Ana Sayfa Blog Sayfa 4718

Bugün 26 Nisan, Çernobil’in 26. yılı

Bundan tam 26 yıl önce, 26 Nisan 1986’da Ukrayna’da (o zamanki Sovyetler Birliği) bulunan Çernobil nükleer santralinde o güne dek yaşanan en büyük nükleer santral kazası meydana gelmişti. Bütün kuzey yarımküreye yayılan radyasyon bulutu aradan geçen yıllar içinde yüz binlerce kişinin kanserden yaşamını yitirmesine neden oldu ve olmaya devam ediyor.

Prof. Dr. Hayrettn Kılıç, Çernobil felaketinin 26. yılı nedeniyle yazdığı yazıda kazayı şöyle anlattı:

“Sovyet nükleer bilimcileri, 26 Nisan 1986’dan önce, Çernobil nükleer enerji santralında facia boyutunda bir kaza olmasının olanaksız olduğunu açıklamıştı. Yalnız, İsveç’te, Sovyetler Birliğindeki büyük bir nükleer kazaya ilişkin söylentiler çıkması ve 29 Nisan 1986 tarihinde, Sovyet hükümetinin inkâr çabalarına karşın, ABD’ye ait bir gözetleme uydusunun, Çernobil’in dört numaralı reaktörünün kızıl alevler içinde yandığını onaylaması ile kaçınılmaz gerçek ortaya çıktı.

Dünyanın “olanaksız” denilen bu en kötü nükleer reaktör kazası, biribirini tetikleyen insan-teknoloji hataları neticesi, reaktörün gücünün normal operasyon gücünün 10 katına çıkması neticesi 3 saniyede gerçekleşti. Gök gürültüsü benzeri bir patlamayla, 2000 ton ağırlığındaki masıf çelik kapak reaktörün üzerinden fırladı ve havada 2 bin metreye kadar yükselen büyük miktarlarda radyoaktif enkazın çevreye yayılmasına yol açtı. Büyük bölümü grafitten oluşan 180 metrik ton reaktör koru ve yaklaşIk 18 milyon kurilik radyoaktif serpintinin yolu üzerindeki 20’yi aşkın ülkeyi etkileyerek iki hafta boyunca yanmayı sürdürdü.

Ortaya çıkan ölçülmesi olanaksız radyoaktivitenin toplam miktarı asla bilinemeyecekse de, 1989’da Sovyetler Birliğinde Çernobil kazası ile ilgili ilk parlamento soruşturmasını başlatan, eski SSCB’nin bir Yüksek Sovyet üyesi ve Ukrayna’nın ABD Büyükelçisi de olan Dr. Yuri M. Shcherbak, resmi Sovyet rakamı olan 90 milyon kurinin minimum rakam olduğunu söylüyor. Avrupa ve Asya’nın büyük bir bölümünü etkileyen toplam radyoaktivite miktarı, Batılı bilim adamları tarafından birkaç kat daha fazla hesaplanmış olsa da, tutucu Sovyet rakamları bile, İkinci Dünya Savaşı’nda Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından kaynaklanan radyasyonun yüzlerce kat fazlasına denk düşüyordu.”

Bugünden itibaren dünyanın ve Türkiye’nin her yerinde Çernobil kurbanlarını anmak ve nükleer santrallere karşı çıkmak için törenler ve gösteriler yapılacak. Yeşil Gazete olarak bu etkinlikleri sizlere duyurmaya çalışacağız.

(Yeşil Gazete)

“Yeni Başlayanlar İçin Türkçe” – Katharina Decker

Yeşiller ve Genç Yeşiller’in tüm dünyada beraber, dayanışma içinde sürdürdüğü mücadelenin bir sonucu olarak, farklı ülkelerden Yeşiller sürekli iletişimde olabiliyor. Almanya’nın Hessen Eyaleti Genç Yeşilleri’nden Katharina Decker’le de bu sayede tanıştık. “Beraber ne yapabiliriz, nereden başlayabiliriz?” sorusuna cevap olarak, “Yeşil Gazete’ye bir yazı yazın, çevirip yayınlayalım” dedik. Yazıyı aşağıda okuyabilirsiniz.

Bu vesileyle… Yeşil Gazete olarak yabancı düşmanlığı ve komplo teorisi paranoyalarının anlamsızlığının herkesçe görüldüğü, ayrıştıran korkuların değil birleştiren umutların hüküm sürdüğü, köhnemiş ve kompleksli saplantılardan kurtulmuş bir gelecek dileğimizi yineliyoruz. (Yeşil Gazete – Durukan Dudu)

***

Bundan dört yıl önce, Almanya’nın en önemli televizyon kanallarından biri ‘Yeni Başlayanlar İçin Türkçe’ adlı bir dizi yayınlamaya başladı. Ana karakterlerin psikolog annesi, Türk kökenli bir polis memuru olan eşi ile aynı binayı paylaşıyor. Bağımsız takılan bir genç olan Lena ve onun yeni üvey kardeşi (ilk bakışta maço gibi görünen) Cem  kendilerini bir sürü çatışmanın ortasında buluyorlar: iş arama sıkıntısından aşka, din hakkında farklı görüşlere uzanan çatışmalar… Tıpkı her dizide olduğu gibi. Çok geçmeden anlaşılıyor ki asıl zorluk kültürel farklılıklar değil; günlük hayatın ta kendisi. Bu dizi Almanya’da yaşayan Türk kökenli 2.5 milyon insanın ülke nüfusunun etkin ve içkin bir parçası olarak kabul edildiğine kanıt gösterilebilir.

Günde 3 milyon porsiyon kebap yeniyor ve yılda 4.3 milyon Alman tatilini Türkiye’de geçiriyor. Genel olarak bakıldığında birçok benzerlik mevcut. Türkiye ve Almanya arasındaki ilişkiler uzun bir geçmişe dayanıyor. Şu anda İstanbul’da bir Alman-Türk üniversitesi kurulmakta. Almanya, 26 milyar avroluk  ticaret hacmi ile Türkiye’nin en önemli dış ticaret ortağı. Türk şirketler Almanya’da 370.000 kişiye istihdam sağlıyor. Siyasi açıdan da bir şeyler olup bitmekte: Almanya eski devlet başkanı Wulff, İslam dininin Almanya’nın bir parçası olduğunu söylediğinde büyük destek gördü. Giderek daha fazla politikacı Türkiye’nin Arap dünyası ve Avrupa arasındaki köprü konumunun öneminin farkına varıyor. Sokaktaki adam bile Türkiye’ye giderek daha fazla ilgi gösteriyor. Örneğin, Almanya’dan Türkiye’ye gelen değişim öğrencisi sayısı yıllardır sürekli artış içinde.

Yani, iyimser olmak için sebep var.

