Ana Sayfa Blog Sayfa 4506

Pozantı Cezaevindeki üç çocuğa 51 sene ceza

Uludere/Roboski katliamını ve Abdullah Öcalan’a tecride karşı protesto gösterilerine katıldıkları gerekçesiyle Pozantı Cezaevi’nde tutuklu bulunan, daha sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan üç çocuğa toplam 51 yıl hapis ve 215 bin TL para cezası verildi. Sanıklar S.D., H.A. ve S.E., daha önce Mersin 2. Çocuk Mahkemesi’nde “cezaevinde tecavüze uğradıkları” iddiasıyla açılan dava ile gündeme gelmişti.

Fırat Haber Ajansı’nda yayımlanan habere göre, Mersin’in Toroslar ilçesinde 31 Aralık 2011 tarihinde Uludere/Roboski katliamını protesto ettikleri ve 9 Ekim’de Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridi protesto ettikleri gerekçesiyle üç çocuk hakkında dava açıldı.

“Örgüt üyeliği”, “örgüt propagandası”, “kamu malına zarar verme”, “polise direnme”, “gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet etme” ve “tehlikeli madde bulundurma” gibi suçlamalarla tutuklananan çocuklar, daha sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Mersin 2. Çocuk Mahkemesi’nde açılan dava da tecavüz iddialarıyla gündeme gelen Pozantı Cezaevi mağduru olan S.E.,H.A. ve S.E. hakkında toplam 51  yıl hapis istendi. 27 Kasım’da görülen karar duruşmasına çocukların avukatları Eyüp Sabri Öncel katıldı.

Mahkeme tutuksuz yargılanan S. E’ye 2011’deki eylemlerle ilgili olarak “örgüt üyeliği”, “örgüt propagandası”, “kamu malına zarar verme”, “polise direnme”, “gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet etme” ve “tehlikeli madde bulundurma” suçlarından 20 yıl hapis ve 85 bin TL para cezası verdi. S.D. isimli çocuğa 16 yıl hapis ve 65 bin TL para cezası verilirken, H.A. isimli çocuğa da 15 yıl hapis cezası 65 binde para cezası verildi. Ayrıca ceza alan çocuklara mahkeme masraflarının da onlardan tahsil edilmesine karar verildi.

Avukat Eyüp Sabri Öncel, “Bunların rekor cezalar olduğunu” belirterek, “Çocuklara bu kadar ceza verilmesi kabul edilemez. Verilen cezalar çocuk hakları sözleşmelerine ve AİHM’e aykırı. Cezalara itiraz edeceğiz ve temyiz edeceğiz” dedi.

(T24)

 

Dünya Engelliler gününde Social Inclusion Band’dan ücretsiz konser

12 yıldır engelli ve sosyal dezavantajlı gençlerin hayata eşit katılımı için kültür, sanat, eğitim ve spor projeleri üreten Alternatif Yaşam Derneği’nin (AYDER) Düşler Akademisi bünyesinde gerçekleştirdiği yenilikçi ve sosyal girişimci bir alt projesi olan Social Inclusion Band bu akşam Dünya Engelliler Günü vesilesi ile  Koç Üniversitesi, Sevgi Gönül Auditoryumu’nda ücretsiz bir konser düzenliyor.

Engelli ve sosyal dezavantajlı gençler için yepyeni bir dünyanın kapılarını açan Düşler Akademisi bünyesinde yetişmiş yetenekli gençler ve profesyonel müzisyenlerin bir araya geldiği Social Inclusion Band, 2010’dan bu yana İKSV Caz Festivali, Akbank Sanat Caz Festivali, Rock’n Coke, Efes One Love gibi pek çok festivalde ve Babylon, Bronx, Ghetto, Otto gibi İstanbul’un önemli mekanlarında sahne almanın yanı sıra, Cahit Berkay, Babazula, Bengü, Şebnem Ferah, Hayko Cepkin ve Can Bonomo gibi birçok müzisyen ve grup ile aynı sahneyi paylaştı.

“Music for All” sloganıyla yola çıkan Social Inclusion Band, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü kapsamında gerçekleşen konserinde Koç Üniversitesi, Sevgi Gönül Auditoryumu’nda sevenleri ile buluşacak ve “Engelsiz bir Yaşam Mümkün” diyecek.
Ücretsiz gerçekleşecek etkinliğe katılım için Mecidiyeköy’den servis de kaldırılıyor. Servis saatleri için Düşler Akademisi ofisi ile irtibata geçmek gerekiyor.

(Yeşil Gazete)

Futbolcu oğlunun yediği tekme üzerine sahaya daldı

0

Bükreş’te Steaua ve Radip arasında oynanan maçta yapılan bir faul ilginç görüntülere sahne oldu.

Hafta sonu oynanan ve Rapid Bükreş’in 3-2 kazandığı 19 yaş altı derbisi beklenilenden sert geçerken iki futbolcu da kırmızı kartla oyun dışında kaldı.

Maçta gerçekleşen bir faul ise sahalarda istenmeyen sahnelerin yaşanmasına neden oldu. Steaualı bir oyuncu tarafından tekmelenerek sakatlanan futbolcunun annesi, kendisini tutamayarak sahaya girdi ve çocuğunun sakatlanmasına sebep olan futbolcuyu öldürmekle tehdit etti.

Steua ile Rapid takımları arasındaki karşılaşma sırasında meydana gelen olayı buradan izleyebilirsiniz

(Eurosport)

 

Biyobozunur poşet geliyor

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, naylon poşet yerine doğada kısa sürede kendiliğinden yok olan biyobozunur poşetlerin kullanılması için çalışma başlattı.

