Ana Sayfa Blog Sayfa 4595

Solcular sanalda bile bölünüyor

THY saldırısı sonrası birbirine giren Redhack ve Anonymous Türkiye, hurriyet.com.tr’ye konuştu. Redhack, “Anonymous Türkiye gerçek değil, zaten geçen yıl bizim ekipteydiler, onları kovduk” derken, Anonymous Türkiye ise “Anonymous Redhack’in dediği gibi belli bir merkeze bağlı değildir, dileyen herkes Anonymous’un ta kendisidir.” dedi.

Redhack: ‘Onları kovduk’

Anonymous Türkiye’nin Anonymous ile bir ilgisinin bulunmadığını belirten RedHack, şu sözleri kaydetti: “Bugün Anonymous Türkiye adıyla oraya buraya saldıran grup aslında daha dün, 2011’de, Redhack içindeydi. Sonra bizim hack kültürümüze uygun olmadıkları için onları kovduk.”

 
Anonymous’un kendi grupları gibi olmadığını belirten Redhack sözlerini şöyle sürdürdü: “Dünya genelinde herkes kendini Anonymous’a bağlı gösterebilir. Zaten grubun özelliği de bu. Bizim gibi değil. Ancak @anonsturkey grubunun gerçek Anonymous ile uzaktan yakından bir ilgisi yok. Sadece onu kullanıyorlar, o kadar.”

 “Gerçek Anonymous ile görüşeceğiz”

Anonymous Türkiye’nin yaptıklarından grubun merkez tarafının haberinin olmadığını dile getiren Redhack,”Sol Haber’e yapılan saldırı sonrası Anonymous’un merkezine gerekli açıklamaları yapacağız, gerekeni onlar yapsın.” Merkez tarafın bu konuda tavır almaması halinde Redhack, Anonymous ile olan dostluklarının zedelenebileceğini de söyledi.

“DDOS saldırısından başka bir şey bilmiyorlar”

Anonymous Türkiye’nin hack olayından çok da anlamadığına dikkat çeken Redhack, sadece siteye erişimi engelleyen DDOS türü saldırı kullanabildiklerini sözlerine ekledi.

“Anonymous Türkiye kolu bizde”

Kendilerinin Anonymous Türkiye ayağını yürüttüğünü belirten Redhack, Türkiye’de muhatap alınacak adresin @anonsturkey değil @TurkeyAnonymous olduğunu söyledi.

“Herkes bizi arıyor”

ABD’nin kendilerini resmi olarak kınadığını kaydeden Redhack, sözlerini şöyle tamamladı: “Interpol dahil herkes bizi arıyor. Kendilerini Anonymous olarak tanıtan grubun RedHack’e saldırarak kimlere hizmet ettiklerinin düşünülmesi gerekir.” dedi.

Anonymous: “THY haberi, Redhack’le iplerimizi kopardı”

Redhack’in ardından Anonymous da Hürriyet’e konuyla ilgili açıklama yaptı.

 
“Anonymous Redhack’in dediği gibi belli bir merkeze bağlı değildir, dileyen herkes Anonymous’un ta kendisidir” diyen @anonsturkey hesabını kullanan Anonymous Türkiye, bu gruba bağlı üyelerin birbirini tanımadığına dikkat çekti.

 
Redhack ile bizzat kendilerinin kararıyla yollarını ayırdıklarını söyleyen Anonymous Türkiye, Redhack ile geçmişlerinde bağlantı olduğunu doğruladı ve şunları söyledi: “Geçen yil sansüre tepki için sitelere saldıracaktık. Biz de o anlamda açığını bildiğimiz siteleri onlarla paylaşmak istedik.”

 
Sol Haber’de çıkan THY’ye saldırı haberini Redhack’e mâl etmelerinin bardağı taşırdığını kaydeden Anonymous Türkiye, bu noktadan sonra Redhack ile iplerin koptuğunu söyledi ve ekledi: “THY’nin sunucuları sağlam değildi, o yüzden saldırı sonrası 6 saat site kendine gelemedi. Redhack’in hack’lediğini söylüyorlar, ilgisi yok, çünkü o kadar güçlü değiller.”

 
NE OLMUŞTU

Dün akşam saatlerinde Türk Hava Yolları’nın internet sayfası hacker grubu Anonymous Türkiye tarafından saldırıya uğradığı iddia edilmiş ve saatlerce bu siteye erişim sağlanamamıştı. Ancak Sol Haber isimli bir sitede THY’nin sayfasının “Redhack” tarafından hack’lendiği yazılınca bu kez Sol Haber saldırıya maruz kalmıştı.

 
Kendilerine Anonymous Turkey diyen grup, THY saldırısının kendileri tarafından bizzat yapıldığını savunarak Sol Haber’i de yine aynı saldırı yöntemiyle (DDOS saldırısı) kısa bir süreliğine çökertmişti. Hacker grubu, Twitter hesabından yaptığı açıklamada sitede yayınlanan haberin değiştirilmesi gerektiğini yazmıştı.

 
Siteye bir süre erişim sağlanamazken, Sol Haber’in yayınladığı “RedHack THY’i hackledi” haberi ilerleyen saatlerde tamamen yayından kaldırılmıştı.

 
Sol Haber’in THY haberinde isimleri geçtiği için Anonymous Türkiye olduğunu iddia eden hacker grubu tarafından saldırıya uğramasının RedHack ile Anonymous’un arasını açtığı öne sürülmüştü.

Hürriyet

Kenan Evren depresyona girdi

Evren’in bunalıma girdiği, “Bu yaşa kadar insan yaşamamalı” dediği öğrenildi.
 

12 Eylül cuntasının lideri Kenan Evren’i muayene eden doktorlar “Duruşmaya katılırsa bayılabilir, kalp krizi geçirebilir” dedi. 12 Eylül darbesinin sanığı 95 yaşındaki Kenan Evren’in duruşmalara katılıp katılamayacağına ilişkin muayeneden geçtiği Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki hekimlere “Bu yaşa kadar insan yaşamamalı. Kimseye hayrım yok, zararımdan başka” dediği ortaya çıktı.
 
Vatan’ın haberine göre, 12 Eylül darbe davasına bakan özel yetkili Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı doğrultusunda, tedavi gördüğü Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne en yakın üniversite hastanesi olan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne sevk edilen Evren’e psikiyatrik, nörolojik, kardiyolojik, kulak-burun-boğaz, ürolojik, solunum sistemi, sindirim sistemi ve geriatri alanlarında 8 ayrı değerlendirme yapıldı.
 
