Ana Sayfa Blog Sayfa 4608

Abdullah Öcalan oy kullanacak

TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu bünyesinde oluşturulan Yazım Alt Komisyonu, Abdullah Öcalan başta olmak üzere tüm hükümlülere oy kullanma yolunu açan düzenlemeye imza attılar.

“Seçme ve Seçilme Hakkı” başlıklı maddenin yazımında Ak Parti, CHP ve BDP mevcut anayasadaki “hükümlüler oy kullanamazlar” hükmüne yeni metinde yer verilmemesi konusunda uzlaştı. MHP, ismini kullanmadan, Öcalan’ın da oy kullanacağı gerekçesiyle düzenlemeye karşı çıktı. Madde bu şekliyle yasalaşırsa, Öcalan’ın oy kullanması için İmralı’ya da sandık kurulacak.

Yeşil Gazete

Büyük Okyanus’ta inanılmaz keşif

Yeni Zelanda kıyılarına yakın sularda, 26 bin kilometrekare alana yayılan volkanik kaya parçaları bulundu.

Türkiye’nin yüzölçümünün yaklaşık 30’da 1’i olan, İsrail, Slovenya, Kuveyt, Katar, Jamaika gibi ülkelerin yüzölçümünden büyük ve Belçika’nınkine neredeyse eşit olan volkanik kaya parçaları, Yeni Zelanda’nın hava kuvvetlerine ait bir uçak tarafından Auckland’ın bin kilometre kuzeyinde fark edildi.

Boyutları pinpon topuna benzeyen ponza volkanik kayaçlarından oluşan kayaları inceleyen uzmanlar, kütleyi ışığa tuttuklarında gözalıcı derecede bir beyazlıkla karşılaştıklarını, kayaların sualtı yanardağlarının patlaması sonucu oluştuğunu belirtti.

Uzmanlar, kaya parçalarının gemiler için herhangi bir tehlike oluşturmadığını ve Yeni Zelanda’nın kuzey adalarında yer alan volkanik dağ Tongariro’daki kül püskürmeleriyle ilgili olmadığına inandıklarını sözlerine ekledi.

AA

Bir gazeteci daha işinden oldu

Başbakan Erdoğan’ın bir süre önce “yapılanları not ediyoruz” diyerek çıkıştığı gazeteci Serdar Akinan’ın Akşam gazetesindeki işine son verildi.

Serdar Akinan bu sabah Twitter hesabından Akşam gazetesindeki görevine son verildiğini duyurdu. Akinan Twitter’da şunları yazdı:

Sevgili İsmail Küçükkaya Akşam yönetimi adına arayarak yazılarıma son verildiğini tebliğ etti.

Başta yazı işlerinin cefakar çalışanları olmak üzere aynı çatı altında olmaktan onur ve mutluluk duyduğum herkese teşekkürü borç biliyorum.

Mesleğimi icra edebileceğim bu mecradan başka yer kalmadı…

Akinan son olarak Suriye’nin Kürt bölgesine giderek izlenimlerini kaleme almış, Başbakan Erdoğan katıldığı bir televizyon programında “yapılanları not ediyoruz” sözleriyle isim vermeden Akinan’a çıkışmıştı.

Son yazısında “Allah muvaffak etsin” demişti
Serdar Akinan Akşam’da yayınlanan “Hakkari ne tarafta?” başlıklı son yazısında AKP hükümetinin Suriye politikasını eleştirerek şunları yazmıştı:

“Egemen bir devleti yıkmak için isyancılara her türlü yardımı alenen yapacaksın. Silah vereceksin, kamp vereceksin, para vereceksin ve üstüne üstlük bunu alenen yapacaksın.
Binlerce sivil biraz da bu yardımlarından ötürü ölecek.
O devletin jeo stratejik pozisyonu, küresel sistemin dengeleri açısından hayati önemde olacak.
Orta ve hatta uzun vadede sen bu dengeyi değiştirecek bir adım atma kudretinden yoksun olacaksın.
Altüst ettiğin o dengeler kurulu sistemin ayarını bozduğundan etnik meseleler, otonom yapılar ortaya çıkmaya başlayacak.
Bu yapının tarihsel, kültürel, ekonomik, etnik ve sosyolojik arka planından bihaber olacaksın.
Bölgenin en iyi donanmış ve büyük ordusu elinde olmasına rağmen, kendi sınırların içinde bir coğrafyada 14 gün savaşacak ama kontrolü ele geçiremeyeceksin.
Aynı anda karakolların basılacak ve şehitler vereceksin.
İspatlanamayan, ispatlanması da üretilen delillere dayandığı için mümkün olmayan davalarla onlarca generalini hapse atacaksın.
Hapse attığın generalleri emekli edeceksin.
Şamar oğlanına dönmüş o askerden performans bekleyeceksin.
3 milyon Kürt’ün statü talebine kulak tıkayacaksın.
Sonra kalkıp sustalı maymuna çevirdiğin medyanın olan biteni yazamamasından, tartışamamasından aldığın güçle, ‘Terör er ya da geç kaybetmeye mahkumdur’ diyeceksin.
Oldu.
Allah muvaffak etsin…

