Ana Sayfa Blog Sayfa 4719

Bartın Platformu, Bartın’a sahip çıkıyor

Bartın’ın Amasra ilçesine bağlı Tarlaağazı köyünde Hema şirketi tarafından yapılmak istenen liman projesinin Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) toplantısı Bartın platformu üyelerinin ve vatandaşların tepkisi üzerine yapılamadı. Gömü köyünde bulunan kahvede yapılması planlanan toplantı öncesinde vatandaşlar ıslıklarla ve alkışlarla şirketi protesto ettiler. Toplantı salonuna giren vatandaşlar “Termik santral istemiyoruz”, “Sağlıklı yaşam istiyoruz” şeklindeki sloganları yaklaşık 1 saat boyunca sürdürürken, toplantıda yapılamadı. Şirket yetkileri toplantıyı terk ederken, jandarma ekiplerinin koruması altında dışarıya çıktılar.

-ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK MÜDÜRLÜĞÜ RAPOR TUTTU

Bartın Çevre ve Şehircilik İl Müdür Vekili Sezgin Aydın, toplantının yoğun protestolar nedeniyle yapılamadığını açıklayan raporu tutarak, toplantı yapılmadı.

-ŞİRKET YÖNETİCİSİ NE DİYOR?

Hattat Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Halil Beyenal da şirketin bölgeye 260 milyon dolar yatırım yapacağını belirterek, ”Kömür çıkarmak için bu kadar masraf yapan bir firmanın, kalkıp kömür ithal etmesi saçmalıktan başka bir şey değildir. Bunu iddia edenlerin çok farklı ve başka yerlerden beslendiklerini düşünüyorum. Kömür çıkarılmak üzere. Limanı yapma amacımız da 4-5 ay sonra çıkacak olan bu kömürü yakın bölgelere sevk edebilmek içindir. Biz ithal kömür kullanacak olsak kömüre neden yatırım yapalım?” dedi.

-KÖYLÜLER ENDİŞELİ

Tarlaağazı Köyü Muhtarı Yaşar Uçar, şirketin bölgeye 2005 yılında geldiğini anımsatarak, şirket ilk geldiği gün biz kömür çıkartacağız. Santral kurmaya gelmedik demişti. Ancak zamanla şirket biz santral kurmak istiyoruz, inadı başladı. Biz şirketin kömür çıkarmasına karşı değiliz. Biz termik santral’e karşıyız” dedi.

(abamedya)

İran’a siber saldırı

İran bir kez daha siber saldırının hedefi olduğunu öne sürüyor. Ülkenin en önemli petrol terminalinin bilgisayarlarına virüs saldırısı yapıldığı açıklandı.

İran Petrol Bakanlığı’ndan bir sözcü, pazar akşamı bilgisayarlara bulaşan virüsün, önemli bilgilere zarar vermediğini bildirdi. Sözcü, önemli bilgilerin farklı bir sunucuda yüklü olduğunu ve korunduğunu, virüsün bakanlık bilgisayarındaki az sayıda veriye zarar verdiğini açıkladı.

Güvenlik gereği ülkenin petrol ihtiyacının büyük bir kısmının karşılandığı Kharg Adası’ndaki terminaldeki internet bağlantısı bir süre için kesildi. Petrol Bakanlığı yapılan ilk araştırmaların ardından, virüs saldırısının yurtdışı kaynaklı olmadığını bildirdi.

Virüs saldırısı nedeniyle terminaldeki petrol üretimi ve diğer faaliyetlerin sekteye uğramadığı bildirildi. İran, petrolünün yüzde 90’ını Kharg Adası’ndaki terminalden karşılıyor.

Tahran yönetimi daha önce de nükleer programını ve diğer sanayi kollarını hedef alan siber saldırılar düzenlendiğini öne sürmüştü. terminale. 2010 yılında İran, ağır bir siber saldırının kurbanı olmuş, Stuxnet adlı virüs Tahran yönetiminin nükleer programının bilgisayarlarını hedef almıştı.

Virüsün kaynağı araştırılmaya devam ediyor. Uzmanlar virüsün sadece belirli verileri toplamaya yönelik mi yoksa terminaldeki üretim sürecini mi hedef aldığı netlik kazanmadı.

1915 Geçmiş değil gelecek meselesi – Rober Koptaş

AGOS GENEL YAYIN YÖNETMENİ ROBER KOPTAŞ’ın  MİLLİYET İÇİN YAZDIĞI YAZI

 

Evet, ‘Türkler soykırımcıdır’ önermesinin asıl kendisi ırkçıdır. Çünkü soykırımları halklar, milletler değil, zihniyetler ve zihniyetlerin yönlendirdiği kişiler yapar.
Evet, Batılı büyük güçlerin 1915’le ilgili tavrı riyakâr ve çıkar odaklıdır.
Evet, Türklerle Ermeniler arasındaki çatışma, onlar için koz olduğu ve kullanabildiği oranda anlamlıdır.
Evet, Fransa’nın, Almanya’nın, ABD’nin, soykırımla ilgili tutumu insancıl ilkelerden çok faydacı bir siyasete dayanıyor.
Evet, Türkiye’nin bu konudaki eleştirilerinde büyük bir haklılık payı var.