“Kimseye hayrım yok”
Psikiyatrik değerlendirme bölümünde Evren’le soru-cevap şeklinde yapılan görüşmedeki bazı ifadelerine de yer verildi. Rapora göre Evren, doktorlara, “1917 doğumluyum. Birkaç aydır hastanede yatıyorum. (Günlük zorunlu ihtiyaçlarını etkileyen bazı zorlanmalar) nedeniyle güçlük yaşıyorum. Her yere yardımla gidiyorum. Kendi başıma bir şey yapamıyorum. Düğmelerimi bile ilikleyemiyorum. Bu yaşa kadar insan yaşamamalı.. Kimseye hayrım yok, zararımdan başka” dedi.
 
Doktorlar, Evren’in bu sözlerinden “düşünce içeriğinde depresif elemanlarının belirginleştiği” sonucuna ulaştı. Raporda Evren’in çay bardağını tutamadığının gözlendiği belirtilerek psiko-motor aktivitesinin yavaşladığı ve hafif derecede apraksisi olduğu (fiziksel yeterliliği ve hareket etme arzusu olmasına rağmen, öğrenilmiş anlamlı hareketleri gerçekleştirme yeteneğinin kaybı) belirtildi.
 
Evren’in bilincinin açık olduğu, yer-zaman-kişi oryantasyonun tam bulunduğu, algı bozukluğu olmadığı, ancak anlık ve yakın belleğinde zayıflama saptandığına yer verilen raporda “Uzak bellek yaşına göre yeterli bulunmuştur. Zekanın kabaca normal sınırlarda olduğu izlenimi edinilmiştir. Gerçeği değerlendirmesini bozan belirgin bir psikotik belirtisi yoktur” denildi. Raporda, Evren’in düşünce içeriğinde perseveratif biçimde (sürekli takıldığı bir konudan bahsetmesi) geçmişte yaşadıklarına yönelik temaların hakim olduğu da belirtildi ancak geçmişteki hangi konulardan sürekli bahsettiği belirtilmedi. Diğer değerlendirmelerde de Evren’in ayağa kalkabildiği, yürüyebildiği ancak desteğe ihtiyacı olduğu belirtilen raporda “Kabaca bunama yok. Kendisinin uzun süre ayakta durması ve yürümesi mümkün değil” denildi.
 
Psikolojik durumu bozuk
Evren’in 20’den fazla ciddi akut ve kronik hastalığı, 13 adet sürekli kullandığı ilaç ve çok sayıda gerekli hallerde kullandığı ilaç olduğuna dikkat çekilen raporda “Ancak yardımla günlük aktivitelerini yerine getirebilmektedir. Gaita ve idrar problemleri, tremoru (el titremesi) sosyal, fonksiyonel ve psikolojik durumunu bozmaktadır. Bu durumları göz önüne alındığında kendisinin tıbben duruşmaya katılması uygun değildir” denildi.
 
“Bayılabilir, kalp krizi geçirebilir”

Evren’in hipertansiyonu olduğu, iki koroner arterine 3 stent takıldığı, kalp krizi geçirdiği belirtilen raporda, duruşmaya katılması durumunda derin ven trombozu (toplardamar içerisinde pıhtı oluşması), akciğer embolisi, ileus (bağırsak tıkanması), kalp krizi ve bayılma riski olduğu belirtilerek “belirtilen sürelerde oturarak veya ayakta ifade vermesi ve sorgulanması tıbbi açıdan uygun bulunmamıştır. Bu tıbbi bulgular hastanın mahkemeye gerektiğinde doktor ve sağlık ekipmanı ile getirtilerek ifade vermesi durumunda sağlığı yönünden hayati tehlikeyle sonuçlanabilecek bir durum yaratabilir” denildi.

Yeşil Gazete

Ege’de 4 şiddetinde deprem

Ege Denizi’nde 4 büyüklüğünde deprem meydana geldi.
 
Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nden alınan bilgiye göre saat 03.35’te Ege Denizi’nde merkez üssü Sakız Adası açıkları olan 4 büyüklüğünde deprem oldu.

Henüz can kaybı olduğuna dair bir bilgi bulunmuyor.

Yeşil Gazete

El Salvador’da 7.4 şiddetinde deprem

Pasifik Okyanusu’nda El Salvador açıklarında 7.4 şiddetinde deprem oldu.
 
Deprem kıyıdan 125 km uzakta meydana geldi.
 
Deprem sonrası tsunami uyarısı yapılmadı.

PKK ve savaş – Ahmet Altan

Türkiye’de her şey müthiş bir kızışma içinde, kendi kendisiyle ve çevresiyle sürtüşerek aşınıp eskiyor.

Bundan kurtulabilen hiçbir örgüt, parti ya da kuruluş yok.

Bu ortaklaşa eskime, toptan bir çöküşün de, bir yenilenmeye hazırlanmanın da işareti olabilir.

Ben daha iyimser olanlardanım, bunun bir kabuk değiştirip tazelenme dönemi olduğunu düşünüyorum.

Bir türlü kopamadığımız geçmiş yüzyılın değerlerini epeyce kanlı ve acılı bir şekilde geride bırakıp yeni bir aşamaya geçeceğimize inanıyorum.

Bunu gerçekleştirmeye aday bir siyasi kadro yok henüz ortada, bizi değişmenin bu noktasına kadar getiren AKP belki de doğal bir aşınmayla yorulup geçmiş değerlerin arasına doğru çekildi.

Ama her yeni dönemin kendi kadrolarını yarattığı da tarihin bize öğrettiği bir başka gerçek.

Geniş bir zaman perspektifinden ve soğukkanlılıkla bakınca bu bir “yenilenme” dönemi ama hepimiz yaşam süresi kısıtlı birer fani olarak bu yenilenmenin öncesindeki eskime ve çürüme evresini yoğun acılarla yaşıyoruz.

Bu eskime ve yenilenme aşamasında PKK da kendi rolünü oynuyor.

PKK, tarihin bu aşamasında serinkanlılıkla değerlendirilmesi neredeyse imkânsız bir örgüt, ya büyük övgülerle ya büyük yergilerle değerlendiriliyor.