Sağlığa ve çevreye zarar vermemesi için belli standartlarda üretilecek biyobozunur poşetler, ilk olarak market ve pazarlarda kullanılacak. 

Çevre Yönetimi Genel Müdürü Mehmet Baş,  naylon poşetlerin çevreye verdiği zararı en aza indirmek istediklerini söyledi.

Bu kapsamda doğada kendiliğinden yok olan biyobozunur poşetlerin kullanımının teşviki için çalışma başlattıklarını belirten Baş, bir-iki yıl içinde bu ürünün öne çıkarılması amacıyla üreticilerle toplantılar yaptıklarını anlattı.

Baş, gelecek ay düzenleyecekleri toplantının ardından Türkiye’de artık poşet kullanımı ve alışkanlığının değiştirilmesi sürecinin başlayacağını vurgulayarak, ”Hem şu andaki poşetleri üreten sanayicimiz hem de kullanıcılar için alışılagelmiş bir tarz var. Bu nedenle geçiş için tabii ki bir süreç gerekiyor” diye konuştu.

İlk uygulama market ve pazarlarda

Geçiş sürecinde ilk olarak naylon poşet kullanımının kısıtlanacağı belirten Baş, uygulamanın öncelikle market ve pazarlardan başlayacağını söyledi.

Baş, konuyla ilgili Gümrük ve Ticaret, Sağlık ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık bakanlıklarının da çalışmaları olduğunu dile getirerek, kendilerinin uygulamayı çevre yönünden ele aldıklarını ifade etti.

Geçmişte poşet kullanımının kısıtlanmasına yönelik çalışmalar yapıldığını anlatan Baş, ”Altyapısı oluşmadığı için netice alınmadı. Şimdi biz altyapısını tamamen oluşturacağız. Bunu üreticiler ve tüketicilerle yapacağız. Amacımız uygulanabilir olması. Türkiye’yi en kısa zamanda şu çılgın poşet tüketiciliğinden kurtaracağız.”

“Gönlümüz kese kağıdından yana”

Biyobozunur poşetlerin çevreye en az zarar verenlerini öne çıkaracaklarını bildiren Baş, şöyle devam etti:

“Öyle biyobozunur poşetler üretiliyor ki onlara da kimyasal katılıyor. Bunlar iki ayda yok oluyor ama o kimyasaldan dolayı toprağı veya suyu kirletiyor. Biz onu da arzu etmiyoruz. İstiyoruz ki iki ayda doğada kendini yok etsin ama bu katkı maddeleriyle olmasın. Doğal yollarla oluyorsa olsun. Bu amaçla biyobozunur poşetlere standart getirmeyi planlıyoruz. Tamamen kimyasaldan arındırılmış, doğaya uyumlu, çok kısa sürede bozulup kendini yok edebilen biyopoşetleri önemsiyoruz. Ancak aslında gönlümüz file ve kese kağıdından yana.”

“Sanayilerin katkılarını bekliyoruz”

Baş, biyobozunur poşet üretiminin daha maliyetli olduğunu dile getirerek, “Üreticisi, tüketicisi, herkes çevre ve sağlık için bazı fedakarlıklar yapacak” diye konuştu.

Uygulamanın hayata geçirilmesi için poşet üreten sanayicilerin anlayışını ve katkısını beklediklerini belirten Baş, şunları kaydetti:

“Onları mağdur etmek gibi derdimiz yok. Onlar da çevre konusunda bizim kadar hassaslar, çözüm üretmeye çalışıyorlar. Etrafa atılmış naylon poşetleri her yerde görüyoruz. Türkiye’yi 100 yıl doğadan silinmeyen, etrafı kirleten çirkin görüntüden kurtaracağız. Böylece sağlık açısından da önemli bir adım atılacak.”

(Yeşil Gazete)

 

Putin İstanbul’da

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, resmi temaslarda bulunmak üzere İstanbul’a geldi.

Rusya Devlet Başkanı Putin’i, Atatürk Havalimanı Devlet Konukevi’nde, kırmızı halı üzerinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve diğer yetkililer karşıladı.

Putin daha sonra apronda hazır bekletilen limuzine binerek, yoğun güvenlik önlemleri altında havalimanından ayrıldı.

Bu arada, ziyareti sırasında Putin’e eşlik edecek Rus iş adamlarını taşıyan uçak da yaklaşık bir saat önce İstanbul’a geldi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Başbakanlık Ofisi’nde görüşecek.

Erdoğan ve Putin’in eşbaşkanlığında düzenlenecek toplantıda, ağırlıklı gündem enerji ve ekonomi alanındaki işbirliği ve nükleer santral projeleri olacak. Tartışalacağı düşünen diğer konuların ise, Patriot krizi ve Suriye durumu olduğu söyleniyor.

Görüşmenin ardından Türkiye-Rusya 3. Üst Düzey İşbirliği Konseyi Toplantısı yapılacak. Erdoğan ile Putin, daha sonra ortak basın toplantısı düzenleyecek.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in akşam saatlerinde İstanbul’dan ayrılması bekleniyor.

(Yeşil Gazete)

İklim değişimi için umut Doha’da değil, sokakta

Bali yol haritasını elinin tersiyle iten hükümetler, üstelik de zirveye tam kadro katılan “liderleri” eliyle iklim değişikliğini durdurma konusunda hiçbir şey yapmamak üzere “anlaştılar.”

Uluslararası iklim müzakerelerinin bu tarihsel çöküşünün ardından yaşananlar artık bizi şaşırtmıyor.

Aynı hükümetler geçen yıl Güney Afrika’da birinci yükümlülük döneminin sonuna geldiğimiz Kyoto Protokolü’ndeki taahhütleri yenilemek ve biraz olsun anlamlı hale getirmek için de bir şey yapmadılar.