(sol)

Kaybedilmiş ve ama mümkün bir cennet – Jasmina Todorovic

0

Bu mektup Jasmina Todorovic tarafından Yeşil Gazete okurlarına yazılmıştır.

Çeviri: Durukan Dudu    – (Click here for the original in English – Makalenin ingilizce orijinali için tıklayınız)

***   ***   ***   ***

Kendimi bildim bileli yunuslarla her karşılaşmamda son derece güçlü, ve en az o kadar da hüzünlü ve acı dolu duygular yaşarım.

Doğduğum şehir olan Belgrad’daki bir yunus gösterisinde onların ilk defa birer “eğlendirici” olarak kullanıldığını görmemden, Karadağ’ın sahillerinden birinde, balık yediği için (?!) balıkçılar tarafından öldürülmüş yavru bir yunus cesediyle karşılaşmama, ve oradan da Kaş’ta hapsedilmiş yunusların hiç bitmeyen çilesine tanık oluşuma dek…

Dünyanın neresinde olursanız olun, bir çok insanın bu güzel hayvanlara zulüm ettiğini göreceksiniz.

***

Kaş’taki yunus parkından ilk defa geçen sene, bu küçük şehre 2011 yazında geldiğimde haberdar oldum.

Yunus Parkı, böylesi bir tesisin ne kadar büyük bir zalimlik olduğunu bildiğini bilen insanların uzun uğraşları sayesinde kapanmıştı Allah’tan… (Yunus Parkı’nın kapatılmasında büyük rol oynayan dilekçe metnine bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz – dd) Benim gözümde bir “işkence parkı” ya da “yunus hapishanesi” olan bu tesis aslında yıllar önce açılmıştı ve ilk mahkumları da bir yunusla -sıkı durun!- bir balinaydı! Aynı ufacık tel kafeste, denizin ortasında beraber, yanıbaşlarında olan özgürlükle sarılı ve ama hapsedildikleri zulümden kaçamaz halde yaşıyorlardı. Bu yunus parkı o zamanlar ziyaretçilere açıktı; yani parayı bastıran gelip bu “gösteriyi” izleyebiliyor ve hatta, kesenin ağzını biraz daha açmak suretiyle mahkumlarla beraber yüzme şansına erişebiliyordu. Buradaki ilk yunus ve balinanın kaderinin ne olduğunu öğrenemedim, tek bildiğimiz yerlerine iki yeni yunusun (Tom ve Misha) getirildiğiydi. Neyse, bahsettiğim mücadele sonunda bu park kapatılmış ve Tom ve Misha doğal ortamlarına salınmadan önce bir rehabilitasyon programına alınmışlardı. Ama bunun devamında yaşananlar herkesi şaşırttı: “Sahipleri” yunusları Hisarönü’ne taşıdı ve bir yüzme havuzuna yerleştirdi. Yunusların özgürlüğü için mücadele veren güzel insanlar bir kez daha ellerinden geleni ardlarına koymadılar ve bu fazladan stresin ardından yunuslar rehabilitasyon için doğru düzgün bir yere taşındı.

Nihayet herkes mutluydu, böyle bir zulmün en azından Kaş’ta bir daha yaşanmayacağını umuyorlardu. Kaş belediye başkanı bile söz verdi, “bir daha izin vermeyeceğiz!” diye.

