Ana Sayfa Blog Sayfa 4651

Bu ülke sizi 34 yıldır öldürüyor, hatıranız önünde utanarak eğiliyoruz!-Doğan Akın

Bu, kendisine aşkından gözleri kör olmuş ülke için bir kez daha utanma vaktidir. Bahçelievler’de silahsız yedi genci hunharca öldüren katillerden yakalanabilenler “Dünya Hukuk Günü”nde serbest bırakıldı!

Böylece, daha önce bırakılan diğer katiller ve uğursuzlarla Bahçelievler katliamı katillerinin durumu eşitlenmiş oluyor. Vatandaşını korumayan, katilini yakalamayan, yakaladığına hak ettiği cezayı veremeyen bir ülkenin icat ettiği adalet bu kadar oluyor demek ki: Katillere eşitlik!

İtalya’da Papa II. Jean Paul‘ü “yaralamak”tan tam 19 yıl 1 ay cezaevinde yatan Mehmet Ali Ağca‘nın Türkiye’de Abdi İpekçi‘yi “öldürmek”ten ve işlediği gasp suçlarından sadece 10 yıl yatmasının yeterli görülmesinin dumanı tütüyordu ki Bahçelievler haberi geldi.

Peki, kim bu bırakılanlar, kimlerin canını nasıl aldılar, hatırlayalım.

Tarih, 9 Ekim 1978. Yer; Ankara’da Bahçelievler semti. Ülkücülerin “Reis”i Abdullah Çatlı‘nın yaptığı plan akşam saatlerinde yürürlüktedir. Ekip, bölgeyi iyi bilmektedir. Zira, ülkücülerin “İdi Amin”i Haluk Kırcı, eylemden önce Bahçelievler’de keşif yapmıştır.

Ekip, 9 Ekim 1978 akşamı Bahçelievler 15. Sokak’taki 56 numaralı apartmanın önündedir. Hedef, 2 numaralı dairedir. Evet, 56 / 2. Bu numaradan koyarlar yapacakları işin adını; “5-6-2 / Tamam Reis!”

Kırcı kapıya gizlice kulak verir, içerde en az birkaç kişi olduğunu rapor eder. “Sürümden kazanacakları” bir grup olduğuna göre, eyleme geçilmesine karar verilir. Ercüment Gedikli “Dadaş Kahvesi”ne giderek destek için Ömer Özcan ve Duran Demirkan‘ı bulur. Saat 22:00 sıralarında 56. Sokak’a geri dönülür. Demirkan sokakta, Özcan apartmanın önünde “gözcü” olarak bırakılır.

 

Silahsız öğrenciler önce bayıltıldı

 

“Reis” Çatlı da sokakta otomobilinin içinde beklemektedir. Haluk Kırcı, Ercüment Gedikli, Mahmut Korkmaz ve Kürşat Poyraz gizlice apartmana girerler. 2 numaralı dairenin kapısında silahlarını çekip, zili çalarlar. Birazdan aralanan kapıya yüklenirler, ellerinde silahlarla artık içerdedirler.

Evde, hepsi Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi olan 5 üniversite öğrencisi vardır. Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü öğrencisi Serdar Alten (23), Ankara Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi öğrencisi Hürcan Gürses (26), Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi Gazetecilik Bölümü öğrencisi Efraim Ezgin (23),  Hacettepe Üniversitesi İstatistik Bölümü öğrencileri Latif Can (20) Osman Nuri Uzunlar (20).

Baskın, gençler televizyon izlerken yapılmıştır. Cinayet ekibi biraz şaşırmıştır, zira öğrencilerin hiçbirinde silah yoktur!

Olsun, Reis planı yapmış, İdi Amin harekete geçmiştir artık. Öğrencilerin ellerini arkadan bağlayıp, yüzüstü yere yatırırlar. Ancak evdekilerin sayısı tahmin ettiklerinden çok olunca Çatlı’ya danışmaya karar verirler. “Bekleyin” der Çatlı ve birazdan elinde eter ve pamukla gelir. Öğrenciler, önce eter koklatılarak bayıltılırlar.

Bu sırada kapı çalınır. Zili çalanlar, yine TİP üyesi olan öğrenciler Faruk Erzan ve Salih Gevence‘dir, arkadaşlarını ziyarete gelmişlerdir. Onlar da içeri alınır. İki-üç “komünist”i temizlemek için girdikleri evdeki öğrenci sayısı 7’ye çıkmıştır!

 

Çatlı’nın talimatıyla katliam başlıyor

 

Yine Çatlı’ya danışırlar. Çatlı’dan gelen talimat üzerine son gelen iki öğrenci, dışarıda bekleyen otomobile bindirilir. Yanlarına da Haluk Kırcı ile Kürşat Poyraz oturur. Farları yakılmayan araç Eskişehir yoluna doğru hareket eder ve bir süre sonra bir tarlanın yanında durur. Faruk Erzan ve Salih Gevence araçtan indirilir, 500 metre kadar tarlanın içine götürülür. Kırcı ve Poyraz silahlarını çekip, biraz önce arkadaşlarını ziyarete gelmiş iki genci, kafalarına ateş ederek öldürürler.

İki kişi tamamdır, ama işin büyüğü evdedir, hemen Bahçelievler’e dönerler. Plana göre evde bayıltılmış olanlar da ikişer ikişer Eskişehir yoluna götürülecektir. Önce yavaş yavaş uyanmaya başlayan Serdar Alten’i otomobile taşırlar. Ancak o sırada yoldan geçen bir polis aracı Çatlı’yı kuşkulandırır. Acaba, tarlada öldürdükleri iki öğrencinin cesedi mi bulunmuştur?

Bu kuşku üzerine plan değiştirir Çatlı, plan evin içinde icra edilecektir! Ama nasıl yapılacaktır bu iş? Aralarında tartışırlar. Pratik öneri İdi Amin’den gelir, yani Haluk Kırcı’dan. Bayıltılanlardan Osman Nuri Uzunlar’ı mutfağa götürür tel askıyla boğmaya çalışır. Ama hemen ölmez delikanlı, bu kez yüzüne var gücüyle havluyla bastırır ve boğar Kırcı.

 

Diğerlerini boğmak zor gelince…

 

Geride dört delikanlı daha vardır ve boğma işi biraz uzun sürmektedir. Bu kez Kırcı plan değiştirir. Tarladaki cinayette kullanılan silahı alır, ardından “Siz dışarı çıkın” der üç tetikçi arkadaşına. Ve odaya dönüp, elleri arkadan bağlı dört öğrenciye ateş açar.

