöneticileri, Ayışığı Manastırı’nın sahibesi Suzan Sabancı Dinçer hakkında, ‘Türk Ceza Kanunu 184 ve diğer ilgili maddeleri ve mevcut mahkeme kararını ihlal suçunu işlemek’ nedeniyle suç duyurusunda bulunuldu.

Hapishane önünde ders var

Türkiye’nin pek çok üniversitesinden 600’e yakın öğretim üyesi tutuklu öğrencilere dikkat çekmek amacıyla Tekirdağ F Cezaevi önünde temsili ders verilecek.

Öğretim görevlileri tutuklu bulanan yaklaşık 600 lise ve üniversite öğrencisine dikkat çekmek amacıyla “Öğrencime Dokunma” diyor. Girişimin ilk etkinliği 15 Nisan Pazar günü, tutuklu öğrencilerin önemli bir kısmının bulunduğu Tekirdağ F Tipi Cezaevi önünde gerçekleşecek.

BEYAZ TAHTA VE SANDALYELERİ İLE CEZAEVİ ÖNÜNDE OLACAKLAR

“Öğrencilerimiz sınıflarına gelemediği için, beyaz tahtamız ve sandalyelerimizle bizler onlara gideceğiz” diyen öğretim üyelerinin ilk dersi Prof. Dr. Beyza Üstün ve Doç. Dr. Ali Kerem Saysel tarafından verilecek. Temsili derslerin ardından ise tutuklu öğrencilere kartlar gönderilecek.

Etkinlik için Taksim’de bulunan AKM önünden otobüs kaldırılacağı bildirildi.

500’Ü AŞKIN ÖĞRETİM ÜYESİ İMZALADI

Farklı üniversitelerden 500’ü aşkın öğretim üyesinin “Öğrencime Dokunma Girişimi” ile imzaladığı metin şöyle: “Düşünce ve ifade özgürlüğüne dayalı bilimsel üretimin mekânı olan üniversitelerin sorumluluğu, en başta öğrencilerine sahip çıkmaktır. Biz Türkiye’nin bütün üniversitelerinde çalışan öğretim elemanları olarak, artarak devam eden gözaltı ve tutukluluk uygulamaları ile öğrencilerimizin hedef haline getirilmesine, özgürlükleri ellerinden alınarak sindirilmelerine, üniversitelerinden ve hayattan koparılmalarına karşı sessiz kalmayacağımızı beyan ediyor ve yetkililere sesleniyoruz: Sınıflarda öğrencilerimizle tam mevcutlu olarak bir arada olmak istiyoruz!”

Cezaevi önü derslerinin ilki Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi tarafından 3 Mart Cumartesi günü Bakırköy Cezaevi önünde yapılmıştı. Dersleri Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nükhet Sirman ve İstanbul Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ayten Alkan vermişti.

Redhack Fethullah Gülen’i hackledi!

Saidi Nursi’nin ve Fethullah Gülen internet sitesi REDHACK tarafından hacklendi.

Yurt Gazetesi’nin haberine göre;