Ne var ki, Türkiye açısından asıl sorun başka yerde.
Sorun, başkalarının ne yaptığından bağımsız olarak, Türkiye’nin 1915 konusunda Batı’daki riyakâr tavrı bir anda önemsizleştirecek olan doğru ahlaki ve siyasi tutumu geliştirmemiş olmasında…
Sorun, bu ülke insanlarının, bu topraklarda yaşanmış acıya sessiz kalması, onu meşru görmesidir. Ermenilerin vatandaşı oldukları ülkeden atılmasını haklı gösteren resmi söylemi hiç tartışmadan, akıl yürütmeden sahiplenmesidir.
İdrak edilmesi gereken şey, bu söylemi üreten zihniyetin, sadece Ermenileri değil, Türkiye toplumunun çok geniş bir kesimini, Türk ve Müslüman çoğunluğu dahi mağdur ettiğidir. Türkiye’de geçmişin hayaletinin güncel siyasi tartışmaların üzerinden hiç çekilmemesinde, bu gerçeğin yarattığı huzursuz toplumsal ruh halinin etkisi var.
O zaman 1915, sanıldığı gibi geçmiş değil, bir gelecek meselesidir. 1915 sadece Ermenilerin değil, aynı zamanda Türklerin, Kürtlerin, Müslümanların meselesidir.
O zaman, görmek gerekir ki, doğru tavra ilişkin sorumluluk, her şeyden önce, farklı siyasi görüşlere mensup, farklı etnik köklere veya dini inanışlara sahip Türkiye Cumhuriyetivatandaşlarına düşmektedir.
Bugün Ermenilerin acılarından söz edildiğinde pek çok okur, ‘ama Türkler de çok acılar çekti’ diye düşünecektir, eminim.
Haklılar, haklısınız. Ama Türklerin, bütün güçlüklere ve karanlık dönemlere karşın, kendi ülkelerinde egemen bir ulus olarak yaşamaya devam ettiklerini, Ermenilerin ise binlerce yıldır var oldukları topraklardan silindiklerini, adeta yersiz yurtsuzluğa mahkzm edildiğini anımsamak gerekiyor.
Ardından hemen, ‘Ama Ermeniler Ruslarla işbirliği yaptı, ayaklandılar’ diyeceksiniz pek çoğunuz.
Evet, bazı Ermeniler böyle bir siyaset güttüler. Ama koca bir halkı gözünüzün önüne getirdiğinizde, kırlarda tarımla, kentlerde esnaflık ve zanaatkarlıkla uğraşan yüzbinlerceErmeni’nin durumunu anımsadığınızda, yaşadığınız kentin gerçek yerel tarihine baktığınızda, bütün bir halkın işbirlikçi olamayacağını kolayca anlayabilirsiniz. Suça karışan bireylere karşı tedbir almakla, bir halkı yaşadığı yerden koparmak ve onu ölüme göndermek arasında büyük bir fark var.
O günkü Osmanlı hükümetinin sorumluluğu, 1915’te böyle bir ayrım yapmayıp, bir kadim Anadolu halkını ortadan kaldırma kararı almaktan ileri geliyor. Dünya Savaşı’nın göz gözü görmeyen ortamı, İttihat ve Terakki liderlerine, bir iç tehdit, daimi bir sorun kaynağı olarak gördükleri Ermenilerden kurtulmak için bir fırsat gibi göründü. Doğu’da nüfuzunu geliştirmek isteyen ve Osmanlı Devleti’ni savaşa kendi saflarında sürükleyen Almanya’nın, tehcirin ve katliamların planlanmasında önemli bir rolü vardı.
Toplumsal bir soruna katı pozitivist değerlerle çözüm bulmayı çare gören bir toplum mühendisliği anlayışı devreye sokuldu ve büyük bir felaket yarattı. Bu toplum mühendisliği anlayışı daha sonraki dönemlerde de sürdü ve bugün dahi yaşadığımız pek çok sorunun nedeni oldu.
Tüm farklılıkları tehdit gören, yasaklayan, imha eden tekçi bir ulus oluşumu, Sünni İslamhâkimiyetiyle Alevilerin ve azınlıkların fiili ve sembolik ayrımcılığa uğraması, buna karşın, katılaiklik anlayışının bu kez Sünni Müslümanlara yönelmesi, dinin günlük hayatta sahip olduğu yerden ürkerek, onu düşman gibi göstermesi…
Bütün bu sorun noktalarında acılar yaşandı, kan döküldü ve Kürt sorunu bağlamında maalesef dökülmeye de devam ediyor.
Bugün Türkiye, bu köhne anlayışın ifrata vardığı, şiddet ve baskı yoluyla siyasetin ve toplumsal alanın şekillendirilmeye çalışıldığı geçmişle yüzleşiyor. Yapılan bazı hukuki hataları bir yana koyarsak, Ergenekon yargılamaları da 12 Eylül’e ilişkin dava da 28 Şubat soruşturması da 1938’de Dersim’de yaşananların araştırılması da çok önemli adımlar. Bu olaylar, devletin veya devlet adına güç kullanan görevlilerin, doğru bildikleri değerler adına, kendi halkına zulmettiği örnekler.
Yakın tarihe ilişkin gerçeklerin ortaya çıkması, bu katı devletçi zihniyetin mahkzm edilmesi anlamına gelecek. Ta 1938’e dek geriye gittiğimiz bu silsilenin biraz ötesinde ise 1915 duruyor. O gün de, devlet adına güç kullananlar, devletin bekası adına kendi vatandaşlarının, Osmanlı tebaası Ermenilerin yok edilmesini emretmişti. Bu bağlamda şunu tekrar söylemek isterim: ‘Türkler soykırımcıdır’ önermesinin asıl kendisi ırkçıdır. Soykırımları halklar, milletler değil, zihniyetler ve zihniyetlerin yönlendirdiği kişiler yapar.
Bugün 24 Nisan…
Biz Ermeniler için 24 Nisan, 1915’te hayatını kaybedenleri anma ve yas günüdür.
O gün, İstanbul’da, aralarında siyasetçi, yazar, çizer, şair, esnaf ve din adamlarının bulunduğu yaklaşık 230 kişi tutuklanmış ve Anadolu içlerine, Çankırı ve Ayaş’a gönderilmişti. Bu 230 kişinin yarısından bir daha haber alınamadı. İşte dünyanın dört bir tarafında Ermeniler, 24 Nisan’da onları ve kaybettikleri diğer masum kurbanları anıyorlar.
Türkiye’de her 24 Nisan’da Ermenilerin, özellikle diaspora Ermenilerinin Türklere karşı tutumu, iflah olmaz nefretleri, düşmanlıkları anlatılır. Soykırım kelimesi etrafında bellek savaşları yaşanır. Buna karşın dünyanın dört bir yanındaki Ermenilerin köklerinin, Antep, Maraş, Urfa, Malatya,Diyarbakır, Muş, Bitlis veya Anadolu’nun diğer kentlerine dayandığı, Hrant Dink’in deyişiyle diasporanın, ‘Anadolu’nun dünya hali’ olduğu anımsanmaz.
Bu insanların aile tarihinde öldürülmüş nine ve dedelerin, geride bırakılmış memleketin, kültürün ve koca bir tarihin olduğu düşünülmez.
Geçmişin, yani 1915’in gelecekle buluştuğu yer, bu büyük resimde saklıdır.
Türkiye’de çeşitli haksızlıklardan şikâyet eden, mağduriyetlerine karşı adalet ve değişim isteyen farklı köken, görüş ve inanışlardan insanlar, 1915’te yaşananlara bir de bu gözle bakmalı. O zaman Ermenilerin neler yaşadığı ve neden öfkeli olduğu anlaşılabilir. Bu anlayış ise gerçeği aramayı, devletin bugüne kadar bu konuda anlattıklarını sorgulamayı getirecektir.
1915 konusunda, bugün Batılıların veya Ermenilerin ne yaptığından daha önemli olan, Türküyle, Kürdüyle, Müslümanı ve Alevisiyle, Türkiye toplumunun ne yaptığı veya ne yapmadığıdır. Bu sınav bugüne dek pek de iyi geçmedi. Eğer Türkiye insan haklarına saygılı, demokratik, kendine güvenen bir ülke olacaksa, bu sınavı vermek şart.
ROBER KOPTAŞ /  Milliyet