Misyon tamamdır! Evlerinde televizyon izleyen 5 öğrenci ile onları ziyarete gelen 2 arkadaşları başarıyla katledilmiştir! Abdullah Çatlı otomobille binanın önüne gelir ve hep birlikte uzaklaşırlar.

Karşı binada oturan ve silah seslerini duyan iki polis, kapısını kırarak girdikleri dairede vahşetle karşılaşırlar. Ancak, gençlerden Serdar Alten ölmemiştir. Saldırganları tarif eder ve Hacettepe Tıp Fakültesi’ne kaldırılır.

Ekip, haberlerden bir kişinin ölmediğini duyunca Ankara’yı terk etmeye karar verir. Çatlı, memleketi Nevşehir’e, Kırcı da memleketi Erzurum’a gider. Bu arada ağır yaralı olan Alten savcıya ifade verir. Ülkücülerin saldırdığını, “Reis” diye hitap edilen biri olduğunu “34 PD” plakalı bir araca bindirildiğini anlatır. Alten 8 gün dayanacak ve o da 17 Ekim 1978’de hayatını kaybedecektir.

 

Çatlı yakalanır, ama İstanbul’a götürülüp bırakılır!

 

Polis önce aracı bulamaz. Ancak Nevşehir-Avanos yolundaki bir akaryakıt istasyonunda yapılan bir ihbar sonucu “34 PD 137” plakalı araç bulunur. Ancak 34 rakamı, aslında “06” olan plakanın üzerine kartonla yapıştırılmıştır. Nihayet, aslında “06 PD 137” olarak tespit edilen gerçek plaka, ülkücü Mustafa Mit‘e ait çıkar!

Mustafa Mit, askeri savcı Enis Tunga‘ya, aracın örgüt için alındığını ve (Ülkü Ocakları Derneği Genel Başkanı) Muhsin Yazıcıoğlu ile (yardımcısı) Abdullah Çatlı‘nın kullanımına verildiğini anlatır.

Abdullah Çatlı 8 Kasım 1978’de Adapazarı’nda yakalanır, ama Ankara değil, İstanbul Emniyeti’ne götürülür ve orada bırakılır!

Peki sonra?

Kısa cevap, bazılarını Kahramanmaraş katliamında da gördüğümüz bu katillerin “kahraman” olduğudur! İki kişi zaten yakalanamaz. Abdullah Çatlı, devletin emin adamı olarak çalışırken, malum, 3 Kasım 1996’daki trafik kazasında, yanındaki emniyet müdürü Hüseyin Kocadağ ile birlikte hayatını kaybeder. Evet Çatlı, sözüm ona aranmaktadır, ama yanında sadece emniyet müdürü değil, o sırada iktidarda olan DYP’nin Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak da bulunmaktadır. Kaza yapan araç da, Urfa’da “korucubaşı” olarak bilinen Bucak’ındır.

Tansu Çiller‘in “Başbakan Yardımcısı” olarak “Devlet için kurşun atan da, yiyen de bizim için şereflidir” diye sahiplendiği Çatlı, bu Çatlı’dır. Nazlı Ilıcak‘ın, tekrar siyasete kazandırmaya çalıştığı Çiller de, bu Çiller’dir.

 

Firari katilin nikâh tanığı Vali Ağar

 

Peki İdi Amin? Sözüm ona idama mahkûm edilir, ama iki kez “yanlışlıkla” tahliye edilir! O yanlış tahliyenin ardından aranırken, yani firardayken Erzurum’da anlı şanlı bir düğün yapar. Firari katilin nikâh tanığı, o sırada Erzurum Valisi olan Mehmet Ağar‘dır!

Uzatmayalım… Abdi İpekçi’nin katili Ağca’nın Maltepe Askeri Cezaevi’nden asker desteğiyle kaçırılmasının ardından Abdullah Çatlı’nın evinde saklandığını, sonra Çatlı’nın memleketi Nevşehir’e gönderildiğini… O sırada, sonradan Susurluk skandalı ve Ergenekon çetesi kahramanı olan, eski Özel Harekât Daire Başkanı İbrahim Şahin‘in de Nevşehir Emniyeti’nde çalıştığını… Katiller için sahte pasaport matbaası gibi çalışan Nevşehir Emniyeti’nin pasaport bölümünde bir süre sonra yangın çıktığını, bütün evrakın yok edildiğini… Devlet görevlisi-siyaset-mafya ilişkilerini ortaya döken Susurluk skandalından sonra, emniyetin sözüm ona aradığı Abdullah Çatlı’nın, Emniyet Özel Harekât Daire Başkanı İbrahim Şahin ile halay çekerken fotoğraflarının ortaya çıktığını… Halaya, Ömer Lütfü Topal cinayetine karışan özel harekâtçı polislerin de eklendiğini…  Çatlı’ya Mehmet Ağar imzalı ruhsatlar, belgeler verildiğini uzun uzun anlatıp canınızı sıkmayalım.

Onlar kahraman bu ülkede. Hocalar, öğrenciler, gazeteciler, yazarlar, çevreciler ise “terörist” olarak içerde.

Tarih için, “ne oluyorsa başka türlü olamadığı içindir” yorumu da yapılır.

Sahiden öyle midir?

Sahiden, bir ülke, adalet yerine rezalete bu kadar yazgılı olabilir mi?

Ne diyelim şimdi?

Serdar’a, Hürcan’a, Efraim’e, Latif’e, Osman’a, Faruk’a, Salih’e ne diyelim?

“Değişen bir şey yok, bu ülke sizi 34 yıldır öldürüyor” mu diyelim?

Ne diyelim?

“Hatıranız önünde utanarak eğiliyoruz” mu diyelim?

Ne diyelim?..

Doğan Akın www.t24.com

[Özel Haber] “Toz Devri” başlıyor!

