Ana Sayfa Blog Sayfa 4650

“HSP, fiilen kapanmıştır”

HSP Genel Başkan Yardımcıları Mehmet Bekaroğlu ve Zeki Kılıçaslan,  HSP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un AKP’ye katılması sürecine ilişkin  basın toplantısı düzenledi.

HSP İstanbul İl binasındaki toplantıda konuşan Bekaroğlu, “Elbette kişisel bir karardır, kimsenin iradesine ipotek koyacak değiliz, buna gücümüz de yetmez. Ama Sayın Genel Başkan’ın partimizi bırakıp, iktidar partisine niçin gittiğini anlamış değiliz. Sayın Genel Başkan’ın bu süreci yürütme biçimi de yanlıştır. Süreç, partimizin karar organları ve teşkilat mensuplarının bilgisi dışında yürütülmüştür. Bu konuyu AKP ‘nin mahalle teşkilatlarından sonra duyduk. Bu süreçte, parmak hesabı yapmanın da bir anlamı yok. Ortada altına imza atılmış bir sözleşme, ahitleşme var. Önceden verilen kararı kabul ettirmek için kurulları toplama görüntüsü yanlıştır. Bu verdiğimiz söze aykırıdır. Öyle anlaşılıyor ki, Sayın Kurtulmuş, Kurucular Kurulu marifetiyle partiyi kapatıp, AKP ‘ye geçecektir. Aslında kapalı kapılar ardında yürütülen görüşmelerin deşifre olması ve Sayın Kurtulmuş’un ‘Henüz resmi teklif gelmedi’ açıklaması ile bu parti fiilen kapanmıştır. Ancak Halkın Sesi’nin iddialarını kimse kapatamaz” diye konuştu.

“İktidar olmak istiyorum” desin

Numan Kurtulmuş’u kimsenin suçlamadığını söyleyen Bekaroğlu, “Neticede Sayın Kurtulmuş ve gidecek olan herkes, kişisel olarak bir karar vermektedir. Bizim kendisnden talebimiz, açık olması iç dünyasını ikna etmek için oluşturduğu bahaneleri genelleştirmemesidir. AKP gibi uluslararası bir projeye dahil olan bir insanın ‘Ben hep bu sözleri söyledim. Her yerde ve her şartta bu sözleri söylemeye devam edeceğim’ demesi ikna edici değildir. Başka sözler söylesin. Mesela çok söylenir, ‘Hizmet edeceğim, ben de artık iktidar olmak istiyorum’ desin” dedi.

(DHA)