Bayramiç 2. Tohum Takas ve Yerel Ürün şenliğinden – Tayfun Özkaya

Geçen Cuma Çanakkale’nin şirin ilçesi Bayramiç’e doğru gitmek üzere Ezine’de dolmuş bekliyorduk. Bayramiç ovasında bir köyde oturan bir kadınla sohbete başladık. Köyünde hemen hemen bütün erkeklerin kanserden öldüğünü ve kendisinin de aynı şekilde yalnız kaldığını söyledi. Ova kesimindeki köylüler şirket tohumlu, kimyasal ilaçlı ve gübreli endüstriyel tarımın pençesinde idiler. Üstelik tarım ilaçları atarken dikkat de etmiyorlardı. Bayramiç’te sağlıkçı bir arkadaşımız ilçe yöneticilerinden birinin “bugün köylülerin nesi var? Hepsinin rengini yeşil gördüm” diye sorduğunu söyledi. O gün hepsi yeşil bir renk bırakan bir tarım ilacı atmışlardı. Koruyucu elbise, maske ve sonrasında yıkanma falan yoktu. Geçen hafta 1. Tarım Sağlığı ve Güvenliği Sempozyumu için Şanlıurfa’da idik. Halk sağlıkçı bilim insanları insektisit dediğimiz böcek öldürücü ilaçlara “canlıkıran” (biosit) demekte idiler. Minumum kalıntı limitleri (Minumum Residue Limits, kısaca MRL) denilen şey aslında büyük bir aldatmaca idi. En iyi önlemleri de alsanız, en düşük dozda da kullansanız, bu maddeler besin zinciri içinde birike birike insanların yiyeceklerine öldürücü dozlarda geliyordu. Buna biyo birikim deniliyor. İşte yerel tohumlar bunlara karşı çok iyi bir çözüm idi ve biz de bu nedenle 21 Nisanda ikincisi yapılacak olan şenlik için Bayramiç’e gidiyorduk. (Program ve ayrıntılar için bakınız: www.bayramic.bel.tr)

Bayramiç Belediye başkanı İsmail Sakin Tuncer, yardımcısı Ergun Tüzgen ve Bayramiç Yeniköy Kaz Dağları Ekolojik Yaşam ve Tohum Derneği Başkanı Mustafa Ülgen başta olmak üzere kutlanacak çok kişi var. Aralarında Tarım Ekonomisi Derneğimiz de olmak üzere Tohum İzi Derneği, Buğday Derneği, Slow Food Türkiye, Ziraat Mühendisleri Odası Çanakkale Şubesi, Bayramiç Süt Üreticileri Birliği, Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği, Bayramiç Ziraat Odası, Kazdağı Doğa ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Ocaklı Beldesi Derneği, Ekolojik Yaşam Derneği, Bayramiç Kırmızı Et üreticileri Birliği ve Agrida gibi kuruluşlar etkinliğe değişen ölçülerde katkı verdi.

