Ana Sayfa Blog Sayfa 4700

Süpermarketler aracılığı ile iyi gıdaya erişim mümkün mü?

Oturduğum apartmanın alt sağ tarafına bir süpermarket açılıyor. Yine yıllar önce açılmış alt sol taraftaki süpermarkete rakip olacak.

Aylar öncesinden ufak dükkânlardaki kiracılar teker teker çıkmaya başladı. Önce arkadaşım camcı gitti. Ardından önünden her geçtiğimde kuş seslerini dinlediğim evcil hayvan dükkanı. Deterjancı ve diğerleri yavaş yavaş kapattılar dükkanları, bazılar geride “…. metre ileriye taşındık” yazılı bilgisayar çıktıları bırakarak. Şimdi günlerdir inşaatçılar içerideki duvarları yıkıyor, matkaplar ve makinelerle dev bir azı dişine dolgu yapan diş hekimleri gibi çalışıyorlar, buraya yerleşecek süpermarkete süper bir yer hazırlamak için…

Bu yeni süpermarketin hayatıma şimdilik sadece tanışım olan küçük esnafı yerinden etmiş olmak, artık selam bırakanlardan haber almamın biraz zorlaşması dışında başka etkileri de var. Aslında hepimize olan etkilerden kısmen ben de etkileniyorum. Kısmen diyorum çünkü büyük oranda süpermarketten alışveriş yapmıyorum. Bir mal veya hizmete ihtiyacım olduğunda kısaca şu sıralamayı takip etmeye çalışıyorum:

1- O mal veya hizmete gerçekten ihtiyacım olup olmadığını sorguluyorum. Bu ihtiyacı, sahip olduğum muadil bir ürünle karşılayıp karşılayamayacağımı irdeliyorum. Bu adım en verimli adım.

2- O mal veya hizmeti kendim üretmeye çalışıyor veya özellikle çok acil bir ihtiyaç değilse birinin hediye etmesini bekliyorum :)

3- Elimdeki mevcut (artık ihtiyacım olmayan veya verebileceğim) mal/hizmet ile bir tanıdığımınkini takas ediyorum.

4- Özellikle gıda dışı ürünleri 2. El olarak bir sivil toplum kuruluşu yararına satıldığı yerlerden alıyorum. Türkiye’ de pek görmedim ancak Belçika’ da insanlar artık giy(e)medikleri güzel kıyafet ve benzeri eşyalarını belediye veya bir sivil toplum kuruluşuna bağışlıyor. Bu eşyalar düşük fiyata satılarak gelir elde ediliyor. Ya da her mahallede yılda bir gün insanlar kullanmadıkları eşyaları kapılarının önünde satışa sunuyor. Bence harika bir sistem ve mutlaka dünya çapında uygulanmalı. (Haydi, kendi mahallemizde başlatalım)

5- İhtiyacım olan ürünü para ile doğrudan üreticisinden, ürün hakkında sohbet ederek alıyorum.

6- İhtiyacım olan ürünü para ile küçük esnaftan alıyorum.

7- Son olarak hiçbiri mümkün, makul değilse süpermarket, internetten alış-veriş yapıyorum.

Alış-verişte sonuncu tercihim olan süpermarketten alışverişi özellikle gıdaya ulaşım açısından irdelemek istiyorum.

Süpermarketler Aracılığı ile Gıdaya Erişim

Bir süpermarket, satabileceğini düşündüğü gıdaları raflarına koyabilmek için ihtiyaç listesine göre birçok gıda sanayicisinden fiyat-ürün teklifleri alır. Bunların içinden bazen biri ve mümkün olduğunda birkaçı ile anlaşır ve ürünleri tedarik etmeye başlar. Süpermarket ne kadar uluslararası bir yapı ise o kadar geniş bir tedarikçi grubundan teklif alıp, nakliye ve olası vergileri de göz önüne koyarak raflarına bir tüketicinin ulaşabileceği en ucuz ürünleri koyabilir.

Günümüzde bol ürün çeşidi, alternatif fiyatlar, iletişim kurma zorunluluğu olmadan hızlı alış veriş, toplu alışveriş, otopark imkânı, aynı zamanda bir gezme olması, çeşitli özel indirimler, kredi kartına taksitler ve promosyonlar, pazarlama biliminin insan psikolojisi üzerindeki tüm son bulguları (aydınlatılmış raflar, renk kullanımı vs.) aracılığı ile süpermarketler, tüketiciler için neredeyse vazgeçilmez hale geldi.

Oysa özellikle gıdalar söz konusu olduğunda, süpermarket alışveriş için iyi bir mecra değil. Çünkü en temelinde süpermarket, toplam maliyeti daha uygunsa uzaktaki ürünü yakındakine tercih edip getirebilir. Bu noktada, yani gıdaların bize ulaşana kadar kat ettiği mesafe konusunda Dünya Sağlık Örgütü‘ nün “Kronik hastalıkların önlenmesinde tarımla ilgili bazı öneriler” ine bir göz atmalıyız:

Sağlık: Yakın çevreden edinilen sebze ve meyveler tüketiciye varana kadar uzun bir yol kat etmek zorunda olmadığından henüz olgunlaşmadan toplanması gerekmez, dalında olgunlaşmasına izin verilebilir, böylece vitamin, mineral ve antioksidan içeriği daha yüksek olur.

Enerji: Besinlerin ülkeler hatta kıtalar arasında taşınması için çok büyük enerji gereksinimi olmaktadır. Nitekim ABD’de bir yılda tüketilen enerjinin toplamının %17’si gıda taşımacılığına harcanmaktadır.

Ekoloji: Küçük çiftçilik ile üretilen ürünler besin değeri açısından endüstriyel tarımla elde edilenlerle karşılaştırılamayacak kadar üstündür. Küçük çiftçilik toprağı da koruduğundan gelecek nesillerin de beslenmesini güvence altına almaktadır.

Bunun yanı sıra süpermarkette satılan gıdaların neredeyse tamamı ambalajlıdır. Ambalaj çöp demektir. Bu çöp toplanmak, götürülmek ve bertaraf edilmeye çalışılmak zorundadır. Ve geri dönüştürülse bile çöp dünyanın sırtında bir yüktür, bir şekilde kirlilik yaratır ve dünya bir gün mutlaka bir şekilde bunun hesabını sorar. Bunlar yine görünmeyen masraflardır.