İnsanlığa karşı suç işleyenler serbest bırakıldı – Orhan Kemal Cengiz

7 öğrencinin hunharca öldürülmesi, 1978 yılında gerçekleştirilen Maraş ve Çorum katliamları gibi insanlığa karşı işlenmiş bir suçtu. Ülkücüler de serbest bırakıldı” diyorlar. Böyle denince kulağa ‘adil’ geliyor. E, solcular daha önce serbest bırakıldığına göre şimdi ülkücülerin serbest bırakılmasında nasıl bir sakınca olabilir ki? Bahçelievler katliamı sanıklarının serbest kalmasını sağlayan AK Parti’nin ‘ülkücü’ milletvekili yasayı böyle savunuyor: Daha önceki aflarla solcular serbest kalmış, şimdi de ülkücülerin serbest kalması hakkaniyet gereğiymiş! Sanki bu kişiler sırf bir ‘örgüt üyesi’ olduğu veya birkaç olaya karıştığı için mahkûm olmuşlar gibi… Oldukça başarılı bir hokus pokus ve dikkat dağıtma oyunuyla karşı karşıyayız. Geçmişinde meydana gelen büyük trajedilerin, insanlık dışı olayların hiçbirinin ‘adını’ koyamamış bir toplumun gözünün içine baka baka büyük bir aldatmaca sahneleniyor yeniden… 7 solcu öğrencinin hunharca öldürüldüğü Bahçelievler katliamı, o uğursuz 1978 yılında gerçekleştirilen Maraş ve Çorum katliamları gibi insanlığa karşı işlenmiş bir suçtu. Belli bir grubu, dini inancı, ırkı, dili veya siyasi görüşü nedeniyle yok etmeye kalktığınızda buna hukuk dilinde ‘insanlığa karşı işlenmiş’ suç deniyor. Bahçelievler katliamını gerçekleştirenler sadece siyasi görüşü nedeniyle, belli bir mekânda bulunan bir grubu yok etmeyi hedefliyorlardı. Öldürülenlerin kaç kişi olduğu önemli değil. O gece, TİP’li öğrencilerin bulunduğu o eve kaç kişi gelirse gelsin öldürülecekti. Katillerin niyeti buydu. Bu kişiler belli bir gruba ait oldukları, belli bir siyasi görüşe sahip oldukları için öldürüldüler… Tıpkı Maraş’ın, Sivas’ın adını koyamadığımız gibi Bahçelievler katliamının da adını bir türlü koyamadık. Halbuki, başkasının yaptığını gördüğümüzde rahatça adını koyuyoruz. Bahçelievler katliamı sanıklarını affa uğratan yasa maddesi için el kaldıran AK Parti milletvekilleri eminim ki Sırpların kalleşçe katlettiği Serebrenitsa mağdurları için üzülmüş, hatta gözyaşı dökmüşlerdir. Sırp kasapların Lahey’deki Uluslararası Mahkeme’de yargılanıyor olmasından dolayı sevinç duymuşlardır. Ama onlar, tam da Sırp kasapların yargılandığı, Serebrenitsa mağdurları için kederli Boşnakların uzun yürüyüşe çıktıkları gün, Türkiye’de işlenmiş bir insanlık suçunu affa uğrattılar. Attıkları bu adımla da Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmeleri ayaklar altına alıp çiğnediler. Türkiye’nin tarafı olduğu Soykırım Sözleşmesi ve Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmeleri insanlığa karşı suçlarda sadece zamanaşımının işlemeyeceğini değil ama aynı zamanda bu suçları işleyenlerin ‘affa uğratılamayacağını’ da söylüyor. Hukuki detaylarla kafanızı ütülemek değil niyetim. Ama mesele basitçe şudur: Bu sözleşmeleri uluslararası teamül hukuku çerçevesinde yorumlayan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi (31. Genel Yorum, 2004) ‘insanlığa karşı suç işleyenlerin’ affa uğratılmasının hukuk ihlali olduğunu söylüyor. Bakın, Bahçelievler katliamının sanıkları genel bir aftan yararlanarak falan tahliye edilmediler. Nokta atışıyla, iki-üç kişinin affedilmesini amaçlayan bir yasal değişiklikle affa uğradılar. Yasanın adı böyle konulmadı ama yapılan aftır. Hadi parlamento bunu yaptı, neden mahkeme, çıkarılan yasanın anayasaya aykırı olduğunu belirterek konuyu Anayasa Mahkemesi’ne havale etmez? Eğer bilinmiyorsa ben hatırlatayım, anayasanın 90. maddesi uluslararası hukukla iç hukuk çatıştığında uluslararası hukuka öncelik veriyor. Uluslararası hukukun bu konuda ne dediğini de yukarıda söyledim. Geçmişte işlenmiş hiçbir insanlığa karşı suçun adını koyamamış olan siyasal kültür ve hukuk sistemi burada da meselenin adını koyamıyor. Şimdi gelelim meselenin diğer bir boyutuna… Bahçelievler katliamı, 1978’de işlenmiş diğer katliamlar gibi bugün Ergenekon dediğimiz, o dönem Türk Gladyosu denen yapının gerçekleştirdiği bir Özel Harp icraatıydı. Türk Gladyosu’nun tetikçilerini özel aflarla serbest bırakırsanız, sizin Ergenekon’la bir ‘temiz eller’ operasyonu yapmaya, devletin bağırsaklarını temizlemeye çalıştığınıza kim inanır? Her tarafından sapır sapır dökülen bir ikiyüzlülük yok mu burada? “Biz Ergenekon’la sadece ucu bize dokunduğu kadar mücadele ederiz” mi diyorsunuz? Hakikaten merak ediyorum ne dediğinizi!