Cumartesi günü yerel tohumlar temalı trans Kazdağı yürüyüşü için bir grup katılımcı Küçükkuyu’dan başlayarak Bayramiç’e ulaştı. Etkinlikte öğleden önce parelel iki çalıştay yapıldı. Birincisi “tohum ve tohumculuk” ikincisi de “katılımcı sertifikasyon sistemi” başlıklarını taşıyordu. İlk çalıştayda tohumculuk kanunu ile yerel tohumların satışının yasaklandığı, bunun uluslararası ve ulusal tohum şirketleri adına yürütülmüş bir kökten tekelcilik olduğu belirtildi. Serbest ticaret ağzını kullanan çevrelerin aslında ciddi bir zulüm yaptıkları ve yerel tohumları, sadece şirket tohumlarını geliştirmek için kullanılacak bir gen kaynağı olarak kısıtlı bir çerçevede tutmak istedikleri belirtildi. Yeni kurulan gen merkezlerine rağmen bu politikanın yerel tohumların yok olmasını önlemediği dile getirildi. Bir katılımcı Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının yerel tohumların ticarete açılması için çalışmalar yaptığını söyleyerek var olan durumu açıklamış oldu. Tohumculuk Kanununun kabulü sırasında TBMM’de yoğun lobi çalışmalarının yapıldığını gözleyen katılımcılar anılarını anlattılar. Yerel tohumları savunmak için kararlı gözüken bir milletvekili daha sonra “bize daha güzel şeyler anlatıyorlar” demişti. Katılımcılar büyük ölçekli endüstriyel tarımın köylüleri göçe zorlayarak kentlerde sefalete ittiğini, bu üretimin tarım ilaçlarına (canlıkıran) mecbur kaldığını belirtiler. Halbuki köylü tarımında yerel tohumlarla, evde yapılmış ilaçlarla başarılı olunabileceği açıktı. Tarım ilaçlarını üreten şirketlerin bazılarının beşeri ilaçlar da ürettikleri, insanların yağlarında biriken tarım ilaçlarının kaçınılmaz olarak kansere ve başka hastalıklara yol açtığı, bazı obezlere zayıfladıklarında yağlarında birikmiş tarım ilaçları vücutlarına geçtiği için zayıflamayı durdurmaları bile önerildiği söylendi. Başak Egesel “yerel tohum üretenlerin bilgi eksiklikleri nedeniyle yerel tohumların saflığını koruyamadıkları, hatta tohum şenliklerinin bile buna katkıda bulunduğunu” ileri sürdü. Yerel tohumların karışmadan üretilebilmesi için gerekli bilgileri içeren, Tohum İzi Derneği ve Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu tarafından düzenlenmiş bir eğitim çalışmasının notlarının derlenme aşamasında olduğu haberi katılımcılara verildi. Füsun Ertuğ ise “biyoçeşitliliğin kökeninin karışmalardan kaynaklandığı, o yüzden bundan çok korkulmaması gerektiğini” ileri sürdü. “Avrupa Kokopelli Yerel Tohum Kuruluşu sadece üç çeşit yerel domates çeşidi üretebiliyor. Bizde ise çok daha fazla var” dedi.

Her iki çalıştayın sonuçlarını bir araya getirmek için yapılan oturumda organik tarımın gittiği yol itibariyle kullandığı sertifikasyon sisteminin çiftçiyi ve tüketiciyi sömürdüğü ve güvenilirliğinin de düşük olduğu dile getirildi. Güneşin Aydemir “belirli nitelikte ürün arayan ve üretenleri bir araya getiren katılımcı sertifikasyon sistemlerinin çok farklı” olduğunu, “Brezilya, ABD gibi ülkelerde örnekleri” olduğunu belirtti. “Ülkemizde Boğaziçi Üniversitesi TüketimKooperatifi, Havran ve Bayramiç’te de bu sistemin uygulanmaya başlandığını” söyledi.

Öğleden sonra tohum takası gerçekleştirildi. Epeyce yerel tohum el değiştirdi. Öğleden sonra yapılmış panele özellikle köylü kadınların katılımı dikkat çekici idi. Yerel domatesler üzerinde doktora çalışması gerçekleştirmiş olan Seçkin Kaya “yerel çeşitlerin hastalıklara çok dirençli olduğunu, araştırma amacıyla yerel domateslere fusarium hastalığını (mantari bir hastalık) bulaştırmak için çok uğraştıklarını, çok zorlandıklarını” söyledi. “Ayrıca yerel domatesler o kadar hızlı büyüyordu ki yabancı otlar gelişemiyordu.” Kaya “yerel domateslerin antioksidan değerlerinin çok yüksek olduğunu, (örnek olarak C vitamini) bunların kanseri önlediğini” belirtti. Şirket çeşitlerindeki besin azlığına karşı çok yenmesinin çözüm olamayacağı, bazı antioksidanların bu şekilde yeterli alımının mümkün olmayacağı gibi, canlı kıranların (tarım ilaçlarının) da bol miktarda alınmak zorunda kalacağını belirttim. Seçkin Kaya “eğer toprağı iyi beslersek, yerel çeşitlerle de yaklaşık olarak aynı verimlere ulaşabileceğimizi” açıkladı. Ben konuşmamda hem tohum, hem tarım ilacı (canlı kıran) hem de beşeri ilaç üreten epeyce büyük şirket olduğunu, bunların üç kaynaktan da para kazandığını, insanların tarım ilaçları ile hasta olduklarında da beşeri ilaç satarak kazanmaya devam ettiklerini söyledim. Doğa ve insan dostu tarım ve pazarlama sistemleri geliştirmek ve yerleştirmek için yapılan mücadelenin çok boyutlu ve uzun olacağını ekledim. Panelde konuşan Prof. Dr. Türker Savaş daha çok üretmek açlığa çözüm olmadı. Açların sayısı arttı” dedi.