Yine de Türk-Alman ortak varoluşu önünde hala bir takım engeller var: Alman tarafında ırkçılık ve İslam düşmanlığı hala geçerli, hatta etkisi artan bir olgu. Diğer taraftan, topluma uyum sağlamış bir çoklarının yanında, üçüncü nesil olmasına rağmen hala temel dil becerilerine hakim olmayan kişiler var. Bir çok Alman ‘Türk insanı’nı hala gençlik suçları ve işsizlikle ilişkilendiriyor. Son olarak, temel sorun belki de heterojen alt gruplardan yola çıkarak bir topluma ulaşmanın yolunu bulmak. Ve Almanya’nın sağ siyasi kanadı eski günlere dönmek istese de, biz ‘Yeşil’ler olarak gelecek için planlar yapmaktayız.

Entegrasyon ile ilgili sorunları, şu an için hiç de yeterli olmayan dil eğitimi programları için daha fazla kaynak toplayarak çözmek istiyoruz.

Semptomlarla uğraşmak adına okullarda daha fazla güvenlik ve daha sıkı cezalar yerine, sorunlara en baştan çare bulmak için daha fazla sosyal çalışan ve okul psikologu talep ediyoruz. Ancak en önemli sorun daha iyi bir eğitim sağlayabilmek (biz Yeşiller, kısmi olarak çağdışı kalmış Alman eğitim sisteminin reforme edilmesini istiyoruz ve ‘tüm gün’ süren okul sistemini destekliyoruz) ve yeni yollar açabilmek (Türk göçmenler benzer eğitim seviyelerine rağmen iş bulmakta daha az şansa sahipler).

Bir çok sorun, Almanlar ve Türkler arasındaki farklardan değil, muhafazakar ve ilerici güçler arasındaki çatışmadan kaynaklanıyor.

Bavyera’da (Almanya’nın geleneklerine çok bağlı bir bölgesi) yaşayan bir ailede ya da Türkiye’de yaşayan geniş, ataerkil bir aile içerisinde gerçekten hoşgörü ve özgürleşme yaşandığından şüphe duyulabilir (bu örnekler Alman muhafazakarlar tarafından sıkça kullanılır).Yeşiller tüm bu sorunlara çözüm bulmak için çalışıyor. Çoğu üyemizin Türk asıllı olması gidişhatın doğal bir sonucu.

Kozmopolit ve hoşgörülü bir Almanya ve Avrupa için savaşmaya devam edeceğiz. Bizim için, Türkiye’nin Avrupa’ya ait olduğu su götürmez bir gerçek, ama uluslararası bağlamda çabamız bundan da öteye gidiyor: özgürlük ve kendi hayatına hükmedebilmek adına mücadelemizde tüm ülkelerin Yeşilleri olarak birlik içindeyiz.  Ve geleceğe umutla bakıyoruz: hoşgorülü, dirlik içinde bir yaşamı ve yeşil değerleri savunabilmek için karşı karşıya olduğumuz zorluklara hep beraber gögüs gerebilirsek, gelecek, ‘Yeni Başlayanlar İçin Türkçe” dizisinin sonundaki gibi olabilir: yıllar süren tartışmalardan sonra çiftin bir çocuğu oluyor.

Katharina Decker, Almanya Hessen Genç Yeşilleri üyesi

Anadolu uygarlığı çökerken – Yusuf Yavuz

“Son bakışlardaki o gözler kaldı aklımızda…”

DÜNYANIN EN İLERİ DEMOKRASİ GERİSİ

Türkiye bugünlerde bir uçtan diğerine demokrasi soytarılarının cirit attığı bir panayır yerine döndü. Üstelik bu panayırın ışıkları hiç sönmüyor, soytarılar işgal ettikleri ekranlardan hiç evlerine çekilmiyorlar. İleri demokrasi siye diye, ‘dünyanın en ileri demokrasi gerisi’ne düştük! İrfan Sayar’ın kulakları çınlasın…

AHIRINDA İNEK KALMAMIŞ KÖYLÜYE AHIR EDEBİYATI

Doktorlar, sanatçılar, köylüler sokakta. Ülke yangın yerine dönmüş vaziyette. Ancak başbakan ekranlardan ateş püskürüyor, ‘camileri ahır yapmışlar’ diye tozlu raflardan muhalefet üretmenin, muhalefet partisine ‘giydirmenin’ derdinde. Camilerin ahır yapılıp yapılmadığı ayrı bir tartışma ama bugün ahırında inek bırakılmayan köylülerin sadece camilerin nesnesi konumuna dönüştürüldüğünü söyleyecek birileri kalmadı bu ülkede. Ahırında inek bırakılmayan köylüye ahır edebiyatı yapmak ancak size yaraşırdı. Kurtla parçalayıp, kuzuyla meleşmek buna derler.

ELLİ YILDIR SADECE DİN SATARAK HALKI KÖLELEŞTİRDİLER

Erbakan’ın deyimiyle, ‘batı taklitçisi’ sağ siyasetçiler 50 yıldır sadece din satarak Anadolu’yu tarumar ettiler. Din satarak ekinleri kuruttular. Din satarak yaylaları boşalttılar. Din satarak Anadolu’nun binlerce yıllık belleğini, tarihini iğdiş ettiler. Elli yıldır sadece din satarak dünyanın en bereketli coğrafyasında binlerce yıldır bağımsız yaşamayı başaran halkı kapitalizmin tüketim katedrallerinin kölesi yapmayı başardılar.

KARACOĞLAN’IN YASLANDIĞI DAĞLAR SATILINCA

Karacoğlan’a “Ferman padişahınsa dağlar bizimdir” lafını söyleten bu coğrafyanın biyolojik zenginliğiydi. Coğrafyanın üzerindeki insanın karakterine yüklediği en büyük anlam bağımsızlık tutkusuydu. Kasabada, kentte, payitahtta sistem çürüyüp kokuştuğunda, iktidar yozlaştığında dağlara sığındı Anadolu halkı. Dağların bereketiyle haksızlığa, yolsuzluğa, kokuşmuşluğa direndi. İnancını, kültürünü o dağlara göre biçimlendirdi. Bu yüzden Efelerin yediği labada bitkisinin adı ‘efelek’ oldu. Bu yüzden binlerce Girit Türk’ü mübadil acılarını Ege’nin bereketli coğrafyasının verdikleriyle sağalttılar. Bu yüzden Toroslar’ın öz çocuğu olan Yörükler, Hitit kralı Dumuzi’nin adının bereket olduğuna inanmayı sürdürdüler; keçilerinin sütlerini hep aynı biçimde ‘damız’ladılar. Tarlada tohumluğa ayrılan salatalık, üreme için ayrılan boğa, teke, koç; hep ‘damızlık’ olarak anılmayı sürdürdü.

Anadolu, içinde barındırdığı sırlarla birlikte, ‘keşfedilmemiş son kıta’ olarak ve asla keşfedilmeden tarihten silinmek üzere. Üstelik sadece ve sadece 20 yıllık bir rant ve kar hırsı uğruna!