Yeni anlaşma için inandırıcı olmaktan uzak bir şekilde 2015’i işaret etmekle yetinmeye karar verdiler.

Artçı şok olarak da katran kumu yatakları ekonomik olarak işletilebilir hale geldiği için yeni petrol zengini adayı olan Kanada’nın, Kyoto Protokolü’ndeki yükümlülüklerini yerine getirmekten vazgeçtiğini açıklaması ve buna kimsenin bir şey d(iy)ememesi geldi.

Bu yılki iklim değişikliği zirvesinin Katar’ın başkenti Doha’da yapılması da başlı başına ironik bir durumdu. Bilindiği gibi petrol zengini Katar dünyada kişi başına karbondioksit emisyonunun en yüksek olduğu ülke.

Doha’da alınan ilk karar da gelecek yılki zirvenin Polonya’da yapılması oldu.

Enerji kaynağı olarak %90’ın üzerinde kömür kullanan, yeni termik santrallar kuran ve AB içinde sera gazlarının azaltılmasına yönelik kararlara en çok direnen ülke olan Polonya seneye uluslararası iklim müzakerelerini bir yıl daha tıkama görevini herhalde zevkle yerine getirecektir.

Sonuçta ufukta değil herhangi bir anlaşma, anlamlı sözler söylenebileceğine dair bir umut bile kalmamış görünüyor.

Bu yıl Doha zirvesinin en önemli işlevi birkaç yıl önce dünya kamuoyunda ciddi yer bulmaya başlayan iklim zirvelerini iyice anlamsızlaştırıp, bürokratlardan başka kimsenin ilgilenmediği bir şey haline getirmek olacak.

Tarihin en sıcak yılı

Üstelik bütün bu aymazlık sadece Kyoto’nun son yılı olmakla kalmayan, bir yandan da tarihin en sıcak yılı rekorlarını kırmaya hala devam eden 2012’de yaşanıyor.

Bütün bilimsel raporlar 2012’nin kuraklıktan kırılan ve New York’u felç eden Sandy gibi kasırgalarla boğuşan ABD’nin tarihindeki en sıcak yıl olduğunu gösteriyor.

Dünyada ortalama sıcaklıklar son yüzyılda 1 derece artmış durumda. Avrupa Çevre Ajansı ise Avrupa’da sanayi öncesi döneme göre 1,3 derece daha sıcak olan son 10 yılın rekor kırdığını, Avrupa’nın güneyinde kuraklığın, kuzeyinde ise aşırı yağışların rekor seviyeye ulaştığını açıklıyor.

Bu çarpıcı bulgulara rağmen dünyanın en fazla sera gazı salan 3. büyük bloğu olan ve bir zamanların iklim şampiyonu sayılan Avrupa Birliği, Doha’da -herhalde ekonomik krizin de etkisiyle- iklim müzakerelerini uyutanlar kervanına katılmış görünüyor.

AB geçen yıl yeni anlaşmanın yapılması için 2015’i ve eğer yapılırsa yürürlüğe girmesi için 2020’yi işaret etmişti.

Ancak AB üç yıl önce gönüllü olarak aldığı ‘2020’ye kadar emisyonları 1990’a göre %20 azaltma’ hedefine şimdiden ulaştı. (AB’nin sera gazı salımında %20 indirimi “başarmasının” nedeni büyük ölçüde Doğu Avrupa’daki kirli sanayilerin 1990’ların başında hızlı bir şekilde kapatılmış olması. Yoksa Batı Avrupa ülkeleri, Almanya ve kısmen de Britanya dışında önemli bir sera gazı azaltımı sağlamış değiller.)

Dolayısıyla 2020 hedefine şimdiden ulaşan AB’nin daha yüksek taahhütler için anlaşma zemini araması gerekirdi. Oysa AB de kulağının üzerine yatmayı ve önümüzdeki koskoca sekiz yıl boyunca yeni bir şey yapmamayı tercih ediyor.

Birbirini bahane eden devler

ABD’den ise zaten bir şey bekleyen yoktu. Her ne kadar Doha’daki ABD heyeti her zirvedeki gibi çok büyük çaba harcıyormuş gibi bir görüntü yaratmaya çalışsa da, zirvelerin geleceğini ABD’nin elinden kurtarmak bile yetebilir gibi görünüyor.

Çünkü ABD iklim zirvelerini 20 yıldır düzenleyen ve hiç olmazsa bir BM kurumu olan UNFCCC’yi devreden çıkarmaya çabalıyor. Amaç herhalde iklim zirvelerini de özelleştirmek!

Böylece bağlayıcı olmayan, gönüllü ve her ülkenin kendi istediği ölçüde sera gazı azaltımı yapmasına olanak sağlayacak yeni bir iklim rejimine geçme yolunda bir kazanım elde etmeye çalışıyorlar.

Zaten ABD Kongresi iklim değişikliğinin insan etkisiyle olduğunu inkar eden bir Cumhuriyetçi vekili (Teksaslı Lamar Smith) Bilim, Uzay ve Teknoloji Komitesi’nin başına getirmiş durumda. Başka ne bekleyebilirsiniz ki?

Batı’yla aralarındaki açığı kapatmaya öncelik veren Çin, Hindistan gibi hızlı büyüyen ülkeler ise yenilenebilir enerjiye yaptıkları yatırımlarla övünüyorlar ama o kadar büyük bir fosil yakıt atağı içerisindeler ki, bu yatırımlar küresel ısınma açısından bir işe yarayacak gibi görünmüyor.