Türkiye’nin Güneydoğu’su toz mevsimini yaşıyor. Güney’den, sınırın ötesinden gelen kumlar, Şırnak, Batman ve Mardin’de hayatı olumsuz etkiliyor. Üç gündür süren kum yağışı, bugün devam etti. Cizre’de görüş mesafesi 100 metreye kadar düştü. Trafik felç oldu… Nusaybin’de bazı evlerde yangın çıkardı, bazı evlerin çatılarını uçurdu. Tarlaları mahvetti, hasadın tamamı telef oldu…

Türkiye’nin Güneydoğu’su ve Doğu’su kum (ya da toz) fırtınalarına yabancı değil. Suriye’den geldiği düşünülen kumlar, sık sık kentlerin sokaklarını dolduruyor. Örneğin sadece üç ay içinde, birden fazla “kum fırtınası” haberi okuduk.  20 Haziran’da Şanlıurfa’da birdenbire bastıran kumlar, iki dakika içinde gökyüzünü kaplamıştı. 23 Haziran’da Yozgat’ta bastıran kumlar, bütün arabaları sarı ve kahverengine dönüştürdü.  Daha önce 26 Mayıs’ta, Elazığ’ın Zübeyde Hanım Caddesi’nde 50 yıllık bir ağaç devrilmişti… Bakkala ekmek almaya çıkmış çocuklar ölümden dönmüştü.

Kum fırtınalarından bazıları, fazla zarar vermediği için haber olmuyor. Fakat bir gerçek var ki, fırtınaların sayıları ve şiddeti dikkat çekici şekilde artıyor. Bu durum, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin fırtınalar üzerinde etkili olabilme ihtimalini akıllara getiriyor.

Bu ihtimali uzmanlara sorduğumuzda ise aldığımız yanıtlar ürkütüyor. Yeşil Gazete’ye konuşan uzmanlar, “fırtınaların rutinin dışına çıktığı” görüşünde hem fikir. Üstelik, “daha kötü fırtınalar gelecek”, “çamur yağacak”,  “kuraklık yaşanacak”, “evden çıkmayın” gibi inanılmaz yorumlar yapıyorlar. Ve İklim değişikliğinin önemine dikkat çekiyorlar.

Prof. Dr. Murat Türkeş (TEMA Vakfı Bilim Kurulu Üyesi, Meteorolog)

Türkiye’deki toz fırtınaları, Kuzey Afrika ve Basra üzerinden gelen rüzgarlarla oluşuyor. Bu nedenle Güney ve Güneydoğu bölgelerinde daha çok görülüyor. Fakat küresel iklim değişikliği nedeniyle, gittikçe daha kuzey bölgeler, tropikal dolaşımın etkisi altına giriyor. O nedenle Trakya ya da Kuzey Doğu Anadolu’da toz fırtınaları görülebilir. Küresel iklim değişikliği ısınma yönünde olursa, toz fırtınaları artacaktır. Eğer artarsa insan sağlığını olumsuz etkiler. Özellikle hasta ve yaşlı insanlar için tehlikeli olabilir. Böyle durumlarda evden çıkmamak en iyisi…

Toz fırtınaları çamur yağmurları getirebilir. Zira kum, rüzgarla birlikte atmosfere doğru yükselir ve bulutlara karışır. Bulutlara karışan kum, yağmurla birlikte çamur şeklinde düşer ya da bulutları parçalar ve dağıtır. Kum taneleri, bulutları dağıtırsa günlerce yağmur yağmaz. Kuraklık gelebilir…

Ömer Madra (Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni)

Dünyada toz fırtınaların gerek sayısı, gerek şiddeti artıyor. Evet, buna kesinlikle “İklim Değişikliği” nedeniyle artıyor” diyebiliriz. Fırtınalar çok daha sert, çok daha yoğun yaşanacak. Bu daha başlangıç… Gelecek nesiller, alışılagelmemiş toz fırtınaları görecekler.

Bu yıl, ABD’nin batısında, 4500’den fazla lokasyonda toz fırtınası görüldü. Bu rakam, 1860’dan, kayıtların tutulmaya başladığı dönemden beridir görülmemişti. ABD’de 1929-1930 yılları arasında iki yıl süren ve büyük kuraklıklara neden olan bir toz fırtınası dönemi vardı. Buna “Toz Çukuru” adı verilmişti. Manzaraya bakarsanız, “Toz Çukuru” dönemini bile geride bırakacağımız bir geleceğin bizleri beklediğini göreceksiniz.

Haber: Yeşil Gazete – Alper Budka

Genel ahlak denilen genel yalan – Oya Baydar

Yalanla eğitilmiş, yalanla büyütülmüş, yalana inandırılmış, yalandan medet ummuş, yalanla yükselmiş insanların ülkesiyiz. Bu toplumda makbul olan kendi gibi olmak değil “mış gibi” yapmaktır. Yalan siyasal retoriğin parçası olduğu kadar gündelik yaşamımızın da içindedir. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar deyişi, toplumsal gerçeğimizin ifadesi, yalana sığınmanın da gerekçesidir. Onuncu köyü arayıp bulmak hiç de kolay değildir ve muhtemelen coğrafi sınırlarımız dahilinde olmadığı gibi zihniyet dünyamızda, etik anlayışımızda da öyle bir köy yoktur.

Kendileri de yalanlarla yetişmiş, söyledikleri yalanlara kendileri de inanan  ve toplumu inandırabilen en usta yalancılar en tepelere çıkarlar. Kitleler kendi kumaşlarından olan bu kişileri zirveye taşır. Aldatabilme gücü arttıkça yandaşları, alkışçıları, müritleri artar. “The”lısı “the”sızı, cüppelisi cüppesizi cemaatler, ak’ı- pak’ı, kızılı-karası siyasetler, uhrevî ya da dünyevî toplum mühendisi izm’ler; yarattıkları, vaadettikleri ve insanları inandırdıkları yalan dünyalar üzerinde yükselirler.

Toplumsal yalanların ülkemizde en yaygın olan, en fazla kabul görenlerinden biri “genel ahlak”tır. Anayasa tartışmalarından ve maddelerinden gündelik hayata ilişkin mahkeme kararlarına, resmî- gayriresmî yasaklardan sansür uygulamalarına, kitap toplatmaktan giyim kuşama müdahaleye, devletin teba’sını, ana babanın çocuğunu zapt-ı rapt altına almaya çalışmasına kadar her alanda genel ahlak gerekçesi çıkarılır karşımıza. Genel ahlak öyle bir kavramdır ki akan sular durur; nedir o sizin genel ahlak dediğiniz sorusu bile genel ahlaka aykırı sayılır.