Fikir sahibi Damaklar lideri Defne Koryürek “her cebimizden çıkan kuruş çok uzaklardan gelen ürünlere gidiyorsa, bunu taşımak için petrole verilen para, bana Irak’ta savaş olarak geri dönüyor” dedi. Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği lideri İlhan Koçulu ise “üretici ve tüketicileri ayrıştırıyorlar, çocuklar ekmeğin ağaçta yetiştiğini zannediyorlar. Kendi gıdamızı üretmeliyiz. Ambalajsız ürün kötü diyorlar. Bizim sütten ölen adam görmedim. Sütte bakteri çoksa çökelek oluyor.” dedi. Koçulu Kars’ta projelerindeki yerel tohumları eken çiftçilerin daha çok kazandığını, şirket tohumlarının rüşvetçi olduğunu, her sene yeni tohum, tarım ilacı ve kimyasal gübre istediğini söyleyerek; “ilk yıllar üreticilerin yerel tohumları 100 metrekare ektiklerini” belirtti. Kavılca gibi yerel buğday çeşitlerinin daha lezzetli ve besleyici olduğunu, proje köylerinde sebze üretimini arttırdıklarını ve artık kanser başta, hastalıklarda ciddi azalmaların olduğunu söyledi.  Projenin 27 köyü kapsadığını, 10 yerel tarla bitkisi çeşidi, 27 yerel sebze çeşidi kullandıklarını, ortak makine parkı oluşturduklarını söyleyen Koçulu “köylülerin daha kazançlı ve mutlu olduğunu” belirtti. Panelin kolaylaştırıcısı Özlem Güneri “Bursa’da hibrit tohum ekenlerin kredi borçlusu olduklarını ve topraklarını kaybettiklerini” söyledi.

Yeniköy permakültür grubunun kurucularından Mustafa Ülgen “8 yıl önce bu bölgede çalışmalara başladıklarını, saz çavdarı denilen bir yerel çeşidi bularak kaybolmaktan kurtararak, çoğalttıklarını; sarı buğday ve kavlıca başta yerel buğday çeşitlerini yaygınlaştırdıklarını, özgür otlayan koyunların sütünden şirden ve deniz tuzu ile peynir yaptıklarını söyleyerek, “Kaz Dağlarının gerçek altını bu ekmek ve peynirdir, dağlarımızı ‘altın bulacağız’ diye delik deşik edenlere karşı olduklarını” söyledi.

Yerel tohuma dayalı, doğa ve insan dostu tarım %99’un çıkarınadır. Aslında geri kalan %1’de dünyanın batmasını istemiyorsa bu harekete katılmalıdır, ama ne ülkemizde ne de dünyadaki %1’de böyle bir akıl göremiyoruz. Göreceğimiz de yok. Hatta tersine doğaya ve insana saldırılarını daha da şiddetlendiriyorlar.

Tayfun Özkaya

Ege Üniversitesi

Ziraat Fakültesi

Tarım Ekonomisi Bölümü

 

Demokraside ‘sivil sorunu’na İdris Naim Şahin… -Hasan Cemal

0

Geçen günkü yazımda, demokrasi diyorsak, yalnız asker sorunu yok, sivil sorunu da var Türkiye’nin demiştim. Bunacuk oturan örnek, ‘İdris Naim Şahin kafası’dır. Bu zihniyetin de mutlaka sorgulanmasından geçiyor demokrasi…

Bizim demokraside asker sorunu, sivil sorunu diye yazmıştım geçen gün.Bu iki sorunun iç içeliğini anlatmaya çalışırkensöylemek istediğim şuydu:

Demokrasi taşlarını yerli yerine oturtmak için ‘asker sorunu’nu çözüm yoluna koymak yaşamsaldır ama yetmez. Eğergerekli özen gösterilmezse, bu kez sivil sorunu bu ülkede demokrasiye köstek olmaya devam eder.

Bu konu önemli.

Çünkü ‘asker sorunu’yla çok sıkı bir hesaplaşmayı, yüzleşmeyi yaşıyor Türkiye.

Ama yalnız buna bakarak demokratikleşiyoruz demek yanıltıcı olur. Demokrasinin başka kriterleri de vardır uyulmasıgereken.

Bu açıdan, yani sivil sorunu konusunda hakikaten cuk oturan bir örnek, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’dir.

Çünkü bu zat ‘demokrasi kültürü’nden nasibini almamıştır ve bu kafayla Türkiye’nin demokrasi sorunları derinleşir.

Profesör Büşra Ersanlı, KCK’dan tutuklandığı zaman, “Otuz bin profesör var, bini tutuklansa haydi neyse, ama bir kişiiçin koparılan kıyamet de ne?” diyebilen odur.