World Resources Institute’un son raporuna göre önümüzdeki yıllarda Hindistan 455, Çin ise 363 yeni kömürlü termik santral yapmayı planlıyor!

Yıllık karbon dioksit emisyonu sıralamasında birinci sıraya oturan Çin, Doha’da da pozisyonunu elbette değiştirmiyor. Yani ABD Çin’i, Çin ABD’yi bahane etmeye, AB de onları seyretmeye devam ediyor.

Türkiye’nin katkısı: 49 kömürlü santral

Türkiye ise iklim müzakerlerinde etkisiz elemanı oynamaktan vazgeçmiyor.

1990’dan bu yana emisyonları %115 artan ve 40 Ek-1 ülkesi arasında birinci sırayı kimseye bırakmayan Türkiye önümüzdeki yıllarda 49 yeni kömürlü termik santral kurmayı planlıyor ve herhangi bir emisyon indirimi yapmayı tabii ki düşünmüyor.

İklim zirvelerine giden Türkiye heyetlerinin standart beklentisi herhangi bir sonuç çıkmaması, böylece zaten bir şey yapmadıkları bu zirvelerde sonsuza kadar görünmez olmayı sürdürmeleridir.

Bu yıl da durum aynen devam ediyor.

Üstelik geçen yıl En Az Gelişmiş Ülkeler toplantısını İstanbul’da düzenleyen ve önümüzdeki 10 yıl boyunca dünyanın en yoksul ülkelerinin hamiliğine soyunan Türkiye, bu ülkeler arasında bulunan ve iklim değişikliğinden en fazla zarar gören bazı ada devletleriyle, Afrika ve Asya ülkelerinin mücadelesine bir sempati duyduğunu bile göstermiyor.

Geçen Salı günü Doha’da Küresel İklim Eylem Ağı tarafından günün fosili olarak “onurlandırılan” Türkiye’nin kurmayı planladığı yeni kömürlü termik santralların toplam kurulu gücü 37 bin megavat.

Türkiye, bir başka hesapla bütün bir Afrika kıtasında planlananadan çok yeni kömür santralı yapmaya karar vermiş, üstüne bir de 2012’yi kömür yılı ilan etmiş durumda!

En umut verici haber

Doha zirvesi daha ilk haftasında iklim değişikliğine karşı asıl gücün hükümetlerde değil, ancak sokakta olabileceğini bir kez daha gösteriyor.

En umut verici haber, konuyla ilgili en önemli küresel kampanya olan 350.org’un iklim değişikliğini durdurmak için küresel gücün el değiştirmesi gerektiği mesajını vereceği tıklayınGlobal Power Shift‘e hazırlanıyor olması.

Liderlere seslenmenin, heyetleri etkilemenin, sembolik sivil toplum kampanyaları yapmanın yeterli olmadığı ortada. Bir yıl petrol zengininin, öteki yıl kömür ülkesinin düzenlediği göstermelik zirvelerden bir şey çıkmayacak.

Önümüzdeki yıllarda üzerinde yaşayabileceğimiz bir gezegen bulmak için de, iklim adaletini sağlamak için de ipleri ellerine alması gereken olanlar insanlar, yani biziz. Boşuna “İklimi değil, sistemi değiştir” demiyoruz.

Bu yazı ilk olarak bbc.co.uk/ yayınlanmıştır.

 

 

 

 

Yeşiller/Sol, “Engelsiz bir dünya, Engelsiz bir siyaset”

Yeşiller ve Sol Gelecek eş sözcüleri Sevil Turan ile Arif Ali Cangı, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü vesilesi ile bir basın açıklaması yayınladı.

“Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak, engelliliğe engel olmayı ve engellilerin toplumsal yaşama katılımını sağlamak için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmeyi, engelli örgütlerinin katkıları doğrultusunda politikalar geliştirmeyi ve uygulamalarda bulunmayı kendimize görev sayıyoruz” denilen basın açıklamasının tam metni şu şekilde,

ENGELSİZ BİR DÜNYA, ENGELSİZ BİR SİYASET

Sosyal ve siyasal sistemin görmezden geldiği engelli bireylerin resmi istatistiklere göre nüfustaki oranı %12,3.

Bu oran sadece bir istatistik veriyi değil toplumda açık olarak mağdur konuma sokularak ötekileştirilen kesimin göstergesidir.

Günlük yaşantıdan toplumsal hayatın her alanında ayrımcılığa uğrayan engelli vatandaşların, kendi başlarına ve onurlu bir şekilde bir hayat yaşamaları için gerekli düzenlemeler yapılmamaktadır. Temel insani ihtiyaçlara ulaşımdan, siyasal, sosyal ve iş hayatına katılıma kadar engelli bireyleri yok görülerek örülen sistem, engelli vatandaşlarımıza yönelik yapılan ayrımcılığı derinleştirmektedir.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak, engelliliğe engel olmayı ve engellilerin toplumsal yaşama katılımını sağlamak için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmeyi, engelli örgütlerinin katkıları doğrultusunda politikalar geliştirmeyi ve uygulamalarda bulunmayı kendimize görev sayıyoruz. Bu bağlamda;