REDHACK, Fethullah Gülen ve  Saidi Nursi’ye ait fethullahgülen.info ve  risale-inur.org adlı internet sitesini hackledi. Grup sitede bir de açıklama yaptı.
İşte REDHACK’in yaptığı açıklama:
Hacked by REDHACK (Kizil Hackerlar Birligi)
Cezaevinden hack yapmaya devam ediyoruz..
Ozel savci hakan bunuda yaz kenara ;)
Nus ile uslanmayani etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanin hakki Redhack’tir!
Cografyamizi “yari-açik” ceza-evine çevirerek, bir korku imparatorlugu yaratan zengin sýnýflar ve onlarýn ‘suanki’ sozcusu AKP hukumetine ve onun adeta “kolluk kuvvetine” donüsen üniformali “ye$il” fa$izmine karsi biz burdayiz masum insanlari birakin demek için bu “ufak” eylemi gerceklestiriyoruz! Yapilan mesru eylemlerimizden sonra 17 insan gozaltina alinmis, 7’si tutuklanmis ve bizlere “silahli orgut” yakistirmasi yapilmistir. Tek delilleri’de IRC’den alinmis “sahte loglar” playstation ve muzik cd’leri.. Acik ve net soyluyoruz, cesaretiniz varsa bizimle ugrasirsiniz! Masum insanlara, “facebookta paylasim yapti diye” teror estirmeyin, buna devam ederseniz karizmanizi cizmeye “daha fazla” devam edecegiz!
Emniyet andiçinin pisligini ortaya cikardik ve sizler onun ustune gideceginize “bizim” ustumuze geliyorsunuz! Iste bu da sizin “kime” hizmet ettiginizi gosteriyor!
Her yerdeyiz! TEK YOL DEVRIM! Red Hackers Association / Kizil Hackerlar – Kurulus 1997
Hacked by REDHACK (Kizil Hackerlar)
Special Thanks: Anonymous – AntiSec- Others (red activist group) and all Hacktivist!
Andimiz ;)): Insanim, Vicdanliyim, Arada bir yanlista yaparim! Yasam; kucuklerimi anlamak, buyuklerimi sorgulamak, yurdumu, dunyayi, evreni ve emegi ozumden cok sevmektir.. Ey bu günümüzü saglayan $anli proletarya, ezilen insanlik! Açtigin yolda, Verdigin emekte, gosterdigin kabiliyette ve insanlari somurenlere karsi yurudugun yolda yuruyecegime, ne olursa olsun hiç durmadan sinifsiz, somurusuz esit-adil bir dunya kuracagima ant içerim..
Varligim, dunya halklarina armagan olsun..
Ne mutlu INSANIM diyene!
Ve..: Herseye ragmen, bikmadan usanmadan halki icin calisan, bedel odeyen tum devrimci, demokrat, yurtsever, aydin kardeslerimize, ‘orgut ayirimi yapmadan’ samimice selamlarimizi yolluyoruz! Ayrica “isim vermeden” internet sansurune ugrayan butun “fikir” sahibi sitelere bu eylemimizi armagan ediyoruz!
Yasasin devrimci dayanisma ve onun urunu REDHACK!
www.red-hack.org (turkce) – anatoleaks.blogspot.de (engelsiz) – irc.abjects.net #redhack
“Birimizi durdurabilirsiniz fakat, hepimizi asla!”
97’den bu yana..
1997’den bu yana REDHACK
Ezilenlere, garibanlara yonelik baskilariniza karsiligimiz orantisiz degil, orantili bir karsilik olacaktir! Unutmayin; Birimizi durdurabilirsiniz fakat hepimizi asla!
Bizler “terorist” degiliz, bizler “silahli” degiliz, ama evet bir orgutuz! dunya barisini, esitligi, adaleti, sinifsiz somurusuz bir dunyayi yaratmaya calisan “baris” orgutuyuz! Bizleri hapse atabilirsiniz, iskence yapabilirsiniz, baski kurabilirsiniz ama bizleri bitiremezsiniz! Cunku biz tarladaki koyluyuz, fabrikadaki isci, direnen ogrencileriz biz, gozu yaslli anneleriz, ezileniz biz ve sizin bizi durdurmaya gucunuz yetmez! Ezilenlerin dijital savasi yeni basliyor!
Dost, dusman herkes bilsinki;
Ezilenlere, yoksullara, garibanlara, dogruyu ve gercegi arayanlara, amaci dogruyu halka gostermek olan onurlu insanlara yonelik butun dusmanca hareketlerin er veya geç
HESABINI SORACAGIZ!

Babunlar kelimeleri tanıyabiliyor

Fransız bilim adamları, babunların bilgisayar ekranındaki 4 harfli kelimeleri tanıyabildiklerini ortaya çıkardı.

Araştırmacılar, maymunların gerçek kelimeler ile anlamsız harf dizilerini birbirinden ayırabildiğini söylüyor.

Eğitildikten sonra kelimeleri okuyamasalar da babunlar bu ayrımı yapabiliyorlar.

Araştırma sonuçları, kelimeleri tanımanın dilbilimsel beceriden çok objeleri tanıma yeteneğine bağlı olduğunu ortaya koydu.

Aix-Marseille Üniversitesi’nden Dr John Grainger ve Dr Joel Fagot tarafından gerçekleştirilen araştırmanın sonuçları Science Dergisi’nde yayınlandı.

Dr Grainger ”Deney öncesinde babunların kelimeler ile kelime olmayan harf dizilerini biribirinden ayırabileceğini gösteren hiç bir ipucu yoktu, bu yüzden bunu başarabildiklerini gördüğümüzde oldukça heyecanlandık” dedi.

