Ana Sayfa Blog Sayfa 4609

ABD yeni nükleere izin vermeyecekmiş; ne diyorsunuz Sayın Yıldız?

ABD’de nükleer enerji izinlerini düzenleyen en yetkili kurum olan Nükleer Düzenleme Komisyonu (NRC), salı günü aldığı kararla yeni nükleer enerji santrali izinleri verme ve var olan ruhsatların sürelerinin uzatılması işlemlerini süresiz olarak durdurduğunu açıkladı.

Karar, çevreci ve nükleer karşıtı gruplar tarafından büyük sevinçle karşılandı.

Salı günü yapılan açıklama, ABD Temyiz Mahkemesi’nin 8 Haziran 2012’de NRC aleyhine aldığı bir kararın uygulanmasıydı aslında. Süreç şöyle gelişti: NRC, nükleer atıkların nasıl işlemlere tutulması gerektiğini düzenleyen “Atık Güvenliği Kararnamesi ve ilişiğindeki Geçici Depolama Kuralları” nı 2010 yılında güncelledi. Bu güncellemenin ardından, ABD’nin güney eyaletlerinde faaliyet gösteren nükleer karşıtı “Temiz Enerji için Güney İttifakı” adlı platform tarafından NRC’ye “Ulusal Çevre Politikaları Kanunu’nu (NEPA) ihlal ettiği iddiasıyla dava açıldı. Mahkeme 8 Haziran’da verdiği kararla iddiayı doğru buldu. Bu karar, iki çok önemli anlama geliyor: 1) Sasıl saklanması gerektiği konusunda bilimsel ve kalıcı bir çözümün hala bulunmadığı nükleer atıklar sorununun “bir gün, zamanı geldiğinde” çözüleceği savı, ve 2) Tükenmiş nükleer yakıtların güvenli bir şekilde reaktör yakınlarında tutulabileceği düşünceleri mahkeme tarafından geçersiz sayıldı.

NRC tarafından salı günü yapılan açıklama da bu durumu gözler önüne seriyor. Açıklamada “Nükleer atık konusunun çözümü için nasıl bir yol izleyeceğimize henüz karar vermedik. Tüm reaktörlerde uygulanabilecek genel bir sistem mi geliştirilmeli, her reaktör alanı için özel bir çözüm mü bulunmalı, yoksa bu ikisinin karışımı bir metot mu en doğrusu olur, bunlar araştırıyoruz. Ancak mahkeme tarafından verilmiş bir karar var ve biz bu karara uymak durumundayız. Bu nedenle mahkemenin de altını çizdiği nükleer atık sorununu çözene kadar yeni lisans vermeyeceğiz” dendi.

Temyiz Mahkemesi’ne başvuruda bulunan çevreci ve nükleer karşıtı gruplardan bazılarının avukatı olan Diane Curran mahkemenin kararından hoşnut olduklarını belirtti ve ekledi: “Ancak NRC, nükleer atıkların çevreye verdiği zararın araştırılması noktasında gerekenleri hala yapmıyor, ayak sürüyor.” Curran, NRC’nin aldığı bu son kararla lisanslar hakkında verilen nihai onay işlemlerinin durdurulduğunu, ancak lisanslar için gerekli olan diğer ön çalışmaların devam edeceğini de belirterek “NRC’nin şimdi, aslında yıllar önce tamamlamış olması gerekeni yapıp nükleer atıkların saklanması ve bertaraflarının çevreye verdiği zararlar üzerine kapsamlı bir çalışma yapması gerekiyor” dedi.

Temiz Enerji için Güne İttifakı Genel Müdürü Stephen Smith de NRC’nin kararından memnun olduklarını belirterek “Nükleer enerji temiz bir enerji değil. Çünkü uzun vadeli radyoaktif ve zehirli atıklar üretiyor, dahası bu atıkların güvenli biçimde nasıl bertaraf edilebileceğini de henüz bilmiyoruz. Biz nükleer enerji lisanslarının durdurulması gerektiğine inanıyoruz.Çocuklarımızı ve hatta torunlarımıza miras niyetine nükleer atıklar bırakamayız!” diyor.