Bu sene (2012) haziranında, kendimi yeniden Kaş’ta buldum. Sonsuza dek kapatılmış olması gereken yerde yeni yunuslar olduğunu öğrenmemle birlikte tüm neşem buhar olup uçtu ama… Söylentiye göre buraya Bodrum’daki benzer bir yunus parkından, ufak bir aracın arkasında getirilmişlerdi. Kaş belediye başkanı verdiği sözü öylece unutmuş muydu yoksa? Bahsedilen yere gidip kendi gözlerimle görmeliydim. Bir sabah erken saatlerde, yanımda Kaş’tan bir arkadaşımla, yakınlardaki bir kumsaldan bu “ünlü” kafesin olduğu yere yüzdük. Eskisinden bile küçük gibi görünen kafeste bu defa iki değil, tam dört tane yunus olduğunu gördüğümüzde gözlerimize inanmak istemedik. Bir de üstüne, sanki kafes yeterince küçük değilmiş gibi ikiye ayrılmıştı ortadan; genç yunuslarla yetişkin yunusları birbirinden ayırmak için. Yunusların hepsinin burunlarında derin kesikler ve yaralar vardı; paslarla kaplı ve üzerinde keskin deniz kabuklarının mesken tuttuğu kafesten kaçabilmek için verdikleri beyhude çabalardan kalma yaralar, muhtemelen.. Bir çeşit mantara benzeyen organizmalar da üremişti burunlarında.

“Şişeburun” olarak da bilinen bu Afalina’ların hem ruhen hem de fiziken harap düştükleri çok belliydi. Yanlarında geçirdiğimiz 20 dakikanın ardından “sahiplerinden” biri bizi farketti ve uzaklaşmamızı istedi. “Yunus Parkı’nı yakında açıyoruz, o zaman bekleriz. Yunuslar da hatırlar belki sizi hem” diye de ekledi.

Öfkeden delirmiştik! Ben hıçkırıklara boğulmuştum, doğru düzgün nefes alamıyordum. Kumsala döndüğümüzde, işletmede çalışan daha gençten biri yanında köpeğiyle bizi bekliyordu. Bizi korkutmaya çalıştığı açıktı, bizimse öfkeden gözümüz hiçbir şey görmüyordu. Çocuğa yunusların burunlarındaki yaraların nedenini sorduk. “Bilmiyorum” diyip arkasını döndü, uzaklaştı.

Bu insanların kafeste tuttukları yunuslara herhangi bir sağlık ve bakım hizmeti vermediklerine o an inandım.

Sonrasında öğrendim ki, yunuslar buraya kasım-aralık aylarında getirilmişlerdi. Kaş’taki bir çok insanın da tam dört tane yeni mahkum yunusları olduğundan haberi yoktu.

Fotoğraf: London Media

 

 

Yeni mahkum yunuslarla bu ilk karşılaşmamızı izleyen günlerde onları ziyaret etmeye devam ettim. Yanlarına gitmek için garip saatleri seçiyordum, böylece işletmenin sahipleri ya da çalışanları tarafından farkedilme ihtimalim azalıyordu. Yunuslara herhangi bir şekilde yardım etmek ve özellikle de (mesela basitçe, şarkı söyleyerek!) nerede olduklarını unutturabilmek için çok güçlü bir istek duyuyordum. Benim şarkılarımı da, onları okşamalarımı da çok seviyor, bana kahkahalarla ya da gülünç hareketlerle cevap veriyorlardı. Kendimi her geçen gün onlara biraz daha hayran olmaktan alıkoyamıyordum.

Bazı insanların tanıklıklarına göre rehabilitasyon programına götürülmüşlerdi evet, ama yunusları taşırken birisini yere düşürmüşlerdi. Nakliye işlemi yine ufacık bir araçla yapılmıştı, bu “kaza” da onları araca sokarken ya da araçtan çıkartırken yaşanmış olmalı. Düşen yunusun ciddi bir sakatlık yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum ama o yunus için bunun çok travmatik bir olay olduğuna şüphe yok.

Öte yandan, bu kafese girmiş yunusların başına gelen onca şeyi gördükten sonra bu iki yunusun da rehabilitasyona gönderildiğine emin olamıyorum bir türlü. Başka bir işkence parkına götürüldülerse de hiç şaşırmam açıkçası.