ARTIK HIZIR BİZİ TERK ETTİ

İşte Nisan geldi geçiyor. Karadeniz yaylalarındaki ot bayramları yok artık. Yukarı Köprüçay’da adeta her evi dolaşan, yoklayan ‘hızır’ gelmiyor. Kimse hızır gördüğünü söylemiyor artık. Eğirdir’de Selçuklu kervansaraylarının sütünlarına taştan genç kartallar yontan, ahşap cami kapılarına Toros çiğdemlerini nakşeden ustaların ruhu bizi terk etti.


Elif ve Tayfun Alakır’a yerleşti

FELEĞİN ÇARKI YANDAŞ SERMAYE İÇİN DÖNÜYOR

Isparta Sütçüler’de Darıbükü köyünün son marangozları artık evlerine ‘çarkıfelek’ motifi işlemiyor. Feleğin çarkı artık sadece yandaş sermayenin çıkarları için dönüyor. Binlerce yıldır ‘geçimlik’ tarımla ve hayvancılıkla, dokuyarak, sağarak, yontarak; ekip biçerek karakterini belirleyen en önemli unsur olan bağımsızlığını koruyan bir halk topyekun köleleştiriliyor!

Anadolu uygarlığı, içi boş ‘yeni Türkiye’ sloganları arasında çöküyor!

‘BU BİR AFET, TOPTAN YOKOLUŞ…’

Gelin Artvin’e gidelim… İktidarın bakanlarının “artık Çoruh kendi istediği gibi değil, bizim istediğimiz gibi akacak” dedikleri Çoruh Nehrinin suları altında boğulan Oruçlu köyüne… Bakan Eroğlu’nun, Şubat sonunda bir padişah edasıyla ‘kapaklar kapana, su tutula’ sözleriyle kurdelayı kestiğinden beri Deriner Barajının suları hızla havzadaki köyleri yutmaya başladı. Çoruh Havzası’nda tarihten silinecek onlarca köyden biri Oruçlu. Yıllardır uzak yakın bütün Oruçlulular kimliklerini, geçmişlerini kurtarabilmek için mücadele veriyorlar ancak dinleyen kim? Yokoluşun pençesindeki Oruçlulalar artık ellerinde kalan son anılarını biriktirmek, bir araya getirmek için çaba harcıyorlar. Bu amaçla bir web sayfası kurmuşlar, ziyaret edin ve görün Anadolu’nun ne hale geldiğini. Oruçlu köyünden Cüneyt Akın, şu sözlerle dile getirmiş yaşadıkları dramı: “Köyümüz bir tarih… Herkes ondan söz ederken içi burkuluyor. Orada yaşamasak ta, anılarımızla köyümüz bizim her şeyimiz. Çünkü orada dostluğun, sevginin, aldatılmamışlığın hatıraları yaşıyor. O küçücük vadide bizim saf ve temiz hayallerimiz yaşıyor. Bir müddet sonra o küçücük vadideki köyümüz Çoruh Nehrinin azgın suları altında boğulup gidecek. Tüm yaşanmışlıklarla beraber. Anılar, hayaller, geçmişimiz hepsini sular yutacak… Oysa, öyle saf öyle temiz öyle bilgin öyle erdemli insanlar yetiştirmişti ki bunu hayal etmek bile insanın tüylerini ürpertiyor. Bu bir afet. Bu bir toptan yok oluş…” Daha fazlası için: http://www.oruclukoyu.com/

Artvin’den yükselen çığlıklar ‘yen içinde’ kalıyor. Anadolu halkı geçmişine son kez hüzünle, öfkeyle, kandırılmışlık duygusuyla bakıyor.

İZMİR’İN DAĞLARINDA ÇİÇEKLER AÇMIYOR!

Isparta’nın, Çanakkale’nin, İzmir’in dağlarında ot toplayan kadınlar artık son kez bakıyor dağlarına. Eteklerinde kuş yemleri, sarmaşık, kuzukulağı yok artık. Muğlalı Yörük kadınları sırım gibi ördükleri beliklerine papatya takmıyorlar, İzmir’In dağlarında çiçekler açmıyor artık!

ERDAL EREN’DEN BUGÜNE O SON BAKIŞTAKİ HÜZÜN

12 Eylül’ün daha 18’ine gelmeden idam ettiği Erdal Eren’in çıkarıldığı mahkemede hakim karşısındaki son hali 30 yıldır Türkiye’nin hafızasından silinmedi. Sezen Aksu’nun “Son bakışlardaki o gözler kaldı aklımızda” şarkısıyla da toplumsal belleğimize kazındı. Bu gün 12 Eylül’ü yargılama iddiasında olanların yarattığı tahribatın enkazına son kez bakan Anadolu halkının o son bakışındaki hüzün de kolay unutulmayacak. Toplumsal barışı inşa etme yalanıyla toplumsal barışın köküne dinamit koyanları tarih asla affetmeyecek.

TARİHTEN SİLDİĞİNİZ BİN YILLIK TÜRBELERİ NEREYE KOYALIM

Bugün müflis tüccar edasıyla arşivleri karıştırıp Dersim olaylarını, ‘camiyi ahır yaptılar’ argümanlarını bulup çıkaranlara soruyoruz, ya sizin tarihten sildiğiniz türbelere, köprülere ne diyeceğiz? Mirasçısı olduğunuzu iddia ettiğiniz bir kültürün mührü olan izleri kendi ellerinizle yok ediyorsunuz. Buna karşı direnenleri vatan haini, yatırım düşmanı ila ediyorsunuz. İşte Artvin’in Zeytinli köyü… Ucube projelerinizin altında kalan bin yıllık türbeler, kümbetler. Artvinli Tekin Üstündağ yıkım projelerine karşı yıllardır mücadele ediyor. Günlerdir sulara gömülen koca bir uygarlığın yokoluşuna tanıklık ediyor. Bu son bakışlardaki hüznü asla unutmayacağız!

ALAKIR’IN IŞIĞI CANA BEBEK ANA KUCAĞINDAN MAHKEMEYE

Gelin Antalya’ya gidelim bir de. Alakır Vadisi’ne… Yağmanın ortasında umut da var bu topraklarda. ‘Yalansız yaşamaya’ inananların umudu.‘Anadolu’yu Vermeyeceğiz’ diye geçtiğimiz yola çıkanların içinde yer alan 29 yaşındaki Elif Arığ, 40 gün boyunca Antalya’dan Ankara’ya kadar yürümüştü. Şimdi 30 yaşında olan Elif, Ankara’dan dönünce Alakır’ı terk etmedi. İşini, kariyerini bırakıp Almanya’da müzikoloji okuyan eşi Tayfun’la birlikte Alakır’a yerleştiler. Kendi elleriyle bir ev yaptılar. Bu evde, ‘Cana Işık’ adını verdikleri bir de bebekleri oldu. Cana bebeğin kırkı henüz çıktı. Huzur içinde uyuduğu Alakır’dan ilk kez kente indi, aile büyükleriyle tanıştı. Cana bebek yarın (26 Nisan) annesi Elif ve babası Tayfun’un kucağında, diğer büyükleriyle birlikte içine doğduğu Alakır’daki HES projelerine yönelik açılan davanın Antalya İdare Mahkemesi’nde görülecek duruşmasına gidecek.