 

Egemenlerin kadim yalanı

Genel ahlak yalanı bugünün icadı değil. Muktedirler iktidarlarını hep benzer yalanlar üzerine kurarlar, benzer yalanlarla pekiştirirler. Kestirmeden söyleyecek olursak, genel ahlak muktedirlerin ahlakıdır; daha doğrusu kendilerinin hiç uymadığı ama hükmettikleri kitlelerden talep ettikleri davranış ve düşünce biçimidir. Ya da kendi davranış, yaşam, düşünce biçimlerini, yani kendi özel ahlaklarını genel ahlak adı altında dayatmalarıdır. Düzenin devranın egemenleri bunu bazen zorla, bazen yasayla, çoğunlukla da dinsel ya da laik eğitimle sağlarlar. Bu tezgâhlardan geçen fertler farklı olanın, farklı düşüncenin, farklı yaşamın genel ahlak dışı olduğuna, kestirme deyişle ahlaksızlık olduğuna inandırılır.

Genel ahlak muğlak, sınırları belirsiz, öznel, içi doldurulmamış ya da her ruhanî veya dünyevî iktidarın içeriğini kendi ideolojisi, kendi zihniyeti ve çıkarları doğrultusunda keyfince tanımladığı bir klişe kavramdır. Kişi hak ve özgürlüklerinin, yaratıcılığın gelişmesinin, ruh ve bedenin özgürce serpilmesinin önündeki en sinsi engeldir. Sinsidir, çünkü geniş kitlelerin zihniyet dünyasına nakşedilmiştir.

Muhafazakârlık genel ahlak mitosundan beslenir. Özüne temeline inecek olursanız, muhafaza edilmeye çalışılanın eril iktidarın taşıyıcı ayakları olduğunu görürsünüz. Bu taşıyıcı ayakların en önemlisi, eril iktidar için en gerekli olanı: kadın, beden, cinsellik konusundaki, her biri genel ahlakın parçaları sayılan tabulardır. Eril iktidarların kadın-erkek muktedirleri de genel ahlak torbasının bekçileridir.

 

Ahlaksızlığa methiye

Durup dururken değil, şu günlerde anayasa maddeleri tartışılırken, yeni yasalar torba torba çıkartılırken ve yeni yasaklar üstümüze ahmak ıslatan misali ince ince yağarken yazdım bu satırları. Oysa ne çok konu vardı yazıyla çığlık atmayı gerektiren. Ama tümünü şöyle bir gözden geçirince, şu sıralarda vicdanımı isyana yönelten ne varsa hepsinin, genel ahlak, kamu düzeni ve vatan elden gidiyor ezberinden (yalanından) kaynaklandığını farkettim. Toplumu, insanlarımızı, gelecek kuşakları özgürleştirecek; farklılıkların tümünü, azınlık çoğunluk demeden eşit haklı özgür birimler/ bireyler olarak kabul edecek; hiçbir kişinin, grubun, düşüncenin, yaşam biçiminin, inancın, cinsel tercihin ötekileştirilmemesini sağlayacak ne kadar talep, ne kadar öneri varsa genel ahlak, toplum düzeni, vatanın bütünlüğü duvarına; -muktedirlerin yalan ve kandırmaca taşlarıyla ördükleri o duvara- vurup geri çevriliyor.

Sizi bilmem; ben -sadece bugünkü siyasal iktidarla da sınırlamadan- eril iktidarın savaş, kan, yalan üzerine kurulu genel ahlakına isyan ediyorum. Yalan karşıtlığı ve cinselden siyasala özgürlük talebi bir ahlaksızlıksa eğer, ben bu ahlaksızlığa methiye düzüyorum. Eşcinselliği genel ahlaka aykırı sayıp da çocukların ırzına geçenleri (bütün bir kasaba eşrafının, mülki erkanın, hatta öğretmenlerin cinsel istimarına maruz kalan küçük kızları hatırlayın) delil yetersizliğinden beraat ettiren, beraat ettiremediği zaman hafifletici nedenlerle azad eden zihniyete dur demeyenlerin, bu zihniyeti mahkûm etmeyenlerin ahlakın a’sından söz etmeye hakları yoktur diye düşünüyorum. Ölümleri engellemek, savaşa son vermek iki dudaklarının arasında ve ellerindeyken hamaset edebiyatıyla Türk, Kürt gencecik insanların ölümünü vatanseverlik diye yutturanların ahlakının yalandan ibaret olduğunu söylüyorum. İçkiyi fazla kaçıran veya açık giyineni genel ahlaka aykırı davranışta bulundu diye kınayanın Madımak’ta insanları diri diri yakanlara mazeret uydurmaya çalışmasını ahlaksızlığın büyüğü görüyorum. Her gün, her an etrafımızda gelişen, içinde yaşadığımız, haberini okuduğumuz, seyrettiğimiz nice olaydaki hak ihlallerini kamu düzeni, genel ahlak, terör gibi torba kavramlarla gerekçelendiren bir adalet sisteminin gerçek ahlaktan yoksun olduğunu söylüyorum.

Ahlakın, On Emir’den beri aynı kalan ve insan değişip farklı bir yaratık olana kadar da değişmeyecek birkaç evrensel ilke dışında her zaman her toplumda herkes için geçerli normları yoktur. Ahlak anlayışı topluma, zamana, kültürlere göre değişir. Ahlakın evrensel ilkeleri: insanı, canlıyı, doğayı korumaya, barışı sağlamaya, insanların birbirine zarar vermesini engellemeye yönelik, “öldürmeyeceksin”le başlayan, “canlıya eziyet etmeyeceksin, çalmayacaksın, komşunun malına göz dikmeyeceksin, yalan söyleyip nifak çıkarmayacaksın” diye süren bir kaç ortak yaşam düsturudur. Bunun dışındaki her “genel ahlak” muktedirlerin ister dinsel, ister siyasal kendi iktidarlarını korumak üzere yarattıkları, kandırmacalar silsilesi bir özel ahlaktır.

Yukarda sayılan evrensel ahlak kurallarına uygun yaşayan, tanıdığım ne kadar insan varsa, genel ahlaka göre ahlaksızdı. Her soydan, her boydan, her meşrepten siyasetçilerimiz, hele de iktidardakiler arasında ise, öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin gibi temel ahlak kurallarına uyanını ben tanımadım, belki tanıyanınız vardır.