Yine süpermarketlerde satılan ürünler fabrika koşullarında standart şekilde aynı kaliteyi sunabilmek için (uzun raf ömrü, gıda güvenliği riskleri vb.), doğal olanlarına göre kullanımı kolay ve ucuz olan yapay gıda katkıları içerirler. Yapay gıda katkı maddeleri konusunda bilimciler ve yasal otoriteler her ne kadar güvenli deseler ve gıdalarda kullanılmasına onay verseler de sonuçta bunlar doğal olmayan, insan DNA’ sının binyıllar süren geçmişinde tanımadığı, büyük ihtimal bundan sonra da tanımasının ve baş etmesinin mümkün olmadığı bileşiklerdir. Bugün sanayileşmiş ülkelerde insanlar her yıl, altı ile yedi kilogram arasında gıda katkı maddesi tüketiyor. Benim gördüğüm kadarı ile gıda tüketimi böylesine sanayileşmiş ve pazarın neredeyse tamamı süpermarketlerce ele geçirmiş toplumlarda kanser hastalığı, tıp sektörü için en güzel gelir kaynaklarından biri oluyor.

Peki, ne yapalım? Bunca kolaylık sağlayan süpermarketleri ret mi edelim? Bu konuda konuştuğum bir arkadaşım: “Geçen sene acelem vardı; şu bakkaldan 3 domates, 1 makarna aldım 7 TL verdim. Şimdi bu hak mı peki?” dedi. O da haklı. Küçük esnaf ve küçük üreticiden ihtiyaç tedarik etmenin elbette zorlukları var. Beceriksizlikten, kar hırsından veya borç baskısından etkilenen küçük esnaf, kısa dönemli şark kurnazlıkları yapıyor zaman zaman maalesef.

Süpermarketlere Çözüm Önerisi

Bu noktada aklıma gelen bir çözüm var aslında. Bu çözüm hem üreticiyi doğrudan destekleyebilir, hem süpermarketlerin yok olmasını önleyebilir (bildiğim iyi gıdaya ulaşabilen, sağlıklı beslenen kimse, neredeyse hiç süpermarketten gelen ürün tüketmiyor. Demek ki insanlar bilinçlendikçe, süpermarketler ciddi zarar görecek), hem de böylece tüketicilerin iyi gıda ve diğer ürünlere süpermarketin sağladığı kolaylıklarla ulaşabilmesine imkânı sağlar.

Buna göre önerim, süpermarketlerin fuarcılık mantığı ile çalışması. Yani üretici veya onun üretimde de bulunan gerçek bir temsilcisi, ürünlerini süpermarketin gösterdiği yere getirir. Market görevlileri sunumu, ışıklandırmayı ve alışveriş tasarımını yaparlar; gıda güvenliği ile ilgilenirler ve müşteri memnuniyeti sağlayacak olası faaliyetleri yürütürler. Bunlar için üreticiden bir komisyon alırlar. Üreticiler ürünlerini elbette makul ve mantıklı olarak (köy pazarlarında olduğu gibi) süpermarkete 50 km (metropoller için özel durumlar olabilir) kadar uzak olan yerlerden getireceği için taze/sağlıklı ürünler tüketiciye en iyi şekilde ulaşır. Aslında bu bir nevi modern fuarcılık ile geleneksel pazarcılığın bir füzyonu olacaktır. Böylece hem köylü doğrudan gelir elde edecek ve hem de gıda zinciri güvenli, sağlıklı gıdayı tek el değiştirme ile en ekonomik şekilde tüketiciye sunabilecektir.

Bu yazıyı geçen gün sosyal medyada gördüğüm (sanırım bir bakkal kapısına asmış) şu ibare ile bitirmek istiyorum:

UNUTMA..!

ALIŞVERİŞİNİ SÜPERMARKETTEN YAPARSIN AMMA,

CENAZENE MAHALLE BAKKALI GELİR…

Sevgi ve saygılarımla

 

Bu yazı ilk olarak www.tarimsal.com/ da yayınlanmıştır.



Hakan Ozan Erzincanlı

 

Fethiye’de 2 yunus artık özgür!

2010 yılının Eylül ayında Fethiye-Hisarönü’ndeki ufacık ve mikrop dolu bir beton havuzdan kurtarılan, Tom ve Misha adı verilen afalina türü iki erkek yunus, Born Free Foundation’ın çabaları sonucu, 20 ay süren rehabilitasyon sürecinin ardından doğal yaşam ortamlarına geri döndü.

Böylesine önemli bir doğaya geri dönüş projesi, gösteri merkezlerinde çalıştırılan yunuslar için Türkiye’de ilk kez gerçekleştiriliyor. Tüm bu süreç, doğru yapılan rehabilitasyon çalışmalarının, esaret altındaki diğer yunusların doğal yaşam ortamlarına geri bırakılması için sağlıklı bir model olarak Türkiye’de ve dünyada uygulanabileği umudunu veriyor.

Rehabilitasyon süreci

Yunuslar; 2010 yılının Eylül ayında Born Free, Dolphins Angels ve Yunuslara Özgürlük Platformu’nun Türkiye’den ve dünyadan onbinlerce destekçisinin yardımı ve duyarlı vatandaşların girişimleriyle kurtarılmıştı. Ancak bu iki gösteri yunusu için özgürlüğe uzanan yolculuk beklenenden uzun sürdü. Tom ve Misha, gösteri merkezindeki havuzdan çıkarıldıklarında ölüm-kalım savaşı veriyordu ve Born Free rehabilitasyon ekibinin tüm çabalarına rağmen, sağlıklarına kavuşmaları beklenenden çok daha fazla zaman aldı.

Geçtiğimiz sene Eylül ayında Karacasöğüt’teki Global Sailing Academy’nin Tom ve Misha’nın rehabilitasyonu için daha iyi şartlarda yeni bir alan tahsis etmesiyle süreç hızlandı. Bu aşamadan sonra Tom ve Misha’nın sağlığı hızla iyiye gitti ve yunuslar, fiziksel güç kazanmaları için gereken dayanıklılık ve kuvvet egzersizlerine çok daha iyi yanıt vermeye başladı. Onlara doğada dayanma gücü verecek kadar kilo aldılar ve bu süre içinde kaslarını geliştirirerek denizlerdeki yaşam şartlarına hazırlandılar. Rehabilitasyon ekibi, öncelikle yunusları, farklı teknikler kullanarak, gösteri merkezinde edindikleri bir alışkanlık olan “ölü balıkla beslenme” sürecinden uzaklaştırmaya çalıştı. Misha ve Tom, yedi yıl süren esaret altındaki yaşamlarının ardından, bilimsel yöntemlerin yardımıyla doğada hayatta kalmalarını sağlayacak canlı balık yakalama ve avlama yetilerini yeniden kazandı.