Bu bahsettiğim iki yunus Kaş’taki kafesten çıkartıldıktan sonra, tesis çalışanları kafesin üzerini ve yanlarını kalın ve yeşil bir ağla örttüler, böylelikle kafesin içi dışarıdan gözükmeyecekti. Bunun yapmalarının nedeni tabi ki aralarında benim de bulunduğum bir çok insanın kafeslerin yanına gelmesini engellemekti. Fakat bu örtü kafeste kalan yunusların yaşamını iyice beter etti. Çünkü şimdi suyun üzerinde ve kafesin dışındaki hiç bir şeyi göremiyorlar. Çalışanlar bu örtüyü kafesin sadece üzerine örtselerdi iyi olurdu, en azından biraz gölge yapardı yunuslara belki… Sonuçta daracık kafeslerinde, suya dalamadan (çünkü kafes hiç derin değil), bütün gün güneşin altında duran zavallı yunuslardan bahsediyoruz.

Yunuslarla birlikte yüzmenin insanların fiziksek ve manevi hastalıklarını geçirdiğine dair bir inanış var. Bunun doğru olduğuna dair tek bir kanıt bile yok (çok keyifli olduğu gerçeği ayrı!). Öte yandan, mutluluğun fiziksel ve manevi sağlığımızla ne kadar alakalı olduğu kanıtlanmış urumda, dolayısıyla ilk yapmamız gereken hayatlarımıza mutluluk getirmek aslında. Bu mutluluk da başka hayatları, başka canlıları yok ederek, hayatlarını ızdıraba çevirerek gelmez, mümkün değil.

Şimdi merak ediyorum, Kaş’ta şu anda kafeste mahkum tutulan yunuslara ne olacak?

Onlar gittiğinde yerlerine başka yunuslar mı konacak?

Bu berbat kısır döngüye izin vermeli miyiz?

Parkın şu anda ziyaretçilere açık olmaması önemli değil, bu tesisi sonsuza kadar kapatmalıyız!

Ve sadece bu parkı değil, yeryüzündeki tüm yunus parklarını ve hayvanat bahçelerini de kapatmalıyız.

Bu bahçeleri, hayvan parklarını açmak kanunen yasak olmalı!

Rica ederim, hayatınız boyunca küçük kafesler içinde kapalı  ve mahkum olduğunuzu düşünün. Bu sizi mutlu mu ederdi, yoksa çıldırtır mıydı?

Diğer türlerin bizim dilimizi konuşmuyor olması onların aptal olduğu ya da bizim onlar adına karar verebileceğimiz anlamına gelmiyor.

Evcil hayvanınız varsa, kim size onu döverek eğitme hakkını size kim veriyor? Size onu kısırlaştırma hakkını, çocuk sahibi olmasını engelleme hakkını kim veriyor? Kısırlaşması SİZİN için iyi olabilir, hayatınızı kolaylaştırabilir.. Ama onun için de öyle mi?

Bu konularda benzer düşünen herkesten ricam hemen şimdi harekete geçmeleri; “zaten mücadele ediyoruz” diyenlerin de daha da çok çaba harcaması.

Büyük değişimler, seslerini haykıran ve sonra da bir araya gelerek ortak hareket eden bireylerin attığı ufak adımlardan doğar.

Şu anda Kaş’ta yaşamakta olan benim amacım, bu korkunç yunus parkının sonsuza dek kapatılmasını sağlamak.

Bana bu amaçta herhangi bir şekilde yardım edebilecek herkesin desteğini istiyorum.

Ben burada bir yabancıyım, dilinizi konuşmuyorum, fazla insan tanımıyorum. Tek başıma herşeyi halletmem zor, bu yüzden yardımınıza gerçekten ihtiyacım var.

Gelin, bu yunus parkını bir daha açılmayacak şekilde kapatmak için ne yapmamız gerektiğini tartışalım. Ve bunu bir an önce, hemen yarın yapalım!

Bana bu e-mail adresinden ulaşın lütfen: [email protected]

Saygılar,

Jasmina Todorovic

Kötünün kazanması için gerekli olan tek şey iyilerin bir şey yapmamasıdır – Edmund Burke

***   ***   ***   ***

Bu mektup Jasmina Todorovic tarafından Yeşil Gazete okurlarına yazılmıştır.

Çeviri: Durukan Dudu    – (Click here for the original in English – Mektubun ingilizce orijinali için tıklayınız)

Paradise lost, yet plausible – Jasmina Todorovic

0

Since I can remember, all of my encounters with dolphins were very powerful, yet more sad and painful experiences.