Hâlbuki bugün ne yaşadığımızı en iyi gösterecek işaretlerden biri, PKK’nın varlığındaki derin çelişkiler.

Öncelikle herhâlde “PKK bir terör örgütüdür” saptamasının kolaycılığından kaçınmak gerek.

Evet, alçakça terör eylemleri yapıyor, Antep’te olduğu gibi terörün en rezil hâllerinde kendini gösteriyor ama “terör örgütü” kolaycılığının içine sığacak bir örgüt de değil, hiçbir terör örgütü yüzbinlerce askeri olan bir orduyla haftalarca savaşıp, arka arkaya saldırılar düzenleyemez.

PKK, sıkıştığında teröre başvuran küçük bir ordu.

Bizim cevabını aramamız gereken soru şu:

Bu ordu nasıl oluştu?

Bu, sanıldığı kadar kolayca cevap verilebilecek bir soru değil.

“Kürt davası” adına binlerce genç insanı toplayıp silahlandırabilen PKK’nın Kürt halkına ne vaat ettiğine bakarsanız, cevabın niye zor olduğunu da anlarsınız.

Ne vaat ettiği “KCK anayasasında” yazıyor, bir “tek adam, tek parti diktatörlüğü” vaat ediyor, bugün herhangi bir Afrika kabilesinin bile kabul etmeye yanaşmayacağı korkunç bir “vaat” bu.

Peki, niye Kürt halkının neredeyse yarısı, kendisine “diktatörlük ve şiddet” vaat eden bir örgütü, seçimde o örgütün işaret ettiği partiye oy vererek destekliyor?

Bunun cevabını bütün Türklerin ve “Türk devletinin” iyi düşünmesi gerektiğini sanıyorum.

Milyonlarca Kürt, “Türkler tarafından aşağılanmak mı yoksa Kürt diktatörlüğünde yaşamak mı” gibi insafsız bir ikilemle karşı karşıya bırakıldığında, Kürt diktatörlüğünü tercih ediyor.

Bugün Türk devletinin Kürtlerde yarattığı bu “aşağılanmışlık” duygusu ve bu duygunun sonucunda ortaya çıkan öfke, milyonlarca Kürdü bir “diktatörlük” vaadini bile kabul etmeye zorluyor.

PKK’nın Kürtler arasındaki “efsanesi”, otuz yılda verdiği binlerce kayıp, Türk devletinin “anadilinizde çocuklarınızı okutamazsınız” gibi manasız dayatmalarıyla birleştiğinde, PKK’yı önemli bir seçenek hâline getiriyor.

CHP milletvekili Aygün’ü kaçıran dağdaki PKK’lıların bile artık “anlamsız” bulduğu bu savaş, benim görebildiğim kadarıyla, bu denklem üzerinden yürüyor.

Ben, PKK yönetiminin “barışa” yanaşacağını sanmıyorum, ta 33 asker katliamından beri ne zaman “barış” kapıya gelse, barış için bir umut belirse, PKK yönetimi barış iklimini bozacak bir iş yapıyor.

Barış PKK’nın yöneticilerine bugün sahip olduklarından fazlasını vermiyor çünkü, siyaset yapma yolu açılsa bile siyaset yapabileceklerini sanmıyorum, “efsanelerini” oluştururken çok da günah işlediler, siyaset sahnesinde bu günahların hesaplarını vermekte çok zorlanırlar, zaten böyle hesaplaşmalara da alışkın değiller.

PKK’yla barış görüşmeleri yapılabilir elbette, PKK yönetimi de bir gün belki barışa razı olur ama çözümü sadece “PKK’yla barışmakta ya da PKK’yı yenmekte” gören hiçbir siyaset başarıya ulaşamazmış gibi geliyor bana.

PKK, vaatleri, hayatı ve siyaseti anlama biçimiyle geçmiş yüzyılda takılıp kalmış bir örgüt, Kürt meselesinde çözümü “sadece” PKK üzerinden arayan herkes geçmişin içinde boğulur ve gelecekle ilgili bir sonuç alamaz.

Çözüm, milyonlarca Kürdü, “tek parti diktatörlüğü” gibi dehşet verici bir vaadi tercih etme zorunda bırakmayacak toplumsal koşulları yaratmakta yatıyor.

Türklerle Kürtler her konuda eşit olacak, Kürtler kendilerini aşağılanmış hissetmeyecek.

“Yeni” Türkiye’de bu mutlaka gerçekleşecek.

Mesele, bu “yeni” döneme mümkün olduğu kadar az kanla ve acıyla geçmek, “eşitliğin” insani bir hak olduğunu ölü çocukların sayısı artmadan anlamak.

Bunu anlayan, zaten bu ülkeyi yeni dönemde yönetecek kadro olacak.

 

Ahmet Altan – Taraf

SahneHal’de 3 ay

SahneHâl 1 Eylül’den itibaren yeni sezona merhaba diyor. 5 gruba toplam 12 farklı gösteriyle kapılarına açan SahneHâl bu üç aylık süreçte toplam 83 kez “perde!” diyecek.

SahneHal, geçtiğimiz sezonun ödüllü genç yazarlarından Özer Arslan (Direklerarası Tiyatro Ödülleri Umut Veren Genç Tiyatro “Eksik”) , Cem Uslu (Direklerarası Tiyatro Ödülleri Canlandırmada Bütünlük Ekip Tiyatrosu) ve Ebru Nihan Celkan’ın (Direklerarası Tiyatro Ödülleri En İyi Yazar)  yeni oyunlarından Dostoyevski’nin Suç ve Cezasına uzanan geniş bir repertuvar sunuyor.

TiyatroHâL’den 5 Oyun

Doğrular

Avrupa felsefesini derinden etkileyen Albert Camus, Doğrular oyununda insan hayatının herhangi bir ideal uğruna feda edilmesi sorununu ele almaktadır. Bu bağlamda Çarlık Döneminde Rusya’da yaşanmış bir olaydan yola çıkarak evrensel ve zamansız bir hikaye oluşturmuştur.

Yaka Beyaz

İKSV’nin düzenlediği 18. İstanbul  Tiyatro Festivalinde Özer Arslan’ın yazıp yönettiği, Merve Engin, Serkan Altıntaş ve Mert Asutay’ın rol aldığı Yaka Beyaz bir plaza çalışanın mahreminden taşralı ve şehirli olma kavramlarını sorguluyor.