Ve özgürlük günü…

Nihayet Tom ve Misha 9 Mayıs 2012 Çarşamba günü tüm çabaların onların yararına işlediğini gösterdi. Önlerindeki son engel olan ağ kapı yavaş yavaş kaldırıldığında, bir anlık kararsızlıktan sonra, önce Tom, ardından da Misha son hızla denize açıldı ve sualtı kameralarının çektiği açıyla bir anda gözden kayboldular. Kısa sürede, kayalıkların dibinden köşeyi dönen Tom ve Misha, saniyeler içinde koyun dışına çıktı ve suyun üstünde sıçrayarak kuyruklarıyla son bir kez onları uğurlayanlara selam verdi.

Dolphin Angels ekibi sözcülerinden Nichola Chapman, “Dünyanın dört bir yanındaki on binlerce Dolphin Angels gönüllüsü, Tom ve Misha’nın özgürlüğü için pes etmeden kampanyayı sürdürdü” dedi ve ekledi: “Born Free ve rehabilitasyon ekibi, başından sonuna kadar projeye sahip çıktı. Böylece hepimiz, Tom ve Misha’nın ömür boyu sürebilecek esir hayatından kurtulduğuna şahit olabildik. Bu yunusların, diğer tüm tutsak yunuslar için birer elçi olabileceklerini gördüğümüz için çok mutluyuz” dedi.

Uyduyla takip

Ancak Tom ve Misha şimdiden tamamıyla kendi hallerine bırakılmış değil. Yunusların hareketleri, uydu ve telsiz ekipmanlarıyla rehabilitasyon ekibi tarafından izleniyor ve ilk günlerinde herhangi bir tehlikeyle karşılaşmadıklarından emin olmak için zaman zaman botlarla uzak mesafeden takip ediliyorlar. Ekip, şimdiden bot takibinde güçlüklerle karşılaştı çünkü yunuslar, doğaya döndükten 48 saat sonra yaklaşık 160 km’yi çoktan katetti. Yunusların rehabilitasyon sürecini yürüten ve doğaya salınmaları için gerekli hazırlıkları yapan Amerikalı deniz memelisi uzmanı Jeff Foster, “İlk günlerinde bu kadar hızlı yüzebildiklerini ve kısa sürede uzun mesafeler katettiklerini görmek inanılmaz bir olay” dedi.

“Ev”e dönüş

Aslında bu özgürlük öyküsünün ayrı bir anlamı daha var: Tom ve Misha’nın yöneldiği rotaya bakıldığında, yunusların, 2006 yılında gösteri amaçlı yakalandıkları denizlere, kendi bölgelerine doğru yüzdükleri görülüyor. Uzmanlar, bunca yıl sonra bile aileleri yeniden buluşma ihtimalleri olabileceğini söylüyorlar. Foster, “Tahminimize göre, eski sürülerinin olduğu bölgeye doğru gidiyorlar; gerçekten de bir hedefleri var” diyor.

Şu anda ekibin en büyük endişesi, yunusların denizlerdeki bağımsız ve vahşi yaşama yeniden sağlıklı bir şekilde uyum sağlayıp sağlayamayacakları. Born Free ekibinden Shirley Galligan’a göre, esaret altında uzun süre yaşamış olan yabani hayvanların yeniden doğaya geri dönüşü her zaman belli bir miktar risk barındırabiliyor.

İlk av: Tekir balığı

Her şeye rağmen, ilk gözlemler oldukça olumlu. Born Free ekibi, mavi sulara karıştıktan yaklaşık bir saat sonra Misha’yı tekir balığını havada yakalarken görüntüledi. Ardından ekip, Misha’nın yakınlarında yüzeyde dolaşan başka bir yunustan farklı sinyaller aldı ve yeni yunus, ancak sırt yüzgecindeki farklılık sayesinde ayırt edilebildi. Foster, “Kesinlikle başka bir yunustu” dedi ve ekledi: “Tek başına seyahat eden başka bir yunus, Misha’yla iletişim kurmaya çalıştı. Onları doğaya bıraktıktan yaklaşık dört, beş saat sonra, Tom ve Misha balık peşinde yüzüyor ve diğer yabani yunuslarla iletişime geçiyorlardı. Tüm bunlar, beklentilerimizin çok üzerindeydi.”

İlk gözlemler Born Free’ye umut verse de, ekip hala temkinli davranıyor. Her şeyden önce Tom ve Misha’nın doğal yaşam ortamlarına yeniden tamamıyla ayak uydurduğundan emin olmak istiyorlar.

Born Free yabani yunusların doğadan yakalanmalarına bir son verilmesi için uluslararası bir kampanya yürütüyor. Tom ve Misha’nın rehabilitasyon sürecinin ise, esaret altındaki diğer yunuslar için de bir örnek olmasını diliyor. Tıpkı 1991 yılında İngiltere’de ve yaklaşık iki ay önce İsviçre’de olduğu gibi…

HES 4 işçiyi öldürdü

Giresun’un Dereli İlçesi’nde hidroelektrik santral (HES) inşaatında meydana gelen toprak kaymasında 4 işçi öldü, 1 işçi de yaralandı. Geçtiğimiz günlerde de Adana HES barajı inşaatında köprü Barajı kapağının patlaması onlarca işçi suya düşerek kaybolmuştu.

Kızıltaş Köyü’nde özel bir şirkete ait HES inşaatında bugün saat 13.00 sıralarında toprak kayması meydana geldi. Toprak altında kalan işçilerden Mustafa Yiğit, Kenan Özdemir, Kerem Erdem ve Eren Erdem hayatını kaybetti. Zafer Kırlak ise, yaralı olarak kurtarıldı.

Cemaatin değil, devletin polisi- Ezgi Başaran

Oturduğunuz yerden bakınca BDP milletvekili Sebahat Tuncel ne kadar ayıp etmişti. Hatırlayın.
Geçen yıl Newroz kutlamaları sırasında Silopi’de halkın üstüne tazyikli su ve biber gazı sıkan polise titreyerek yaklaşmış, “Omzuna çocuğunu almış kadınların üstüne niye gaz sıkıyorsun” diye bağırmış, sonra da kontrolü kaybederek karşısındaki komisere tokat atmıştı.
Bir milletvekili bunu nasıl yapardı, kontrolü nasıl kaybederdi, olacak şey miydi…
Hatırlayın.