From the first time of seeing them as an attraction in a dolphin show in my home town of Belgrade, over finding a very young dead dolphin at one of the beaches of Monte Negro, killed by local fishermen for it was eating fish (!?), to finally discovering the never-ending story of dolphins trapped in Kaş, Turkey.

It doesn’t matter where on earth you are, many people are treating these beautiful beings in the same cruel way.

The first time I heard about Kaş’s dolphinarium was last year,  when I payed my first visit to this small city, in the summer of 2011.

Luckily, it was already closed due to the long struggle of many people who know the cruelty of the existence of such a facility. This “Torture Park” or “Dolphin Prison”, how I call them, was actually opened many years ago, and it’s first captives were one dolphin and, believe it or not, one whale! They were in this very small wire cage, situated in the sea, together at the same time, being able to see the freedom, yet not to touch it. Back then, this dolphinarium was open for visitors, so one could come and watch the “show”, or pay much more money to swim with the prisoners. I couldn’t find out what happened to the first dolphin and the whale, only that they were replaced with two new dolphins, named Tom and Misha. After the mentioned fight of many people, the dolphinarium was closed, and Tom and Misha were to be sent to a rehabilitation program before finally being released to their natural habitat. But what actually happened, surprised everyone. Their “owner” just moved them to Hisarönu, and put them in a swimming pool. Again, good people did all in they power, so after this additional stressful experience the dolphins were moved to a proper place for rehabilitation.

Finally, everybody was happy, hoping this will not happen again. At least not in Kaş. Even the mayor of Kaş gave his promisse.

At the beginning of June this year (2012), I found myself in Kaş again. The joy was erased immediately upon learning there are new dolphins at the same place that was meant to be closed forever. Supposedly, they were brought here from one of Bodrum’s similar places, inside of a small truck. Did the mayor of Kaş just broke his promise? I needed to go there and see for myself. One early morning, accompanied by my friend from this city, I swam from the near by beach to the notorious cage. We didn’t want to believe our eyes when we spotted not two, but four dolphins, in a cage that looked even smaller from this point. And, like the cage was not small enough already, but it was divided in two, keeping younger dolphins separated from older ones. All of them had scars and deep cuts on their snouts, probably made while desperately trying to escape trough a very rusty fence, covered with little sharp seashells. But, they also had something that looked like some kind of fungus infection.

It was obvious to us that these Afalina also known as Bottlenose dolphins were in a very poor mental and physical condition. After twenty minutes we spent next to them, one of the “owners” spotted us and requested we leave the site, adding we should come back when the dolphinarium is open, which, he said, will be soon, and that the dolphins might remember us. We were absolutely furious!

I even started sobbing, not being able to catch my breath. When we returned to the beach, a younger guy working at this terrible place waited for us, his dog next to him. He obviously wanted to scare us, but we were blinded with anger, so we asked him about the origin of those wounds on dolphins’ snouts. He just said he didn’t know, and simply disappeared back into the facility.
This led me to believe these guys do not provide any health care for the dolphins.

Later on, I learned the dolphins were brought here in November or December last year, and many people had no idea they were here at all, let alone there were four of them.
For many days after this first encounter, I was going back to the cage, in weird hours, so I had less chances of being spotted by people. I had a great desire to help these dolphins and make them forget where they are, even by simple singing. They liked my songs and my touches very much, so they always approved them with laughter or funny moves. I couldn’t stop admiring them.

Then, one day, while I was approaching the cage, something was not right.

It was too quiet inside the cage. When I got closer it was clear that there were only two dolphins inside. What happened to the other two? Were they sent to another exploitation park, or were they saved? According to some people, they were indeed sent for rehabilitation program, but in the process of moving them, people responsible for them managed to drop one of the dolphins to the ground. Again, they were transported inside of a small truck, and this incident must have happened while taking them in or out of it. I don’t know whether the dolphin who was dropped sustained greater physical injuries, but it must have been a very traumatic experience. After all that happened to all of the dolphins being captives here, I cannot be sure if these two were actually sent for rehabilitation or not.  It is quite possible they were just moved to yet another “Torture Park”.

Soon after two of the dolphins were moved, the men working at this dolphinarium put a thick green net over the cage’s fence, so one could not see trough. This was done to stop many people, including me, from coming close to the cage, but it made the conditions in which these dolphins live even worse.