(Yeşil Gazete, Commondreams.org)

Erkek arkadaşı Neo Nazi olduğu için olimpiyat takımından çıkarıldı

Londra 2012 Olimpiyat Oyunlarına Almanyanın 8 tek kürek takımının sporcusu olarak katılan Nadja Drygalla, erkek arkadaşı Michael Fischer’in aşırı sağcı Nasyonal Demokrat Parti (NPD) yöneticilerinden olduğu ortaya çıkması üzerine olimpiyatlarda mücadele edemeyeceği gerekçesi ile takımından ayrıldı.

Nadja Drygalla, bunun üzerine basına yaptığı açıklamada kendisinin ırkçı olmadığını ve bu tür düşünceler ile bir ilişkisi olmadığını söyledi. Drygalla’nın erkek arkadaşı Michael Fischer ise, aşırsı sağcı parti NPD’den uzaklaştığını açıkladı.

Alman Basın Ajansı dpa’ya konuşan Michael Fischer, Mayıs ayında NPD üyeliğinden istifa ettiğini söyledi. NPD’nin Mecklenburg-Vorpommern eyaleti teşkilat başkanı Stefan Köster istifayı doğruladı.

Aşırı sağla mücadele amacıyla faaliyet gösteren “Endstation Rechts” isimli sivil toplum örgütünün yönetiminden Julian Barlen ise Michael Fischer’in istifasını inandırıcı bulmadığını söyledi. Barlen, “Genelde NPD’den ayrılanlar ya tehdit edilir ya da kaba muamele görür. Michael Fischer’e böyle bir tepki gösterilmemesi son derece manidar” dedi.

Federal Meclis Spor Komisyonu Başkanı Dagmar Freitag, Drygalla olayının komisyon gündemine alınabileceğini açıkladı. Almanyada bir kişinin partnerinin ırkçı olmasının kişinin kendi haklarının engellenip engellenemecyeğinin doğruluğu konusu tartışılıyor. Yeşiller Partisi ve Sol Parti’den konuyla ilgili yapılan açıklamalarda, “Freitag’ın önerisinin memnuniyetle karşılandığı” belirtildi.

Hrıstiyan Demokrat Partili (CDU) Savunma Bakanı Thomas de Maiziere ise Nadja Drygalla’nın özel hayatının kamuoyuna yansıma tarzını eleştirdi. Bakan de Maiziere, “Burada sınırlar nerede? Sporcuların arkadaş çevresinin en ince ayrıntısına kadar taranıp araştırılmasında kamuoyu ne kadar haklıdır?” diye tepki gösterdi.

“Irkçı” tavrın Londra 2012’de yaktığı sporcular

Londra Olimpiyatları’nda mücadele eden İsviçre Milli Futbol Takımı’nda forma giyen Michel Morganella, Güney Korelile’e tehditkâr ve ırkçı ”tweet”ler attığı için kadrodan çıkarılmıştı. Yunan üç adım atlamacı Voula Papachristou da Twitter’de yazdığı “ırkçı mesajlar” sebebiyle Yunanistan’ın olimpiyat kadrosundan atılmıştı.

(Deutsche Welle)

Yavru Caretta Caretta’ların ışıkla dansı – İbrahim Güngör

Mersin Valiliği 2013 yılında düzenlenecek Akdeniz Oyunları maskotu olarak Caretta Caretta’yı seçmiş. Bölgedeki neredeyse her belediyenin, beldenin simgesi de Caretta Caretta. Lakin Caretta Caretta’lar ne yazık ki yeteri kadar korunmuyor. Sahillerimizde ışıkla ölümüne dans ediyorlar.

Fotoğraf: Walter Helbling

Temmuz – Ağustos ayları yavru Caretta Caretta’ların yuvadan çıkma zamanı. Yavrular dolunayda yakamozlara doğru hayatlarının ilk adımlarını atar ve hayatları boyunca gelecekleri sahilin adını akıllarının bir köşesine yaza yaza denize ulaşırlar.