** 

Başbakan Erdoğan’ın Hopa’daki mitinginde, HES’leri protesto eden Metin Lokumcu adlı bir emekli öğretmen vardı. Hatırlayın.
Biber gazı nedeniyle ölmüştü. (Türk Tabipler Birliği raporunda Lokumcu’nun herhangi bir akciğer hastalığı olmadığı, gaz nedeniyle kalp krizi geçirdiği belirtiliyor.)
Lokumcu bir Ergenekoncu provokatör olabilirdi, o değilse bile çevresi olabilirdi, çevresi değilse bile çevresinin çevresi olabilirdi.
Hatırlayın.

** 

Lokumcu’nun başına gelenleri protesto etmek isteyen Ankaralı üniversite öğrencileri de ne edepsizdi.
Hatırlayın.
İlla AK Parti merkezine yürümek ve orada basın açıklaması yapmak istemişlerdi, ellerinde bayrak ve flamalar vardı, açıklama yapmaları engellenince bir tanesi panzerin üstüne çıkmıştı.
Başbakan’ın kız mıdır kadın mıdır dediği Dilşat, o gün polis tarafından kovalanmış, kalçası kırılana kadar dövülmüştü. Onu kurtarmaya çalışan ODTÜ’lü öğrenci Çağdaş, çuval gibi bir köşeden diğerine fırlatılmış, üstüne 9 ay hapis yatmıştı.
Ne edepsizdi, ne kadar şiddet doluydu bu öğrenciler.
Hatırlayın.

** 

KESK de ne acayipti, ne haddini bilmezdi. 4+4+4 gibi müthiş bir sistemi protesto etmek için Kızılay meydanında toplanmıştı birkaç hafta önce.
Hatırlayın.
Meclise yürümek istediklerinde polisin biber gazına, gaz bombasına ve tazyikli suyuna maruz kalmışlardı. Nefesleri kesilip mecalsiz vaziyette apartman köşelerine sığındıkları sırada, Vali’nin polisine teşekkür anonsu duyulmuştu.
Ah bu KESK, onlara tazyikli su da yetmezdi, gaz da aslında ama neyse…
Hatırlayın.

** 

Cumartesi günü Fenerbahçe-Galatasaray maçının ardından tribünün küçük bir bölümünde peyda olan taşkınlığa polis bildiği yöntemle karşılık verdi aslında. Biber gazı ve gaz bombasıyla.
Belki de ilk kez bu orantısız güce tanıklık eden tribünün geri kalanı da bir anda çığrından çıktı. Polis buna da bildiği yöntemle cevap verdi. Sonuç: Eminim hiçbir Fenerli’nin istemeyeceği görüntüler, gazdan etkilenen çocuklar…

** 

Olaydan sonra polislerin Facebook mesajlaşmaları şöyleydi:
A: Devrem yetişsen bi tane de sen vuracan ama kısmet olmamış.
B:Devrem yetişemediğimi kim söyledi. 40 bin adamdan denk gelmez mi hiç, bunu da boş geçmemişizdir.
C: Eline sağlık kardeşim.
B: Etme ya, bizim adam dövdüğümüz nerede görülmüş. Adam olanı nerede görmüş dövdüğümüz…
C: Allah herkese nasip etsin, amin.

** 

Bilmenizi isterim ki, bu tür müdanasız, aymaz diyalogları Kürtlerin, öğrencilerin, sendikaların sokağa döküldüğü neredeyse her eylemden sonra polis tarafında duyuyoruz. Ya aynen böyle Facebook’tan, ya telsizden, ya hoparlörden, ya da doğrudan… Örnekse…
TOMA aracı tarafından ezilmekten kurtulan BDP’li: “Ben milletvekiliyim, halkın vekiliyim…”
Polis: “Milletvekiliysen, milletvekilisin. Ben de devletim.”

** 

Fenerbahçelilerin öfkesini anlıyorum. “Biz takımımızı efendi gibi alkışlarken polis üstümüze biber gazı sıktı, stadı kışkırttı” sözlerinde haklılık payı olduğuna da eminim.
Fakat, “Bu Cemaat’in işi, bu Cemaat’in polisi” sözlerini söylemek için de Türkiye’ye yeni intikal etmiş olmak gerekiyor.
Cemaat’in değil, devletin polisi bu. Tanışın, sözü olan herkese “Merhaba biz polisiz, dost most değiliz” demekteler. Sahibi kim olursa olsun, davranış silsilesi ve vatandaşa bakışı aynıdır.
Son 30 yılda devletin polisi nedeniyle insanlar hastalandı, dövüldü, kayıplara karıştı, öldü.

** 

Madem ki bugüne kadar sokağa dökülüp polis şiddetiyle karşılaşanlara “Küçük solcular”, “Anarşistler”, “Azgın Kürtler”, “Kışkırtılmış öğrenciler” diye bakanlar…
Hayatında siyasetle hiç alakası olmayanlar da biber gazıyla tanıştı.
Madem ki, böyle bir tatsızlık yaşandı.
Bu tatsızlığı faydaya çevirelim. Yetkisi artırılmış, terörle mücadeleye ortak edilmiş, her geçen gün vatandaşı süpürmek (evet deyim bu!) için yeni yeni cihazlar satın alan polisin halini konuşalım.
Zira bu konuda “bekleme” yapacak yerimiz kalmadı.

Ezgi Başaran – Radikal

Mesele başkanlık sistemi değil ‘Eşcinsel Başkan’ diyebilmek- Mutlu Tömbekici

Amerika Birleşik Devletlerini lanetlemek, eleştirmek kolay! Dış politikalarını namuslu ve insani bulduğumu da söyleyemeyeceğim.

Ancak bazen “özgürlük” namına öyle güzel şeyler de oluyor ki bu ülkede hayran kalmamak mümkün değil. Son örneği Newsweek dergisinin son kapağı!

***

Barack Obama geçen haftalarda eşcinsel evlilikleri desteklediğini söyledi. ABD’de eşcinseller bazı eyaletlerde evlenebiliyor bazı eyaletlerde evlenemiyor. Obama, evlilik serbestisinin yurt sathında genellenmesinden yana.

Barack Obama eşcinsel konseptiyle “Newsweek” dergisinin kapağında yer aldı. Hem de ne kapak! “İlk eşcinsel Başkan” başlığı ile!!!

Şok geçirdiniz değil mi? Evet derginin de amacı bu zaten.