• Onurlu ve kendilerine yeterli bir yaşam sürdürmeleri için sağlık, eğitim, çevre, kent yaşamı gibi alanlarda gerekli fiziksel ve maddi koşulların yaratılması,
• Mevzuatta ve resmi kayıtlarda hala geçerliliğini koruyan, engelli bireylere yönelik muhtaç algısını güçlendiren “sakat, özürlü, çürük” gibi kelimelerin değiştirilmesi,
• İş hayatına katılımının güçlendirilmesi için gerekli koruyucu önlemlerin alınması, var olan istihdam kotalarının artırılması, sosyal güvenlik alanında eşitsizliklerin giderilmesi, iş bulamamış ya da çalışamayacak durumdaki engellilere her ay asgari geçim düzeyini sağlayacak bir ücret ödenmesi,
• Engelli politikalarının geliştirilmesi için, tüm engelli kesimlerin toplumla tam olarak kaynaştırılması yönünde çalışmaları engelliler için olduğu kadar, engelli olmayanlara yönelik de uygulanması,
• Avrupa Birliği uyum sürecinde imzalanan anlaşmalar kapsamında yapılması gereken düzenlemeler için süre uzatımını kaldırılması ve bu kapsamda belediyelerin her türlü ulaşım yolunu, devlet dairelerini, kamu kurum ve kuruluşlarını engellilerin de rahatlıkla ulaşabileceği şekilde düzenlemeleri için harekete geçilmesi,
• Engellilerin eşit yurttaş olarak yaşaması için düzenlemelerin gerçekleştirilmesi ve uygulamaların denetlenmesi sürecine ve engellilerle ilgili her türlü sorunun çözümüne engellilerin kendi örgütlenmeleri aracılığıyla katılımı, söz ve karar sahibi olmaları sağlanmalıdır.

AKP Hükümeti bir an önce bu koşulları sağlamalı ve engelli yurttaşların eşit haklara sahip engelsiz bir yaşam sürebilmeleri için gerekli adımları atmalıdır.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri
Sevil Turan – Arif Ali Cangı
03.12.2012″

(Yeşil Gazete)

3 Aralık Dünya Engelliler Günü

Bugün 3 Aralık, 1992 yılından itibaren BM (Birleşmiş Milletler) tarafından ilan edildiği şekli ile söylersek Uluslararası Engelliler Günü (International Day of People with Disability).

Kendisini “kutsal bilgi kaynağı” olarak tanımlayan wikipedia’nın türkçe edisyonuna girip “Uluslararası Engelliler Günü” yazdığınızda yukarıdaki bilginin dışında bir de, “Bu günde dünya çapında organizasyonlar düzenlenmektedir. Bu aktiviteler genellikle ücretsiz olup, gönüllülüğe dayanmaktadır. Hükümet desteği ve sivil toplum organizasyonlarıyla birlikte bu günün kutlanması çeşitlilik göstermektedir. Her yıl bu gün için değişik bir tema edinilmektedir.” bilgisi mevcut.

Sadece bu kadar. Gün hakkında ingilizce bilgi edinmek için aynı sitede “International Day of People with Disability” yazdığınızda da 1 sayfalık bilgi ile karşılaşıyorsunuz.

Her yıl Dünya Engelliler Günü’nde o yıla ait bir tema seçildiği bilgisi de var ingilizce edisyonda. 1998’de, “Sanat, Kültür ve Bağımsız Yaşamak” imiş mesela, geçen sene ise “Daha iyi bir dünya için hep birlikte yaşamak, engelli insanları da hayatın içine katarak”.

2012 teması için BM’nin ilgili sayfasını ziyaret etmeniz gerekiyor. Buradan kendinizin de kontrol edebileceği gibi Dünya Engelliler Günü’nün 2012 yılındaki teması “Toplumun her kademesinde erişilebilirliği ve katılımcılığı sağlayarak engelleri ortadan kaldırmak” olarak belirlenmiş.

Bugün ülkemiz medyasında engellilere yönelik haberler dikkatinizi çekecek. “Hepimiz suçluyuz” diye başlık atacak bir gazete, “Engellilerimize yeteri kadar önem vermiyoruz maalesef” diyerek sunacak haberini içli, duygulu sesi ile bir televizyon kanalında spiker, “Şu kadar yılda bu kadar hizmet yaptık” diyecek attığı yalana kendi de inanmamış görünen bir siyasi. Ve bir gün sonra, 4 Aralık 2012’de sanki hiçbir şey olmamış gibi kendi hayatlarımıza geri döneceğiz.

TBMM’de engelli bir milletvekili var şu anda. Hem de BM’deki görevinin ardından siyasete atılan, kendini de hem çevre hem de engelli haklarına vakfetmiş bir milletvekili, Şafak Pavey.

Bu noktada biz sözü kendisine bırakalım. Şafak Pavey’in 3 Aralık 2011 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda, “Dünya Engelliler Günü” vesilesi ile yaptığı konuşmayı sizlerle paylaşalım.

Şafak Pavey’in “Dünya Engelliler Günü” konuşmasını buradan da izleyebilirsiniz.

“”Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri,
Türkiye, sorumluluklarını yerine getirmek ve denetlemek gibi bir derdi olmadığı için uluslararası sözleşmeleri rahatlıkla imzalıyor ve onaylıyor.. Birleşmiş Milletler Engelli İnsan hakları sözleşmesini de onayladı ama sözleşmenin hayatını değiştirmesi gereken Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Saffetcan daha da perişan. O halde yanlış giden ne! Ve Saffetcan kim?

22 yaşındaki Saffetcan doğduğu günden bu yana yatağında yaşıyor. Babası engelli haklarını kullanarak eve doğal gaz yükletmek istedi. PTT’ye başvurdu. Evrakları kabul etmediler. Sakat çocuğu dünya gözü ile görmek istiyorlardı. Babası Saffetcan’ı sırtına aldı, götürdü meraklılarına gösterdi… Adeta sirk gibi.

Saffetcan çocuk bezi kullanıyor. Hükümet Ocak 2011 de, hasta bezi barkodu şart koşan bir yönetmelik getirdiği için Saffetcan’ın ailesi geçerli barkot ihtiyaçlarını ancak belli merkezlerden almak zorundalar. 83 liralık çocuk bezi hakkı için 40 lira ulaşım gideri harcıyorlar. Artık bu haktan yararlanmaktan vazgeçtiler.