Now, they cannot see anything that is above the surface of the water and away from the cage.These men should have used this net to put it above the cage, therefore provide some shade for these unfortunate beings which are spending the whole days exposed to harsh sun, not being able to go deep underwater for the cage is not in a deep place.

There is a belief that swimming with dolphins helps in dealing with many physical and mental problems in humans, but there is not one single proof that this indeed helps, rather than it brings joy. However, it is proven that happiness is strongly connected to our physical and mental health, but we should find other ways to bring happiness to our lives. Ways which don’t include destroying the lives of other living beings.

I wander, what will happen with the dolphins trapped here in Kaş?

Will other dolphins replace them?

Shall we allow this vicious circle?

The fact this place is not open for visitors will not change anything.

We should close this place down!

And not only this place, but all the other dolphinariums and zoos as well.

They should be forbidden by law!

I would like if all the people could imagine themselves trapped in small cages,  even for the rest of their lives. Would they be happy, or would they go mental?

Just because other species do not speak our language, doesn’t mean they are stupid and we have the right to make decisions in their name.

If you are a pet owner, what gives you the right to beat your animal so you can train it? What gives you the right to spay a cat or a dog so they can’t make babies?

Maybe these actions provide better life for you, but you only.

I want all of you sharing the same opinions to start acting now, or try even harder!

Big changes start from small changes of individuals who spread the word and later unite.

Being here in Kaş, my goal is to close this terrible dolphinarium for good.

I am asking all of you who can contribute in any way, to help me do so.

As a foreigner, who does not speak Turkish, and has little connections, it is hard for me to fully get involved, so it would be good if you could help me.

Let’s discuss on what we should do to close this place once for good, and let’s do it as soon as possible!

Please, email me to: [email protected]

Best regards,

Jasmina Todorović

All that is necessary for the triumph of evil is that good men do nothing.  -Edmund Burke

Kuvayi Milliye Destanı dizi oluyor

Milliyet Gazetesi’nden Ali Eyüboğlu’nun haberine göre Nazım Hikmet’in ölümsüz eseri “Kuvayi Milliye Destanı” televizyon dizisi oluyor.  Eserin Destandaki her bir kahramanın hikayesi dört bölüm halinde televizyona uyarlanacak, dizinin tamamı 32 bölümden oluşacak.

Eserin telif haklarını elinde bulunduran Yapı Kredi Kültür Yayınları’yla Limon Yapım Hayri Aslan, 7 Ağustos’ta “Kuvayi Milliye Destanı”nı dizi yapmak için anlaşma imzaladı.

2013-2014 sezonunda ekrana gelecek dizinin senaryosunu şimdiye kadar başarılı olmuş birçok diziye imza atan Ahmet Yurdakul yazmaya başladı.

Dizinin ana kahramanlarından biri de Nâzım Hikmet. Nâzım Hikmet’i bu dizide, destanı kaleme aldığı yıllardaki haliyle izleyeceğiz.

 

“Kuvayi Milliye Destanı”nda Nazım Hikmet, İstiklal Savaşını halktan kişilerin gözü ile anlatır, destandaki her bir bapta halkın içinden bir kişi kendi hikayesini anlatmaya başlar. Sekiz bap’tan oluşan Kuvayi Milliye Destanı’nın başlangıç dizeleri: “Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır.” şeklindedir.

Giriş bölümünden sonra ise destanda anlatılan baplar sırası ile, Birinci bap: Yıl 1918-1919 ve Karayılan hikayesi. İkinci bap: Yıl yine 1919 ve İstanbul’un hali, Erzurum-Sivas kongreleri ve Kambur Kerim’in hikayesi. Üçüncü bap: Yıl 1920 ve Arhaveli İsmail’in hikayesi. Dördüncü bap: Nurettin Eşfak’ın bir mektubu ve bir şiiri. Beşinci bap: 920’nin 16 Mart’ı ve Manastırlı Hamdi Efendi ve Reşadiyeli Veli oğlu Memet’in hikayesi. Altıncı bap: Muharebeler ve düşman elinde kalanlar ve Kartallı Kâzım’ın hikayesi. Yedinci bap: 922 ağustos ayı ve kadınlarımız ve 6 Ağustos emri ve bir aletle bir insanın hikayesi. Sekizinci bap: 26 Ağustos gecesinde saatlar iki otuzdan beş otuza kadar ve İzmir rıhtımından Akdeniz’e bakan nefer.