Eşcinsel evlilikleri desteklediğini ilk kez belirten Obama’nın başının üzerine, eşcinsellerin sembolü gökkuşağı renklerinde bir hare kondurmuşlar.

Hakaret maksatlı değil! Dergi yorumunda Obama’nın hayatıyla eşcinsel toplulukların hayatı arasında benzerlikler olduğuna değiniyor.

Mesela bir yerinde şöyle diyor: “Obama’nın önce siyah kimliğini keşfetmesi daha sonra ise bu kimliği beyaz ailesiyle bağdaştırması gerekiyordu. Tıpkı eşcinsellerin yaptığı gibi.”

Şu ana kadar ne Beyaz Saray’da kıyamet koptu, ne derginin editörüne baskı uygulandı ne de Obama mahkemeye başvurdu.

Derginin kapağına bakıp yorumları okurken şunu düşündüm. Acaba Türkiye’de bir başbakan veya bir bakan veya bir belediye başkanı eşcinseller lehinde bir açıklamada bulunsa idi ve bir Türk gazetesi ya da dergisi Newsweek gibi bir kapak yapsa ne olurdu?

ABD veya AB’yle aramızdaki dağlar kadar fark işte budur! Milli Gelir hesabı ile ölçülmez. Milli gelir farkı yirmi bilemedin otuz yılda aşılır. Fikir özgürlüğü ve fikri telaffuz etme özgürlüğü farklı şeydir ve biz o konuda toplum olarak ağır ilerliyoruz bile demeyeceğim HİÇ ilerlemiyoruz.

Başkanlık sistemine geçince biz de böyle kapaklar yapabilecek miyiz esas mesele bu… Başbakan başkan olmuş ne fark eder aynı nobranlık devam ettiği sürece…

Mutlu Tömbekici – Vatan

Hollande bugün Elysee’ye çıkıyor

Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı Francois Hollande, Elysee Sarayı’nda düzenlenecek törenle selefi Nicolas Sarkozy’den bugün görevi resmen devralıyor.

Yemin töreninin hemen ardından yoğun mesaisine kritik Berlin ziyaretiyle başlayacak olan Sosyalist Cumhurbaşkanı, dün partidaşlarına veda etti. Bugün yeni kabinesini açıklayacak olan Hollande’ın, Başbakanlık görevine Almanya’yı yakından bilen ve aynı zamanda Almanca konuşan Jean-Marc Ayrault’yu getirmesi bekleniyor.

Seçim kampanyasında Euro Bölgesi’ndeki mali anlaşmaları ilk fırsatta Almanya ile yeniden masaya yatırma sözü veren Francois Hollande, borç kriziyle mücadele konusunda farklı görüşlere sahip olduğu Almanya Başbakanı Angela Merkel’le bu akşam bir araya gelecek. İki lider, Sarkozy sonrası dönemde Berlin-Paris hattında ilişkilerin nasıl şekilleneceğine dair önemli ipuçları taşıyacak görüşme öncesi karşılıklı olumlu mesajlar verdi. Hollande ve Merkel, Yunanistan’daki iktidar boşluğunun gölgesinde Avrupa mali politikalarını ilk kez ele alacak. Fransa Cumhurbaşkanı ilk kabine toplantısını yapacağı perşembe günü ise NATO zirvesine katılmak üzere gideceği Amerika Birleşik Devletleri’nde Başkan Barack Obama ile de ikili bir görüşme gerçekleştirecek. Zirve sırasında Hollande’ın Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile de bir araya geleceği bildirildi.

Dersim’in kayıp Ermeni kızı…

Dersim katliamının tanıklarından biri Ermeni kızı Aslıhan’dı. Konya’ya sürgüne yollandığında 5-6 yaşındaydı ve adı artık ‘Fatma’ydı. Çocukları dahil herkes onu Kürt biliyordu. O, Dersim’in yıllar sonra ortaya çıkan ilk kayıp Ermeni kızı…

Halvori Wenk Köyü’nden insanlar toplanıp katledildiklerinde küçük Aslıhan kendi deyişiyle, ‘silahlı biri’ tarafından buğday yığınının arasına saklanarak kurtulmuştu. Saklandığı yerden katliamı dehşetle izleyerek tanıklık yapmıştı…

Katliam bitip sürgün başladığında halası Ihsa Kiremitçiyan ve halasının üç çocuğu ile birlikte kara vagonlara bindirilerek Konya’nın Beyşehir ilçesine sürgün edildiler. Ermeni Aslıhan’ı Türk ‘Fatma’ yaptıklarında 5-6, Kelime-i Şahadet getirtilip Müslümanlaştırılarak evlendirildiğinde sadece 13 yaşındaydı… Halasının üç çocuğu da (Mişan, Apkar ve Murat) Müslümanlaştırılmak amacıyla Beyşehir’de sünnet edildi…

Ermeni olduğunu gizledi

Yıllarca gizledi Ermeni kızı olduğunu… Öyle ki kimliğinde Agop olan baba adını silerek ‘Eyüp’, Havas olan anne adını ‘Hava’ yaptı… Çocukları dahil herkes onu Kürt biliyordu. Ta ki 2010 yılında kızı onun soyağacını çıkarana kadar…

‘İki Tutam Saç-Dersim’in Kayıp Kızları’ belgesel filmi kurgu aşamasında; Eylül 2009 yılında basına yansıdığında, ‘ Dersim Katliamı ’ henüz bu kadar geniş tartışılmıyor ve bilinmiyordu. Dersim’in kayıp kızları ise bilinmeyen bir konuydu… Çalışmanın ilk aşamalarında katliamın tanıkları, mağdurları görüşmek ve konuşmaktan çekinirken şimdi onlar arıyor ve konuşmak istiyor…

Kayıp bir ailenin öyküsü

Halvori Wenk’li Aslıhan 72 yıllık suskunluğuna son verip konuşmaya başlayınca çocukları onun köklerine doğru bir yolculuğa çıktılar. Önce parçalanmış ve dört bir yana dağıtılmış köklerinden geriye kalmış akrabalarını buldular. Sonra da kendileriyle aynı kaderi ve travmayı yaşayan Dersim’in kayıp kızlarıyla buluşmak için bizi aradılar. Yolumuz böyle keşişti, buluşmamız da bu yolculuğun sonucunda gerçekleşti.