İnsanı, canlıyı, doğanın dengesini, barışı, özgürlüğü sözde değil özde içeren gerçek ahlak “genel ahlak” tekerlemesine galebe çalmadan toplumdaki aşınmayı önlemek mümkün değil gibi geliyor bana. Güzel sözler ama ne yapılabilir, diye soracak olursanız ilk adım, kendi yalanlarımızdan ve genel ahlaka teslimiyetimizden kurtulmaya çabalamak olabilir. Bir de, genel ahlaka aykırı görülenlerin, marjinallerin, ötekilerin mağduriyetlerinin giderilmesi, haklarının teslim edilmesi için birlikte eyleme girmek; genel ahlak adına dayatılan kısıtlamalara, kurallara gerçek ahlak noktasından itiraz ve direniş cesaretini kendinde bulmak… Gerçek ahlaka genel ahlakı reddederek; hepimizin, tüm toplumun içine işlemiş yasakları, tabuları, yalanları aşarak varılabilir belki . Tabii kendimiz de (genel) ahlakçı, ayrımcı, yasakçı değilsek.

 

Son dakika notu

7 TİP’li gencin katillerinden nasılsa mahkûm edilip hapse konmuş olanlar ceza infaz yasasında, kendi avukatlarının da açıkça ifade ettiği gibi, sırf ve sadece kendileri için yapılmış değişiklikle serbet bırakıldılar. Doğan Akın’ın yazısından daha açık ve daha güzel anlatamam nasıl olsa. Tek eklemek istediğim: ne ahlak, ne vicdan, ne adaletle ilişkisi olan böyle şahıslara (pardon faşist katillere) özel bir yasa değişikliğini, “katil benden oldukça iyidir” zihniyetiyle önerenlerin, parmak kaldırıp çıkaranların, yukarda anlatmaya çalıştığım genel ahlak adı altındaki ahlaksızlığın en iyi örnekleri olduklarıdır.

 

Oya Baydar – www.t24.com

THY direnişi ve gerçekler – Bahadır Altan

Ulaştırma sektörü kapitalizmin dolaşım sistemini, havayolu taşımacılığı ise ana damarlarını oluşturuyor. Bu damarlar tıkandığında sermayenin çanına ot tıkanmış oluyor. O nedenle havacılık, artık sistemin gözbebeği. Yüksek ücretlere katlanılması da pilot ve kabin görevlilerinin kara kaşları, gözlerinden değil, patronların “pek kıymetli kendileri”ni de bu işçilere emanet etmelerindendir. Bu yüksek personel giderlerini azaltmaya kalkıp daha çok uçuşu daha az işçiyle yapmaya çalışınca da, uçuş emniyeti aksamaya ve riskler artmaya başlıyor. Böyle bir çalışma ortamında, sendikal örgütlülük, hele de grev hakkı gibi “lüksler” de istenmiyor!

Sendikalar

Kapitalizm sendikalara işçilerin tepkilerini sönümleyecek bir aygıt olarak ihtiyaç duyuyor. Görüntüyü tamamlayacak bir “sendika” olmalı! Yani hem emekten yana görünecek, hatta grevden (sadece) söz edecek ve işçilerin isyanını engelleyecek bir sendika olmalı! Ama işte o kadar.

Tekel işçilerinin Ankara ’daki ünlü direnişi Türk-İş ve Tek Gıda-İş tarafından tam da bu işlevle devlete teslim edildi. İşçiler çadırlar sökülüp evlerine döndüklerinde gerçeği fark ederek, sözünde durmayan sendikacıların yakasına yapışmak için geri dönseler ve 1 Mayıs Meydanı’nda Türk-İş Başkanını kürsüden yaka paça aşağı indirseler de, artık 4C yürürlüğe girmişti.

Bu kez grev yasağı

Tekel direnişinden iki yıl sonra iktidarın hedefinde bir bütün olarak grev hakkı var. Havacılıkta grevi yasaklayan bir yasa hızla meclisten geçti! Memurlar 23 Mayıs’ta bir günlük grev yaparken, havacılık işçileri de bu yasağı protesto ediyordu. Bu protestoda Hava-İş Başkanı, Tek Gıda-İş Başkanını “Tekel Direnişi’nin mimarı Mustafa Türkel!” diye tanıtınca, Atilay Ayçin’in Tekel işçilerini değil “meslektaşını” örnek aldığı anlaşılmıştı!

Yasa meclis komisyonunda görüşülürken, o zamana kadar hiçbir hazırlık yapmayan Hava-İş, doğrudan uçuşları durdurarak adeta bir intihar saldırısına girişti. Ancak ateşe atılan sadece işçilerdi! Sendikal bürokrasi “işçileri öne sürüyor ve aradan sıyrılıyordu”! Gece yarısı gelen “acil” mesajlarda sendika kendi yaptığı çağrıya bile sahip çıkmıyor, “İşçiler kendi inisiyatifleriyle işe gitmeyeceklerini açıklamışlardır!” deniyordu. Bu kaypak ifadeler anlaşılıncaya kadar THY’nin en dertli kesimi kabin memurlarının tepkileri uçuşları kilitledi. THY yönetimi karşı saldırıya geçtiğinde işçilere kesilen fatura ağırdı.

Ne yapılabilirdi?

Hukuka, anayasaya ve insan haklarına aykırılığı çok açık olan bu yasaya karşı diğer iş kolları ve sendikalarla birleşerek, uzun soluklu bir mücadele mümkündü. Sendikal bürokrasinin bu emek isteyen zoru değil kolayı seçerek, THY yönetimine sunduğu fırsatı Hamdi Topçu “iyi değerlendirdi”! Ücretleri abartılı bir şekilde açıklanarak hedef gösterilen işçiler “ekmek teknelerine ihanetle!” suçlandılar.

305 işçinin tazminatsız olarak işten atılmasını göze aldığınızda yapamayacağınız “eylem” yoktur. Sendikacılar bu yolla kamuoyundan alkış alsa da buna “sendikal mücadele” denmez. Bunun yerine şimdi giderek artan etkili bir karşı duruş örgütlenebilirdi. Havacılıkta grev yasaklansa dahi işçilerin olanakları sınırsızdır. Yeter ki bunu organize edecek güvenilir bir sendikal önderlik ve akıl olsun.