Araştırmacılar çalışmalarını üniversitede babunlar için özel olarak tasarlanmış bir tesiste gerçekleştirdi.

Deney düzeneğini tasarlayan Dr Fagot ”Araştırmaya katılıp katılmamak tamamen maymunların özgür iradesine bırakılmıştı” diyor.

Dr Fagot sözlerine ”Hayvanlar sosyal gruplarından ayrılıp bilgisayarlarla ilgilenmeye başladıklarında bilgisayar programı bunu fark ediyor ve ekrana bir kelime getiriyordu. Hayvanların kullanabileceği on farklı bilgisayar vardı” diye devam etti.

Her bir testte babunların karşısına bir kelime ya da anlamsız bir test dizisi getiriliyordu.

Maymunlar karşılarındaki dört harfin anlamlı olup olmadığına doğru karar verebilirlerse ödüllendiriliyorlardı.

Dr Fagot babunların uzun süre eğitildiklerini söyledi.

Her babun bu testi ortalama 61 bin kez tekrarladı.

Dr Fagot’a göre ”Maymunlar teste katılmaya kendi iradeleri ile karar verdikleri için tüm dikkatlerini veriyorlardı”.

Özellikle Dan isimli bir maymun üstün başarı gösterdi ve arka arkaya 300 doğru cevap verdi.

Dr Fagot ”Bilişsel yetenekler insandan insana da değişiyor, bunun babunlarda da aynı olduğunu görmek enteresandı” dedi.

Dr Grainger’e göre bu araştırma sonuçları daha önce dilbilimsel becerinin yapı taşı sayılan kelimeleri tanıma yeteneğinin sanılandan çok daha basit bir beceri olduğunu ortaya koydu.

Dr Grainger ”Babunlar kelimeleri tanımak için harfler ve harflerin birbirleri ile ilişkileri hakkında öğrendiklerini kullanıyor. Bu aslında gündelik hayatta objeleri tanımlama yeteneğinden farksız” diyor.

İzmir’deki davada ara karar günü

İzmir, Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik operasyonlarla ilgili haklarında dava açılan 130 sanığın yargılandığı davanın bugünkü ara kararına kilitlendi.

DHA’nın haberine göre, bugün ara kararın verileceği 9’uncu duruşma nedeniyle Bayraklı Adliyesi’ne çıkarma yapılırken, CHP Genel Başkan Yardımcısı Nihat Matkap, “Bu davanın amacı kutsal bir araştırma değil, siyasi bir sonuç elde etmektir” dedi.Geçen yıl Mayıs ve Kasım aylarında polisin gerçekleştirdiği operasyonlarla ilgili, Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun aralarında bulunduğu 2’si başka suçtan tutuklu olmak üzere toplam 22’si tutuklu 130 sanığın yargılandığı davanın ilk duruşması, İzmir Özel Yetkili 8’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde geçen 3 Nisan’da görülmeye başlamıştı. Dokuz gündür devam duruşmaların ilk bölümünde bugün sona gelindi. 130 sanığın tek tek dinlendiği duruşmaların ardından dün savcının tüm tutuklu sanıkların tutukluluk halinin devamına yönelik mütalaası sonrası İzmir 8’inci Ağır Ceza Mahkemesi ara kararını açıklayacak.

Sanık avukatlarına saat 16.00’ya kadar mütalaaya karşı savunma yapması için süre verildi. Sabah saatlerinde yaklaşık 500 CHP’li adliye önüne gelirken, bazı sendikaların üyelerinin saat 15.00’de Adliye Sosyal Tesisleri önüne geleceği öğrenildi. Adliyenin tam karşısındaki binalara da, üzerinde Başkan Kocaoğlu’nun fotoğrafının bulunduğu ‘İzmir’in umudu ve geleceğini esaret altına alamazsınız’ yazılı pankartlar asıldı.