Toplumun istismar edeceği vehmiyle, bir peri masalı tadında verilen haklar, uygulamaya gelindiğinde kurnaz yönetmeliklerle deliniyor. Kaşıkla dağıtılıp kepçe ile geri alınıyor.

Ekim 2004’te hükümet ülkemizdeki engelli sayısını 8 milyon 431 bin 937 kişi olarak açıklamışır. 2008’de ise başbakanlık raporunda sayı 1 milyon 673 bin 550 olarak açıklanmıştır. 6 milyon 758 bin 387 kişi buhar olup uçtu mu?

Hükümet, Temmuz 2006 tarihinde , “Özürlü Raporları Yönetmeliğini değiştirince milyonlarca engelli bir gecede engelsiz oluverdi. Biri de benim. Buhar olup uçmadım. Karşınızdayım. Bacağımın ve kolumun uzadığı varsayılmış, dünyada %98 olan engelli raporum iptal edilmişti.
Kopan kuyruğu uzayan bir kertenkele olmayı hakikaten çok isterdim ama yazık ki kertenkele değilim.

Çocuk felci mağduru Bünyamin diyor ki, “2006 öncesi aldığım rapora göre engelliydim. Raporumla memur sınavlarına katıldım. Kazandım. Vergi muafiyetinden yararlanmam için hastaneye sevk edildim. Hastanede “özürlü olmadığım” ortaya çıktı. Bunun üzerine KPSS’ sınavlarına girdim, yine kazandım. Memur olabilmem için sağlam raporu istediler. Aynı hastane engelli olduğuma dair rapor verdi, memur olamadım. Şimdi özürlü müyüm yoksa sağlam mıyım? Karar verin, ben de bileyim..”

Şimdi özürlü olan kim? Bence artık özürlü kelimesinden de vazgeçip engelli kavramına geçiş yapmamızın zamanı geldi.
Doğa felaketlerinin, savaşın, şiddetin, akraba evliliklerinin, yoksulluğun ve dünya ikincisi olarak trafik kazalarının ülkesi Türkiye’de engellilerin ve ailelerinin durumu trajik boyutlardadır. Ülkemizin en sessiz çoğunluğundan, aileleri ile birlikte 30 milyon civarında insandan söz ediyorum. Hepimizi onlara karşı işlediğimiz hilelerden ve insanlık suçundan vazgeçmeye davet ediyorum.
Gelin 24. dönemden engellilerin eşit vatandaşlık ve onur hakkını güvenceye alacak olan insan hakları yasasını, kevgire çevirmeden çıkaralım. İnsanın bütçeden daha değerli olduğunu önce maliyeye hatırlatalım. Ve insan odaklı ilk yasayı hep beraber çıkaralım.
En büyük görev şüphesiz önümüzdeki plan ve bütçe görüşmelerinde maliyeci arkadaşlara düşecek.

Önerilerim;
Modern dünyanın engelli tanımında buluşalım. Çağı geçmiş Baltazarı çöpe atalım. Yurttaşlarımızın acılarını cetvelle değil, ayrımcılığa karşı akıl ve bilim ve hukukla ölçelim.

Kamudaki engelli kadrolarını engelli işgücüne açalım. Kendi koyduğu kotalara bile uymayan bir devlete vatandaş nasıl güvenebilir?
Biliyorum baraj severiz ama hiç değilse engellilerin hayati medikal ihtiyaçlarındaki her türlü barajı kaldıralım. Bırakın birkaç kötü niyetli bunu suiistimal ederse etsin. Toplum ve Yargı onun cevabini versin.

Engelliler siyasetin merhamet soytarıları değillerdir. Onlarla ruhlarımızı arındırmak alışkanlığından vazgeçelim. Kimsenin böyle bir haddi yoktur, olduğunu sananların hukuksal vatandaşlık tanımını öğrenmeleri gerekiyor.

Engelli sorunlarını araştırma komisyonu kurulmasını teklif eden önergemi yüce meclise ulaştırdım. Ayrıca İnsan hakları İnceleme Komisyonu içinde bir İnsan Hakları Sözleşmesi olan engelli hakları için alt komisyon kurulmasını teklif ediyorum. Yüce meclise saygıyla duyururum. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.

Sayın Meclis Başkanı’na da ayrıca dilekçemi değerlendirip bu konuşmayı işaret dili tercumanı ile yapmamı sağladığı için teşekkür ederim. İşitme Engelli vatandaşlarımızın da bu meclisin çalışmalarından faydalanabilmesi için bundan sonra işaret dli tercüme hizmetinin sağlanmasını bekliyoruz.”

(Yeşil Gazete, Engelliler.biz)

Pisagor, çek elini kurufasulyemizden – Mahmut Koyuncu

Geçenlerde bir dostum, sayıların babası olarak kabul edilen Pisagor’un (Pythagoras) öğrencilerine verdiği ilginç bir emirden bahsetti.

Büyük filozofumuz öğrencilerine bakliyat yemeyi yasaklamış. Gerekçesi ise ne sağlık, ne kıtlık, ne de diyet programı gibi aklımıza gelebilecek ilk sebepler. Gerekçe çok garip; şöyle: Bakliyat ürünleri göçebelerin ruhunu taşıyor. Yani mercimek, nohut, fasulye gibi kuru gıda da denilen ürünler, göçebelerin ruhunu taşıyor diye yenmemeliymiş.