KCK tutuklularının sayısını gerçek rakamın dörtte biri olarak verince, itirazlara karşı, “Gerekirse BDP’nin açıkladığısayıyı da tamamlarız” diyen de odur.

Şu sözler de onundur:

“Kürt sorunu, Kürt sorunu deniyor, ben o tarafları iyi bilirim, gezdim dolaştım, ben göremedim ne olduğunu…”

Arkasından şunu da ekler:

“Bu işler öyle Boğaz’da oturup içki masalarında konuşmakla hallolmaz!”

Bitmedi, Meclis kürsüsünden der ki:

“Büşra Ersanlı Profesör Hanımefendi’nin 1980 öncesi gençlik yıllarına bir yolculuk yapmanızı tavsiye ederim değerliarkadaşlar. Hangi suçtan, hangi komünizan faaliyetten mahkzm olduğunu, cezaevinde yattığını, akrabalarının kimolduğunu, eniştesinin bu ülkede bir başka faaliyetten tutuklu olduğunu, bir başka sevdanın yolcusu olduğunuaraştırırsanız görürsünüz. İsim vermek istemiyorum.”

Şu sözlerini belki unuttunuz:

“Terör örgütünün yürüttüğü çalışma sadece dağda, bayırda, şehirde, sokakta, arka sokaklarda haince pusu kurarakyaptığı saldırılardan ibaret değil.

Bir başka ayağı daha var. Bilimsel terör var… Resim yaparak, tuvale yansıtarak, şiir yazarak, şiire yansıtıyor, günlükmakale yazarak. Terörle mücadelede görev almış askeri ve polisi, sanatına çalışmasına konu yaparak demoralizeetmeye çalışıyorlar.

Arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa’dır, Viyana’dır, Londra’dır, Washington’dur, üniversitede kürsüdür,dernektir, sivil toplum kuruluşudur… Arka bahçede ayrık otuyla ayrık otları birbirine karışıyor. Bir kısmı faydalı, birkısmı zehirli…”

İdris Naim Şahin’in Taksim Meydanı’ndaki Hocalı Mitingi’nde, “Hepiniz Ermenisiniz, Hepiniz Piçsiniz” pankartlarınınaltında yaptığı konuşmayı da unutmayın.

Ve İdris Naim Şahin geçen salı günü Meclis kürsüsünden şöyle diyordu:

“KCK’nın lanetli yapısının özü nedir? Önce Müslüman olmamak, iki hiçbir dine mensup olmamaktır, dinsizlik yapısıdır.Bu yapıda sahte namaz vardır, oruç tutmadan açılan iftarlar vardır, sahte imamlar vardır.”

İlginç değil mi?

Dinsiz olmayacaksın, Müslüman olacaksın vs…

Lafı uzatmak yersiz. Demokrasi diyorsak, bu ülkede yalnız asker sorunu yok, sivil sorunu da var. İşte cuk oturan örnek:

İdris Naim Şahin kafası!

Unutmayın, demokrasi bu kafaların da mutlaka sorgulanmasından geçiyor.

Hasan Cemal – Milliyet

‘Yeşil Müslümanlar’ ve Eko-İslam ~ 1

...ve “Gelişen İklim Değişikliği Bilinci”.

Yale Üniversitesi’nin bünyesinde kurulan “Yale İklim Değişikliği ve Medya Forumu”nda yayınlanan makalenin başlığı buydu. Bir araştırmacı gazetecilik örneği olan makalede İslam diniyle ekoloji arasındaki düşünsel ve simgesel bağlantılar yansıtılıyor, çok ilginç anket sonuçları paylaşılıyor. “Doğu” ile “Batı”nın ekoloji konusunda tarihsel sorumlulukları ve bunların İslam dünyasında nasıl algılandığının da incelendiği makalede aralarında Sayid Hüseyin Nasır de olduğu isimlerle yapılan röportajlar da var.

Bu önemli ve ilginç makaleyi, Yeşil Gazete dostlarından Tuğçe Tuğran‘ın özenli çevirisiyle üç parça halinde sizlere sunuyoruz. (Yeşil Gazete)

***                                           ***                                                    ***

İslam dünyasını iki şey karakterize ediyor; yaygın bir iklim değişikliği endişesi ve bundan kaynaklanan riskleri yönetmenin maliyeti. Tüm bunlarda Batı’daki din/bilim ilişkisinden ilginç şekillerde farklılaşan ve iklim değişikliğini daha geniş bir ‘küresel çevre sorunları’ bağlamında görmeyi tercih eden bir taraf var.

Yazıları İslam ve çevre konusundaki çağdaş düşüncenin temellerini atan İran doğumlu düşünür Seyyed Hossein Nasr (Sayid Hüseyin Nasır), bir

Seyyed Hossein Nasr, George Washington Üniversitesi İslam Etütleri Profesörü. Fotoğraf: George Washington Üniversitesi

zamanlar doğayı korumanın önemini, bu konuya önem veren bir avuç insana anlatan yegâne sesti.

‘’Sıklıkla televizyon ve radyoda bu konu hakkında konuşuyordum’ diye hatırlıyor Nasr. ‘Hiç sevilmeyen bir konuydu. Kimse bu konuda bir şey duymak istemiyordu. Herkes Batı’nın Hudson ve Themes nehirlerini kirleterek zengin olduğunu, kimsenin onlara bir şey demediğini düşünüyordu. ‘Şimdi zengin olma sırası bizde, ama diyorlar ki, yapmayın, yoksa dünyanın sonu gelecek’. Bu tarz söylemler yaygındı.’’