Turnike

Kurbanın ve failin, sorgulayanın ve sorgulananın yer değiştirdiği “Turnike” çarkı, bu kez “pedofili” ekseninde dönecek.

Eksik

TiyatroHâl’in ödüllü oyunu Eksik 3. sezonunda yeni oyuncularıyla seyirciyle buluşmaya devam ediyor. Çek Cumhuriyeti’nde düzenlenen Setkani/Encounter tiyatro festivalinde en iyi yönetmen ödülünü alan geçtiğimiz yıl da Direklerarası Jürisinden ümit veren tiyatro ödülünü alan oyun yaşanmış gazete haberlerinden yola çıkarak toplumsal atalet üzerine eleştiriler getiriyor.

Cadılar (Çocuk Oyunu)

Roald Dahl’ın çocuk kitabından esinlenerek hazırlanan bu oyunda çocuklara gerçekle gerçeküstünün karıştığı fantastik bir dünya kuruluyor. Işık oyunları, animasyon film ve canlı performansın içi içe geçtiği oyunda seyirci sahnedeki fantastik dünyaya kendini kaptıracak ve bu dünyanın farklı öğelerini zihninde birleştirerek oyuna katılacak.

EKİP’ten İki Oyun: Largo Desolato Ve Parti

Largo Desolato

Çok boyutlu ve ürkütücü bir baskı mekanizmasının kıskacında ezilen bir aydının (!) kimlik bunalımını gözler önüne seren, Ekip’in ödüllü oyunu  Largo Desolato ikinci sezonunda seyircisiyle buluşmaya devam ediyor.

Parti

EKİP, prömiyerini 18. İstanbul Tiyatro Festivali’nde gerçekleştirdiği yeni oyunu “Parti”yi sahnelemeyi yeni sezonda da sürdürüyor. Yıllar sonra bir araya gelen 6 sıkı dostun kişisel tarihlerine olan yolculuklarını tanıklık ediyor, insan zihni ve dilindeki tarihe güveni sorguluyoruz.

BuluTiyatro: “Tetikçi” ve “Nerde Kalmıştık?”

Tetikçi

BuluTiyatro, Tetikçi adlı oyunu Ekim ayından itibaren her ayın ilk Pazar günü sahneye koyuyor.

“- Katiller neye benzer?

– Denge meselesi… Bugün onlar yarın siz.

– Uyuşturucudan beterdir kan kokusu, torbacıdan alamazsın, kendin üretir ürettiğini tüketirsin.”

Ebru N. Celkan’ın yazdığı ve sahnelenen üçüncü tiyatro oyunu olan TETİKÇİ’de Deniz Celiloğlu, Barış Gönenen, Güney Zeki Göker, Fatih Özkan, Özge Ertem, Gülce Oral, Ararat Mor, Aslıcan Kortan oynuyor.

Nerde Kalmıştık?

Geçtiğimiz sezon Tetikçi oyunuyla derin devlet, erkeklik ve kahramanlık kavramlarını sorgulayan ve sorgulatan BuluTiyatro, yeni sezonda bu kez de Mirza Metin’in yönetmenliğinde askerlik ve savaş deneyiminin birey ve toplum üzerindeki etkilerini tartışmaya açıyor.

Yeni sezonda 4. oyununu sahnelemeye hazırlanan Ebru Nihan Celkan, savaşın sosyo-kültürel sonuçlarının bireyler ve aileler üzerinde yarattığı gerginliği ve bu gerginliğin şiddete dönüşmesini irdeliyor ve “Nerde Kalmıştık?” diye soruyor.

Yabancı Sahne’den Suç Ve Ceza

Dostoyevski’nin ölümsüz eseri Suç ve Ceza, bu kez üç kişiyle sahnede yerini alıyor. St Petesburg’da geçen bu cinayet öyküsü, XVIII. yüzyıl Rusya’sının kokuşmuşluğundan nefret eden Raskolnikof’un, kendi varoluş nedenini sorgulamasından yola çıkıyor. Oyun; eseri çok iyi bilen seyircilere dahi,özgün uyarlama ve sahneleme biçimiyle  bir çok sürpriz sunuyor.

(Yeşil Gazete)

En iyi 10 yeşil belgeseli seçiyoruz

ADAYLIK SÜRECİ BİR HAFTA UZATILMIŞTIR. DUYURUMUZU BU HAFTA DA AYNEN YAYINLIYORUZ

Yeşil Gazete, en iyi 10 yeşil belgeseli, okurlarının katkısıyla seçiyor.

Okurlarımızın hatırlayacağı gibi daha önce en iyi 10 yeşil filmi belirleyip tanıtmıştık. Bunlar kurgusal/dramatik filmlerdi. En iyi yeşil belgesellerin de sırada olduğunu duyurmuştuk. Ancak çok sayıda yeşil belgesel arasından bir seçme yapmak kolay değildi.

Biz de bu seçimi okurlarımızla birlikte yapalım dedik.

Bu hafta önce sizlerden aday listesini oluşturmak için katkı bekliyoruz. Bu çağrı metninin altındaki yorum bölümüne yazarak en iyi yeşil belgeseller aday listesine girmesi gerektiğini düşündüğünüz belgesel filmeleri önermenizi rica ediyoruz.

Önerinizi filmin adıyla (mümkünse orjinal adıyla) birlikte, biliyorsanız yönetmenini ve yılını da yazarak yapabilirseniz filmin yanlış anlaşılmasını önlemiş oluruz.

Peki yeşil belgeselden ne kastediyoruz?

En iyi yeşil belgeselleri seçebilmek için önerilen filmlerin aşağıdaki kriterlere uygun olması gerek:

1- Film belgesel veya belgesel-drama türünde olmalı.

2- Uzun metrajlı (en az 60 dakika uzunukta) olmalı.

3- Konusu/teması ekoloji, doğa, iklim değişikliği, nükleer enerji, yenilenebilir enerji, yeşil yaşam, ekolojik tarım, gıda, doğa koruma, vejateryenlik, hayvan hakları ve her tür çevre ve kent sorunları gibi yeşil/ekolojik meseleler olabileceği gibi, yeşil düşünce ve yeşil politikayla bağlantılı diğer temalar, yani örneğin şiddetsizlik, doğrudan demokrasi, antimilitarizm, aktivizm vb. de olabilir.

4- Yerli-yabancı kriterlere uygun tüm belgeseller aday gösterilebilir.