Bugünün modern aklıyla olaya baktığımızda saçma olarak göreceğimiz bir olay bu. Ama meseleye M.Ö. 500’lü yıllarda yaşamış Pisagor’un o devrin geçerli aklı çerçevesinde baktığımızda işin rengi değişebiliyor.

Sisam adasında doğmuş sonradan İtalya’da zengin bir liman kenti olan Crotona’ya yerleşmiş Pisagor kehanete ve gizemciliğe yatkındı. Ayrıca hayatı sayılar üzerinden okuma metodu ile uğraşıyordu. Yani yoğun bir metafizik dünya içindeydi. Bu yüzden madde ile ruh arasında ciddi bağlar kurmaktaydı.

Ama onun bu emrini sadece bu gerekçelere bağlamak yetmez. Sosyal siyasal sebepler de aramak gerekir bu sözlerin altında. Olayda sadece bakliyat değil göçebeler de var. Yani Pisagor’un göçebeler üzerine birtakım gözlemleri ve duyumları olmalı ki bu neticeye ulaşabilsin. Peki ama göçebelerin ruhu kötü bir ruh mu, diye sorası geliyor insanın.

Bu olay üzerine aklıma küçükken Derik’te (Mardin) ara ara gelip çadırlarını kuran, kapı kapı dolaşıp yiyecek isteyen yoksul çingeneler ve başka şehirlerden gelen göçebeler geldi.

Heybesini uzatan bu insanların heybelerini babam, “dini” ve “insani” gerekçelerle mercimek, nohut, fasulye veya buğdayla doldururdu. Fakat başka  yerlerde de sık sık rastladığımız bu göçebelere yerleşik halktan kimsenin iyi gözlerle bakmadığını hatırlıyorum.

Babam gibi başka insanlar da belli birtakım yardımlarda bulunuyorlardı ama o göçebelerin de bir an önce çadırlarını toplayıp gitmeleri istenirdi içten içe. Rahatsızlığın başlıca sebeplerini dini, ahlaki ve sosyal gerekçeler oluşturuyordu. Hırsızlık, ahlaksızlık, temiz giyinmeme gibi çoğu gerçek dışı iddiaların yanında en önemli sebep, bu insanların çalışmamaları veya sadece düğün dernek işleri için çalgıcılıkla uğraşmaları idi.

Neticede çalışmamak toplumsal ve kültürel algı açısından en büyük lanet sayılırdı. Yerleşik kasaba halkının orta sınıf  ahlakını tehlikeye düşüren bu insanların sayıca az olmaları belki baskın kültürün yoldan çıkmasında yeteri kadar etkili olamıyordu, ama gençler, çocuklar için “kötü” örnek olmalarına sebep olabiliyordu. Sonradan o ailelerden bazılarının göçebelikten vazgeçip Derik’te ev bark edindiklerini ve yerleşik hayatı seçtiklerini hatırlıyorum.

Göçebelerin ahlaki değerler üzerine değerlendirilmeleri bir tarafa, onların  yerleşik iktidar-medeniyet sistemleri açısından çok büyük tehlikeleri olduğu iddia edilebilir. Örneğin Moğolların veya daha da geriye gidersek Hunların gerçekleştirdikleri göçler ve sürekli oradan oraya göçen toplulukların, göç ettikleri her yerde oranın yerleşik kültürlerini yerle bir ettikleri, iktidar yapısını değiştirdikleri biliniyor.

Yurt edinmemeleri, gittikleri her yere geçici gözüyle bakmaları, işgal ettikleri yer onlara ekonomik veya siyasal olarak yetmez olunca orayı terk edip gitmeleri gibi etkenler yerleşik kültürler açısından ciddi, sosyal ve siyasal olumsuzlukların kaynağını teşkil etmiş. Bugün bile genellikle yoksul ülkelerden zengin Batı’ya göç eden göçmenlerin ve mültecilerin, yerleşikler tarafından nasıl olumsuz karşılandıkları bir vaka.

Tabii burada göçebe ile göçmen arasındaki farkı da kısaca belirtmek gerek. Göçmen bir yerden taşınıp, yabancı bir başka yere yerleşendir. Oysa göçebe için “yurt” yoktur. Sürekli hareket halinde olandır. Kısacası göçebe, yerleşik olanın düzenini, “rahatını” bozar. Yerleşik düzenin hem siyasal hem de dini hem de kültürel iktidar yapısını tehlikeye atar.

Bazen iktidar sahipleri tarafından kullanılabilirler de. En tehlikeli, en zor işlere koşturulabilirler. Ama her ne olursa olsun, dünyanın hiçbir yerinde göçebelere iyi gözle bakılmaz.

Pisagor’a dönersek eğer, onun bakliyatı yasaklaması, o günlerde Med İmparatorluğu’nun, sonrasında Pers İmparatorluğunun batıya doğru genişlemesi ile başlayan yoğun göç zamanına denk düşüyor. Antik Yunan kültürünün egemen olduğu coğrafyada yaşayan Pisagor’un o coğrafyadaki ciddi göçleri -doğudan, kuzeyden gelen göçleri,- saldırıları gözlemlemiş olması ve bunun üzerine yorum yapmış olması muhtemeldir.

Pisagor, göç edenlerin yanında bozulmadan taşıyabileceği en dayanıklı besinin bakliyat ürünleri olduğunu bu sırada gözlemlemiş olabilir. Deniz ve balık kültürünün etkili olduğu bir coğrafyada ve şehirde yaşayan Pisagor’un 300 öğrencisine “bakliyat yemeyin” demesinin nedeni bakliyatın içinde var olduğuna inandığı bu göçebe ve bozgun ruh olmalı.

Bu sözlerimizden göçebeleri ötekileştirdiğimiz anlaşılmasın.

