Ana Sayfa Blog Sayfa 4728

Özgür Suriye Ordusu’nun Hatay’daki ileri karakolu görüntülendi

Özgür Suriye Ordusu’nun Türkiye sınırları içerisindeki ileri karakolu haber oldu. Askeri kampı görüntüleyen Times muhabiri Martin Fletcher, Asi Nehri’nin Türkiye tarafında olduğunu belirttiği kampa dair izlenimlerini aktardı.

Reuters ajansının ‘Türkiye sınırında’ diye verdiği, Times gazetesinin ise ‘Asi Nehri’nin Türkiye tarafında’ diye tanımladığı Özgür Suriye Ordusu’na ait ‘ileri karakol’ çadırları ilk kez görüntülendi. Vatan gazetesi konuyla ilgili bir haber yaptı ve muhabirlerle görüştü. Times yazarı çadırların Türk tarafında olduğunu doğruladı ve ekledi: Yazdıklarımın arkasındayım ama bu tartışmanın bir parçası olmak istemiyorum.

Silahlı muhalif askerlerin komutanı olan ve aynı zamanda Özgür Suriye Ordusu’nun sözcülüğünü de yapan Yarbay Halid Hamud’un da silahıyla birlikte Kızılay çadırı içerisinde poz verdiği fotoğraflarda muhalif askerler arasında kadın Suriyeliler’in de olduğu görüldü. İngiliz The Times gazetesinin Yazı İşleri Müdürlüğü’nü yapan eski Washington Büro şefi ve Dış Haberler Müdürü Martin Fletcher tarafından yazılan haber ise tartışma yaratacak cinstendi. Fletcher, Asi nehrinin en daraldığı bölgede yer aldığını iddia ettiği çadırların Türkiye tarafında bulunduğunu ve 4 çadırın terk edilmiş bir çiftlik evinin hemen yanında kurulduğunu iddia etti.

Hatta bu üssün, hem kaçakçılık yapmak için hem de insan kaçırmak için kullanıldığını, Suriye tarafına geçip çay ve sigara alan muhalif askerlerin bunları Hatay’da 3 katı fiyatına satarak Esad rejimine karşı operasyonlarını da bu şekilde finanse ettiklerini anlattı. Vatan haber üzerine Times gazetesinden defalarca yılın gazetecisi ödülüne aday gösterilen Fletcher’a ulaştı. İngiliz gazeteci, “Orada yazdıklarımın arkasındayım. Ancak beni bağışlayIn ama bu tartışmanın bir parçası olmak istemiyorum. Ama yanımda bir Reuters muhabiri yoktu” ifadesini kullandı.

“Tüfeğimi aldım nehri geçtim”
Cumartesi günü çadırları ziyaret ettiğini belirten İngiliz gazeteci birkaç düzine üniformalı askerle karşılaştığını belirtti. Bu askerlerin ateşkesi bir maskaralık olarak yorumladığını kaydederek muhalif grubun lideri olan 29 yaşındaki Muhammed el-haj Hasan adlı askerin, “Ateşkes kararını duyduğum zaman o kadar sinirlendim ki Kalaşnikofumu alıp nehri geçerek Suriye kontrol noktasını taradım” sözlerine yer verdi. Hasan’ın daha önce Suriye ordusunda yüzbaşı rütbesinde görev yaptığının da altını çizdi.

Haziran ayında muhalif saflara katıldığını söyleyen Yüzbaşı Hasan, “Sivilleri öldürmeyi reddettiği için infaz edilen bir subayı gördüm” dedi. Kendi kızının ve oğlunun ise kendisinin hainlikle suçlanması nedeniyle cezalandırılmaktan korktukları için Halep’de gizlendiklerini söyledi. Habere göre Hasan ve arkadaşları gübre kullanarak mayın ve bomba imal ediyor. Kaleş tüfekleri var ancak şarjör sıkıntısı çekiyorlar. Yenilerini elde edebilmenin tek yolu kontrol noktalarına saldırmak ya da Suriye ordusundan bazı askerlerin tanesi 5 dolardan sattığı mermileri almaktan geçiyor. Tüfekler ise bu askerler tarafından 3 bin dolardan satılıyor.