(Milliyet)

Türk jetinin vurulduğuna dair kanıt yok

Suriye tarafından düşürüldüğü iddia edilen Türk jetinin parçaları üzerinde yapılan incelemede uçağın füze ya da uçaksavarla düşürüldüğüne dair bir bulguya rastlanmadı.

Suriye tarafından düşürüldüğü iddia edilen RF-4 tipi Türk keşif uçağının enkazını çıkarma çalışmaları tamamlandı.

Radikal gazetesinde yer alan habere göre; deniz dibinden aralarında 1200 kiloluk kanat ve kuyruk parçalarının da bulunduğu 20’ye yakın kritik parça çıkarıldı.

Çıkarılan parçalar üzerinde Jandarma Kriminal Laboratuvarı’nda fiziki ve kimyasal analizler yapıldı.

Sahnede dayanışma hattı

Tiyatro topluluk, dernek ve birlikleri ortak bir Tiyatro Platformu’nda birleşti

Tiyatro ve diğer sahne sanatları üzerindeki “baskı, yaptırım ve yasaklamalara karşı ortak mücadele” amacıyla “Tiyatro Platformu” kuruldu.

İBBŞT’nin yönetimini sanatçılardan alıp belediye bürokratlarına devreden yeni yönetmelik sonrası, Devlet Tiyatroları (DT) ile Şehir Tiyatroları’nın özelleştirilmesine ilişkin yapılan çalışmalara karşı durabilmek için de kurulan platform, çok sayıda profesyonel-amatör tiyatro topluluğu, tiyatro örgütü ve tiyatrocuların katılımıyla hayata geçti.

Platformda ilk olarak Şehir ve Devlet Tiyatroları‘ndaki güncel sürecin değerlendirileceği bir çalıştay düzenlenmesi kararı alındı. Çalıştay, 8-9 Eylül tarihlerinde Bursa’da Nilüfer Belediyesi’nin ev sahipliğinde toplanacak.

Toplantılarda, Platformun Geçici Yürütme Kurulu da belirlendi. Kurul, İŞTİSAN (İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçıları Derneği), ASSITEJ (Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Birliği Türkiye Şubesi), Türkiye Tiyatrolar Birliği, TOMEB (Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği), Batı Karadeniz Tiyatrolar Platformu, Akdeniz Tiyatrolar Birliği, DETİS (Devlet Tiyatrosu Sanatçıları Derneği), Tiyatro Eleştirmenler Birliği ve Amatör Tiyatrolar Çevresi temsilcilerinden oluşuyor.

Platformun dönem eşsözcüleri ise İŞTİSAN’dan Şehir Tiyatroları yönetmenlerinden Ragıp Yavuz ile Türkiye Tiyatrolar Birliği’nden tiyatro yönetmeni, oyuncu Orçun Masatçı oldu.

Ragıp Yavuz, platformun gerekliliğinden söz ederken “Hayat durmuyor. Baskılar durmuyor. Mücadele de durmaz” dedi.

Yavuz, Şehir Tiyatrosu yönetmeni olarak hiçbir bürokrat sanatsal görevlendirme emri, kararı veremez demekten, “Korkuya Karşı Özgür Tiyatro” diye haykırmaktan, bunca yıl Şehir Tiyatrolu’larla kulis, ter, alkış paylaşmış olmaktan onur duyduğunu belirtti:

“27 Şubat 2012’de Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi önünde yaktığımız ateşin Edirne’den, Bartın’a, Bursa’dan Bitlis’e, İstanbul’dan Urla’ya, İzmir’e, Midilli’ye, Irak’a, üniversite topluluklarından amatörlere, sokak tiyatrocularına, doğaçlamacılara nasıl büyük bir enerjiyle ulaştığını görmek, her gösteride, her atölyede, her söyleşide bunu solumak büyük bir güç verdi…

Samimiyet ve iç rahatlığıyla söyleyebilirim ki, Şehir Tiyatroları sanatçı ve emekçileri olarak seyircimiz ve omuz omuza olduğumuz sanatçı dost ve yandaşlarımızla birlikte yürüttüğümüz mücadele günbegün ve ülkenin her yanından izlenmekte, çoğalmakta, yeni beklentiler üreterek ve her gün yeniden umuda evrilerek güçlenmektedir…”

Sanatçılar Girişimi ise bu platformun genişlemesi için kaleme aldığı çağrı metninde şu ifadeler yer verdi:

“Siyasal iktidarın ülkemiz sanat alanlarında yaratmak istediği toplu yıkım ve yok etme politikaları her boyutuyla ortaya çıkmıştır. Artık yan yana gelip birlikte geniş bir dayanışma hattı örmenin dışında bir çözüm kalmamıştır. Saldırının her türlüsünü anında geri püskürtecek böyle bir güç çok kıymetlidir.”