Bir hafta boyunca aday film önerilerini topladıktan sonra, gelecek haftaki haftasonu gazetsinde aday listesini açıklayacağız ve oylama başlayacak. Dolayısıyla adaylarınızı yazmanız için 31 Ağustos 2012 Cuma günü 18:00’e kadar vaktiniz var.

Aday film önerilerinizi aşağıdaki yorum bölümüne girerseniz bütün okurlarımız da görebilir. Ama özel göndermek isterseniz elbette e-posta da atabilirsiniz. Konu bölümüne lütfen “en iyi yeşil belgeseller” yazınız. E-posta adresimiz [email protected]

Aday filmlerinizi bekliyoruz.

(Yeşil Gazete)

Hayvan Yemek

“Hayvan Yemek” de okuyunca hayatımızı değiştireceğini vaad eden kitaplardan biri. Kitabı bitirmeyi beklemeden, daha kitabı okurken bile hayatınız olmasa bile tabağınızdakilere bakışınız değişmeye başlıyor.

Kitap da zaten yediklerimizi sorgulamamız için yazılmış. Amerika’nın en parlak genç edebiyatçılarından Jonathan Safran Foer çocuğu olacağını öğrenince yazmaya başlamış kitabı. Baba olmanın sorumluluğuyla birkaç kez başarısız kalmış vejetaryenlik girişimlerini son bir hamleyle tamamlamak amacıyla yazmış bu kitabı. Yazarken de uzun bir araştırmaya girişmiş ve sonuçta tahminlerinin çok ötesinde bir tablo çıkmış önüne. Sofraya giren her et ürününün yüzde 99’undan fazlasının endüstriyel çiftliklerden geldiği Amerika’da yaptığı araştırma gezilerinden aktardığı izlenimler kelimenin tam anlamıyla korkunç.

Jonathan Safran Foer kendisi ve ailesi için etin ne olduğunu bilmek istemiş. En somut haliyle etin nereden geldiğiyle, nasıl üretildiğiyle, hayvanların nasıl muamele gördüğüyle ilgilenmiş.

Hayvan yemenin ekonomi, toplum ve çevre üzerindeki etkilerini etraflıca incelerken görmezden gelemediği ve bir yazar olarak kendine saklayamadığı gerçeklerle yüz yüze gelmiş.

Kitap hayvan yemenin değişik yönlerini incelemeye işin mantığını sorgulayarak başlıyor. Hayvanları neden yiyoruz? Bazı hayvanları yerken bazılarını neden yemiyoruz? Veya hayvanların bazı organlarını yerken diğer organlarını atıyoruz? Hayvanlar et olmak için kesildiklerinde acı çeker mi? Peki ya balıklar, balıkların acı çekmediği ne kadar doğru?

Sınai çiftliklerde yaptığı yolculuklar Foer’in sorunun ne kadar karmaşık olduğunu görmesini sağlamış. Et endüstrisinin muazzam gücünü gördükten sonra hayvanlara değer vermeye çalışan iyi uygulamalar yapan iyi niyetli çiftçilerin çaresizliğini hissetmiş. Sistemin dışında kalma mücadelesi veren küçük işletmelerin çabalarının nasıl sonuçsuz kaldığını anlamış.

Foer’e göre et yememek için birden fazla neden var. Tüketicilere sunulan et ürünlerinin nasıl sağlıksız olduğu bir yana hayvanlara yapılan kötü muameleler ve yerel ekonomilerin tahrip edilmesi gibi sayısız olumsuz faktörler örnekleriyle ustaca hikâye ediliyor. Endüstriyel hayvancılığın yol açtığı ekolojik yıkımın örneği olarak hayvanların yol açtığı kirliliği Boktan Parçalar bölümünde gözler önüne sermiş.

Foer hepimize soruyor: yediklerimizi değiştirmeden evvel yemeklere yönelik tercihlerimizin ne denli yıkıcı olması gerek? Eğer milyarlarca hayvanın sefil hayatlarına, çektikleri acılara ve korkunç şekilde öldürülmelerinde katkıda bulunmak bizi harekete geçirmiyorsa, ne harekete geçirir? Eğer bu durumun dünyanın yüz yüze olduğu en ciddi tehdidin (küresel ısınma) bir numaralı etkeni olması yeterli gelmiyorsa, yeterli olan nedir? Eğer bu vicdani soruları “şimdi değil” diyerek başımızdan savacaksak, vakit ne zaman gelecek?

İştahla okunacak bir kitap değil Hayvan Yemek. “Hayvan Yemek bir vejetaryenlik çağrısı değil, bir uyanış çağrısı “ diye yazıyor kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında. Et yemeye bakışımızı temelden sarsacak bu kitabı bitirdikten sonra en kısa zamanda Jonathan Safran Foer’in aynı titizlikle soframıza gelen diğer yiyecekleri de hikâye etmesini sabırsızlıkla bekleyelim.

Hayvan Yemek
Jonathan Safran Foer,
Siren Yayınları, 2012

Mahmut Boynudelik – Yeşil Gazete

 

[Haber Analiz] Nereden çıktı bu iyimserlik?

NTVMSNBC ve T24 internet gazetelerinde yer alan “Dünya iklim değişikliğini durdurabilir mi” başlıklı bir habere göre “ABD’deki Colorado Üniversitesi’nde çalışan bilim insanlarının son araştırması küresel ısınma ile ilgili korkuları biraz olsun hafiflet”miş.

Haberi okumaya devam edersek, Amerikalı bilim insanlarının Nature dergisinde (yani son derece saygın bir bilimsel yayında) yer alan çalışmalarında “dünyanın atmosfere yayılan ve küresel ısınmaya neden olan karbondioksiti absorbe etme yeteneği olduğuna dikkat çekiliyor”muş. Hatta “ormanlar, okyanuslar dünyada adeta bir karbondioksit filtreleme işlevi görüyorlar”mış.

Nihayet “Bunlar sayesinde iklim değişikliğindeki hızlı artışta biraz frene basıldığı anlaşılıyor”muş.