‘BİZE HAYATI BÖYLE ANLATMAMIŞLARDI, KANDIRILDIK!’

Cana Işık bebek, Alakır gibi onlarca vadinin geleceği karartılmamasın diye yaşamını ortaya koyan yüreklerin arasında, mücadele içinde büyüyecek. Elif Arığ’la geçtiğimiz yıl hem yürüyüp hem sohbet ederken “neden yürüdüğünü” sormuştum. İyi eğitim almış, yurtdışı dahil bir çok yeri görmüş, çalışma yaşamını deneyimlemiş genç bir kadın olarak, “biz kandırıldık. Bize hayatı böyle anlatmamışlardı” diye yanıtlamıştı Elif.

NE KADAR YALANSIZ YAŞARSAK O KADAR İYİ…

Elif gibi bir çok genç kadın, erkek kandırılmışlık duygusundan sıyrılıp kendi ‘yalansız’ yaşamını kurmanın mücadelesini veriyor. Her türlü ezberi bozarak girişilen bu yaşam mücadelesinin yavaş da olsa yol alacağını düşünüyorum. Kandırıldığını farkedenlerin ve kendi yalansız yaşamını kurmaya cesaret edenlerin sayısı arttıkça umutlar da çoğalacak. Ancak gerçekle gelmekte olanın bu dönemdeki kadar suistimel edilmediği, yalanın bu kadar egemen olmadığı bu kadim topraklarda, örneğin bir kaç gün sonra Trabzon Solaklı Vadisi’nde bakanlığın HES şovunu izleyeceğiz. Yarattıkları felaketin üstünü örtmek için ‘mesire yeri’ne dönüştürülmüş HES ucubelerinin şaaşalı törenlerle halka sunacaklar. Bu şamatayı mangal yaparak kutlayan halkımız da eksik olmayacak elbette. Ancak gerçeğin hükmü zamanla veriliyor.
Can Yücel’in dediği gibi “ne kadar yalansız yaşarsak, o kadar iyi…”

 

Yusuf Yavuz- www.açıkgazete.com

‘Yeşil Müslümanlar’ ve Eko-İslam ~ 3

Yale Üniversitesi’nin bünyesinde kurulan “Yale İklim Değişikliği ve Medya Forumu”nda yayınlanan bu önemli ve ilginç makaleyi, Yeşil Gazete dostlarından Tuğçe Tuğran‘ın özenli çevirisiyle üç parça halinde sizlere sunuyoruz.(Yeşil Gazete)

***                                           ***                                                    ***

Sel, Kuraklık ve Kıyamet

İklim değişikliğinin İslam dünyasına etkilerini şekillendiren faktörlerin bir kısmı coğrafi ve demografik şansızlıklarla ilgili olacak. İklim değişikliğinin en yıkıcı etkilerinden bazılarının (deniz seviyesinin yükselmesi, kuraklık ve tarım verimliliğinde azalma gibi) gezegenin orta bandında yaşanması bekleniyor. Bu bölgede yaşayan bir milyar altı yüz milyon insanın çoğunluğu Müslüman. (Pew Din ve Kamu Yaşamı Forumuna göre 2010 yılı itibariyle ABD’de yaşayan Müslüman sayısı iki milyon altı yüz bin. Bu sayının 2030 yılına kadar ABD nüfusunun % 1.7’si anlamına gelen altı milyon iki yüz bine çıkması bekleniyor)

Risklerin sayısı fazla: Bangladeş’te kitlesel göçler, Endonezya adalarında su baskınları, Sudan’da açlık, Ortadoğu’da su ve tarım krizleri. Bu tehlikeler genel olarak gelişmekte olan ülkelerin hepsi için geçerli olsa da, bütün olarak Müslüman dünyasının karşı karşıya olduğu risk daha büyük-özellikle de atmosferdeki karbonun çoğundan sorumlu olan sanayileşmiş ülkelerin yaşayacağı risklerle kıyaslandığında.

Bangladeş ve bölgenin genelinde ani su baskını risklerini gösteren Dünya Bankası haritası

 

Mikro-krediler ve fakirlik karşıtı çalışmaları kendisine 2006 yılında Nobel Barış Ödülü kazandıran Muhammed Yunus gibi kalkınma/gelişme alanında faaliyet gösteren düşünürler, iklim değişikliği ve fakirlik arasındaki kesişme noktalarını değerlendiriyor. ‘İnsanlara kendilerini fakirlikten kurtarabilmeleri için yardım edebiliriz ama iklim değişikliği Bangladeş’in ve mikro-kredilerin kontrolü dışında bir konu’ diyor Yunus ve ülkesinin kaçınılmaz olarak denizin altında kalacağının altını çiziyor: ‘Bu küresel bir mesele’.

Uzmanlara göre, en azından öznel bir seviyede, iklim değişikliğinin olası etkileri kamu bilincini şekillendirmeye ve tutumları değiştirmeye başlamış bile.

Pakistan’daki Lahore Üniversitesi Yönetim Bilimleri yardımcı dekanı ve 2007 BM Hükümetler- arası İklim Değişikliği Paneli raporunun ana yazarı Adil Najam’a göre 2009’da yaşanan sel felaketleri ülkedeki bazı kişiler tarafından dinsel bir bakış açısıyla ele alınıyor.

Kamu hissiyatında ve dinsel hayatta insanların sıklıkla iklim değişikliğinden doğal felaket bağlamında bahsettiğini duymak mümkün.’ diyor Najam.

Adil Najam, Pakistan Lahore Üniversitesi Yönetim Bilimleri dekan yardımcısı Fotoğraf: Boston Üniversitesi.

Uzun süre Boston Üniversitesinde profesörlük de yapan Najam, Pakistan’dan katıldığı telefon görüşmesinde sözlerine şöyle devam ediyor: ‘Olanlardan, sanki dinden bahsedermiş gibi bahsediyorlar. Yani metaforlar birbirine karışıyor. Su baskını Yüce Varlıktan gelen bir mesajın metaforu, ve su baskını doğadan gelen bir mesajın metaforu…arada çok fazla fark yok.’