(sol.org.tr)

Naim Şahin’i taklaya davet edenler tutuklandı

Halkevi üyeleri, İçişleri Bakanı Şahin’i bakanlığın önünde oynamaya çağırdı.

Halkevi üyeleri İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’i protesto etti.
Erzurum’da ölen işçilerin kaza geçirdikleri barajı incelemeye giden İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in kendisini karşılamaya gelenlerden bir kişiye “takla at” diyerek oynatmasına tepkiler devam ediyor.
Halkevciler hiç bir yöneticinin halkla dalga geçemeyeceğini belirterek bakanı, bakanlığın önünde oynamaya çağırdılar. “İdris dışarı göbek atmaya”, “Sen oyna İdris sen oyna” sloganları atan 7 Halkevi üyesi gözaltına alındı.

Polonya, Monsanto’yu ülkeden kovdu

GDO devi Monsanto’nun genetiği değiştirilmiş “MON810″ adıyla tescilli mısır polenlerinin zaten azalan arı nüfusu üzerinde yıkıcı bir etki yaptığını belirlediklerini belirten Polonya Tarım Bakanı Marek Sawicki, “Hem insan sağlığını hem de arı nüfusunu tehdit eden GDO’lu ürünler üzerinde tam ve kalıcı bir yasağı başlatacağız” dedi.

Polonya Tarım Bakanlığı, Monsanto’nun ürünlerine yönelik tam ve kalıcı bir yasak uygulamayı koyması yaşanan biyo-korsanlığa karşı mücadele eden çevrelerde memnuniyetle karşılandı.

Gelişmelerden büyük memnuniyet duyduğunu açıklayan Polanya Doğa Derneği, Tarım Bakanı Marek Sawicki’e teşekkür etti.

Monsanto tedirgin

AB dönem başkanı Danimarka’nın orta yol önerisinin yedi AB ülkesinde reddedilmesi üzerine, ülkesinde Monsanto’yu istemediği açıklayan Fransa ve Macaristan gibi ülkelere Polonya’nın da katılması biyoteknoloji şirketinin tedirginliğini arttırdığı belirtiliyor.

Polonya yasakladı, Türkiye’de serbest

Polonya’nın tehlikeli bulup yasakladığı biyoteknoloji devi Monsanto’nun MON810 mısırın Türkiye’ye girişine izin veriliyor. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Biyogüvensizlik Kurulu tarafından izin verilmesi üzerine Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Derneği İktisadi İşletmesi, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği İktisadi İşletmesi (BESD-BİR) ve Yumurta Üreticileri Merkez Birliği (YUM-BİR)’in tarafından MON810 GDO’lu mısırı Türkiye’ye de ithale devam ediyor.

Çiftçi davayı kazandı

Fransa’nın Lyon kentinde tahıl yetiştiricisi Paul François’un ürünlerinin hafıza kaybı, baş dönmesi gibi nörolojik sorunlara neden olduğu iddiasıyla açılan davayı kazandı. Mahkeme zararın tespiti için bilirkişi görevlendirdiği açıklandı. Öte yandan Hindistan’da da çok sayıda çiftçi tarafından Monsanto aleyhine korsanlık davaları açıldığı belirtiliyor. (Gıda Hareketi)

Japonya’dan IMF’ye yardım

Japonya istikrarın sağlanması için IMF’ye 60 milyar dolar kredi verecek.

IMF bir süredir Avrupa borç krizi ile başa çıkılabilmesi için üyelerinden yardım talebinde bulunuyordu.

Borç problemi derinleşince IMF Yunanistan gibi ülkelere büyük oranda fon sağlamak zorunda kaldı.

Japonya IMF’e yapacağı yardımın ardından diğer üye ülkelerinde yardımda bulunmasını beklediğini açıkladı.

Japonya Maliye Bakanı Jun Azumi ”Diğer ülkelerin de bizim gibi IMF’e yardımda bulunacağına eminim” dedi.