İçiniz rahatladı değil mi? Ben olsam haberin bundan sonrasını okumam. Sonrası o bilim insanı ne demiş, bu dergide ne yazmış gibi ayrıntılardan oluşuyor. Haberi yapan muhabir, bize çıkarmamız gereken ana fikri vermiş. Nedir o ana fikir? Şöyle:

1- Meğerse dünya ormanlar ve okyanuslar yoluyla atmosferde biriken ve küresel ısınmaya neden olan karbon dioksidi emerek atmosferden uzaklaştırıyormuş. Bunu şimdi haber yaptıklarına göre bu yeni bir keşif olsa gerek. Bravo Colorado Üniversitesi’ne!

2- Bu emme filtreleme işlemi sayesinde çok korktuğumuz küresel ısınma konusunda meğerse doğa kendisi frene basıyormuş ve o kadar da korkacak bir şey yokmuş. Neydi zaten o kıyamet tellallarından çektiğimiz!

Ben yeni görsem de 3 Ağustos tarihinde yayımlanan (ve çok yerde aynen alıntılanan) haberin ilk üç paragrafı bayağı insanı rahatlatmış olsa gerek. Ama işin garibi, haberin devamını okumaya kalkarsanız (ki internet gazetelerinde ortalama okuma süresi kaç saniyedir, haberler sonuna kadar okunur mu bilmem) araştırmacıların aslında bunun tam tersini söylediğini görüyorsunuz. Yani haberde bir gariplik var.

Haberi okumaya devam edelim:

“Araştırma raporunun yazarlarından Pieter Tans şunları söylüyor: ‘İnsan aktiviteleri nedeniyle atmosfere yayılan ve iklim değişikliğine neden olan karbondioksiti dünya filtreleyebiliyor. Ancak bunu sonsuza kadar yapamaz. Ormanlar ve okyanuslar aracılığıyla yapılan filtreleme zaman içinde azalacak.'”

Daha bitmedi!

“Araştırmayı yapan bilim insanları uyarıyor: ‘Ormanlar ve okyanuslar sayesinde tutulan karbondioksit miktarı, küresel ısınmayı önleyecek boyutlarda değil.'”

Haber okyanusların emdiği fazla karbondioksit nedeniyle giderek asitlendiği ve bunun biyoçeşitliliği azalttığı bilgisiyle devam ediyor. (Ama asitlenen okyanusların karbon emme kapasitesinin azaldığı bilgisi verilmiyor. Oysa haberin NOAA sitesindeki 1 Ağustos tarihli orjinalinde bu bilgi var.) Ve haber şöyle sona eriyor:

“Amerikan Nature dergisindeki makaleye göre 1959 yılından beri insanoğlunun havaya verdiği sera gazı miktarının %55’i bitkiler, toprak ve okyanuslar tarafından artan bir hızla geri çekildi. Ancak  kalan %45’in bile küresel ısınmaya neden olmak için yeterli.”

Yahu siz haberin başında araştırmanın küresel ısınmayla ilgili korkuları hafiflettiğini yazmamış mıydınız? Hani frene basılıyordu? Kendi haberinizde araştırmacıların bu filtrelemenin zaman içinde (aslında doğrudan atmosferdeki karbon dioksit miktarının artması nedeniyle yaşanan asitleşmenin ve ısınmanın etkisiyle) azaldığını ve bu emme işleminin küresel ısınmayı önleyecek boyutta olmadığını söylediğini yazmıyor musunuz?

Haberin başındaki iyimserlik nereden zuhur etti?

Bilgisizlik mi, iyimser olma ihtiyacı mı?

Gazetecilerin haberini yaptığı konuyu bilmesi gerekir. Hiçbir şey bilmediğiniz konunun haberini yapma özgürlüğünüz yoktur. Mesela Kürt sorunuyla ilgili, diyelim Şemdinli’deki çatışmalarla ilgili bir haber yazıyorsunuz. En azından Kürt sorununun Türkiye’de şu kadar senedir yaşandığını, on binlerce insanın çatışmalarda öldüğünü, ve benzeri temel bilgileri biliyor olmak zorundasınız. Haydi “çevre” meselelerinden bahsediyoruz madem, daha “hafif” bir örnek vereyim.

Gazetelerde panda haberlerinden geçilmiyor. Hayvanat bahçelerinde esir tutulan pandaların doğurması, ölmesi, her şeyi haber. Çünkü gazeteler bu güzel hayvanların fotoğraflarını basmaya doyamıyor. Bu anlaşılır bir şey. İnsanlara moral verecek, içlerini açacak şeylerin haberini yapmak, fotoğrafını basmak istiyorsunuz. Esir de olsalar, sevimli hayvanların fotoğrafları güzeldir.

Ama panda haberi yaparken bile en azından iki üç temel bilgiyi bilmeniz gerekir. Haberi yaparken pandanın bir memeli hayvan olduğunu, Çin’de yaşadığını ve dünyada çok az sayıda kaldığını bilirsiniz. Yoksa pandayı bir göçmen kuş türü sanarak, Haymana ovasında bol miktarda bulunduğunu düşünerek ve soyunun tükenmekte olduğunu bilmeyerek haberi yazarsanız mutlaka bir yerde bir hata yaparsınz.

Ne yazık ki gazetelerimiz için küresel ısınma haberleri pandalardan bile daha “hafif” haber kategorisine girdiği için, muhabirlerimizin ve editörlerimizin bu konudan pek de anlaması gerekmiyor! Küresel ısınmayı öğrenilemeyecek kadar zor ve karmaşık (ya da gereksiz) bir konu olarak görmeye devam etmek istiyorlar.

Oysa küresel ısınma son derece basit bir mesele. Nedenleri de, etkileri de, sonuçları da basit. Konu hakkında doktora yapmanız gerekmiyor. Biraz ciddiye alıp iki şey okusanız bu hataları yapmazsınız.

Ama sorun bununla sınırlı değil. Galiba asıl mesele bilgisizlik değil, küresel ısınmayı inkar etme ihtiyacının içimize işlemiş olması. İklim değişikliği aslında o kadar da korkutucu olmasın, bilim insanları haksız çıksın, bir gün bir “bilim adamı” bir icat çıkarsın, sorunu pıt diye çözsün diye o kadar yürekten temenni ediyoruz ki, bir yerlerden iyimserlik icat etmeye çalışıyoruz. Tabii daha arabanın taksidi bitmedi, tatil için uçak biletlerini de aldık. Dokunmayın bizim yaşam biçimize. Teknoloji neden her şeyi çözmüyor ki!…

Ama naçizane, senelerdir küresel ısınmayla ilgili okuyan, yazan, eylem yapan biri olarak gazeteci arkadaşlara iki kötü haberim var: Bir; küresel ısınma (veya iklim değişikliği, hangisini tercih ederseniz), dünyanın en önemli meselesi. Bu konuyu ayrıntılarıyla bilmek zorundasınız. İki; küresel ısınma konusunda hiçbir şeyin iyiye gittiği yok.