Gelişmekte olan ülkelerin bilim insanları ve elitleri arasında tartışma genel olarak ekonomi ve adalet veya karbon salınım oranları etrafında şekilleniyor’ diyor Najam. Ama din ‘üçüncü bir anlatım dili’ sunuyor, çünkü Kuran veya İncil gibi kutsal metinlerde sözü geçen kıyametler, gerçekliğin algılanışını şekillendirebiliyor.

 

İslam’da çok güçlü bir kıyamet kavramı mevcut-(Mahşer Günü)’ diyor Najam. ‘Bütün bu kavramlar birçok Müslüman’ın benliğinde zaten mevcut olduğu için, olup bitenlerin tasviri iklim değişikliği kavramı ile karışıyor.’

Fakat Nasr’a göre çevre krizinin yol açtığı kıyamet alametleri, insanların pasif ve kabullenmiş bir tavır içine girmesi anlamına gelmiyor:

İslam dünyasında, yüksek mevkilerdeki önemli bazı din düşünürleri dünyanın sonunun Tanrı’nın kontrolünde olduğunu, ama bunun doğaya karşı sorumluluklarımızdan feragat etmek anlamına gelmediğini söylüyorlar. ‘Bindiğimiz dalı kesemeyiz. Evet dediğiniz doğru, bugün dünyayı kurtarma sorumluluğu büyük ölçüde Batı’ya ait, ama sırf onlar bir şey yapmıyor diye biz de oturup sonumuzu bekleyemeyiz, bu intihar olur’ diyenler de var İslam dünyasında.

Dinde Doğru veya Yanlış Cevap Yok Mu?

İslami çevre bilinci 1970’lerde ortaya çıktığından beri dönüşüm içerisinde ve iklim değişikliğine verdiği yanıt, Batılı din gruplarının teolojik pozisyonlarından oldukça farklı.

Katolik Hıristiyanlık hariç, İslamiyet, şimdiye kadar Yale Forum’da tartışılan diğer dinlere göre gelişmekte olan ülkelerde daha yaygın, kapsamlı ve derinlemesine bir varlık gösteriyor. Yine de unutmamak gerekir ki küresel İslam, özellikle de çoğunlukta olan Sünni mezhebi kurumsal hiyerarşiyi kabul etmediği için siyasi konular ve akımlar konusunda genellemelerde bulunmak zorlaşıyor.

Bazı gruplar Müslüman ülkeleri iklim değişikliği konusu etrafında bir araya getirip, uluslararası pazarlıklarda ortak ve daha bir güçlü bir sese sahip olmayı denediler. Ama bu o kadar da kolay değil ve bu tarz din bazlı bir oluşumun, gelişmekte olan ülkelerden veya IPCC (Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli) içerisinde dile getirilen sorunlardan çok farklı, ayrıştırıcı bir duruşu yok. Dahası, beklenebileceği gibi, bu konuda bilinç oluşturmaya yönelik çalışmalar yapan bir takım kuruluşlar da mevcut: İngiltere’de faaliyet gösteren Ekoloji ve Çevre için İslam Derneği (IFEES) gibi.

Şunu da belirtmek gerekiyor, iklim değişikliği konusunun bu kadar merkezde olması fikrine tüm Müslüman düşünürler aynı oranda sıcak bakmıyor. Nasr bu konuda şöyle bir yorum yapıyor:

İklim değişikliğinin genel söylemin bir parçası haline gelmesi, Batı basınının bu konudan bahsetmeye başlamasıyla oldu. Bu, Batı’nın çevre krizi yorumunu tamamen edilgen biçimde kabul etmek anlamına geliyor. Çevre krizi, birçokları tarafından, sırf herkes sadece iklim değişikliğinden bahsediyor diye unutulmaya terkedilmiş durumda. Yarım yüzyıldan beri bu işin başını çeken birisi olarak bunu son derece üzücü buluyorum. İklim değişikliği, kendisinden çok daha büyük bir şeyin işareti olmalı. Gezegenin tüm ekolojik dengesini, gezegenin yaşam döngüsünü kapsamalı.

Bununla beraber, iklim değişikliği sorununu tamamen İslami perspektiften görmek de konuya en doğru yaklaşım olmayabilir. Najam bakış açılarının çeşitliliğine dikkat çekiyor:

Müslüman dünyası içinde iklim değişikliğinden bahsederken bazen şöyle yorumlarla karşılaştım: ‘Biliyorsun ki iklim değişikliği Tanrı’nın gönderdiği bir mesaj’. İklim değişikliğinin, insani sorumluluklarımız ve Tanrı’nın insanı iklimin koruyucusu olarak görmesi gibi konuları irdelemek için bir fırsat olduğunu düşünenler de var. Burada dinsel anlamda doğru veya yanlış cevaplar olduğuna inanmıyorum. Önemli olan insanların inançları etrafında iklim değişikliğini nasıl bir bağlama oturttukları.

-Yazı Dizisinin Sonu-

‘Yeşil Müslümanlar’ ve Eko-İslam ~ 1

‘Yeşil Müslümanlar’ ve Eko-İslam ~ 2

(Yeşil Gazete, Yale Climate&Media Forum)

Portekiz’de tasarruf önlemleri orta sınıfı bitirdi

Euro Bölgesi’nin 17 ülkesinin mali piyasasını istikrara kavuşturmayı amaçlayan Avrupa Mali Paktı, geçtiğimiz nisanda Portekiz tarafından kabul edildi. Portekiz, Yunanistan ile birlikte belgeyi imzalayan ikinci ülke oldu. Kamu açığının milli hasılanın yüzde 60’ın ve yapısal borçların yüzde 0,5’in üzerine çıkmasını yasaklayan belge, belirlenen tavanlara uyulmadığı takdirde ülkelere cezai yaptırımlar uygulanmasını öngörüyor.

Tıpkı Yunanistan gibi aslında Portekiz’in de bu kısıtlayıcı belgeyi imzalamaktan başka çaresi bulunmuyordu. Zira Avrupa Merkez Bankası, Avrupa Komisyonu ve Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) oluşan Troyka, Lizbon’a bu imzanın atılması için baskı yaptı. Bu baskının nedeninde ise ülkenin geçen sene IMF ve Avrupa Birliği’nden aldığı 78 milyar Euro’luk kredi bulunuyor.

TEDAŞ işçisi öldü yetmedi, 34 lira için elektiriği kesildi

0

TEDAŞ, Erzurum’da ölen işçilerden Ferudun Öztürk’ün evinin elektriğini 34 lira borcundan dolayı kesti.

Erzurum’un Aşkale ilçesindeki Karasu 2 HES’e ait göletin içinden geçen enerji nakil hattındaki arızayı 3 Nisan günü onarmaya giderken bindikleri deniz bisikletinin alabora olması sonucu hayatını kaybeden 5 TEDAŞ işçisinden biri olan Ferudan Öztürk’ün evinin elektriği, 34 lira borcundan dolayı kesildi.