Azumi sözlerine ”Euro bölgesi krizinin gerçekten sona ermesi için IMF’in finansal gücünün artırılması gerekiyor. Bu krizin bitmesi sadece Euro bölgesi için değil Japonya ve diğer Asya ülkeleri için de önemli” diye devam etti.

IMF Başkanı Christine Lagarde Japonya ile yapılan anlaşmanın çok önemli bir adım olduğunu ve global ekonomik istikrarın yeniden sağlanmasına yardımcı olacağını söyledi.

Meyve sularına şeker uyarısı

Araştırmalara göre insanlar ”sağlıklı” kabul edilen içeceklerdeki şeker oranının ne kadar yüksek olduğunun farkına varamıyor ve sağlıklı beslendiğini sanırken kilo alıyor.

Glasgow Üniversitesi’nin yaptığı araştırmada 2 bin kişiye ”sağlıklı” kabul ettikleri içeceklerde ne kadar şeker olduğunu düşündükleri sorulmuş.

Araştırmaya katılanların büyük bir çoğunluğu şeker oranlarını gerçekte olduğundan çok daha düşük tahmin etmiş.

Aynı soru gazlı içeceklerle ilgili sorulduğunda ise deneklerin şeker oranını normalden çok daha fazla zannettiği ortaya çıkmış.
Araştırma sonucunda bir çok kişinin günlük kalorilerinin önemli bir bölümünü farkında olmadan içeceklerden aldığını da ortaya koymuş.

Araştırmacılar katılımcılara günlük içecek tüketimleri ile ilgili sorular sormuş ve günde ortalama olarak 450 kalorilik içecek tüketildiğini ortaya çıkarmış.

Bu kadınların günde alması gereken kalorinin dörtte birine, erkeklerin günde alması gereken kalori sayısının ise beşte birine denk geliyor.

Araştırmacılar içecekler ile tüketilen kalorilerin genellikle hiç hesaba katılmadığına dikkat çekiyor.

Deneye katılanlardan kendilerine gösterilen içeceklerde kaç çay kaşığı şeker olduğunu tahmin etmeleri istendi.

Katılımcılar, doğal elma ve portakal sularında, kafeinli enerji içeceklerinde ve sıvı meyve pürelerinde bulunan şekeri gerçek değerinden 3,4 kaşık daha düşük tahmin etti.

Narlı bir içecekte ise katılımcılar şekerin gerçekte olduğundan tam 18 kaşık daha az olduğunu düşündü.

Bu sonuçların da gösterdiği üzere rejim yapanlar çoğu zaman ”sağlıklı” olarak gördükleri içeceklerin içerdiği kalorileri hesaba katmayı unutuyor.

Araştırma ekibi katılımcıları bu tarz içeceklerin aşırı tüketiminin obeziteye hız kazandırdığı konusunda uyardı.

Ayrıca şekerli içeceklerin çok fazla tüketilmesi tansiyon ve kalp hastalılarına, diyabete ve felce de neden olabiliyor.

Araştırmayı yöneten Prof Naveed Sattar ”İçtikleriniz de yedikleriniz kadar vücudunuza zarar verebilir” diyor.

Sattar ”Tartışmasız şekerli içeceklerin gereğinden çok tüketimi obeziteye katkı sağlıyor. Özellikle sağlıklı olarak algılanan doğal meyve suları ve meyve püreleri tüketilirken kalori hesabı yapılmıyor. Oysa ki bu ürünlerde şeker oranı çok yüksek” dedi.

Sattar sözlerine ”Yani kilo vermek isteyenler meyve suyu içmeyi bırakıp su içmeye başlamalı, ya da diyet içecekler tüketmeli” diye devam etti.

(BBC)

Pulitzer Ödülleri’nde bir ilk yaşandı

Bu yıl tarih dalında Pulitzer ödülünü, Amerikalı profesör Manning Marable’ın yayımlanmasını görmeye ömrü yetmeyen çalışması ”Malcolm X: A Life of Reinvention”ı, drama dalında Quiara Alegria Hudes’un kaleme aldığı, Irak’ta görev yapan bir savaş gazisini konu alan ”Water by the Spoonful” oyunu aldı.