Yumurtadan çıkan her yavru Caretta Caretta, yumurtadan çıktığı gün yönünü bulup denize ulaşmak zorundadır. Tabii alıcı kuşlardan kurtulabilmeyi becerir,  yengeçlerden kaçabilir, köpeklerin ve diger yırtıcıların saldırısına uğramazlarsa  yani yeteri kadar şanslılarsa denize ulaşabilirler ancak.  Binde  iki veya üçtür yaşama şansları. Yumurtadan çıktıkları andan ilk beslenme ve büyüme alanlarına yani denize ulaşabilirlerse hayatta kalırlar. Bu bahsettiklerimiz işin doğal yanı, Caretta Caretta’ların bin yıllık ezberi. Bir de işin doğal olmayan, yavrulara bildiklerini unutturan tarafı var bu sürecin. O da insan faktörü, insan kaynaklı kirlilikler. Yavru Caretta Caretta’lar yumurtadan çıktıkları anda ışığa yönelirler.  Onların ışıktan anladığı ay ışığıdır elbette. İzlerini takip ederseniz  şanslı olanlarının ay ışığına doğru yola çıktığını ve denizle buluştuğunu anlayabilirsiniz. Ama eğer sahil ışıklandırıldıysa, yuvaların olduğu alanlarda yoğun ışık varsa, bu yavruların hayatta kalma şansları neredeyse sıfırdır. İzlerini takip ettiğinizde, yavruların yumurtadan çıkar çıkmaz sahildeki yuvalarından çıkıp  ışıklara yöneldiğini görürsünüz. İşte onların hayatta kalma şansları tükenmiştir. Yavruların yumurtadan yoğunluklu olarak çıktığı zamanlarda caddelerde onlarca ölü yavru Caretta Caretta görürsünüz buralarda. Bazı vatandaşlar yolunu şaşıran canlı yavruları elleri ile  alıp denize götürmeye çalışırlar ama bu da doğal döngüyü bozduğundan ne yazık ki yavruların  yaşama ihtimalini arttırmaz.

Geçen hafta  Türkiye sahillerindeki 2 bin 400 yuvanın 524’üne ev sahipliği yapan Anamur’da,  Anamur Çevre İnisiyatifi olarak kaymakamlığa bir dilekçe ile başvurduk. Sahildeki tesislerin ışıklarının ve sokak lambalarının kapatılmasını ve perdelenmesini istedik.  Bu binde iki veya üç yaşama şansı olan yavru Caretta Caretta’lar için daha önce de belirttiğimiz gibi hayati önem taşımakta. Geçtiğimiz yıllarda Deniz Kaplumbağaları ve Doğa Koruma Derneği olarak, Caretta Caretta’ların yuvadan çıkma dönemlerini Anamur Kaymakamlığı’na ve  Anamur Belediyesi’ne bildirip, her yıl yavruların yumurtadan çıkma dönemlerinde sahil şeridindeki ışıkların kapatılmasını ve perdelenmesini sağlıyorduk. Bugün resmî kurumlar olageleni bile yapsalar, yüzlerce Caretta Caretta yavrusunu korumuş  oluruz. Ama biz henüz Anamur Çevre İnisiyatifi olarak Kaymakamlığa verdiğimiz 5916 no’lu dilekçemize bir cevap alamadık.  Belli ki yetkililer için bu yavruların korunması bir önem arz etmiyor.

Caretta Caretta yavruları korunmuyor, STK’ların bu yavruları koruma çabaları yerel yönetimler tarafından yeteri kadar desteklenmiyor ama Mersin Valiliği, 2013 yılında Mersin’de düzenlenecek Akdeniz Oyunları’nın maskotu olarak  Caretta Caretta’yı seçiyor. Anamur Belediyesi de her fırsatta bu sevimli yavruları bir simge olarak kullanıyor. Yaman çelişki dedikleri bu olsa gerek.