Örneğin Macar pilotları toplu görüşmeler çıkmaza girdiği günlerde, pist içinde gazları açtıktan sonra “küçük arızalar görerek” kalkıştan vazgeçtiler. Uçakların kontrollerini yaptırdıktan sonra, 30 dakika kadar gecikmelerle kalkış yaptılar. Bu uygulamanın ikinci gününde işveren tarafından bütün istekleri kabul edilmiş ve “yavaşlatma” eylemi sona ermişti.

Şimdi Hava-İş Sendikası ne yazık ki işten çıkarılanların çok azının katıldığı bir “direniş” sürdürüyor. Dışarıdan davetle gelen gruplar ve arabalarla havaalanında trafik kilitlense de “üretimden gelen güç” ortalarda görülmüyor! İş yerlerinde yılgınlık, korku ve güvensizlik egemen.

Mücadele öğreticidir

Bu sürecin tek kazanımı işçilerin çok şey öğrenmeleri oldu. Bir grup işçi sendika yönetimine artık güvenmediklerini açıklayarak “29 Mayıs Birliği” adı altında bir onur savaşı başlattılar. Ya boş gününde, ya hastalık nedeniyle raporlu ya da o gün zaten uçtuğu halde haksız yere işten atılmıştı. Ortada yasa dışı bir “grev” veya suç zaten yoktu. Sendika avukatının işe iade tazminatlarından yüzde 10 pay istemesine karşın, davalarını ücretsiz takip edecek avukatlar buldular. Çalışma Bakanı’na salt kendileri için değil 305 işçinin tamamı için teklifler götürdüler, siyasi partilerle görüştüler. Şimdi sürece doğrudan müdahale ederek haklarını kendileri savunmaya çalışıyorlar. Sendikanın gerçek sahipleri olarak artık şarkı dinlemeyip şarkı söylüyorlar. Yüreği emekten yana olan herkese umut olacak, bu pırıl pırıl, güzel insanlar geniş bir desteği hak ediyorlar. (www.29mayisbirligi.com)

Sendikacıda patron dili!

İşçilerin susmayıp sürece katılması, sendikacıları çok rahatsız ediyor. Sık sık çıktıkları Ulusal Kanal’da söylenenler THY yöneticilerini geçmiş durumda. Ayçin’in canlı yayında işten atılan üyelerinin “astronomik paralar” isteyip alamadıkları için bunu yaptıklarını söylemesi, sendikal bürokrasinin geldiği son noktayı açıklayan çarpıcı bir örnek! Şimdi Hava-İş kendileriyle birlikte hareket eden işçilere 1.500 lira ve mahkeme masrafları konusunda da “bir şeyler yapabileceklerini!” vaat ederek “direnişe” çağırıyor!

En kötü sendika sendikasızlıktan iyi mi?

THY işçileri sendika yöneticilerine ateş püskürürken, bu küçük iktidarlar ve AKP karşıtlığı üzerinden işçilerle bağ kurduğunu, “sınıf mücadelesi” verdiğini sanan “sol” sendikal bürokrasiyi alkışlıyor! CHP de yıllarca Bayram Meral, Süleyman Çelebi gibi konfederasyon başkanlarını milletvekili yaparak işçilere ulaştığını sandı. Bir sonraki seçimde Atilay Ayçin’i CHP listesinde vekil (kuşkusuz bu kafayla yine muhalefet sıralarında) görürsem şaşırmam!

Bu ülkede “En kötü sendika sendikasızlıktan iyidir!” diye diye işçiler hep “kötü sendikalara” mahkum edildiler. Artık işçilerin çoktan gördüğü bu gerçeği sol adına, emek adına siyaset yaptığını iddia edenlerin de görme zamanıdır.

BAHADIR ALTAN:  Kaptan pilot

(Radikal-2)

[Foto Yorum]: Meke Gölü ölüyor

0
Konya'da bulunan Meke Gölü, muhteşem görüntüsüyle “Dünya'nın Nazar Boncuğu” olarak biliniyordu.

 

İklim Değişikliği'ne bağlı olarak artan buharlaşma ve azalan yağışlar nedeniyle zaten zor durumda olan bu güzel ve önemli göl, Konya Havzası'nda uygulanan yanlış tarım ve su politikaları nedeniyle büyük ölçüde kurudu.

(Yeşil Gazete)

Boğaziçi Caz Korosu sponsor bulunamadığı için ABD’de mahsur.

Dünya şampiyonu Boğaziçi Caz Korosu, Amerika’da katıldıkları World Choir Games 2012 katılım payı için sponsor bulamamaları nedeni ile mahsur kalma tehlikesi ile karşı karşıya…

İstanbul Metrosu’nda icra ettikleri Elvis Presley’in “The Battle of Jericho” parçasının sosyal medyada yayılması ile ülke çapında tanınan koro birçok televizyon yayınına katılmış, ABD’deki yarışmaya katılım için sponsor bulmaları gerektiğini aktarmıştı. Metrodaki enfes konseri buradan izlemek mümkün.

90 ülkeden 400’den fazla koronun katıldığı, dünyanın en prestijli koral müzik etkinliği olan World Choir Games 2012’de şampiyonluk için yarışan genç şef Masis Aram Gözbek yönetimindeki Boğaziçi Caz Korosu, sponsor desteği bulamadığı için organizasyonun ücretini ödemekte zorluk çekiyor. Ödemenin yapılmaması durumunda koro, pasaportlarına el konulması ve konakladıkları otelde rehin kalma tehlikesi altında.

4-14 Temmuz tarihlerinde düzenlenen yarışmalarda Karma Korolar, Folklor ve Çağdaş Müzik olmak üzere üç farklı kategoride Türkiye’yi temsil eden Boğaziçi Caz Korosu, yarışmanın ilk haftasında Karma Korolar kategorisinde dünya üçüncüsü ve Folklor Kategorisinde ise dünya beşincisi olarak iki “Altın Madalya” kazandı.

Yakın çevrelerinden aldıkları 100.000 Dolar’lık borçla uçak biletlerini denkleştiren 43 kişilik koro, yaklaşık 45.000 Dolar tutarındaki katılım ve konaklama ücretini ödeyemedikleri için çaresizlik içinde acilen sponsor desteği arıyor.

Boğaziçi Caz Korosu, 13 Temmuz Cuma günü World Choir Games 2012’de yerel saat ile 13:00’te (GMT-5) Cincinnati Masonic Center’da Çağdaş Müzik Kategorisinde yarışacak, 14 Temmuz Cumartesi günü festivalin kapanış seremonisinde sahne alacak.