Eşini kazada kaybeden, kayınpederi ve 3 çocuğu ile yaşayan Perihan Öztürk, “TEDAŞ, hayatımızı karartı. Eşimin ölmüne neden olduğu yetmiyormuş gibi birde bizi karanlıkta bıraktı. Beni ikinci kez öldürdüler” dedi.

Ahlâk zehirlenmesi – A. Turan Alkan

Ermeni meselesi, 1915 senesinde âniden çıkmadı; evveliyatı vardır ve ayrıntısı çoktur, özetleyelim: 1878’de imzalanan Berlin anlaşması, Osmanlı hükümetini, yoğun Ermeni nüfus barındıran vilayetlerde (Vilayât-ı Sitte; yani, o günkü vilayet nizamnamesine göre Diyarbekir, Ma’muretülaziz, Van, Bitlis, Erzurum ve Sivas; bu altı vilayet bugün 30 civarında ili kapsar) mahalli reformlar yapmak ve Ermeni ahaliyi muhtemel mahalli saldırılara karşı korumakla yükümlü tutuyor, uygulamayı büyük Batılı devletlerin gözlemci sıfatıyla takib edeceklerini öngörüyordu.

 

Vaadedilen reformların o günün maddi şartları çerçevesinde Batılı gözlemcileri tatmin edecek seviyede uygulanamadığı açıktır. 1895 yılında, tarihimize “Ermeni Patırtısı” adıyla geçen kalkışma hareketleri başladı; isyancı Ermeniler 6 vilayetin genel valilik haline gelmesini, mali özerklik kazanmasını, Hamidiye alaylarının dağıtılmasını ve silah taşıma serbestîsi istiyorlardı. İsyan, yer yer sivillerin de karıştığı karşı eylemlerle söndürülürken önemli miktarda kan döküldü. ABD’nin Anadolu’da görev yapan konsoloslarından Milo Jewett, hükümetine reform planı uygulanmaya başladığından bu yana üç bin Ermeni’nin öldürüldüğünü yazmış ve şunları ilave etmişti: “Buradaki olaylarla Maraş ve Zeytun’dakiler arasında hiçbir benzerlik yok. Orada, Ermeniler, hükümete ve bölgedeki adaletsizliğe karşı silahlanmıştı. Burada ve yüzlerce Hıristiyan köyünde Türkler çaresiz ve karşı koymayan insanlara saldırdı ve onları öldürdü. Elbette Türk resmi haberleri bunun daha farklı görünmesini sağlıyor.”

“Patırtı” bir yıl kadar sürdü ve yatışmış gibi göründü ama Osmanlı hükümetlerinin, Ermeni reformu bahane edilerek “Düvel-i muazzama” tarafından Anadolu’nun üçte birinde Yunanistan, Sırbistan, Girit’e benzer yeni bir Ermeni devleti kurduracakları korkusu hiç yatışmadı. 1915’teki tehcir kararının arkaplanında bu korku vardı ve İttihatçı hükümet, harbin getirdiği iç şartları bahane ederek Anadolu’daki Ermeni varlığını esaslı surette silkeleyip yerinden etmeyi düşünmüştü.

Tehcirin kapsamı, asıl tehdide göre geniş tutuldu; kısa sürede zâlimâne uygulandı ve hükümet, tebâsından yüzbinlerce insanın -en hafif tabirle- katledilmesine seyirci kaldı.

Bu cinayetleri biz görmedik; dedelerimiz, onların babaları gördü; şâhit oldular ve bir cinayete şâhit olup da olmamış gibi davranmanın ruhta meydana getirdiği çöküntüyü, bir şekilde kendilerini meseleden soyutlayıp mazur göstererek tedaviye çalıştılar.

Her yara üflemekle iyi olmaz; bu şahitlik, bu nisyânlar, “Onlar da akıllı durmadı; hâlbuki biz onlarla ne güzel geçinirdik” yollu mâzeretler, bu gibi sancıyan hafızayı üflemeyle soğutmaya kalkışmalar, aslında pek basit bir problemi hatırlatıyor bize; ahlâki bir problem! Hakikatin karşısında duruş problemi. “Hakk’a tapan millet” olmak övüncünü sakatlayan bir bilinç kaykılması. Bu duyguyu, 1895’teki “patırtı”nın bir kısmına şahit olan birisi, şöyle ifade etmişti: “Kendi gözlerimle gördüklerim yüzünden Türk fesi giymekten utanıyorum!”

Olayların bazı görgü şahitleri, kanayan vicdanlarına tütün basmak için mi ortalıkta kalmış Ermeni yetimlerinden birkaçını evlat edinip Müslüman kimliğiyle yetiştirmişlerdi? Tehcir felâketine uğrayan samimi komşu bazı Ermeniler’i evlerinde saklayıp himâye eden dedelerimizin bu davranışı -ki böyle hareket etmeleriyle övünmekte haklıydılar- aslında o günlerde pek fecî, anlatılamayacak kadar fecî şeylere gördüklerinin tersinden ikrârı mıydı?

Daha dün “Dersim Patırtısı”nda kurşuna dizilen köylüleri gözüyle gören 103 yaşındaki emekli Emniyetçi’yi, “Kadın, çoluk-çocuk ölmüştür. Yalan değil. Öyle öldürme de değil, kurşuna dizdiler hem de. Yalan söyleyecek halimiz yok” dedikten sonra aniden frene basarak, “[Gerisini] anlatamam, çünkü çekinirim, korkarım” şeklinde konuşturan o “milli” tedirginlikten bahsediyorum. Millî endişelerle “Hakikat” arasında daha ne kadar bocalayacak, vicdânımızı inkârla daha nereye kadar uyuşturacağız?

Bir kollektif cinayeti gördükten sonra susmak, ahlâkı zehirliyor.

A. Turan Alkan – Zaman

 

24 Nisan – Mithat Sancar

24 Nisan 1915, bu toprakların kadim halklarından olan Ermenilerin her türlü zulüm yöntemiyle sistematik bir şekilde imhasının başladığı tarihtir. Bu tarihten itibaren çok da uzun sayılmayacak bir zaman dilimi içinde Ermenilerin bu topraklardaki varlığı imha edildi.

1915’in Ermeniler açısından bir travma olduğu açıktır. Bu travmanın, “Ermeni kimliği”ni belirleyen en önemli unsurlardan biri olduğu da şüphesizdir. Ancak bu tür “büyük şiddet ve kitlesel kıyım” olayları, sadece “mağdur grubu” travmatize etmezler. Başta “fail” olarak adlandırılan grup olmak üzere toplumun tümü bu travmadan payını alır.

Elbette şiddete ve zulme doğrudan maruz kalanlar (kurbanlar/mağdurlar) ile şiddeti uygulayanlar (failler) ve destekleyenler (işbirlikçiler) arasında bu travmadan etkilenme şekli ve derecesi bakımından derin farklılıklar vardır. Ancak bu “olay”ın iki taraf için de bir hareket veya referans noktası haline gelmesi kaçınılmazdır. Bu duruma, “travmada karşıt ortaklık” denir.