Biz Türkiye’nin en güney ucundan tüm yetkililere ve doğa severlere bir kez daha çağrıda bulunuyoruz. Yuvalamanın olduğu  Türkiye sahillerinde  deniz kaplumbağa yuvalama alanlarının tümünde, İskenderun’dan Dalyan’a kadar tüm sahil şeridinde,  deniz  kıyısındaki tüm ışıklar perdelenmeli ve kapatılmalıdır. Aksi halde  bu gidişle bu bölgenin maskotu olarak seçilen Caretta Caretta yavrularının soyu tükendi tükenecek.

Caretta Caretta yavrularının ışıkla dansı ölümle değil, yaşamla son bulsun. Bin yıllardır sahillerimizi seçen bu canlıları hep beraber koruyalım, korunmaları için elimizden geleni yapalım.

İlgili yazı ilk olarak acikradyo.com.tr/ de yayınlanmıştır.

 

İbrahim Güngör

Anamur Çevre  İnisiyatifi Eş Başkanı

 

Milliyetçiler, Mazlumder’e satırlarla saldırdı

Mazlumder İstanbul Şubesi’nin Uludere için düzenlediği meşaleli yürüyüşe 5-10 kişilik bir grup silah ve satırlarla saldırdı. Olayda herhangi bir can kaybı ve ciddi yaralanma yok. Mazlumder İstanbul Şube Başkanı Cüneyt Sarıyaşar saldırı anını Timetürk’e anlattı

Mazlumder’in Roboski katliamında ‘adalet’ talebiyle Fatih Cami avlusunda vereceği iftar yemeğine, provakatif bir grup saldırdı. Türk bayrağı açan grup ,Mazlumder üyelerine tabanca çekti. Grup, Mazlumder’in “Ümmetin yolu Kürdistan’dan geçer” pankartına “Burası Fatih, burada Kürdistan lafını kullanamazsınız” diyerek saldırdı

Roboski katliamında “adalet” talebiyle Fatih Cami avlusunda iftar yemeği verip, Saraçhane Parkı’na yürüyüş düzenleyecekti. Ancak, ülkücüler, cami avlusunda açılan iftar sofrasına, açılan resimlere sallamalarla, sopalarla saldırdı. Türk bayrağı açan, silah çeken grup, ortalığı dağıttı.Saldırı sonrası provakatif grup kaçarken emniyet güçleri olaya müdahale etti. Mazlumder saldırıya rağmen Saraçhane Parkı’na yürüyüşü gerçekleştirdi

Mazlumder Şube Başkanı Sarıyaşar: “Sizi yaşatmayız” dediler

Mazlumder İstanbul şube Başkanı Cüneyt Sarıyalar Timetürk’e yaptığı açıklamada olayı şöyle anlattı: “Biz daha yürümemişken yürüyüş düzeni oluşturmaya çalışıyorken, beş on kişilik bir grup geldi ve yerde duran pankartlarımza saldırdılar. Bağırmaya başladılar, sizi burada yaşatmayız defolun gidin dediler. Onlar öyle saldırınca millette bir arbede yaşandı. Bir tanesi tabanca çekti, diğerleri bezbol sopası, döner bıçağı ve satırlıydı. Biz bunun üzerine hemen anons ettik ve arkadaşlarımızın sakin olmasını istedik ve pankartları toplayın dedik. O arada Hüda Kaya hanım başta olmak üzere, beş altı arkadaşımız darp neticesinde yere düştü. Fatih Cami cenaze kapısından hemen polisleri çağırdık. Bu bize saldıran grup kaçtı. Polis, bize “yürümeyin” dedi. Biz, “hayır yürüyeceğiz ama yürüyüşümüzü hızlandıracağız” dedik ve Saraçhane Parkı’na kadar yürüdük. Olayda kimse göz altına alınmadı. Arkadaşlarımızın bazıları darp edildi ciddi bir yaralanma söz konusu değil. Biz de şimdi yürüyüşümüzü sonlandırdık ve ayrılıyoruz” dedi.