Orhan Kemal Cengiz – Radikal

Refah mı dediniz? Mehveş Evin

Günümüzde refah, bir takım büyüme rakamlarıyla tanımlanıyor. Bir yandan da bu rakamlar, küresel krize koşar adım gitmemize engel olamıyor. Refahı yeniden tanımlamanın vakti geldi de geçiyor. Ama nasıl?

Gündem fazlasıyla karışık ve üzücüyken, her gün üzerine felaket haberleri ekleniyor: İklim değişikliği, sel baskınları, su kıtlığı, GDO’lu ürünler, türlerin yok oluşu.    Bazen etrafımdaki hakim yaşam biçimine ve ‘tepedeki’lerin savurganlığına bakıp hayret ediyorum: Bu insanlar okuma yazma bilmiyorlar mı? Hayata dair en temel şeyi, yani yediklerine içtiklerine güvenmeden yaşamayı nasıl göze alıyorlar? Neden doğayı bu kadar küçümsüyor ve nasıl böylesine küstahlaşabiliyorlar?

Gerçek ortada: Dünyamızdaki kaynaklar sınırlı. İnsanın yanlış tüketim ve yönetim biçimiyle de gidişat iyice hızlandı.

İşlerin bu noktaya varacağı, 1960’lardan beri  dile getiriliyordu. Bunlardan bazıları, hem eleştirdi hem de alternatifler aradı. Bu isimlerin önde gelenlerinden biri Tazmanyalı doğabilimci, bahçıvan Bill Mollison. Mollison’a göre insanlığın önündeki en büyük tehlike, gıda üretimimizin temel dayanağı olan topraklarımızın kullanılamaz hale gelmesi. Endüstriyel tarımın uygulandığı her yerde, 30-50 yıl içinde ciddi bir tuzlanma ortaya çıkıyor. Sonrasıysa çölleşme.

Mollison, özellikle tarım alanında, doğal hayata saygılı, kullanılan toprağın bereketini, suyun miktarını artıran gıda üretiminin nasıl mümkün olabileceğini örnekleriyle ortaya koymuş. Yarattığı sürdürülebilir insan yerleşimi tasarımı anlayışına Permakültür (kalıcı, evladiyelik kültür) ismini veriyor.

Krize giden yol
Mollison, etrafına sahip olmak, doğaya boyun eğdirip onun son damlasına kadar suyunu çıkarmak yerine, etrafıyla bütünleşmiş geleneksel toplumların yaşam biçimleriyle ormanların işleyişini bir güzel harmanlamış. Ortaya da, bir yerleşimin torunlarımızın torunlarına da aynı güzellikte kalabilmesini sağlayacak temel tasarım ilkeleri çıkmış:
4 Yarattığımız sistem, kullandığından daha fazlasını üretebilsin.
4 Bir yerleşimde yer alan her şey diğer unsurların ihtiyacını karşılayabilsin, çıkan her şey o unsurlarca kullanılabilsin.

4 Tasarımlarımız doğal yaşamı korusun, toplumsal adaleti gözetsin, refahı amaçlasın.
Refah mı dediniz? Orada biraz duralım!

Türkiye Permakültür Enstitüsü’nden Sevil Baştürk, “Her gün karşımıza birtakım rakamlar çıkarılıyor; kişi başına düşen milli gelir, enflasyon, büyüme, cari açık gibi. Kontrolümüzün olmadığı bu rakamlar, ülkelerin kredi notunu belirliyor. Bir bakmışız emlak balonu patlamış, her hane kredi kartı borcuna batmış, yabancı yatırımcı başka bir ülkeye geçmiş, olimpiyatlar muazzam bir borç yükü olarak geri dönmüş” derken, başa çıkamadığımız ‘küresel krize’ dikkat çekiyor.