George Washington Üniversitesi İslam Etütleri bölümünde profesör olan Nasr; çevreci fikirlerin Müslüman dünyasında kök salmasının başta biraz zaman aldığını ama zamanla bunun gerçekleştiğini söylüyor.

Kendisiyle The Yale Forum için yapılan telefon görüşmesinde ‘Batı dinleri haricindeki diğer tüm dinler gibi İslam da çevre krizi konusuna ciddi bir ilgi göstermedi.’ diyor. ‘Çünkü bu toplumlar acil sorunlarla boğuşuyordu… Aydın insanlar bile bunun Batı’ya özgü, kapitalist sistem ve sanayileşme ile ortaya çıkan bir problem olduğunu düşünüyordu. Başkalarının derdiydi bu, bizim değil.’

Nasr MIT ve Harvard’da eğitim gördükten sonra devrim öncesi İran’a dönerek, ruhanilik ve ekoloji, bilim ve İslam konularındaki çalışmalarını sürdürdü. Çığır açan ‘İnsan ve Doğa: Modern İnsanın Ruhani Krizi’ adlı çalışması, bu birbiri ile ilişkili konularda geniş yankı uyandırdı. İran’da kaldığı süre boyunca ulusal parklar ve çevre dostu projelere de destek verdi.

1970’lerden itibaren İslam dünyasındaki bir grup insan giderek artan şekilde bu konuyu ciddiye almaya başladı’ diyor Nasr. ‘İslami çevre bilincinin 70’lerin sonu ile 80’lerin başına dayandığını söyleyebilirim. O tarihten sonra, Arap ve İslam dünyasındaki bazı insanlar çevre hakkında yazmaya başladı. Bu çok önemli bir gelişmeydi.’

Günümüzde çoğu Müslüman ülkede ‘özgün bir İslami çevre hareketi’ olduğunu vurguluyor Nasr. Bu konuda başı Türkiye, İran, Endonezya ve Malezya çekiyor. Mısır, Pakistan, Fas ve Nijerya’da da ciddi aktivist oluşumlar mevcut.

Peygamber’in Ekoloji Dersleri

Günümüzde birçok ‘yeşil’ Müslüman için (yani İslam inancına mensup, çevre için endişe duyan kişiler) Peygamber Hz. Muhammed’in yedinci yüzyıla ait öğretileri, canlı türlerinin azalmasından iklim değişikliğine uzanan geniş bir yelpazede, sanayi çağının sorunları ile ilgili önemli mesajlar içeriyor.

Ana İslami metinler Kuran ve Hadis, doğa ve onun kutsallığına yapılan göndermelerle dolu. Peygamberle bağdaştırılan çeşitli hikaye ve sözler Tanrı’nın yaratısı olan doğayı özenle korumayı öğütlüyor ve uzmanların dediğine göre bu anlamda bir eko-İslam için güçlü bir entelektüel temel mevcut.

Hz. Muhammed sıkça su tasarrufu, doğal kaynakların israfını önleme, doğru arazi kullanımı, ağaçları koruma (kelime Kuran’da yirmiden fazla defa kullanılıyor) ve hayvanlara, kuşlara merhamet etme gibi konularda öğütler verdi. Hatta kutsal şehirlerden bir tanesinin yakınında özel ağaçlandırılmış bir park kurulmasını sağladı.

Colorado Üniversitesi’nde İslam Etütleri fahri profesörü olan Frederick Denny, Yale Din ve Ekoloji Forumunda konu ile ilgili yorum yaparken Kuran’dan şu bölümü aktarıyor: ‘Görmedin mi, Allah gökten bir su indirdi de, onun sayesinde yer, yemyeşil hale geliyor?’[çn: Meal: Yaşar Nuri Öztürk]. Denny şöyle devam ediyor: ‘yeşil, tüm Müslümanlar için en kutsal renk ve Tanrı’nın en bereketli ve en mükemmel planı olan doğaya atfedilen değerle birleşerek İslam dünyasında benzeri görülmemiş bir çevre hareketine zemin oluşturuyor. Bu hareket, küresel çevre krizine uygun bir cevap olarak ‘yeşil cihat’ anlamına geliyor.’ (cihat burada kelimenin daha genel anlamı olan, bir Müslüman’ın Allah’a ulaşma gayretine işaret ediyor.)

(Yeşil Gazete, Yale Climate&Media Forum)

Türk-İş İstanbul Şubeler Platformu 1 Mayıs’ta Taksim’de

0

Türk-İş İstanbul Şubeler Platformu, Türk-İş yönetimini kararına rağmen 1 Mayıs’ta Taksim’de olacaklarını açıkladı. Platform, bildirisinde, Türk-İş yönetiminin ayrılık gerekçesi olarak sunduğu “siyasi konular” hakkında da mesajlar verdi.

Türk-İş genel merkezinin, 1 Mayıs’ta Taksim’de kutlamalara katılmama kararına muhaliflerin oluşturduğu Sendikal Güç Birliği Platformu’nun ardından Türk-İş İstanbul Şubeler Platformu da karşı çıktı. Türk-İş İstanbul Şubeler Platformu, 1 Mayıs’ta DİSK, KESK, TTB ve TMMOB’li, birlikte Taksim’de olacağını duyurdu.

SİYASİ MESAJLAR’ VERDİLER

Platform, yayımladığı bildiride Türk-İş yönetiminin “1 Mayıs’ta siyasi mesaj istemiyoruz” dediği konulara da değindi.