Mazlumder şu anda, karakola gitmiş durumda ve olayla ilgili bilgi veriyor…

Timetürk / Murat Gerger

Belçika’da çatlayan nükleer reaktör kapatıldı

Scheldt nehri kıyısında bulunan Doel nükleer santrali

Belçika’nın kuzeyinde, Hollanda sınırındaki Scheldt ırmağı kıyısında bulunan Doel nükleer santralinin 3 nolu reaktörü, reaktör kalbinde çatlak tespit edilmesi nedeniyle kapatıldı. Çevresinde 75 km çapındaki bir alanda 9 milyon insanın yaşadığı ve Avrupa’da nüfus yoğunluğu en yüksek alanda bulunan nükleer santral olarak bilinen Doel’de 4 reaktör bulunuyor. Kapatılan Doel 3, 1982’de açılmıştı ve 2022’ye kadar çalıştırılması planlanıyordu.

Yetkililer güvenlik testleri sırasında rekatör kalbinde çatlak tespit edilen Doel 3’ün Ağustos ayı sonundan önce açılmayacağını, güvenli bulunmazsa daha uzun süre de kapalı kalabileceğini bildiriyorlar.

Fransız Electrabel şirketinin GDF Suez ünitesi tarafından işletilen Doel 3, 1006 MW kurulu gücünde. Belçika’nın Nükleer Güvenlik Komitesi FANC, ülkenin güneyindeki Tihange nükleer santralinin 2 nolu reaktöründe de incelemelerin sürdüğünü ve sorun bulunması halinde bu reaktörün de Eylül ayında kapatılabileceğini açıkladılar.

Şu anda elektrik üretiminin yaklaşık yarısını nükleer enerjiden karşılayan Belçika uzun süredir nükleerden çıkış konusunu tartışıyor.

Nükleer reaktörlerde reaktör kalbinde, özellikle yüksek basınç bulunan bölümlerdeki çatlaklar büyük tehlike yaratabiliyor. Yaşlanan nükleer santrallerde kaza riskinin arttığı da bilinen bir durum. 1 ve 2 nolu reaktörleri 1975’de, 3 nolu reaktörü 1982’de, 4 nolu reaktörü 1985’de açılan Doel de oldukça Avrupa’nın yaşlı nükleer santralleri arasında bulunuyor.

Reuters ve Wall Street Journal’dam derlenmiştir.

(Yeşil Gazete)

Dünya suyunu tüketiyor, taşıma suyla değirmen dönmüyor

0

Dünya nüfusunun yaklaşık 4’te birinin bulunduğu bölgelerdeki yeraltı su rezervlerinin giderek boşaldığı ortaya çıktı.

Montreal’deki McGill ve Hollanda’daki Utrecht Üniversiteleri’nden araştırmacıların dünyanın dört bir yanından topladıkları yeraltı suyu kullanım verilerini bilgisayarda geliştirdikleri modelleme programlarından elde ettikleri yeraltı su rezervleriyle karşılaştırdılar.

Araştırmanın sonuçlarına göre, çoğu Asya’da olmak üzere 1.7 milyar insan yaşadıkları bölgedeki yeraltı sularının bitmesi ve buna bağlı

olarak ekosistemlerin çökmesi tehlikesiyle karşı karşıya.

Araştırma ekibinden McGill Üniversitesi’nde görevli Tom Gleeson araştırmanın sonuçları için “insanı tokatlayarak uyandırıyor” yorumunu yapıyor.

Yeraltı suları dünyadaki içilebilir ve donmamış haldeki suların %99’undan fazlasını oluşturdukları için çok büyük öneme sahipler. Tom Gleeson’a göre, bu devasa rezervler doğru yönetildikleri takdirde giderek büyüyen nüfus ve açlık sorununa çözüm olabilecek potansiyelleri de içlerinde barındırıyorlar.

Dünyadaki yeraltı su rezervlerinin yaklaşık %80’inin mevcut durumda “sürdürülebilir” biçimde kullanıldığını belirten araştırma, geri kalan %20’lik kısmın görece ufak bir oran gibi gözükse de özellikle tarımsal üretim anlamında kritik öneme sahip bölgelere denk düştüğünü gösteriyor. Bu bölgelerin bazıları şöyle sıralanıyor: Batı Meksika, Büyük Ovalar, Kaliforniya Vadisi, İran ve Suudi Arabistan.