Refahın yeniden tanımı
İşte bu noktada, Mollison ‘refah’ı baştan tanımlıyor: “Her kişinin temiz havaya, temiz suya, temiz ve besleyici gıdaya, düzgün (kışın kendini ısıtabilen, yazın soğutabilen, kendi suyunu toplayabilen) barınmaya, parasını dürüst ve yaratıcı bir şekilde çalışarak kazanmaya ve de sıcak bir topluluk ortamına sahip olmasıdır, refah düzeyi.”

Böyle baktığımızda refah düzeyimizin, bütün o parlak rakamların karşısında, nerelerde olduğunu görebiliyoruz! Permakültür, işte bu refahı, gelecek kuşakları da gözeterek yaratmanın peşinde.
Son 30 yıldır dünyanın pek çok yerinde, bu tasarım ilkelerini hayata geçirip küçük alanlarda bol miktarda besleyici gıda üreten, doğal malzemelerle kendini ısıtıp soğutabilen gerçek ‘akıllı’ binalar yapan, küçük ya da büyük ölçekli su arıtım sistemleri kuran, alternatif ekonomi modelleri üreten çok sayıda permakültür sevdalısı mevcut. Çölleri yeşertiyor, ufacık bahçelerden kilolarca enfes meyve, sebze çıkartıyor, birlikte eğlenerek çalışmanın keyfini çıkarıyorlar!

Üç yıl önce kurulan Türkiye Permakültür Enstitüsü, bu anlayışı ülkemizde yeşertme gayretinde.     14 Temmuz 2012’de, İstanbul’da ilk kez gerçekleştirilecek Akdeniz Bölgesel Permakültür Konferansı’na ev sahipliği yapacak. Konferans, permakültür uzmanlarıyla meraklılarını buluşturacak.
Hayata dair gerçek kaygısı olanlara duyurulur!

 

Mehveş Evin – Milliyet

[Özel Haber] Serince’nin rüzgarla imtihanı

Adıyaman ilinin Sincik ilçesine bağlı Serince köyü… Hatırlayabildiniz mi?

Serince; 500 nüfuslu, asfalt yolu, kanalizasyonu, sağlık ocağı, postanesi olmayan; dağlık, rüzgarlı, kuş uçmaz, kervan geçmez bir köydü…  Bir gün Serince’ye bir rüzgar santrali kurmak istediler. Ve olaylar gelişti…

Rüzgar santrali için ağaçları kesmek istediler. Köylü karşı çıktı, 200-250 senelik meşe ağaçlarını kestirmek istemedi. Muhtar Abdullah Ayaz’a göre, köylünün boynu devlete karşı büküktü. Santralin kurucu firması (TEK-TUĞ Elektrik) ‘devlet böyle istiyor’, dedi. Şanlıurfa’dan Orman Bölge Müdürü, Adıyaman’dan Orman İl Müdürü ve Sincik’ten memurlar geldiler. Köylüyü ikna ettiler. Köyün mezarlık sorunu vardı. Bir de mezarlık ikram ettiler…

Rüzgar santralinin yeri değiştirildi. Böylece, daha az ağaç kesildi. Köyde çığ tehlikesi vardı. Köylünün santrale karşı çıkma nedenlerinden birisi de buydu. Kayalara halatlar bağlanarak önlem alındı.

Rüzgar santrali güzel bir şey. Temiz, yenilenebilir… Güzel bir şey yapılacaktı belki, ama bu arada ağaçlar kesilecekti. Halk istemedi…

Firma, 35-40 köylüye iş vaat etti. Ayrıca, ağaçlar için devlete ödenecek bedelin bir kısmının köye harcanacağı söylendi. Köylüler şimdi firmadan bir “köy konağı” inşa etmesini bekliyor. Aksi takdirde, köy ve firma arasındaki ilişkiler olumsuz etkilenecek. Köylü, ‘madem pervaneleri buraya diktiniz,  konağımızı inşa edin lütfen’ diyor. Devletten alamadığını, şirketten istiyor. Halk istedi, belki olur…