İlk altın Servet Tazegül’den

Londra 2012 Olimpiyat Oyunları tekvando erkekler 68 kg mücadelesinde İranlı rakibini mağlup etmeyi başaran Servet Tazagül  Türkiye’ye ilk altın madalyasını kazandırdı.

Mavi köşede tatamiye çıkan Servet Tazegül’ün karşısında Dünya Şampiyonası’nda mağlup ettiği rakibi İranlı Mohammad Bagheri Motemed vardı.

İlk periyot oldukça durgun başladı. Periyodun ortasına doğru göğüs bölgesine attığı tekmeyle İranlı 1-0 öne geçerken, Servet kendisine karşılık verdi ve raunt 1-1 beraberlikle sonuçlandı.

İkinci raundun hemen başında iki isim de birer puan aldı ve skor 2-2’ye geldi. Göğsüne aldığı bir tekmeyle 3-2 geriye düşen Servet, hemen karşılık vermeyi başardı ve arka arkaya puanlar alarak son raunda 5-3’lük üstünlükle girdi.

Son raundda İranlı tekvandocu 1 puan almayı başararak skoru 5-4’e getirdi. Rakibinin aldığı ceza puanlarıyla üstünlüğünü iki farka taşıyan Servet, son saniyelerde bir puan kaybetti ve skor 6-5’e geldi. Maç bittikten sonra İranlı teknik ekibin skora yaptığı itiraz kabul edilmedi ve Servet Tazegül rakibini mağlup etmeyi başararak Türkiye’ye ilk altın madalyasını kazandırdı.

“Madalyayı annem için aldım”
Altın madalya sonrasında açıklamalarda bulunan Servet, “Çok mutluyum. 2008’den beri altını hedefliyordum. İki senedir hiç yenilgim yok. Sakatlığım vardı. Doktorlar benimle çok iyi ilgilendi. Maç günü ağrım kalmadı. Altın madalyayı anneme hediye etmek istiyorum. İki ay önce annemi kaybetmiştim” dedi.

(Eurosport)

Burcu da finalde

0

Londra 2012 Olimpiyat Oyunları kadınlar yüksek atlama branşı seçmelerinde mücadele eden Burcu Ayhan 1,93 metrelik derecesi ile  finale yükseldi. Yüksek atlamada ilk defa Türkiyeli bir atletin yarışacağı final cumartesi akşamı 21.00’de yapılacak.

Burcu, 1.75 ve 1.80’lik yükseklikleri ilk hakkında geçerken, çıta 1.90’a yükseldiğinde ilk hakkında hata yaptı. 1.90’ı da ikinci hakkında geçmeyi başaran milli atlet, 1.93 için atlamaya hazırlandı. Bu sene en iyi derecesi 1.92 olan Burcu, 1.93’ü ilk hakkında geçti ve büyük bir avantaj yakaladı.

En iyi dereceyi elde eden 12 kişinin finale gideceği seçmelerde, 14 atlet 1.93’lük derece elde edince hakemler ile sporcular arasında büyük bir pazarlık başladı. Dil engelini aşmakta zorlanan organizatörler ile atletler arasında anlaşma bir süre sağlanamadı.

11, 12, 13 ve 14. sıradaki sporcular bir atlayış daha yapmak istedi. Burcu, sekizinci sırada bulunduğu için 1.96 için atlamadı. Böylece bir Türk atlet ilk defa Olimpiyat’ta yüksek atlama finaline yükselmiş oldu.

Müsabakadan sonra konuşan milli sporcu, “İlk Olimpiyat’ım, ilk deneyimim. Antrenörüm ile final hedeflemiştik. Oldu. Çok heyecanlıydım” ifadelerini kullandı.

Dünya ve Avrupa şampiyonlarında bronz madalyaları bulunan Alman Ariene Friedrich ise elendi.

(Eurosport)