MATKAP DESTEĞE GELDİ
Ara kararın verileceği duruşmanın son gününe CHP Genel Başkan Yardımcısı Nihat Matkap da geldi. Adliye önünde açıklama yapan Matkap, “CHP’liler olarak bu davayı çok önemsiyoruz. CHP örgütlerine göre bu davanın bu boyuta gelmesinin iki nedeni var. Birincisi yargı erkinin denetim elemanları üzerinde kurduğu baskı, ikincisi ise yürütme erkinin yargı üzerinde kurmaya çalıştığı baskı. Nitekim, Anayasa Mahkemesi Başkanı, ‘artık siyasetin yargıyı daha da kuşatmasına izin vermeyeceğiz’ dedi. Önemli bir tespit bu. Burada amaç kutsal bir araştırma değil, siyasi bir sonuç elde etmektir. İzmir Büyükşehir Belediyesini pasifize etmek, başarısız kılmak, diğer belediyelere gözdağı vermek amaçlanıyor. Aslında bu davada, davacı Cumhuriyetin temel değerlerine karşı AKP, davalı ise İzmir seçmenidir. AKP, sandıkta bükemediği bileği bükmeye çalışmaktadır. Onlarda seçim kazanmak için kuralsızlık geçerli. Bu davada siyasal sonuç aranmaktadır. Buna izin vermeyeceğiz. CHP olarak biz dürüst, çalışkan Kocaoğlu’na güveniyoruz. Bu dönemde onun siyasi birikimlerinden yararlanamıyoruz. Şu dönemde askeri darbeler dahi sorgulanıyor. Unutulmasın ki, sivil darbeler de sorgulanacaktır. Yargıya güvenmeye devam etmek istiyoruz” diye konuştu.

Bu arada Belevi beldesinden gelen “Yörük” olduklarını söyleyen bir grup kadın da Kocaoğlu’na destek verdi.

BAŞKAN KOCAOĞLU DA GELDİ
Hakkında 397 yıla kadar hapis cezası istenen ve 10 gündür tüm duruşmalara katılan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, her zaman olduğu gibi saat 09.30 sıralarında adliyeye geldi. Alkışlarla ve ‘İzmir Azizdir Aziz Kalacak’ sloganlarıyla karşılanan Başkan Kocaoğlu, açıklama yapmadan duruşmaya girdi.

SAVUNMADA BALBAY’DAN ALINTI
8’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde süren İzmir Büyükşehir Belediyesi davasında, sanık avukatlarının yaptığı savunmada, Ergenekon davasında yargılanan tutuklu gazeteci ve CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay’ın sözünden alıntı yapıldı. Avukat Atilla Ertekin, Büyükşehir Belediyesi davasında dinleme kayıtlarının (tape) iddianamede suç unsuru olarak kabul edilmesiyle ilgili yaptığı konuşmada Balbay’ın “Bana bir tape gösterin size istediğiniz suçu yaratayım” sözünü hatırlattı.

Büyükşehir Belediyesi davasında ara kararın verileceği duruşmaya saat 16.00’ye kadar sürecek avukatların savunmaları ve talepleriyle başlandı. Duruşmaya 20 tutuklu sanık, bazı tutuksuz sanıklar ve avukatları katıldı. Duruşmayı CHP Genel Başkan Yardımcısı Nihat Matkap, Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile yan yana izledi.

Mahkeme Başkanı Cahit Kargılı önce tutuksuz sanıkların avukatların dinlemek istediğini açıklamasına karşın avukatların itiraz üzerine önce tutuklu avukatları konuşma ve taleplerini dile getirdi. Genel Sekreter Pervin Şenel Genç, Kararlar ve Tutanaklar Daire Başkanı Tülay Azeri ve Şirketler Koordinatörü Hilmi Özen’in avukatı Avukat Atilla Ertekin konuşmasında önce örgüt suçlamasını reddetti. Fezlekeyi okuyanların dehşete düşebileceğini ancak, burada kurulan örgütün yasal olarak kurulmuş 20 bin çalışanı olan Büyükşehir Belediyesi olduğu belirten Ertekin, doğal olarak hiyerarşi bulunduğunu ancak çıkar amaçlı hareketin iddianamede bile yeralmadığını söyledi.

Avukat Ertekin, dinleme kayıtlarındaki sözlerin farklı şekilde yorumlandığını söyledi. Ertekin, “ABD’de bir öğrenci suyu öyle bir şekilde anlatmıştır ki yasaklanması istenmiştir” dedi.

Tapelerle ilgili olarak Ergenekon davasında tutuklu bulunan gazeteci ve CHP İzmir milletvekili Mustafa Balbay’dan alıntı yapan Avukat Ertekin, “Balbay ‘Bana bir tape gösterin size istediğiniz suçu yaratayım’ diyor. Toplumdaki kanı da budur. Dinleme kayıtlarında müvekillerimin konuşmalardaki lehlerine olan bölümleri iddianamede yer verilmeyerek masumiyet ilkesi zedelenmiştir” dedi.