Haber: Alper BudkaYeşil Gazete

Numan Bey’le vedalaştım

Başbakan Erdoğan’ın HSP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’a resmen yaptığı “birleşelim” teklifine ilk itiraz HSP İstanbul İl Başkanı Mehmet Bekaroğlu’ndan geldi. Bekaroğlu, “Numan Bey’e yanlış yaptığını, bu işin doğru olmadığını söyledim. Kendisi ile kişisel olarak vedalaştım” açıklamasını yaptı

Bekaroğlu, Twitter’dan konuştu

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, HSP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş ile görüşerek ‘bütünleşme daveti’ yapmasının ardından gözler, Kurtulmuş’un çalışma arkadaşlarına çevrildi. Bu isimlerin başında gelen HSP İstanbul İl Başkanı Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu, görüşme ile ilgili ilk açıklamasını twitter aracılığıyla yaptı.

Numan Bey yanlış yaptı

Bekaroğlu, şu mesajları yayımladı:

“Herkes düşüncemi ve hissiyatımı soruyor, kimi de neredeyse başsağlığı mesajı çekmiş. Sağ olun, iyiyim. Bildiğiniz gibi ben bunlara şaşırmam. Sonra bir kişinin durumu çok mu önemli? Yarın 11.00’de Halkın Sesi Partisi İstanbul İl Binasında Zeki Kılıçaslan’la birlikte basın toplantısı yapıp düşüncelerimizi açıklayacağız. Bir cümle paylaşayım; o kadar önemli şeyler söyledik ki değil Kurtulmuş ve Bekaroğlu, imzalayanların tamamı gitse bu sözler hep kalacaktır.”

Bekaroğlu, bu açıklamasından kısa bir süre sonra da kararını açıkladı:

“Sanıyorum merakları gideremedim. Aslında konu ile ilgili duruşumu herkes biliyor. Bir cümle ile kapatayım: Numan Bey’e yanlış yaptığını, bu işin doğru olmadığını söyledim. Kendisi ile kişisel olarak vedalaştım. Süreçle ilgili düşüncelerimi ve sonrasını yarın 11.00’deki basın toplantısında açıklayacağım.”

Nordin Amrabat, Galatasaray’da

Galatasaray, Amrabat’ın transferi için Kayserispor’la anlaşmaya vardı.

Kayserispor Basın Sözcüsü Oğuz Ortaköylüoğlu yaptığı açıklamada, ”Galatasaray ile Amrabat’ın transferi konusunda mutabakat sağlandı. Transfer tüm taraflara hayırlı olsun” dedi.

Galatasaray daha önce de Amrabat’la görüşmelere başlandığını borsaya bildirmiş ancak Kayserispor’la anlaşma sağlanamamıştı.

25 yaşındaki futbolcu 31 Aralık 2010 tarihinde Kayserispor ile 4.5 yıllık sözleşme imzalamıştı. Amrabat uzun süredir Galatasaray’da oynamak istediğini belirtiyordu.

(NTVSPOR)

Suudi Arabistan, Londra Olimpiyatları için kadın sporculara izin verdi

0

Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nden (IOC) yapılan açıklamada, Suudi Arabistan’ın iki kadın sporcuya izin verdiği açıklandı.

Suudi Arabistan adına Londra’da yarışmaya hak kazanan iki kadın sporcu bulunuyor. Atletizmde 800 metrede Olimpiyat barajını geçen Sarah Attar ve judoda +78 kiloda Wodjan Ali Seraj Abdulrahim Shahrkhan, ülke tarihinde Olimpiyat’ta yer alacak ilk kadın sporcular olacak.

Suudi Arabistan’ın yanı sıra Brunei ve Katar da bu Olimpiyat’a kadar kadın sporcu yollamıyordu. Ancak bu iki ülke daha önce yaptığı açıklamada Londra’ya kadın sporcuların gideceğini açıklamıştı.

(tr.eurosport.com)

 

Nimet dünya ikincisi

Barselona Olimpiyat Stadında devam eden Dünya Gençler Atletizm Şampiyonası 100 metre yarışmasında Nimet Karakuş Dünya İkincisi oldu.