Biyografi dalında Pulitzer ödülüne John Lewis Gaddis’in ”George F. Kennan: An American Life”ı layık görülürken, şiir ödülünü Tracy K. Smith’in ”Life on Mars”ı kazandı.

Kurgusal olmayan düz yazı türünde Pulitzer ödülü, Stephen Greenblatt’ın ”The Swerve: How the World Became Modern”ine, müzik ödülü Kevin Puts’un ”Silent Night: Opera in Two Acts”ine verildi.

İlk Kez Roman Ödülünü Kazanan Olmadı

Pulitzer ödüllerinde bir de ilk yaşandı. 35 yılda ilk kez bu yıl, roman dalında Pulitzer ödülü kazanan olmadı.

Gazetecilik kategorisinde 5 ayrı dalda Pulitzer ödülü kazananlar ise şöyle sıralanıyor;
Kamu Hizmeti: The Philadelphia Inquirer
Sıcak Gelişme Haberciliği: The Tuscaloosa (Ala.) Haber personeli
Araştırmacı Gazetecilik: Associated Press ajansından Matt Apuzzo, Adam Goldman, Eileen Sullivan ve Chris Hawley ile Seattle Times’tan Michael J. Berens ve Ken Armstrong
Aydınlatıcı Gazetecilik: New York Times’tan David Kocieniewski
Yerel Gazetecilik: Sara Ganim ve The Patriot-News Staff’ın üyeleri

21 kategoride verilen Pulitzer Ödülü, 1917 yılında Joseph Pulitzer adlı Macar asıllı ABD’li bir gazeteci tarafından kuruldu.

Futbol ve ırkçılık – Özgür Yıldız

Sicili zaten bozuk olan ve hatta bu konuda İngiltere’de futbol oynadığı dönemde mahkemelik olan Fenerbahçeli Emre Belözoğlu‘nun, Trabzonspor’un Fildişi Sahilleri’nden olan oyuncusu Didier Zokora‘ya sarf ettiği ve canlı yayında, yayıncı kuruluşun maç sonrası programına bağlanarak söylediğini kabul ettiği ırkçı sözlerden sonra televizyonlarda, gazetelerde ve zamanımızın anlık kamuoyu barometresi olarak nitelendirebileceğimiz sosyal medyada büyük bir dalgalanma yaşandı.

Televizyonlarda milliyetçi ve cinsiyetçi hezeyanlarına sıkça rastladığımız Erman Toroğlu, Ahmet Çakar ve Rıdvan Dilmen‘e varıncaya kadar neredeyse tüm futbol yorumcuları Emre’nin önceki vukuatlarını da sayıp döktükten sonra olayı kınayarak federasyonun hızla ve en ağır biçimde cezalandırması gerektiğini söylediler. Elbette bunu, Türkiye’de aslında ırkçılık olmadığını ve Emre’nin zaten sicili bozuk bir oyuncu olduğunu belirterek yaptılar.  Zira Türkiye’de ırkçılık olmadığına dair bu şehir efsanesi bir hayli yaygın.

Peki, Türkiye’de ırkçılık var mı? Dediğim gibi, uzun yıllar boyunca Türkiye’de ırkçılık olmadığı iddia edildi. Irkçı sözler sarf edenler ise olumsuz olarak kabul edilen her olayda olduğu gibimünferit olarak değerlendirildi. Oysa Türkiye, ırkçı ve milliyetçi söylemlerin günlük yaşamda normal bir şekilde kullanıldığı, nefret suçlarının gündelik olarak işlendiği bir ülke olmaktan hiçbir zaman geri kalmadı.