“1 Mayıs’ta bu yıl Güvenil İş Güvenli Gelecek şiaryla bir kez daha 1 Mayıs Alanı olan Taksim Meydanı’nda kutlayacağız. Söyleyecek sözü olan herkesi 1 Mayıs’ta alanlara çağırıyoruz” denilen bildiride Kürt Sorunu ve Ortadoğu’da gelişmelere ilişkin şu ifadeler yer aldı:

KÜRT SORUNUNDE DEMOKRATİK ÇÖZÜM

“Bizler Kürt sorununda demokratik çözüm istiyoruz. Ayrımcılığa, ırkçılığa, şovenizme karşı çıkıyoruz. Baskıya, tehdide, özel yetkili mahkemelere. Terörle mücadele yasasına karşı 1 Mayıs’ta birleşiyoruz. Yüzlerce tutuklu siyasetçinin, sendikacıların, öğrencinin, gazetecilerin serbest bırakılmasını istiyoruz. Barış ve adalet talebiyle 1 Mayıs’ta alanlardayız.

ORTADOĞU’DA BARIŞ İSTİYORUZ

Bizler ‘komşularla sıfır sorun’ derken tüm komşularla kavga halinde olan hükümetin saldırgan, maceracı, savaş yanlısı politikalarına karşı çıkıyoruz. Ortadoğu’de ve tüm Dünya’da barış ve kardeşliği savunuyoruz. Suriye’de, İran’da, Afganistan’da, Irak’ta savaşa asker gönderilmesini, gençlerimizin ölüme sürüklenmesini reddetmek için 1 Mayıs’ta alanlardayız.”

Bildiri, “Sen de katıl, sesini sesimizle. Gücünü gücümüzle birleştir” çağrısıyla son buldu.

(Emek Dünyası)

Alanya-Antalya Etabı Gereipel’in

0
Cumhurbaşkanlığı Türkiye bisiklet turunun ikinci gününde, Alanya-Antalya etabı koşuldu.

İkinci günde 191 bisikletçi, Kızılkule’den geçici start aldıktan yaklaşık 5 kilometre sonra yarışta gerçek mücadele başladı.

153 kilometrelik parkurda sporcuları denizden esen rüzgar ve sıcak hava zorladı.

Dünyaca ünlü Kazak pedal Vinokourov’un da bulunduğu 5’li grup son 4 kilometreye kadar öndeydi.

Alanya -Antalya etabı, beklendiği gibi grup finişine sahne oldu ve Alman bisikletçi Andre Greipel, ikinci etabı kazanmayı başardı.

Üçüncü kez Türkiye turuna katılan Greipel, 3 saat 16 dakika 5 saniyelik derecesiyle günün galibi oldu.

Günü ikinci sırada tamamlayan Avustralyalı Matthew Goss, genel klasman liderliğine yükseldi.

48’nci Cumhurbaşkanlığı Türkiye bisiklet turunda, üçüncü gün, en zorlu etap geçilecek.

Merakla beklenen Antalya – Elmalı etabında bisikletçiler bin 850 metreye tırmanacak.

İşte GATA’nın Şahinkaya raporu…

GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Komutanlığı’nın, Şahinkaya’nın sağlık durumuyla ilgili raporları, 12 Eylül davasını gören Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ulaştı.

Psikiyatri polikliniğinin 3 Nisan 2012 tarihli raporunda, Şahinkaya’da “psikiyatrik yönden pataloji saptanmadığı” belirtilerek, şu sonuçlara yer verildi:

“Hasta muayene edildi. Genel görünüm tabii. Duygulanım tabii. Düşünce içeriği yaşadığı sorunlara yoğunlaşmış. Konuşma normal. Düşünce akışı yavaşlamış olup, amacına varıyor. Bilinç açık, yönelim (kişi, yer ve zaman) tam. Bellek normal. Algı tabii. Genel psikofizyolojik fonksiyonlar tabii. Psikometrik testler (Minimental Test): 28/30 olarak saptandı.”

Nöroloji servisinin raporundaysa, Şahinkaya’nın “yürüme güçlüğü, titreme ve hareketlerde zorluk”tan yakındığı bildirildi.

“Tanı” bölümünde “parkinson hastalığı” yazan raporda, özel bir hastanenin 1 Aralık 2010 tarihli raporunda belirtildiği gibi, “günlük yaşam aktiviteleri için refakatçi gerekeceği” ifade edildi.

Eski askeri alanda insan kemikleri bulundu

Kırıkkale-Keskin karayolu üzerinde bulunan ve 10 yıl önce Çankırı’ya taşınan 61. Piyade Alayı’nın cephaneliği olarak kullanılan bölge içinde insan cesetlerine rastlandığı belirtildi.

Bölgede kazı çalışmaları yapılıyor.Kırıkkale Üniversitesine bağlı Verem ve Yanık Hastanesi’nin yapıldığı bölgede sabah saatlerinde ineklerini otlatmak için gelen çobanlar tarafından insan cesetlerine rastlandı. Olay, çobanlar tarafından Kırıkkale emniyetine haber verildi. Kırıkkale Nöbetçi Cumhuriyet Savcılığı tarafından yapılan incelemeler sonrası kazı çalışmaları başlatıldı. . Kırıkkale 61. Piyade Alayı ise 10 yıl önce Çankırı’ya taşınmıştı.