Yaklaşık 30 ilde yaptığımız araştırmada 150 civarında ‘kayıp kız’ bulundu. Bu sayıya her gün yenileri ekleniyor. Her yeni bilgi karşısında heyecanlanıyor ve meraklanıyoruz. Ancak Aslıhan’ın öyküsü çok özgün. Şimdiye kadar bulup öykülerini kayd ettiklerimiz Alevi- Kürt, Kırmanç kız çocuklarıydı. Ancak o, bölgenin önde gelen Ermeni ailelerinden birinin kızıydı. Sadece kendisinin bulunmasıyla sınırlı değildi onu bulmak. O köklü ve etkin Ermeni ailesinin kaybolmuş öyküsünün de bulunması ve kayıt altına alınmasıydı…

“Önce bir albaya verdiler”

Isparta’da yaşıyordu Dersim’in kayıp Ermeni kızı. Onunla yaklaşık üç saatlik sohbetimizde tüm yaşadıklarını ayrıntılarıyla anlattı. Ancak ısrarlı sorulara rağmen “Ermeniyim” dememek için olağanüstü çaba sarf etti. Çünkü hâlâ korkuyordu… Beyşehir’den itibaren hayat hikâyesini özet olarak Aslıhan Kiremitçiyan’dan dinleyelim:

“Beyşehir’de beni önce bir albaya verdiler. Onun tayini çıkınca nüfus müdürünün yanına verildim. Beni besleme olarak yanlarına alan ‘ailem’ beni çok döverdi. Odunla yediğim dayak yüzünden parmaklarım kırıktır. Hiçbir doktora götürülmedim. Nüfus müdürünün evinde gördüğüm işkenceler yüzünden evden kaçtım. Daha sonra başka bir aile beni yanına aldı. Orada da çok işkenceye maruz kaldım. 13 yaşımda iken 35 yaşında olan birisi ile beni evlendirdiler. Evlendirmeden önce Kelime-i Şahadet getirtip beni Müslüman yaptılar. Aç susuz, işkence dolu bir yaşantım oldu. Her şeyden önce çocuktum… Evsiz, sahipsiz, kimsesiz ve işsizdim. Sokaklarda kaldım. Çocuklarımı bu şartlarla büyüttüm.

Ermeniliğimi tam olmasa da biliyordum ama gizledim. Çocuklarım 1995 yılında öğrendiler. Aileme ulaşmak için çok araştırma yaptık. Hiçbir sonuç alamadım. Kızım 2010 yılı soyağacımı çıkarttı. İşte orada adım ve soyadımın değiştirildiğini öğrendim. Kimlikte adım Fatma, kızlık soyadım Kiremitçi idi. Adımın Aslıhan, soyadımın Kiremitçiyan olduğunu, nerede doğduğumu ve hangi köyden olduğumu öğrendim. Sonra araştırıp ablamın çocukları ve halamın çocuklarını buldum. Ailemim geçmişi hakkında bilgi sahibi oldum. Babam devletine bağlı bir Ermeni vatandaşmış. Halvori Wenk’te keşiş olduğunu öğrendim. Oldukça varlıklı biriymiş. Babamın da Bolu Mengen’e sürgün edildiğini ve orada öldüğünü öğrendim.”

Köklerinin izinde…

Aslıhan Kiremitçiyan ilk adımını çocuklarına gerçek kimliğini açıklayarak, ikinci adımı hayat hikâyesini bizimle paylaşarak attı, şimdi de Meclis Dilekçe Komisyonu’na başvurarak üçüncü adımı atıyor. Kendi gerçekliğiyle yüzleşmeye başlaması ve kendi tarihine sahip çıkmasının ilk adımlarını atarken ona bu acıları yaşatanlardan insanlık adına, adalet adına davacı olduğunu vurgulayıp, hesap sorulmasını arzuluyor…

Aslıhan Kiremitçiyan’ın dramatik hayat hikâyesinin tümüne yakında çıkacak olan ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ isimli kitabımızda yer vereceğiz. Köklerinize doğru bir yolculuğa çıktığınızda sizin de dedeleriniz-nineleriniz bu ülkenin kadim halklarından birinin çocuğu, torunu olabilir… Korkmayın, utanmayın!

72 yıllık suskunluğunu bozup hikâyesini anlattı

‘İki Tutam Saç-Dersim’in Kayıp Kızları’ belgeselinin yapımcısı Kazım Gündoğan, Aslıhan Kiremitçiyan’ı Isparta ’da buldu. Köyünde saman yığınları arasına saklanarak kurtulan, 5-6 yaşında kara bir vagonla sürgüne yollanan, 13 yaşındayken Kelime-i Şahadet getirtilip Müslüman yapılarak evlendirilen Aslıhan Kiremitçiyan’ın hayat öyküsü tüm detaylarıyla, yeni çıkacak ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ adlı kitapta yerini alacak.

Meclis’e başvurdu

Aslıhan Kiremitçiyan’ın kırılmış parmakları, çocukluğunda yediği dayakların izlerini taşıyor. Şimdi hem geçmişinin izini sürüyor hem de acılarının hesabını soruyor. Asıl adını yıllar sonra öğrenen Aslıhan Kiremitçiyan (Fatma Yavuz), TBMM Dersim Komisyonu’na başvurarak babası Agop Kiremitçiyan’ın el konulan arazilerinin iadesini ve kendisinden özür dilenmesini talep etti.

*Kazım Gündoğan (Araştırmacı-Yapımcı) / Nezahat Gündoğan (Yönetmen- Mimar) / Radikal

Kuzey Ren Vestfalya’da kızıl-yeşil koalisyon!

Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde yapılan seçimlerde, ilk sonuçlara göre, Sosyal Demokrat Parti açık bir zafer kazandı. Başbakan Merkel’in partisi ise büyük oranda oy kaybetti.

Almanya’nın en kalabalık nüfusuna sahip ve göçmenlerin en yoğun yaşadığı eyalet Kuzey Ren Vestfalya’da seçmenler, yeni eyalet parlamentosunu belirlemek üzere pazar günü sandık başına gitti.

Sandık çıkış anketlerine göre, Sosyal Demokrat Parti oyların yüzde 39’unu aldı. Başbakan Angela Merkel’in partisi Hrıstiyan Demokrat Birlik Parti yüzde 26, Yeşiller Partisi yüzde 12, Hür Demokrat Parti ise yüzde 8,5 civarında oy aldı. Korsanlar Partisi yüzde 7,5 civarında oy alarak daha önceki seçimlerdeki başarısını sürdürürken, Sol Parti yüzde 2,5’lik oy oranıyla yüzde 5 barajını aşamadı.