Farklı tarımsal faaliyetler için harcanan su miktarını araştıran çalışmalar, “bir bardak kahve için gerekli kahve çekirdeğinin üretiminde 140 litre su harcandığı” gibi çarpıcı olguları ortaya çıkarmışlardı. Bu sayının, üretim yüksek yağış alan Kolombiya yağmur ormanlarında yapılsa da, kurak Etiyopya yaylalarında yapılsa da aynı olduğu gerçeği tarım ve su idaresi arasındaki güçlü bağlantıyı ortaya koyuyor.

Araştırmayı yürüten ekipten Tom Gleeson’a göre, yeraltı su kullanımına sınırlar getirilmesi, verimli sulama sistemleri ve daha az (ya da hiç!) et tüketen beslenme şekillerinin oluşturulması su sorunun çözümünde önemli rol oynayabilir.

Yeraltındaki akiferlerin miktarı hakkında Britanyalı bilim insanları tarafından geçtiğimiz Nisan’da yapılan bir araştırmada Afrika kıtasının büüyk bölümünün altında devasa akiferler olduğu tespit edilmişti. Britanya Jeolojik Araştırmalar Londra Üniversitesi araştırmacılarının yaptığı hesaplarda Afrika’nın yeraltındaki su miktarının, kıtanın yüzeyinde bulunan su miktarının yaklaşık 100 katı olduğu tahmin edilmişti.

Bilim insanlarına göre bu rezervlerin kullanım yolu bulunursa İklim Değişikliği’ne karşı bir koruma sağlamaları mümkün olabilir. “Ama sürdürülebilir bir yönetim modeli kurulması şart!” diye de ekliyorlar, aynı bilim insanları.

Rezervlerin büyük kısmı Libya, Cezayir, Mısır ve Sudan gibi oldukça kurak bölgelerde; ancak bu akiferleri su yüzüne çıkarmak sürdürülebilir değil. Sistem, kendi kendini doldurmayan bir depodan sürekli su çekilmesine benziyor.. Libya’nın bu konuda yürüttüğü Büyük İnsan Yapımı Nehir Projesi, 25 milyar dolarlık maliyeti ile yeraltından çektiği 40.000 yıllık olduğu tahmin edilen suyu Trablusgarp, Bingazi ve Sirte gibi şehirlere günde 6.5 milyon ton gibi yüksek bir miktarda gönderiyor.

Devrik lider Kaddafi’nin en büyük projelerinden biri olan İnsan Yapımı Nehir’in bu hızla 60-100 yıl içinde tüm yeraltı rezervini bitireceği tahmin ediliyor.

Soru belli: “Ya sonra?”

(Yeşil Gazete, Trust.org, Reuters)

 

 

Karbon Pazarı’nın önlenemez çöküşü

Buzdolabı ve klima gibi soğutucularda kullanılan HFC-23 gazı etrafında dönen oyunlar, sera gazlarını piyasa mekanizmalarıyla yok etme girişiminin halihazırda işlemediğini bir defa daha ortaya koydu.

Birleşmiş Milletler Temiz Kalkınma Mekanizması sisteminde iklim için zararlı gazlar verdikleri zarara göre derecelendirilip, gelişmekte olan ülkelerde bu gazların üreticilerine bahse konu derecelendirmeye göre üretimi azaltmaları ölçüsünde “karbon kredisi” veriliyordu. Soğutucularda kullanılan HFC-22 gazının üretimi sırasında ortaya çıkan atık gaz HFC-23 de yüksek seragazı etkisi nedeniyle bu sisteme dahil edilmişti.

Ancak, kısa süre içinde HFC-22 gazı üreten tesisler, üretim sırasında ortaya çıkan HFC-23’ü yok etmek için kazandıkları krediden nasıl kâr çıkarabileceklerini keşfettiler. Sistem altında bir ton karbon dioksit azaltımı için bir krediye hak kazanılırken, HFC-23’ün yok edilen her bir tonu yaklaşık 11.000 kredi kazandırıyor. Dolayısıyla, başta Çin ve Hindistan olmak üzere gelişmekte olan ülkelerdeki üreticiler bir yandan HFC-22 üretimini artırırken, bir yandan da kendi üretimleri sonucu ortaya çıkan HFC-23’ün bertarafından kâr sağlıyorlar.