Seçmelerde 11.57 koşarak serisinde birinci sıra da yarı finale yükselmeyi başaran Nimet Karakuş 11.58lik derecesi ile yine serisinde birinci, genel sıralamada ise 4. olarak finale yükseldi. Aynı gün yapılan final yarışmasını ise 100 metreyi 11.20 ile koşan Bahamalar’dan Anthonique Strachan ardından ikinci sırada tamamladı. Üçüncülüğü  Brezilya dan Tamiris De Liz 11.45’lik derecesi ile aldı.

Dünya Gençler Atletizm Şampiyonasının ikinci gününde sporcularımızın aldıkları diğer sonuçlar ise şöyle:

Nimet Karakuş 100 metre 11.36 Dünya Gençler İkincisi

Toros Pilikoğlu Uzun Atlama Final 7.15 12.oldu.

Şahabettin Karabulut Yüksek Atlama Seçme 2.14 – 13 Temmuz da Finalde Yarışacak.

Esra Emiroğlu Üçadım Atlama 12.12m Grubunda 11.oldu Finale kalamadı.

Murat Gündüz Gülle Atma 18.35(6kg) Grubunda 11.oldu Finale kalamadı.

 

Galatasaray’ın Trabzonsporlu futbolcu sevdasına Burak Yılmaz da eklendi

0

Burak Yılmaz da artık Galatasaray forması giyecek. Başarılı futbolcunun sarı kırmızılı ekip ile görüşmeler yaptığı bilgisi bir süredir spor camiasında konuşulmakta idi. Önceki gece ise beklenen açıklama geldi.  Yılmaz’ın  sözleşmesindeki ‘5 milyon Euro bonservis bedeli ve sonraki satıştan yüzde 25 pay getiren kulübe gidebilir’ maddesine dayanarak Galatasaray 5 milyon euro karşılığında renklerine bağladı. Bir önceki sezon ligi şampiyon bitirmesine rağmen  TFF’nin mahkeme kararlarına bile itibar etmemesi nedeni ile hala şampiyonluk kupasını alamayan Trabzonspor’dan Selçuk İnan, Engin Baytar ve Ceyhun Gülselam’ı renklerine bağlayan Galatasaray bu transfer ile bir başka bordo mavili futbolcuyu da transfer etmiş oldu.

Burak Yılmaz’ın Galatasaray’a gelmesi ile tecrübeli yıldız 4 büyük futbol kulübünde de forma şansı bulan az sayıda futbolcudan birisi durumuna geldi. Bilindiği gibi Burak Yılmaz daha önce Beşiktaş ve Fenerbahçe kulüplerinde de ter dökmüştü.

Yapılan son transfer ile forvet mevkinde Johan Elmander, Milan Baros, Umut Bulut ve Burak Yılmaz gibi yıldızlara sahip olan sarı kırmızılı kulüpte santrafor mevkinde yaşanacak forma savaşını kimin kazanacağı ise merak konusu

Kürtlerin dönüşümü – Ruşen Çakır

Önce birkaç genel tespit:

1) Türkiye’yi dinsel anlamda muhafazakâr bir ülke olarak tanımlayabiliriz;

2) Kürtlerin dindarlığının Türkiye ortalamasının üzerinde seyrettiğini söyleyebiliriz;

3) İslami cemaat, grup ve partiler Kürtler arasında hep güçlü olmuştur;

4) Dindar Kürtler öteden beri rejim(ler)in sigortası olmuşlardır;

5) Rejim(ler)in en büyük endişesi dindarlarla Kürt siyasi hareketinin bütünleşmesi olmuşturİ

6) PKK’nın başını çektiği Kürt siyasi hareketi, büyük ölçüde kendisinden kaynaklanan nedenlerden dolayı dindarlara ulaşmakta epey zorluk çekmiştir;

7) AKP’nin 10 yıl boyunca tek başına iktidarda kalmasının ana nedenlerinden biri Türkiye’nin her bölgesinde varlık göstermesi, Güneydoğu’da da birçok seçim bölgesinde birinci parti olup, diğer yerlerde BDP’nin tek ciddi rakibi olmasıdır.