Son eyalet seçimlerinde, Sosyal Demokrat Parti ile Yeşiller Partisi bir azınlık hükümeti kurmuş ancak 2012 bütçesinin parlamentoda kabul edilmemesi üzerine hükümet dağılmıştı. Oyunu Mülheim’da kullanan Eyalet Başbakanı Sosyal Demokrat Partili Hannelore Kraft, bu sırada yaptığı açıklamada, seçimin federal siyasetteki önemine değinmiş ve “Eğer bizim için yani Sosyal Demokrat Parti ile Yeşiller Partisi için olumlu sonuç çıkarsa, bu federal seçimler için de önemli bir sinyal olacaktır“ şeklinde konuşmuştu.

Röttgen görevi bıraktı

Kuzey Ren Vestfalya eyaletindeki seçim sonuçları, 2013 yılında yapılacak genel seçimler açısından da öneme sahip. Sonuçların, iktidardaki koalisyon ortakları Hrıstiyan Birlik partileri ve Hür Demokrat Parti üzerinde etkisi olabileceği tahmin ediliyor.

Sosyal Demokrat Parti Genel Sekreteri Andrea Nahles, Yeşiller ve partisinin başarısını 2013 yılındaki federal seçimler için olumlu bir sinyal olarak nitelendirdi. Nahles, seçimleri Hrıstiyan Demokrat Birlik Partisi ve Angela Merkel için büyük bir yenilgi olarak görüyor.

Norbert Röttgen adaylığında seçimlere katılan Merkel’in partisi Hrıstiyan Demokrat Birlik, eyalette daha önce olmadığı kadar düşük düzeyde oy aldı. “Bugün açık bir yenilgi aldık“ şeklinde konuşan Röttgen, seçimler sonrası partinin Kuzey Ren Vestfalya eyalet başkanlığından ayrıldığını açıkladı. Röttgen, “Bu sonuç, bir an önce eyalet teşkilatı yönetimini bırakmak gerektiğini gösteriyor“ şeklinde konuştu.

Seçime katılım düşük

Öte yandan bir hafta önce Schleswig-Holstein eyaletindeki seçimlerde yüzde 6,9 oranında oy kaybederek büyük bir yenilgi alan Hür Demokrat Parti, Kuzey Ren Vestfalya’daki seçimlerden kısmen daha iyi durumda çıktı.

Seçimlere katılımın, 2010 yılındaki son eyalet seçimlerinde olduğu gibi yine düşük olduğu tahmin ediliyor. 2010 yılı seçimlerinde katılım oranı yüzde 60 idi.

Böylece, ilk sonuçlara göre, Yeşiller ve Sosyal Demokrat Parti hükümeti kurmak için gerekli çoğunluğu sağlamış durumda.

Kupanın verilmesini Başbakan sağlamış!- Bekir Ağırdır

Futbolun yalnızca bir oyun olmadığını bir kez daha anladık. Futbol insana ve hayata dair her şeyin yeşil çimler üzerinde görülebildiği bir alan. O nedenle bu denli ilgi çekiyor.

Yine futbol, bizim ülkemizde tüm kutuplaşmaların, gerilimlerin, siyasi ve toplumsal kesimlerin, kümelerin ortak keseni ve bu farklılaşmaların yeniden biçimlendiği bir alan. Konu futbola dair bir tartışma ise Türk-Kürt, Sünni-Alevi, ilerici-gerici, laikçi-dindar, solcu-sağcı, demokrat-otoriter, genç-yaşlı, köylü-kentli, kadın-erkek tüm farklılıklar, çatışmalar, ittifaklar ve düşmanlıklar yeniden kuruluyor. En azından zihin haritalarında ve zımnen de olsa.

Son bir yılın şike davası ve etrafında gelişen tartışmalara bakın, ülkedeki yakıcı tüm gerilimlerin farklı yönlerinde bulunanların nasıl “biraradalıklar” ürettiklerini de görürsünüz.

Her konuda değişimden ya da hukuktan yana olduğunu iddia edenlerin, kayıt dışı paranın bu denli yoğun ve aleni olduğu, ahlak ve kural dışı yönetim gücünün bu denli görünür ve cüretkâr olduğu bu futbol dünyasında nasıl pozisyon aldıklarına bir bakın.

Futbol sektöründeki kayıt dışılık ile siyasetin finansmanı arasında ilişki var mı?

Kimse bu kayıt dışı paralarla siyasetin finansmanı ilişkisini, bu hukuk dışı yönetim gücüyle siyaset ilişkisini konuşmuyor, sorgulamıyor. Mesele tuttuğu takım taraftarlığına indirgenmiş durumda.

Cumartesi akşamı bu sürecin üzerine son tüy de dikildi.

1 Mayıs’ta yüz binlerce insana göz açtırmamak için her şeyi yapabilen valilik ve emniyet bin adamı kontrol edemedi. Neler olduğunu, birkaç yüz serserinin, kışkırtıcının önünde polislerin nasıl araçlarını bırakıp kaçtıklarını da izledik.

Koca koca işadamlarından oluşan Fenerbahçe yönetim kurulu üyelerinin, “takım namusu” kavramlarının ve anlayışlarının, kendi statlarında Galatasaray bayrağıyla şampiyonluk kupası almasını engellemek kadar basit düzeyde olduğunu da gördük.

Bu kaotik ve suça batmış futbol ortamını yönetenlerin, bir adamın gazabından nasıl korktuklarını, ne denli yönetim becerisinden yoksun olduklarını da gördük.

Tüm bu adamlar bir kupa törenini bile yapmayı, yapabilecekleri ortamı sağlayabilmeyi becerememişler, Başbakan’ı aramışlar ve O’nun talimatıyla kupa Galatasaray’a verilebilmiş. Kale arkasındaki çimlerde, hiçbir izleyici olmadan ve karanlıkta. Tevatüre göre Galatasaraylı futbolcular bayrak da açmışlar ama yayıncı kuruluş o görüntüyü es geçmiş.

Yönetmesi gerekenler yönetemiyorsa

Bunları yazarken bile bu sürrealist durumdan bir kez daha sıkıldım. Başbakan kendisini arayan valinin, emniyet müdürünün istifasını istememiş. Federasyon ben burada neciyim dememiş, Başbakan’dan medet ummuş. 

Ak Parti yandaşları Başbakanın ne denli detaylara hakim ve güçlü olduğundan mutlu olmuş. Ak Parti karşıtları tam da başkanlık tartışmaları yapılırken kaygılarında, korkularında ne denli haklı olduklarına bir kez daha iman etmişler.