Üretimdeki bu artış, ölçek ekonomisi yarattığı için HFC-22 gazının maliyeti de düşüyor. Maliyetteki düşüş ise gelişmekte olan ülkelerdeki soğutucu üreticilerini, ürünlerinde HFC-22 gazını kullanmaya teşvik ediyor ve bu da daha fazla HFC-23’ün ortaya çıkmasına sebep oluyor.

19 büyük HFC-22 üreticisi ise 2005’den beri büyük kâr sağladıkları sistemden memnun. Aradan geçen yedi sene içinde hatırı sayılır bir çıkar grubu haline gelen bu üreticiler, HFC-23’ün Temiz Kalkınma Mekanizması kapsamından çıkarılması halinde üretim sırasında ortaya çıkan atık gazı doğrudan atmosfere bırakacakları tehdidini savuruyorlar.

Yeşil Gazete/NY Times

Alanya’da “kızıl felaket”

Antalya’nın Alanya İlçesi’nde dünyaca ünlü Kleopatra Plajı’nda deniz, yağmur suyu drenaj hattından gelen kırmızı renkli su nedeniyle kızıla dönüştü. Denizde oluşan köpük ve kırmızı renk nedeniyle yerli ve yabancı turistler plajı terketti. Zabıta ve diğer kurumların görevlileri, kirlilik ihbar üzerine plaja geldi ve numune aldı. Alanya Belediyesi, yapılan ilk incelemede, insan sağlığına zararlı bir durum belirlenemediğini bildirdi.

Sabah saatlerinden itibaren plaja akan ve sebebi henüz öğrenilemeyen kırmızı renkli su nedeniyle, tatilcilerden bazıları ‘kirliliğin devam etmesi halinde asla denize girmeyeceklerini’ söyledi. Kirliliğin şimdiye kadar çözülmesi gerektiğini belirten tatilcilerden Ali Gündüz, “Alanya dünyadaki en önemli turizm kentleri arasında yer alıyor. Elde olmayan bir nedenle kirlilik oluştuysa bile müdahale edilmesi gerekirdi” dedi.

Alanya’da yerleşik yaşayan Polonyalı Igor Teizde ise bunun bir felaket olduğunu ve kirliliğin her geçen yıl arttığını öne sürerek, kirlilik nedeniyle evini satmayı düşündüğünü, plajın yeterince temiz tutulmadığını söyledi.

DHA
Haberleri Paylaş
FacebookMixxDeliciousTwitterGoogleDiggYahooRedditmyspaceFriend FeedStumble Upon

Afrika’da tokluk öldürüyor!

0

Sahraaltı Afrikası, birçoğumuzun aklında savaş, açlık ve felaketlerle yer etti. Açlıktan kırılan insanların fotoğrafları belleklerimize kazındı. Oysa şimdilerde, bu bölgedeki insanlar alışılanın tam tersi bir tehditle karşı karşıya: Obezite.

Dünyanın en eski ve güvenilir tıp dergilerinden The Lancet’ta yayımlanan bir araştırmanın sonuçlarına göre, nüfusu bir milyarı geçen Sahraaltı Afrikası’nda yer alan ülkelerde, gelişmiş ülkelerin hastalıkları görülmeye başlandı. Bunların başında da obezite geliyor. Beden kitle indeksindeki artış, bir sonraki neslin obezite tehdidi altında olduğuna işaret ediyor. Bölgede, annelerdeki obeziteye bağlı olarak yaşanan yenidoğan ölümlerinin çok yüksek olması da endişe verici.

Dünyanın en yoksul ülkelerinde obezite riskinin artması, tartışmaları da beraberinde getiriyor. Evrimsel mirasın rolünü vurgulayan bir teoriye göre, şehirleşmeyle gelen yeni yaşam ve beslenme şekli, yoksul ülkelerde fazla kiloya neden oluyor.