Konumuz spor ve hatta futbol olduğu için esas olarak bu alandaki ırkçı ve milliyetçi örnekleri değerlendirmek lazım. Yakın zamanda hepimizin aşina olduğu en belirgin ve halen süreklilik arz eden örnek, Diyarbakırspor’un Türkiye’nin batısında gittiği her ilde milliyetçi sloganlarla karşılanması ve saldırıya uğraması. Kürtlerin kamusal alanda ten renkleri (esmerlik) ve dilleri (Kürtçe) nedeniyle aşağılanmaları bir sorun olarak görülmediği için, toplum, siyahi bir oyuncuya sarf edilen ırkçı söze gösterdiği tepkiyi bu konudan esirgiyor. Diyarbakırspor, sahaya çıkan kadrosunda neredeyse hiç Kürt futbolcu olmaması ve bölgede bir zamanlar halkı futbolla uyutmanın bir aracı olarak kullanma çabası nedeniyle devletin takımı olarak anılmasına rağmen yine de rakip takım taraftarlarının nefret objesi olmaktan kurtulamadı. Gerçi Başbakan’ın“düşünmezseniz Kürt sorunu yoktur” dediği bir durumda ortalama bir yurttaştan daha fazlasını beklemek ne kadar gerçekçi o da ayrı bir konu tabi.

Siyahi oyuncularla ilgili çoğumuzun hatırlayabileceği ilk vukuat ise Trabzonspor’un eski başkanıMehmet Ali Yılmaz‘ın yine 1998-1999 sezonunda Trabzonspor’un futbolcusu olan İngiltereli siyahi oyuncu Kevin Campbell için “bizim yamyamı gol makinesi diye aldık çamaşır makinesi çıktı” demesi… Aslında Mehmet Ali Yılmaz, siyah ten rengine sahip insanlarla ilgili olarak bu ülkedeki ortalama algının ne olduğunu o zamanlar net bir şekilde ortaya koymuştu ama tabi ki o açıklamada bir şekilde geçiştirildi ve kimse ceza almadan üzeri kapatıldı. Kevin Campbell ise takımdan ve Türkiye’den ayrıldı.

İsrail-Filistin sorununun gündemde büyük yer kapladığı 2002 yılında İstanbul’da ve Konya’da düzenlenen gösterilerde, Fenerbahçe’nin İsrailli futbolcusu Haim Revivo‘ya yönelik ‘‘Hitler şimdi seni daha iyi anlıyorum’’ sloganları atılmıştı. Yine yakın zamanda Sivasspor’un oyuncusu Baliliiçin de benzer nitelemeler rakip takım oyuncuları ve taraftarlarından dile getirilmişti.

Yakın tarihimizin bir başka utanç verici olayı da 2008 yılındaki İsviçre-Türkiye maçında yaşanmıştı. Neredeyse bir bütün olarak Türk Milli Futbol takımı oyuncuları ve antrenörlerinin İsviçreli oyuncuları sahadan tekme tokat kovaladığı görüntüler (en azından bizim) hafızamızdan silinmiş değil. Maçtan sonra olayın kahramanlarından Emre Belözoğlu’nun yaptığı açıklama ise şöyleydi: “Türkiye üzerinde oynanan çok oyun var. Herkesin birbirine destek olması gereken bir zaman yaşıyoruz. Soyunma odası koridorlarında yaşananların maçın stresinden kaynaklandı.” Tabi ki Emre’yi bu artık standart hale gelen “maç stresi” açıklaması kurtaramadı ve FİFA tarafından 4 maç men cezası aldı.

Galatasaray teknik direktörü Fatih Terim‘in İstanbulspor maçından sonra rakip takımın antrenörü Saffet Susic‘e yönelik olarak ‘‘Benim ülkemde hele bir Sırp bana hiç böyle laf edemez’’ ve Fenerbahçe iki Yugoslav oyuncu Lazetic ve Mirkovic‘i kadrosuna dâhil edince bazı spor yazarlarının ‘‘bu Sırpların burada işi ne?’’ demesini de unutmamak gerek.

Yine her Yunanistan Mili Futbol veya herhangi bir Yunanistan futbol takımı geldiğinde sürekli olarak yapılan “1453” temalı hatırlatmalar, açılan Kuzey Kıbrıs bayrakları artık gözümüze sokula sokula alıştığımız atraksiyonlar arasında yer alıyor.

Canımızı acıtan bir başka örnek de kardeşimiz Hrant Dink’i vuran Ogün Samast’ın, suikast sırasında taktığı beyaz berenin bir simge haline gelerek Trabzonspor tribünlerinde sıklıkla toplu biçimde kullanılması.