Ne var ki, son dönemde dindar Kürtlerin Kürt sorununa bakışlarında ciddi değişiklikler gözleyen biri olarak bu tespitlerin eskimeye başladığını rahatlıkla söyleyebilirim. Dindar Kürtlerin bu dönüşümünün farklı nedenleri var. Bazılarını sıralayacak olursak:

1) Kürt siyasi hareketi, İslam dinine ve dindarlara yönelik üslubunu büyük ölçüde değiştirdi. Eskinin ateizme kayan kaba materyalist söylemin yerini İslami kavramların da kullanıldığı bir dil almaya başladı. Dindarlıklarıyla temayüz etmiş bazı isimler harekete kazandırıldı; zaten harekette var olan dini konulara vakıf kişilerin önleri açıldı. Dini alanlarda varolan ama pek iş yapmayan yapılanmalara geniş inisiyatif tanındı.

2) Demokratik açılım süreci en çok dindar Kürtleri memnun etmiş, umutlandırmıştı. Ancak bunun kısa bir süre sonra askıya alınması ve güvenlikçi politikaların devreye sokulması büyük hayal kırıklıklarına ve dolayısıyla savrulmalara neden oldu;

3) Son seçimlerde Başbakan Erdoğan’ın, Kürt sorununa sahip çıkan birçok milletvekilinin üstünü çizip yerlerine düşük profilli isimleri aday göstermesi nedeniyle bölgede BDP iyice yalnız kaldı;

4) Roboski (Uludere) faciası ve başta Erdoğan olmak üzere iktidar partisi yetkililerinin bu konuda sergiledikleri tutum da dindar Kürtler için gerçek bir kırılma noktası oldu.

Diyarbakır’da kurulu Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin (DİTAM) her ay “Kırklar Meclisi” adıyla düzenlediği toplantılarda seçkin bir konuk, bölgenin kanaat önderleriyle bir araya gelip güncel konuları tartışıyor. Haziran ayı sonunda Stratejik Düşünce Enstitüsü Başkanı Prof. Yasin Aktay, Kırklar Meclisi’nin konuğu olmuş. Diyarbakır’da çıkan Özgür Haber Gazetesi, 2 Temmuz günü bu toplantıdan iki sayfalık bir özet yayınlamış. Şimdi o özetten, bazı İslamcı şahsiyetlerin sözlerinden alıntılar yapmak istiyorum:

Ali Serdar Tuncer: “Kürt meselesi konuşulurken kendisini İslamcı gören Türk arkadaşlarımdan rica ediyorum: ‘Biz ümmetiz, kardeşiz, bunları konuşmayalım’ demesinler lütfen.”

Selahattin Çoban: “Dindar bir Kürt olarak, ‘dinim mi önce geliyor yoksa etnik kimliğim mi?’ tarzı bir zorlama bu yüzyılda doğru değil. Eğer Kürt sorunu sistem sorunuysa neden İran İslam Cumhuriyeti’nde de devam ediyor?”

Rauf Çiçek: “Said Nursi’nin çarpıtılan görüşlerini ve özellikle Kürtler ve Kürdistan ile ilgili düşüncelerini dile getirdiğimiz için 1980 ve 90’lı yıllarda gadre uğradık. Bu yüzden bırakın birlikte olduğumuz Kürtler, aramızdaki Türk kardeşlerimiz de Kürtçülük yaftası yediler.”

Dindar Kürtlerin dönüşüm üzerine söylenecek daha çok şey var. Şimdilik, yılları İslami hareket içinde geçmiş bir Kürt dostumun şu sitemiyle noktayalım: “Başbakan ne zaman Kürtlerden söz etse bir şekilde Yunus Emre’nin ‘Yaradılanı severim Yaradan’dan ötürü’ sözünü kullanıyor. Bu da beni çok rahatsız ediyor.”

Ruşen Çakır – Vatan