Boğaziçi Caz Korosu’na sponsor olmak isteyen kişi ve kurumlar, destek için [email protected] ve [email protected] adreslerinden ilgili isimlerle irtibat kurabilirler.

(ntvmsnbc, Yeşil Gazete)

 

 

Kimse GDO istemiyor, kullanan “defterden siliniyor”

Türkiye’de toplumun GDO’lara nasıl baktığına dair en kapsamlı çalışmalardan biri Greenpeace Akdeniz tarafından yayınlandı. ‘Gezici Araştırma’ şirketinin yaptığı araştırma, 42 il ve 194 ilçede 2 bin 430’u kadın toplam 4 bin 860 kişiyle yüz yüze görüşülerek gerçekleştirildi.

Araştırma sonuçlarına göre Türkiye’de toplumun % 82,3’i GDO’ların ne olduğunu biliyor. Bu sonuç, BETAM tarafından geçtiğimiz haftalarda yayımlanan araştırma sonuçlarıyla da paralellik gösteriyor.

Yine araştırma sonuçlarına göre, “Ambalajlı bir ürünün içinde GDO olduğunu bilseni alır mısınız?” sorusuna % 83,3 oranında “Hayır” cevabı veriliyor. Araştırmaya katılan her 2 kişiden 1’i de GDO’lardan endişelendiğini, her 3 kişiden biri ise GDO’lardan ‘çok’ endişelendiğini dile getiriyor.

Markanıza GDO bulaştırmayın

Biyogüvenlik Kurulu, 2011’in sonunda 13 GDO’lu mısır ve 3 GDO’lu soya çeşidinin hayvan yemi olarak ithal edilmesine onay vermişti. Türkiye gıda sektörünün,1000’den fazla üyesiyle en büyük sektörel örgütü olan Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu (TGDF) Biyogüvenlik Kurulu’na 3 soya, 21 mısır, 3 kolza, 1 şeker pancarı ve 1 patates çeşidi olmak üzere, toplam 29 gıda amaçlı GDO başvurusu yaptı. Greenpeace, Yemezler adlı kampanyasıyla TGDF’nin ithal başvurularını geri çekmesini ve ürünlerinde GDO kullanmayacağını kamuoyuna açıklamasını talep ediyor. Fikir Sahibi Damaklar / Slowfood Türkiye‘nin de benzer bir kampanyası var.

Greenpeace Akdeniz’in araştırmasında, toplumun GDO’ları doğrudan gıda kullanmak üzere ithal etmek isteyen ve/veya GDO’lu gıda üretmek isteyen firmalara nasıl baktığı da ortaya çıkıyor. Bir markanın bir ürününde GDO varsa, o firmanın diğer ürünlerini alır mısınız?’ sorusuna ‘asla almam’ veya ‘almam’ diyenlerin oranı % 60’ı geçiyor. Markanın GDO ithalat yapması veya sadece ithalat başvurusu yapması durumunda güven %80 oranında azalıyor.

Bakanlık göreve

Araştırmanın bir diğer sonucu da toplumun, GDO konusunda Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın yeterli denetim yaptığına veya yapabileceğine inanmadığı yönünde katılımcıların %73’ü Bakanlığın yeterli denetim yapmadığını düşünüyor.

Tarım Bakanı Mehdi Eker, GDO’lu yemle beslenmiş hayvanlardan elde edilen et, süt, peynir, yumurta gibi ürünlerin etiketlenmesi için çalışıldığı açıklamıştı. Araştırmada GDO’lu yemle
beslenmiş hayvanlardan elde edilen et, süt, peynir, yumurta gibi ürünlerin GDO’lu olarak etiketlenmesini savunanların oranı %85 olurken etiketleme kararının alınmasının Bakanlığın gıda güvenliği konusundaki samimiyetini arttıracağı ortaya çıkıyor.

Son olarak da toplumun GDO yanlısı ve GDO karşıtı bilim insanlarına bakışını da yer veriliyor. Toplumun % 16’sı GDO yanlısı bilim insanlarına güvenirken GDO karşıtı bilim insanlarına güven %57,7 oranında.

(Yeşil Gazete)

Ceylanlar sinema için yaşıyor

Nuri Bilge Ceylan ile ödüllü filmlere imza atan, ”İklimler” filminde başrolü paylaşan oyuncu, senarist ve fotoğraf sanatçısı eşi Ebru Ceylan, yeni projelerini anlattı.
Nuri Bilge ile Ebru Ceylan'ın hem kamera arkası hem de kamera önünde birlikte çalıştıkları "İklimler" filminden bir sahneCeylanlar’ın sinema yolculuğunu, ”yalnız yollardan geçilerek yapılan bir yolculuk” olarak tanımlayan Ebru Ceylan, ilk yola çıktıklarında ticari kaygıları olmadığı, herkesin seveceği türde bir şey yapmadıkları için yalnızlığı göze aldıklarını ve yalnız yollardan geçtiklerini ifade etti.
Bugüne kadar film projelerinin birini bitirdikten sonra diğerine başlamayı tercih ettiklerine işaret eden Ebru Ceylan, Bir Zamanlar Anadolu’da filminden sonra nedenini bilmediği bir şekilde üç proje fikrinin aynı anda doğduğunu ve geliştiğini bildirdi.
Nuri Bilge Ceylan’ın, yapmak istediklerini kendisiyle paylaşmasının ardından büyük bir heyecan yaşadıklarını belirten Ebru Ceylan, 3 filmin de üzerinde çalıştıklarını, ancak ağır basan projenin hayata geçeceğini bildirdi.
Yeni projelerde de daha öncekilerde olduğu gibi yine insana dair tüm duyguların tema olarak kullanılacağını dile getiren Ceylan, şöyle konuştu:
”Bilge, eminim ki hayatının sonuna kadar ‘birbirine benzer’ filmlerle seyircinin karşısına çıkmaya devam edecek. Ama tırnak içinde benzer diyorum çünkü aslında hepsi özgün ve farklı ama onun tarzının var olacağı hissedileceği için benzer yapıtlar olacak. Filmlerde yine insan dünyasına ait her şey yer alacak. Suçlar, günahlar, aşklar, aldatılmalar, vicdan azapları derinlemesine işlenmeye çalışılacak.”
‘Ödüller besleyen kaynaklar gibi’