Ermenilere yönelik toptan imha siyaseti ve pratiği, Türk ve Müslüman kesim açısından da bir “travma”dır. Bu travma, bu kesim açısından da “kolektif kimliğin” kurucu unsurlarından birini oluşturur.

Travmanın karşıt ortaklarının, geçmişte yaşanan korkunç olaylar karşısındaki tutumları da genellikle birbirine “karşıt” olur. “Mağdur grup”, olayların hatırlanmasını ve acının telafisi için kamusal edimlerde bulunulmasını talep ederken; “fail grup” çoğu zaman savunma refleksleri geliştirir. “Fail grubun” bu reflekslerinin başında “geçmişi unutturmak”, yani yapılanları “inkâr etmek” gelir. Bunun mümkün olmaması halinde ise, suçu mağdurlara yıkma, böylece sorumluluktan kurtulma yoluna başvurulur.

Cumhuriyet’in ilanına kadar, Türk yönetici kadroları ve Müslüman ahalinin önde gelenleri, bu “olaylar” karşısında nasıl bir tutum takınacakları konusunda bir bocalama yaşadılar. Unutturmak mümkün değildi; her şey çok tazeydi. İnkâr mümkün değildi; her şey ortadaydı.

Cumhuriyet’le birlikte, homojen ulus-devlet inşa etme projesinde karar kılındı. Bu projenin “başarı”ya ulaşabilmesi için, toplumsal hafızanın yeniden düzenlenmesi gerekiyordu. Tarih yeniden yazıldı. Resmî tarih tezlerine aykırı olan her türlü görüş yasaklandı, bastırıldı. “Ermeni sorunu” açısından bunun anlamı, yaşananları mutlak bir unutuşa mahkûm etmekti.

Bu hafıza politikası, yeni bir imha demekti. Böylece Ermeniler sadece fiziksel olarak yok edilmiş olmakla kalmayacaklar; bir de yok sayılacaklardı. Amaç, Ermenileri toplumsal hafızadan silmekti. Belki de yeni kuşaklarda, Ermenilerin aslında bu topraklarda hiç var olmadıkları gibi bir algı yaratılmak isteniyordu.

İttihat ve Terakki kadrolarının en ince ayrıntıya kadar planladıkları bu imha politikalarının sonucunda kaç Ermeni’nin öldüğü tam olarak bilinmiyor. Çünkü ölenlere ne yapıldığı, mesela toplu mezarlara gömüldülerse, bunların nerelerde olduğu karanlıkta bırakıldı. Unutmayalım, “yüzbinlerce insan”dan söz ediyoruz ve bunların çok büyük bir kısmının bir mezar taşı bile yok. Oysa geride kalanların, yaşadıkları kayıplarla baş edebilmeleri için yas tutmaya, yas tutmak için de hiç olmazsa bir mezar taşına ihtiyaçları var.

Ölüleri mezarsız bırakmak, onların “yaşamdan geçerken bıraktıkları izleri silmek isteği”yle açıklanabilir ancak. Hayatları yok edilenlerin ölümleri de yok sayılmış; geçmişleri talan edilenlerin ölüleri de gasp edilmiş olur böylece.

Yok etme ve yok sayma politikası onyıllarca başarıyla uygulandı bu ülkede. Yeni nesiller, en hafif deyimiyle Ermenilere yapılan kıyımdan ve Ermenilerin tarihsel varlığından habersiz büyüdüler. Ama dünya bizden ibaret değil. Hayatta kalıp da dünyanın dört bir yanına nar taneleri gibi saçılan Ermeniler ve onların acılarını paylaşan vicdanlı insanlar, yaşanan zulmü evrensel hafızada canlı tutmak için uğraştılar. Bunda başarılı da oldular.

Türkiye’nin unutturma ve inkâr politikasını sürdürmesi artık mümkün değil. Bunda ısrar etmek, 1915’in Türk kimliği üzerindeki travmatik etkilerinin derinleşmesinden başka bir sonuç yaratmayacaktır. Bu ise, milliyetçilik, ırkçılık ve içe kapanmacılık gibi marazların toplumsal kimliğe iyice yerleşmesine ve onu tahrip etmesine yol açacaktır.

Geçmişteki bu travmanın bugüne etkileriyle baş etmenin yolu, geçmişteki “günahları ve suçları” inkâr etmek ve bastırmak değil, onlarla yüzleşmek ve hesaplaşmaktır. Bu, insanî ve vicdanî açıdan olduğu kadar, siyasî açıdan da gereklidir.

Türkiye, bir süredir geçmişindeki baskı, zulüm ve kıyım dönemleriyle yüzleşmeye ve hesaplaşmaya çalışıyor. Ağır aksak ve çelişik bir şekilde işlese de bu süreç normalleşme ve demokratikleşme açısından hayati önem taşıyor. Bu sürecin başarıyla ilerlemesinin şartı; o dönemleri yaratan zihniyetten ve bundan beslenen siyaset ve yönetim geleneğinden kopmaktır. Bu zihniyetin en önemli kaynakları, 1915’teki tehcir ve kıyım politikasında yatıyor. Bu zihniyetin bugüne yansımalarından kurtulmanın önündeki en büyük engel, inkârdır. Zira inkâr ve ona bağlı refleksler, o zihniyeti canlı tutmaktan başka bir sonuç doğurmazlar. Bu zihniyet canlı kaldıkça, normalleşme de demokratikleşme de uzak bir hayal olarak kalacaktır.

O uğursuz geçmişin bugün bugünümüz üzerinde kurduğu hâkimiyeti kırmak için, birbirine bağlı iki adıma ihtiyaç var: Ermenilerden bu devlet adına resmen özür dilemek ve 24 Nisan’ı yas günü ilân etmek!