Aslında bütün bu burada saydığım ve sayamadığım örneklere bakarsak, Türkiye futbol dünyasında, anlı şanlı Türk ırkçısı Nihal Atsız‘ın vasiyeti birebir uygulanıyor gibi:

“Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlar tarihi düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler, yeni düşmanlarımızdır. Japonlar, Afganlar, Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır.

Ermeniler, Kürtler, Zazalar, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler Çeçenler, Çingeneler içimizdeki düşmanlarımızdır.”

Bütün bu örneklerden sonra kalkıp da genelde Türkiye’de, özelde futbolda ırkçılık olmadığını söylemek ve olanların münferit olduğunu iddia etmek iflah olmaz bir iyimserlik değil, ırkçılığı hoş gösterme çabası olarak değerlendirilmeli.

Türkiye’nin “ileri demokrasi”sinin futbolda ırkçılıkla mücadelede ne aşamada olduğunu ise Türkiye Futbol Federasyonu’nun disiplin talimatındaki “Ayrımcılık” başlıklı 44. Maddesinde yer alan;

1) Irk, dil, din, etnik köken ayrımcılığı yaparak insanlık onurunu herhangi bir şekilde zedeleyen

a) Futbolculara dört ila sekiz müsabakadan men cezası

tedbirinin uygulanıp uygulanmayacağı gösterecek.

Hamiş: Irkçılık terimi çoğunlukla, kendi etnik kültür değerlerini tek kriter olarak belirlemek (etnik merkeziyetçilik), farklılık korkusu (zenofobi), ırklar arasında birleşmelere ve ilişkilere karşıtlık ve milliyetçilik gibi kavramları da anlatıyor olabilir.

 

Özgür Yıldız – www.turnusol.biz

 

 

Doğa hakları – Güven Eken

İnsan doğanın haklarını tanımadan haksızlığa dair sorunlarını çözebilir mi?

Her insan içinde temiz bir iyilik pınarıyla doğar. Bu pınarın üzeri, büyüklerden azar işitirken, hislerini söyleyemezken, arkasından konuşulurken ve üç kuruş için kandırılırken taş ve molozla dolar. Pınar böyle böyle bulanır, coşkusu azalır, akışı yavaşlar. Çoğu insan kendini zamanla çaresiz, öfkeli, bezgin, ihanet edilmiş ve umutsuz hisseder. İşte böyle durumlarda, insan denen o muhteşem varlık tümüyle kaybolup gitmiştir. İçimizdeki sınırsız yaşam gücü, yalnızca ekonomi için hammaddeye dönüşmüştür.
İnsanlığın ve onun yıkıcı gücü altında ezilen diğer tüm canlıların bunu hak etmediklerine inanıyorum. İnsanın dünyaya, doğaya ve kendisine olan sevgisizliğinin tarih boyunca görülen en yüksek noktaya ulaştığı bir çağda, aslında çağı yakalamayı reddetmemiz gerekiyor. Bunun için de, yeni şeyler söylememiz gerekiyor. Son yıllarda Güney Amerika ve Türkiye’de telaffuz edilmeye başlanan ‘Doğa Hakkı’ insanın söylemeye başladığı belki de en ‘yeni şeylerden’ biri.
Yaşadığımız zamanda erkekler kadınları eziyor. Büyükler çocukları. Çoğunluk azınlığı eziyor. Güçlüler güçsüzleri. Korkularımız özgürlüğümüzü eziyor. Aklımız ise hem vicdanımızı hem de bedenimizi. Bunların tümüyse doğayı eziyor. Doğa, ezen ve ezilenlerin belki de tek ortak buluşma noktası. Çünkü sadece eziliyor ama asla ezmiyor. Tersine, veriyor, yeniden ve yeniden veriyor. Hava veriyor, su veriyor, aş veriyor, güzellik ve huzur veriyor.
Doğanın ezilmeye karşı tepkisizliği, düşünmemesinden veya güçsüzlüğünden değil. Doğa ezmiyor, çünkü doğanın vicdanı, bedeni ve aklı yan yana yürüyor. Hiçbiri diğerinin üzerinde iktidar kurmuyor. Vicdan ve beden, aklın hırsa dönüşmesine dur diyor. Doğa geniş zamanda düşünüyor. Bizler ise başkalarını ezebiliyoruz. Çünkü aklın bedeni ve vicdanı ezmek için kışkırtıldığı bir zamanı yaşıyoruz. Hırs çağının çocuklarıyız. Tam da bu nedenle insan doğanın haklarını tanımadığı sürece haksızlığa dair hiçbir sorununu çözemeyecek. Kadınlar, çocuklar, azınlıklar, güçsüz ve fakirler ve bedeniyle üreten herkes ezilmeye devam edecek.
Çevreci söylem de belli ki bu işi çözemeyecek. Çünkü çevrecilik bize kullandığımız teknolojileri değiştirerek dünyayı değiştirebileceğimizi telkin ediyor. Doğa hakkı düşüncesi ise önce kendin değişmelisin diyor. Haksızlıklara karşı mücadele bir bütündür diyor. Her karış doğal alanın yok edildiği ve tüm insanlığın karanlığa gömüldüğü bir dünyada dahi, eğer tek bir insanın içinde bir dirhem doğallık yaşamaya devam ediyorsa, umutsuz olmak için hiçbir neden görmezdim. Özümüzden beslenen pınarların taş ve molozlarla örtülmüş olması bizi yıldırmasın. Günü geldiğinde, bütün barajlar yerle bir ve bütün hafriyat un ufak olur.
Doğa baki kalır.