Ceylan, yurt içinde ve yurt dışında aldıkları alkışların, ödüllerin ve kalabalıklar tarafından onaylanmanın, yalnızlıklarının giderilmesinde önemli rol oynadığını ifade etti.
Ödül alırken bazen gurur, bazen takdir edilme duygusunu yoğun olarak yaşadıklarının altını çizen Ceylan, şöyle dedi:
”Samimi konuşmak gerekirse bir film yapmaya başlarken küçücük bir fikir doğduğunda ödül konuşmasını hazırlamaya başlarsınız. Yatağınıza yattığınızda kendinizi ödül konuşmasını yaparken bile hayal edersiniz. Bu sadece bana ait bir duygu değil, geneli kapsıyor o yüzden içim çok rahat bir şekilde söylüyorum. İşimizi yaparken Bilge ile büyük hayaller kuruyoruz, ama onlara tutkuyla bağlanmıyoruz. Böyle olunca da büyük hayal kırıklıkları yaşamıyoruz.”
Aldıkları ödüllerin ve takdirlerin, yurt içinde ve dışında tanınır ve takip edilir hale gelmelerine aracı olduğunu belirten Ceylan, ”Eğer yurt dışında ödül alırsanız bu yurt içinde daha fazla takip edilmenizi, daha fazla izlenmenizi ve sevmeyenlerin ön yargılarını biraz da olsa yıkabilmenizi sağlıyor. Ticari sinema yapmadığımız için her anlamda bizim beslenme kaynaklarımız zaten bunlar” dedi.
”Fotoğraf bana sinemadan daha yakın’

Ailenin en küçük ferdi oğulları Ayaz Ceylan’ın söylediği bir sözden esinlenerek ”Dünya İçimde Karanlık Oyunlar Oynuyor Anne” adlı ilk fotoğraf sergisini açan ve fotoğrafçılık yönünü de gözler önüne seren Ebru Ceylan, sergide 26 fotoğrafın yer aldığını bildirdi.
Fotoğrafların İstanbul ve Ankara’da sergilendiklerini, sanatseverlerden beklediğinden daha güzel yorumlar aldığını belirten Ceylan, dileyenlerin temmuzun son haftasında Bodrum Dibeklihan Kültür Merkezi’nde sergiyi gezebileceğini söyledi.
Fotoğrafa küçük yaşlarda dayısının çektiği fotoğraflardan etkilenerek başladığını anlatan Ceylan, Ankara’da büyümesinin de sanata yönelmesinde büyük etken olduğunu vurguladı.
Sinemanın fotoğrafa göre her açıdan daha tatmin edici bir sanat dalı olduğunu savunan Ceylan, ”Fakat fotoğrafın doğasını kendime daha yakın hissediyorum. Çünkü yalnız üretilen bir şey. Kalabalıklarla bir arada üretebilme yeteneğim yok benim. Çok sosyal bir insan değilim. Kendim çalışmayı seviyorum. Fotoğrafçılık da buna yatkın bir sanat. O açıdan bana sinemadan daha yakın” diye konuştu.
Yeni fotoğraf projelerinin de yolda olduğunu işaret eden Ceylan, ”Yeni projelerde de yine iç dünyalar, insanlık tarihi, suç, ceza, ahlak gibi duyguların benim zihnimde oluşturduklarının yansıması görülecek” dedi.

(Milliyet Sanat)

Cimbom’un Euroleague sevdası dinmek bilmiyor

0

THY Euroleague’de geçen sezon gösterdiği performans ve yoğun taraftar desteğiyle Avrupa basketbol camiasından tam not alan Galatasaray Medical Park, bu büyük organizasyona katılmak için çalışmalarını sürdürüyor.

Slovenya temsilcisi Union Olimpija’nın oyuncularına ve kulüp personeline olan borçları nedeniyle bu sezon Euroleague’den çıkarılması ihtimali bulunması üzerine Sarı – Kırmızılı basketbol şubesi harekete geçti.

Euroleague yönetimi, gereken maddi ödemelerin yapılması ve kendilerine verdiği taahütlerin yerine getirilmesi için Union Olimpija yetkililerine 20 Temmuz’a kadar süre tanıdı. Slovenya temsilcisi bu tarihe kadar gerekli şartları yerine getirmezse Euroleague yönetimi tarafından Avrupa Ligi’nden çıkarılacak.

G.Saray Basketbol Şube Koordinatörü Murat Özyer’in, bugün Euroleague yönetiminden üst düzey bir isimle görüşerek, Union Olimpija’nın Avrupa Ligi’nden çıkarılması halinde Sarı – Kırmızılıların ön elemeye katılmak için yapacağı başvuruyu aktaracağı öğrenildi.

(basketdergisi.com)

 

 

Muammer Ketencoğlu ve Balkan Yolculuğu topluluğunun son albümü bugün 13:00’de Açık Radyo’da

Muammer Ketencoğlu ve Balkan Yolculuğu topluluğunun son albümleri henüz raflardaki yerini almadan Açık Radyo’da Ketencoğlu’nun programında dinletilecek.

Muammer Ketencoğlu’nun kendi twitter hesabından yaptığı açıklamaya göre albümde yer alan parçalar Ketencoğlu’nun Açık Radyo’nun yayınına başladığı 1995 yılından bu yana her çarşamba günü 13:00 – 14:00 saatleri arasında yayınlanan “Tuna’nın Beri Yanı” programında dinleyicileri ile buluşacak. İlgili programda Ketencoğlu her hafta Balkan ağırlıklı etnik müzik ağırlıklı olmak üzere etnik müziklere yer veriyor.

Balkan Yolculuğu, akordeon ustası Muammer Ketencoğlu, Brenna Mac Crimmon, Sumru Ağıryürüyen ve Cevdet Erek tarafından 1997’de kuruldu. Farklı müzisyenlerin katılımıyla yolculuğuna devam eden topluluk 2006’da klarinet ustası Aytunç Nevzat Matracı’nın vefatı üzerine çalışmalarına  ara verdi. 2008 Mayıs’ından itibaren yeni kadrosu ve repertuarıyla yeniden sahnelere döndü.

Bugüne dek yurt içinde birçok şehirde ve  Bulgaristan,  Makedonya, Yunanistan,  Almanya,  İsrail, Hollanda ve Belçika’da birçok konser veren topluluk, 2001’de Ayde Mori, 2007’de ise Balkan Yolculuğu adlı iki albüm yayınladı.

(Yeşil Gazete)