Mithat Sancar – Taraf

 

‘Yeşil Müslümanlar’ ve Eko-İslam ~ 2

Yale Üniversitesi’nin bünyesinde kurulan “Yale İklim Değişikliği ve Medya Forumu”nda yayınlanan bu önemli ve ilginç makaleyi, Yeşil Gazete dostlarından Tuğçe Tuğran‘ın özenli çevirisiyle üç parça halinde sizlere sunuyoruz. (Yeşil Gazete)

***                                           ***                                                    ***

Washington’da bulunan Yeşil Müslümanlar’ın lideri Sarah Jawaid bu kavramların hayatını, yaptığı işleri ve vatandaşlık görevlerini şekillendirdiğini söylüyor. 2007 yılında kurulan Yeşil Müslümanlar, koruma ve sürdürülebilirlik konularında çeşitli faaliyetlerde bulunuyor. Bu faaliyetler yerel çiftliklerle işbirliği yapmaktan ‘tekrar kullanılabilir yemek takımı kiralama programına’ kadar uzanıyor. Kendisiyle yapılan e-posta görüşmesinde Jawaid sözlerine şöyle devam ediyor:

Tanrı Kuran’da doğadan, içinde insanın kendi varoluşu hakkında düşünmesi için işaretler barındıran bir doku olarak bahsediyor. Tıpkı Kuran’daki

Yeşil Müslümanlar Yönetici Sarah Jawaid. Fotoğraf: Yeşil Müslümanlar.

ayetler gibi: onlar da işaretler olarak görülüyor ve aynı Arapça isimle anılıyorlar. Bu ilişki Kuran’da arı, incir ağacı, ışık ve buna benzer isimler alan birçok ayette daha da derinleşiyor. Tüm bunlar doğa ve Kuran arasındaki ilişkiyi görünür kılıyor. Kuran, evren hakkında düşünmenin ötesinde, insana yeryüzünün yardımcı hükümdarı konumunu bahşediyor. İnsanın görevi doğanın dengesini korumak, gelecek nesillerin de yararlanabilmesi için bu yol gösterici işaretlere sahip çıkmak.

İklim konusunda yaygın endişe ve belirleyici faktörler

Yapılan araştırmalar Müslüman dünyasında iklim değişikliği ile ilgili duyulan endişenin yüksek olduğunu gösteriyor. 2010 yılında yapılan Pew Küresel Tutumlar Anketi; iklim değişikliğinin çok ciddi bir problem olduğunu söyleyen insanların oranına bakıldığında, Türkiye ve Lübnan’ın (sırasıyla % 74 ve % 71) dünyada ikinci ve üçüncü sırada olduğunu ortaya koydu. Geçen dört yılda, Mısır, Ürdün, Endonezya gibi ülkelerde duyulan endişenin arttığı da gözleniyor. Bu durum, endişe duyan insan sayısında azalma görülen ABD ve Avrupa ile tezat oluşturuyor.

Aynı ankette bu kez insanlara iklim değişikliğine çözüm bulabilmek adına yüksek bedeller ödemeye razı olup olmadıkları soruluyor. Bu noktada Mısır, Pakistan, Ürdün ve Endonezya gibi ülkelerde destek en düşük seviyeye iniyor. Araştırmanın yürütüldüğü tüm ülkeler içinde Ürdün, vatandaşları daha yüksek bedel ödemeye en fazla karşı çıkan (%73) ülke.


Müslüman çoğunluğa sahip, ekonomisi en gelişmiş ülkelerden biri olan Türkiye bu sorulara verilen cevaplarda bir istisna teşkil ediyor. Daha yüksel bedel ödemeye hazır olduğunu belirten kişi sayısı AB ülkelerindekinden bile daha yüksek.

Ekonomi ve iklim konusundaki bu tutumlar hakkındaki fikri sorulduğunda Nasr şöyle cevap veriyor: ‘Gerçekten de ekonomik anlamda bir adaletsizlik olduğuna dair bir his mevcut ve bu tüm Batı-harici dünyada geçerli. Batı’nın bize zarar veren faaliyetlerle zengin olduğuna dair bir hissiyat var. Şimdi yapılması gereken bütün bu şeylerden bahsediyorlar ama kendileri yapmıyorlar. Onlar bizden daha emek harcamalı… Evet haksızlık hissi gerçekten çok yaygın ve insanlar aptal değiller.’

Fakat yine uzmanların dediğine göre İngiliz-Amerikan dünyasında yaygın olan iklim değişikliği şüpheciliği İslam dünyasının öne çıkan bir özelliği değil.

Pew 2011 anketinde ilginç bulgulara rastladı: ‘Amerika’daki on Müslüman’dan neredeyse altısı (%59) din ve bilim arasında genel bir çatışma olmadığını düşünüyor. Geriye kalanlar (%37) ise bir çatışma olduğunda hem fikir. Amerikan halkının geneline bakıldığında bu denge tersine dönüyor: % 59’u bilim ve din arasında çatışma görürken, böyle bir çatışma olmadığına inananların oranı % 37.

(Yeşil Gazete, Yale Climate&Media Forum)

Önceki yazılar: ‘Yeşil Müslümanlar’ ve Eko-İslam ~ 1

Yeşil hayatta!

Tunceli İl Jandarma Alay Komutanlığı yaparken 1994 yılında lojmanında intihar ettiği ileri sürülen Albay Kazım Çillioğlu’nun ölümüne ilişkin soruşturma çerçevesinde kırmızı bültenle aranan Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın yaşadığı tespit edildi.

Zaman Gazetesi’nden Eşref Akgün’ün haberine göre, bilirkişi raporunda albayın önce dövüldüğü, ardından öldürüldüğü vurgulanırken olayın bir numaralı şüphelileri olarak ‘Yeşil’ kod adlı Mahmut Yıldırım ile ‘Bozo’ lakaplı ‘Yusuf Geyik’ kırmızı bültenle aranıyor. Olayla ilgili soruşturma çerçevesinde yapılan araştırmalarda, Yıldırım’ın sağ olduğu bilgisine ulaşıldı. Bingöl’ün Solhan ilçesine bağlı Dicnik köyü nüfusuna kayıtlı olduğu bildirilen Yıldırım ile ilgili “Salih ve Derdi oğlu, 03.05.1953 doğumlu” bilgileri bulunuyor.

Tanık beyanlarına göre Yıldırım’ın Türkiye, Suriye ve Norveç’te yaşadığı değerlendiriliyor. Türkiye’de yaşıyorsa yüzünü değiştirmiş olabileceği ihtimali üzerinde duruluyor. Malatya Özel Yetkili Başsavcı Vekili Özden Doğan tarafından yürütülen soruşturma, yeniden oluşturulan bilirkişi hazırladığı 62 sayfalık raporda elde edilen deliller üzerinde yapılan incelemeyi tamamlayarak Çillioğlu’nun ölümü için “intihar değil, cinayet” tespiti yapılmıştı.

Tunceli Jandarma Alay komutanlığı görevini yürütürken 1994 yılında lojmanında ölü bulunduktan sonra dış otopsisi yapılarak “intihar ettiği” sonucuna varılan Kazım Çillioğlu ile ilgili soruşturma dosyası, oğlu Gökhan Çillioğlu’nun müracaatı üzerine yeniden açılmıştı. Soruşturma kapsamında, Çillioğlu’nun otopsi raporunu inceleyerek kesin ölüm nedeninin belirlenebilmesi için Düzce’de bulunan mezarının açılmasına karar vermişti. Çillioğlu’nun mezarından alınan örnekler üzerinde Adli Tıp Kurumu’nda yapılan incelemede, saç köklerinde arseniğe rastlanan Çillioğlu’nun, kürek kemiğinde kurşun yarası olduğu öngörülen delik ile kaburgalarında kırık olduğu tespit edilmişti.