 

Güven Eken – Radikal

 

Siviliz’in yeni sayısında konu yeni anayasa

Sivil Toplum Geliştirme Merkezi (STGM) tarafından 2 ayda bir yayımlanan Siviliz’in 31. sayısı çıktı. Siviliz’in bu sayısı, Türkiye genelinden 150’ye yakın örgütün desteklediği Bizsiz Anayasa Olmaz Kampanyası‘na ayrılmış.

“Anayasayı kim yapar?” sorusu ile açılan yeni sayıda, sivil toplum örgütlerinin beklentilerine ve yeni anayasada görmek istedikleri temel ilkelere ait görüşlerine yer verilmiş.

Tartışmalara katkı sağlamak amacıyla Türk Kadınlar Birliği, Eğitim Hakları Derneği, Diyarbakır Kent Konseyi, Siyah Pembe Üçgen LGBTT Derneği, Doğu Akdeniz Sivil Toplum Platformu ve Ekolojik Anayasa Girişimi’nden temsilciler ile söyleşilmiş.

Siviliz’e erişmek için tıklayınız.

Kaynak: www.stgm.org.tr

(Yeşil Gazete)

Kızılırmak Deltası’na Ekolojik Yürüyüş

Ondokuz Eylül Üniversitesi (OMÜ) Ekolojik Yaşam Kulübü, Kızılırmak Deltası’na “Ekoloji Yürüyüşü” düzenliyor.

22 Nisan Pazar günü gerçekleşecek yürüyüşte kuşlar gözlenecek, fotoğraf çekilecek, bisiklet turu yapılacak.

Etkinlik, Doğanca beldesinden bisikletlerle başlayacak ve Kızılırmak Deltası ziyaretçi merkezini kapsayan göl kıyı şeridi boyunca devam edecek. Bisikletini kendi temin edecekler için taşıt ayarlanacak.

OMÜ Ekolojik Yaşam Kulübü kimdir?

Kulüp, 2002 yılında Doç. Ali Kemal Ayan’ın danışmanlığında bir grup gönüllü öğrenci tarafından kurulmuş. O günden bu yana pek çok öğrenci ekoloji kavramı ile bu kulüp sayesinde tanışmış, tanışmaya devam ediyor. Birçok sivil toplum örgütü ile dayanışma içindeki OMÜ Ekolojik Yaşam Kulübü çalışmalarını sadece üniversite ve Samsun çevresi ile sınırlı tutmuyor.

Yürüyüş ve kulüp ile ilgili ayrıntılı bilgi için:

Tanju Subaşı

Telefon: 0507 794 71 99

e mail:[email protected]

http://www.facebook.com/ekolojikyasamm

(Yeşil Gazete)