Dost, acı söyler.

(Not: Nature dergisindeki asıl makaleyi bulup okuyamadım. Ama bir bilimsel kuruluş olan ABD’nin Okyanus ve Atmosfer Araştırmaları kuruluşu NOAA’da yer alan haber, bu habere kaynaklık etmiş gibi görünüyor. NOAA’nın seçtiği başlıkta, yeryüzünün ormanları ve okyanusları hala insanlar tarafından salınan karbon dioksidin yaklaşık yarısını emiyor, deniyor. Haberin içeriğinde de karbonsioksit emme kapasitesindeki düşüşün beklenenden fazla olmadığının ortaya çıktığı yazılıyor. Haberdeki iyimserlik bundan ibaret. NTVMSNBC bu haberi nereden çevirmiş bulamadım. Ama haberi böyle bağlamlandıranın asıl kim olduğunu merak ediyorum doğrusu.)

Haber Analiz: Ümit Şahin – Yeşil Gazete

http://www.ntvmsnbc.com/id/25371609/

MUBI’den kıyak veya Benim Sinemalarım

Bu sinema yazma işine daha önce de merak salmıştım hatırlarsanız. Bir helecan o hafta sonu vizyona girecek filmleri cebren ve hile ile indirmiş, kimsecikler görmeden kendim göreceğim hırsı ile ikişer ikişer izlemiş ve ilk haftayı kotarmıştım. Şansıma o ilk hafta vizyona giren filmler hem dişe dokunur hem de sinema keyfimi cilalar nitelikteydi. Ne var ki ardılı hafta şansım yaver gitmedi, cebren ve hile ile indirdiğim filmleri izlemek bir Freddy Krueger kabusuna döndü. Filmler o denli kötü, o denli kötü idi ki atlaya zıplaya izlesem de azabımı dindiremedim. Hem atlama zıplama sırasında filmin bir yerinde, “oğlum bu adam da nerden çıktı lan?” kendime sorusu ile hoop en başa, “o adamın nereden çıktığı” araştırmalarına dalmış buluyordum kendimi. Sonunda pes ettim, sinema yazarlarına olan saygımda katbekat arttı. Sinema harika bir şey, hayatını da muhteşem dolduruyor, tamam, amenna ama

(işte tam burada kesilmiş dün akşam Pedro Almodovar’ın “Volver”ini seyrettikten hemen sonra taslaklara kaydedip bu sabah son şeklini verdiğim yazı, sabah sosyal medyada paylaşıp tashihi var mı diye birkaç kez de okumuştum üstelik, lakin zarar yok, nazım hikmet ustamızın da değindiği gibi, “yeter ki solmasın sol mememizin altındaki cevahir”, yeniden yazarız o zaman, yeniden yaparız yıkılmış olanı, işin daha tuhafı, ben bu durumu, yazının nerdeyse tamamının bir şekilde uçtuğunu reha erdem’in “kozmos” filmini izlerken bir arkadaşımın maili ile öğrendim, “kozmos” filminde de ana karakter gittiği yere önce şifa götürür, herkesi bir umut halesi kaplar her şeyin iyi olacağına dair, lakin sonradan sarpa sarar işler, o “yapan” “iyi eden” “şifa veren” kozmos “yıkan” “kötü eden” “şifa alan”a dönüşür, kaçar gide o da filmin başında hikayenin geçtiği yere kaçarak geldiği gibi, yeni bir yere, yeni umutlara, yeniden yapıp yeniden yıkmaya. Biz de Kozmos gibi yapalım. Madem yaptığımız yıkılmış, yıkılmışı yeniden yapalım)

MUBI derler bir site var, duymuş muydunuz hiç. Ben nicedir haberdarım lakin benim bile öğrendiğimi herkes zaten biliyordur sakil düşüncesinden kimselere haber etmemiştim daha önce. MUBI hakkında kulaktan dolma bildiklerim, Harvard öğrencisi ve Türkiye vatandaşı sinema meraklısının internette bir sinema platformu oluşturduğu ardından da önemli sinema insanlarının kapısını çalmaya başladığı. Bu çalınan kapıların birinin ardında olan Martin Scorcese’nin de bu projeye el verdiği. Ben MUBI’nin tam içeriğini bilemesem de beni ilgilendiren kısmı kadar malumat verebileceğim. MUBI’de sinema sanatının en iyi yapıtlarını çok cüzi miktarlara izleme imkanınız var, sitede gezindiğinizde bunu siz de farkedeceksiniz zaten. Bunun dışında MUBI’nin yaklaşık 1 sene kadar önce (tarih algımın hayli çetrefilli olduğunun da altını çizerek yazıyorum) başlattığı Ayda 4,99 TL’ye hergüne 1 film uygulaması bulunuyor. Bu miktarı ödeyip 30 gün süresince her gün MUBI’ye eklemlenen filmleri izleyebiliyorsunuz.

MUBI her güne 1 film eklediği gibi her günden de 1 filmi çıkarıyor. 30 gün boyunca sitenin ilgili uygulamasına abone olanların izleyebildiği filmi 31.gün gösterimden kaldırılıyor. Bu önce sakıncalı bir durummuş gibi gözükse de filmlerin izlenirliliğini arttırması açısından bence faydalı. Ben kendim bilgisayarıma indirdiğim filmlerden de biliyorum ki “nasıl olsa izlerim” dediğim filmleri hiçbir zaman izlemiyorum. Kapitalizmin “sahip olma” dürtüsünün tuzaklarından biri aslında bu. “Nasıl olsa benim” dediğiniz anda o arzu nesnesi ile ilgili motivasyonunuzu anında kaybediyorsunuz. Sinema için de geçerli bu. MUBI’nin site kullanıcısına tanıdığı 1 aylık süre “nasıl olsa benim” duygusundan arındırıyor izleyeni ve film vizyondan kalkmadan önce filmi izlemek ihtiyacı hissediyorsunuz.