Avukat Erteken Polis’in Tülay Azeri’nin telefonu diye Tülay adında bir başka kişinin telefonuyla ilgili mahkeme kararı çıkarttığını, daha sonra da bu numarayı dinlediğini açıkladı. Polisin yanlışlığı fark ettikten sonra numara yanlışlığının sehven yapıldığı gerekçesiyle mahkemeye başvurarak numarayı düzelttirdiğini belirten Ertekin “Azeri hakkında suç delili yok. Ancak iddianamede Azeri’nin ihaleye fesat karıştırma ve örgüt üyesi olduğu öne sürüldü. Yanlış kişiyi dinliyorsun ama böyle bir sonuç elde ediyorsun. Teknik takip sonucu elde edilen deliller suç unsuru kabul edilemez” dedi. Genç ve Azeri’nin Aliağa Tutukevi’ne kalmasının haksız bir uygulama olduğunu ileri süren Ertekin, yaşam hakkına saygı duyulması, müvekillerinin burada kalmayı hak edecek bir suç işlemediğini söyledi.

Delillerde karartma olmasının bu aşamadan sonra mümkün olmadığını, müvekillerinin tutuklu kalmaları durumunda mağduriyetin sözkonusu olacağını belirten Avukat Ertekin, üç müvekillinin de adli kontrol veya kefaletle de olsa tahliyesini talep etti.

DAVANIN TUTUKLULARI:
Genel Sekreter Pervin Şenel Genç, Şirketler Koordinatörü Hilmi Özen, Bilgi İşlem Daire Başkanı Serdal Selçuk Savcı, İZULAŞ Genel Müdürü Hüseyin Kırmızı, Grand Plaza Anonim Şirketi Eski Genel Müdürü Muharrem Derbentoğulları, Kültür Müdürü Abdülhalim Cumhur Yazıcı, İZENERJİ Genel Müdürü Ali Süha Sabuktay, Kararlar ve Daireler Başkanı Tülay Azeri, Genel Sekreter Yardımcısı Erhan Bey, Destek Hizmetleri Daire Başkanı Mehmet Sayar.

Organizasyon firma sahipleri ve çalışanları: Hakan Say, Ömer Devrim Ergin, Sedat Sakur, Alaattin Erarslan, Fikret Faruk Boyacıoğlu, Murat Boyacıoğlu, Gökhan Boğazkesen, Ata Karataş.

Sendikacılar: Cafer Konca ve Cafer Alt

BAŞKA SUÇTAN TUTUKLULAR
Bu davada tutuksuz ancak başka suçtan tutuklular Muzaffer Köse, Karabağlar Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Hulusi Gülşen.

TUTUKLANIP TAHLİYE EDİLEN
Davanın başladığı 3 Nisan’dan bir gün önce Adnan Menderes Havalimanı’nda yakalanıp tutuklanan organizatör İsmail Yoğurtçu, duruşmalar sırasında tahliye edilmişti.


MAĞDUR-MÜŞTEKİLER
Davada, Mete Atilla Kırdar, Bahattin Yadoğlu’nun mağdur, Cevahir Cem Kiraz, Kazım Murat Aydın müşteki konumunda.
İDDİANAMEDEKİ SUÇLAMALAR
Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Birol Çengil tarafından hazırlanan iddianamede, belediyede fesat karıştırıldığı öne sürülen ihaleler ve hizmet alımlarına detaylarıyla yer veriliyor. Çankaya 10 No’lu katlı otoparkının 10 Şubat 2011’de yapılan 1 yıllık kiralama ihalesi, Balkan Halk Dansları Festivali ile ilgili yapılan hizmet alım ihalesine fesat karıştırıldığının ileri sürüldüğü iddianamede, ESHOT Genel Müdürlüğü’ne ait 750 yeni otobüs durak yerinin kiraya verilmesine yönelik ihale için belediye meclisinin reklam geliri karşılığında kiraya verilmesi için oy çokluğuyla aldığı karara da yer veriliyor. İddianamede, ayrıca, öğretmenlere şal ve kaşkol dağıtımı, Seferihisar’dan mandalina alımı ve konaklama giderlerindeki usulsüzlüklere ilişkin çeşitli iddialar da bulunuyor.