İşte bu durum da göstermektedir ki bu ülkenin yönetime dair tüm kurum ve kuralları ama asıl önemlisi yönetim zihniyeti değiştirilmeli, tersyüz edilmelidir.

Var olan sistem, devlet odaklı merkeziyetçi yönetim sistemidir. Kim vali gibi atanmış olursa olsun, kim belediye başkanı veya başbakan gibi seçilmiş olursa olsun, bu kurum ve kurallar devlet adına keyfiliği üretir. Yönetim sistematiği içindekilerden karakteri, iş yapış tarzı biraz daha güçlü olan diğerlerini ezeceği, hiyerarşiye bağlayacağı hukuki kuralları mevcuttur.

Bu yönetim düzeni ister mekansal olarak mahallelerden başlayarak, ister sektörel olarak futboldan, tiyatrodan, tarımdan veya enerji sektöründen başlayarak ters yüz edilmeden bu keyfilik bitmeyecektir.

Yönetim zihniyeti sorunlu ise fonksiyonları yeniden dağıtsanız ne olacak

Bu ise önce bir zihni kırılma gerektirir. Hali hazırdaki yönetim düzenini var eden zihniyetin üç saç ayağı var. Birincisi vatandaşa güvenmemek, vatandaşın kendine dair kararları alabilecek akıl ve fikirden yoksun olduğunu varsaymak. İkincisi vatandaşı ve toplumu devlete hizmet ödevleri olan insanlar olarak tanımlamak.  Üçüncüsü de üniter devlet olmak ile merkeziyetçilik-ademi merkeziyetçilik tartışmasını birbirine karıştırmak. Sonra da ademi merkeziyetçiliği üniter devleti zayıflatacak ve yok edecek bir şey sanmak.

Bu zihni bariyerleri aşmadan gerçek bir yönetim reformu yapamayacağız. Şu günlerde yürüyen başkanlık tartışmasına bakın. Ne deniyor, yönetimde, yasama, yürütme ve yargı dengesinde yeni bir arayış gerekiyor. Yeni denge daha yukarıda başkanlık fonksiyonunda kurulsun. Yani ulus devletin yeni denge noktası başkanlık fonksiyonu olsun.

Ulus devletin ve yönetim fonksiyonunu yetkilerinin tümünü yukarıya doğru taşıyarak sorun çözülebilir mi? Bu yetkilerin bir kısmını aşağıya doğru yani yerellere doğru kaydırırsanız başkanlığa doğru kaydırdığınız güç dengelenebilir ancak. Ama yerellere de güç kaydırmak istemiyorsunuz. O zaman da var olan zihniyet, kurum ve kurallarla padişahlık kaçınılmaz hale gelir. Elinizdeki tek savunu da seçilecek başkanların en azından birincisinin “çok iyi niyetli olduğu ve ona güvenmek gerektiği” olur.

Tartışmanın boyutlarına bakarak futbolun hala yalnızca bir oyun olduğunu sanıyor musunuz?  Ya da bu zihniyet ve kurumlar dünyasında, bu kırattaki yöneticilerle nereye kadar ve ne yöne gidebileceğimizden emin misiniz?

Bekir Ağırdır – www.t24.com.tr

Bu yasa iş güvenliği sağlamaz

İş Sağlığı ve Güvenliği Yasa Tasarısı’nı inceleyen TMMOB uyardı: Kadınlar ve genç işçilere ağır ve tehlikeli iş sınırlaması kaldırılıyor. Bütün sorumluluk mühendiste. Yasadan sonuç alınamaz.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), İş Sağlığı ve Güvenliği Yasa Tasarısı’na ilişkin görüş ve önerilerini TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu’na sundu. TMMOB’nin değerlendirmeleri şöyle:

* Tasarı, iş sağlığı güvenliğini piyasalaştırmaktadır. İşyerlerinde yerine getirilecek, mühendislik, hekimlik hizmetleri esas olarak piyasaya yaptırılırken, eğitimler de sektör yaratma konusu yapılmaktadır.

* İşverenlerin muhatabı, iş sağlığı ve güvenliği konusunda hizmet vermek üzere kurulmuş şirketlerdir. İşverenler, iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimlerini bu şirketlerden kiralar ve yasal yükümlülüklerini yerine getirmiş olurlar. Yasadan iş kazalarını ve meslek hastalıklarını önlemede bir sonuç alınması olanaksızdır.

* İş güvenliği konusu, Türk Ticaret Kanunu çerçevesinde kurulan dershanelerde öğretilecek bir konu değildir. Meslek içi eğitim, meslek mensuplarının bağlı oldukları odalar tarafından verilebilecekken bu konunun ticari bir sektör haline getirilmesinde ne meslek mensubunun ne de kamunun bir yararı vardır. Meslek odalarının üyelerine masraf karşılığında verdiği (200-300 TL maliyet) meslek içi eğitimi, eğitim kurumları 3 bin TL’ye vermektedir.

* İş kazalarında doğacak zararlardan iş güvenliğinden sorumlu mühendisler sorumlu tutulmaktadır. Devlet ve işverenlerin sorumluluğu “kiralık işçi” konumuna getirilen mühendislere yükleyerek bu alan düzenlenemez.

* Yasanın uygulama hükümlerinin 18 yönetmelikle düzenleneceği anlaşılmaktadır. Bu durum mevzuat karmaşası yaratır.

* 16 yaşından küçük çocuklar ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılabilecek. Tasarıyla, İş Yasası’nın ağır ve tehlikeli işlerde çocuk işçi çalıştırmayı yasaklayan, kadınlar ile 16-18 yaş arasındaki genç işçilerin hangi koşullarda ağır ve tehlikeli işlerde çalışabileceklerini düzenleyen 85. maddesi yürürlükten kaldırılıyor. Ayrıca 18 yaşından küçük işçiler için alınacak sağlık raporlarına ilişkin düzenleme ortadan kaldırılıyor.

* “Çalışmaktan kaçınma hakkını” düzenleyen madde işlevsiz bırakılmıştır. Ciddi tehlikeyi, işçi nasıl tespit edip bildirecektir?

* Tasarının yürürlük maddesi sorunludur. Uygulamanın 2-3 yıl ötelenmesi, 2-3 yıl süre ile iş kazalarında yoğunluğun da sürmesi anlamına gelecek.

(Cumhuriyet)