Ben de uzun bayram sonrası yenilediğim “Ayda 4.99 TL’ye her güne 1 film” uygulaması kapsamında izlediğim filmleri hem sizinle paylaşmak hem de bu vesile ile MUBI harikası ile sizleri de tanıştırmak istedim. Yukarıda bahsettiğim vizyondan kalktı-kalkacak filmleri izledim öncelikle. Bu filmler kendi izleme sıralamam ile George Romero’nun, “Yaşayan Ölülerin Gecesi“, François Truffaut’un “400 Darbe“si, Woody Allen’in “Yaramaz Harry“si ve son olarak Pedro Almodovar’ın “Volver“i.

George Romero’yu ben Altyazı dergisinden tanırım. Korku filmlerinin ustası olarak tanıtılır, “Yaşayan Ölülerin Gecesi” ise onun başyapıtı olarak belirtilir.  Filmi vizyondan kaldırılacağı günün son saatlerinde izlemek zorunda kaldığım için bir parça tedirgindim. Korku filmleri ile aram hiçbir zaman iyi olmamıştır. Fakat Romero’nun zombi filmi konu itibarı ile korku filmi janrına girse de aslında şu anda bildiğimiz anlamda  bir korku filmi değil. Güç dengeleri ve zalim ile mazlumluk hallerinin değişkenliği hakkında bir film esasında “Yaşayan Ölülerin Gecesi”. Filmin başında bir eve kıstırdıkları bir grup insanın peşindelerken hem güçlü hem de zalim olan zombiler, gecenin sonunda silahlı grupların bölgeye gelmeleri ve kendilerini keklik gibi avlamaları epizodunda hem zayıf hem de mazlum durumuna düşüyoırlar.

Filmde silahlı grupları yöneten abimizin televizyon muhabirine verdiği mülakatta söyledikleri önemli. Aynı sözleri günümüzde güçlü ve zalim olan hangi kesime eklemlerseni eklemleyin sırıtmaz. Abimiz son derece üst perdeden ve haddinden fazla lakayt konuşuyor. “Sık beyinlerine ölsünler, zaten yavaş hareket ediyorlar” gibi cümlelerle düşmanını aşağılayarak konuşuyor. Günümüzde hele ki son günlerde ülke medyasını kısaca taradığımızda filmdeki abimizin tarzında beyanat verenleri hemen farketmek mümkün.

İkinci filmimiz Fraonçois Truffaut’un 1959’da çektiği ve Cannes’da en iyi yönetmen ödülü ile taçlandırıldığı ilk filmi “400 Darbe“. Sorunlu bir çocuğun yaşadıklarını çocuğun gözünden izliyoruz. Yalan söylüyor, hırsızlık yapıyor, kuralları kendine göre yorumluyor, iflah olacak gibi de gözükmüyor. Toplum içinde bu denli asi bir görünümde iken kendiyle kaldığında ise kitap okuyor, yazı yazıyor, sinemayı yakından takip ediyor. Truffaut’un bu ilk filminin kendi gençliğinden esinlendiğini belirtmiş MUBI, tanıtım yazısında. Filmde izlediğiniz okul hayatını hangi zamana hangi coğrafyaya taşırsanız aslında üç aşağı beş yukarı filmdekine yakın şeylerle karşılaşırsınız. Eleştiri kabul etmeyen öğretmenler, başına buyruk öğrenciler, toplu gezilerde peşpeşe firar edenler.

Woody Allen abim ve onun içinde kahkahalarla cirit attığınız dünyası, güldürürken düşündüren sözü bu abime cuk oturuyor. “Yaramaz Harry“i ben sinemalarda gösterildiği 1997 yılında da izlemiştim. Ne var ki 15 sene önce hem ingilizcemin yetersizliği hem de bu bol diyaloglu filmde filme mi altyazıya mı yetişeğimin telaşı ile pek birşey anlamamıştım. Yaşadıklarını yazan bir yazarı anlatıyor Yaramaz Harry. Ama her detayı ile yazan, tüm kirli çamaşırlı haliyle. Bu durum da yakın çevresini çileden çıkarıyor.

Cehennemde şeytanla dolanırken hayat görüşünü aktarıyor iflah olmaz yazarımız. “Klima mı Papa mı desen ben klimayı seçerim” diyor. Faydacı açıdan bakıyor hayata. Bana hayrı varsa hayatımda yeri vardır görüşünde. Fahişelerden vazgeçemem diyor. Ne istersen onu alır karşılığını ödersin ve biter diye de ekliyor. Öncesinde Prousttan analizler yapmana, edebi inciler döktürmene gerek kalmaz.

ve Pedro Almodovar dünyasından “Volver“. Erkeklerin yıktığı ama kadınların yıkılmadığı hayatlara dair bir film “Volver”. Bir kadın filmi. Filmde erkek karakter neredeyse hiç yok. Filmin başlarında sezdirdiği ensesti finalde açık açık söyletiyor Almodovar. Akılma tabi hemen ülkemizde bu konuda yapılan ilk film olan İlksen Başarır’ın “Atlıkarınca”sı geldi. Başarır’ın filminde erkek yani sebep tüm film boyunca ekranda idi, Almodovar ise kendi filminde sonuca yani kadına odaklanmış. Ensestin kapalı kapılar ardında bir sır gibi saklanması gerçeği her iki filminde temel izleği.

MUBI’de seyrettiğim ve hakkında kelam ettiğim filmler vizyondan kalkmak üzere olan filmlerdi. MUBI’ye bugünden sonra üye olduğunuzda bu filmleri yukarıda anlatmaya çalıştığım uygulama kapsamında izleme olanağınız maalesef yok ama MUBI’de Reha Erdem’in son filmi “Kozmos”u (pazartesi günü vizyondaki son günü), Metin Erksan ustadan bize yadigar kalan “Sevmek Zamanı”nı, Hitchcock’un başyapıtı “Arka Pencere”yı, Monthy Python klasiği “Kutsal Kase”yi ve bilindik bilinmedik 30 filmi izlemeniz mümkün.

MUBI’ye hergün eklenen filmlerin seçiminde belli bir kıstas -benim gördüğüm kadarı ile- yok. Holwwood’dan da gelebilir, Tayvan sinemasından da, Animasyon’da olabilir korku filmi de. Her zevke her sinema anlayışına uygun filme erişmek mümkün. 365 günlük sinema festivali desem yanlış bir tabir kullanmış olmam sanırım.

MUBI’ye sizi de bekleriz.

anavarza