Yıllarca aç kaldılar, yağ depolamaya alıştılar

Afrika, Asya ve Polinezya gibi yoklukla sınanmış ülkelerin halklarının yüzyıllarca maruz kaldığı kıtlığın, bu kişilerin genlerinin yağ birikimini teşvik etmesine neden olduğu düşünülüyor. Buna da, “tutumlu gen hipotezi” deniyor.

Tutumlu gen hipotezine göre, dönemsel olarak kıtlık ve bolluk yaşanan bu ülkelerde insan bedeni, birbirini izleyen açlık ve bolluk dönemlerine alışkın. Kıtlıkta hayatta kalmak için bolluk zamanında bol bol yağ depolayan hücrelerin bu davranışı genlerle sonraki nesillere de aktarılıyor. Bugün büyük şehirlerle fast food tipi yiyeceklerle beslenen bu insanlar, kıtlık dönemi olmayan bir bolluk yaşıyor ve bu sebeple de sürekli yağ depoluyor.

Yüksek kalori alıyorlar, az hareket ediyorlar

Ancak bu hipotezi yanlışlayan araştırmalar da bulunuyor. Araştırmaların işaret ettiği ortak etkense söz konusu ülkelerdeki insanların yaşam ve beslenme şekillerinin radikal bir biçimde değişiyor olması.

Lancet’teki araştırmanın başındaki isim Jenny Cresswell, şehre taşınan insanların hareketinin azalmasını ve yiyeceklerin kalorisinin artmasını, obeziteye neden olan başlıca etkenler arasında sayıyor.

DHA

KKTC’de eşcinsellik serbest bırakılacak

Kuzey Kıbrıs’taki eşcinseller, KKTC yasalarındaki eşcinsellik suçunun insan haklarına aykırı olduğuna hükmetmesi için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.

Kuir Kıbrıs Derneği (Homofobiye Karşı İnisiyatif Derneği) tarafından, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan dava için bir basın açıklaması yapıldı. Açıklamada şöyle denildi:

Kuir Kıbrıs Derneği, İngiltere’deki Humun Dignity Trust örgütü ile temas kurmuş ve iki örgütün avukatları, ortaklaşa bir şekilde hazırlanarak AİHM’e başvurmuştur. Sözkonusu başvuru, AİHM kararları çerçevesinde, Kuzey Kıbrıs’taki insan hakları ihlallerinden sorumlu ülke olan Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa’da benzer yasaların uygulandığı ülkeleri geçmişte uyarmıştır. Birleşik Krallık aleyhine 1981 yılında, İrlanda aleyhine 1989 yılında ve Kıbrıs Cumhuriyeti aleyhine 1993 yılında vermiş olduğu kararlarla, böyle bir uygulamanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 8. Maddesi ile korunan özel hayata saygı hakkının ihlali olduğuna karar vermiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti bu yasanın uygulanmadığı şeklinde savunma yapmış olsa bile, AİHM sadece “böyle bir yasanın varlığının dahi özel hayata saygı hakkının ihlali olduğuna” karar vermiştir. AİHM, özel hayata saygı kavramını tanımlarken bazen bir kişinin fiziksel ve sosyal kimliğininin bütün unsurlarını kapsamakta olduğunu ve örnek olarak, cinsiyet kimliği, ve cinsel yönelim ve cinsel hayat AİHS’in 8. maddesinin kapsamına girdiğini kabul etmiştir.

Kuzey Kıbrıs, “erkekler arası eşcinsel ilişkilerin” cezalandırıldığı Avrupa’daki en son coğrafyadır. Söz konusu cezalandırma, Kuzey Kıbrıs’ta kişilerin özel hayat hakkını ihlal ettiği gibi, kişilerin özgürlüklerinden mahrum kalmasına da yol açmaktadır. Bununla beraber, mahkemeye çıkarılan kişilere cinsel ilişkiye girip girmediklerini anlayabilmek amacıyla hastanelerde anal muayene de yapılmaktadır. Bu muayenelerin rıza dışında yapılması, AİHS’in 3. Maddesi ile korunan insanlık dışı muamale yasağının ve yine özel hayata saygı hakkının ihlali oluşmaktadır.

Yeşil Gazete