Aslında göçebelerin siyasal ve kültürel olarak tarihe çok büyük katkıları olduğunu düşünmekteyim. Birinci sebep katı kültürel yapıları bozup melezleştirdikleri için demokratiktir. Katı siyasal sistemleri bozguna uğrattıkları için iktidar yapılarının daha fazla güçlenmesini yer yer kesintiye uğratabilirler.

Bence en önemli sebep ise sonsuza kadar bir yere sahip olmak istemeyişleridir. Mal mülk edinme, şehirler, medeniyetler kurma gibi bir düşünceleri genellikle yoktur. Sadece kendilerine yetecek kadar ihtiyaç temin etmeleri ekolojik bir varoluş biçimi olarak görülebilir.

Bu sebeple feodal veya kapitalist bir ekonomiye dahil değiller. Devletlerin ekonomik ve siyasal kontrol için herkesi yerleşik hayata geçirme isteklerine bu sebepten uymazlar.

Göçebelerin ekonomik ve siyasal yapıya bu şekilde dahil olmamaları onları devletler açısından risk grupları arasına sokar. Örneğin, bilenler açısından Beritan Aşiret’ni  durumu buna en iyi örnektir. Onlar için yapılan konutlar ve devletin yerleştirme çabalarını hatırlayın.

Dolayısıyla Pisagor zengin öğrencilerine taze, yağlı ve lezzeti bol yemekler tavsiye ederken sadece üst bir sınıfın algısıyla konuşmuştur. Bu durumda bize düşen söz ise şu: Pisagor teoremlerine dön, çek elini kurufasulyemizden!

Mahmut Koyuncu – www.bianet.org

 

[Yazı dizisi]: Paylaşımcı toplulukların yükselişi ~1~

Shareable.net’te Cat Johnson tarafından yayınlanan dosyayı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Özde Çakmak ve Müşerref Bayraktaroğlu‘nun çevirileriyle, üç parça halinde sunuyoruz.

Yazının ikinci bölümü için tıklayınız

Yazının üçüncü bölümü için tıklayınız

***

Paylaşım ekonomisi hız kazandıkça, küresel çapta yayılıyor. Dünyanın dört bir yanındaki şehir ve kasabalarda  insanlar bebek kıyafetlerinden teknelere, hırdavattan yazlıklara kadar her şeyi paylaşmanın bir yolunu buluyor. Kendilerini şuurlu bir şekilde büyük resimdeki paylaşım hareketiyle özdeşleştirenler gruplar da oluşmakta. Bu gruplar, eğitime, eyleme, topluluk inşasına odaklanıyor ve geniş çapta paylaşıma yönelik bir kültürel değişimi savunuyorlar.

 

Mahalle seviyesindeki kooperatiflerden küresel organizasyonlara, bu gruplar paylaşmayı ana-hat toplumsal tercihlere dahil etmek için uğraşıyorlar. Paylaşımı yeni bir paradigma olarak görüyorlar; daha demokratik bir toplum için bir araç. Biliyorlar ki paylaşmak geçici bir heves değil; teknoloji sayesinde yeniden hayat bulan, eski çağlardan kalma bir sistem.

Aşağıda dünyanın dört bir yanında paylaşımı savunan grupların yürekleri ferahlatan  listesini görebilirsiniz. Elbette, başka gruplar da var. Bu liste yapılırken sizi en yakınınızdaki ya da paylaşılabilir dünya hayalinizi paylaşan (!) toplulukla iletişime geçmenizi sağlayacak, daha da güzeli sizi böyle bir topluluk kurmaya teşvik edecek bir sıçrama tahtası olması hedeflenmiştir.

Ouishare

Paris, Londra, Berlin, Barcelona, Roma ve Brüksel’de merkezi olan Quickshare imece ekonomisinin gelişmesi için çabalayan girişimci, vatandaş, aktivist, gazeteci ve tasarımcılardan oluşan uluslararası bir ağdır.

“Benim için soru erişimin mülkiyetten daha iyi olup olmaması sorusu değil,” diyor Ouishare eş kurucusu Antonin Leonard. “Burada önemli olan insanlar. Bu kültürel bir değişim. Insanlar kendilerini ifade edebilmek, kendi kendilerinin patronu olmak ve hayatlarında yeni bir hayata başlamak için harikulade fırsatları olduğunun farkına varmaya başladı.”

Leonard, toplum “her şeydir” diyor ve Ouishare’in bir şeyler yapacağını söyleyen değil, üreten kişiler ekseninde kurulduğunun altını çiziyor.

“Karmaşık dünya sorunların çözümü için karmaşık çözümlere ihtiyacımız var. İddia ederiz, sürdürülebilir değişimi getirebilmenin tek yolu insanları farklı görüş açılarıyla donatmak. Paylaşım, topluluk yaratmak için harika bir fırsat; paylaşımın devam etmesi için de topluluk inşası gerekli.”

 

Müşterek Kare(Shared Squared)

Merkezi New York’ta olan Shared Squared etkinlikler düzenleyerek, paylaşımcı ekonomi öncülerini güçlendirecek kaynaklar sağlayarak ve harekete dahil olmayı kolaylaştırarak insanların birbirleriyle birşeyleri paylaşmalarını kolaylaştırıyor.

 

Shared Squared kurucusu Adam Berk, “Bu konudaki yaklaşımımız, aynı sektör içindeki insanların birbirleri hakkında bilgi sahibi olmaları, birbirlerini tanımaları, biraraya gelmeleri ve birbirlerini desteklemeleri için fırsat yaratmak,” diye konuştu. El ele vermesi gereken bir sektör varsa o da biziz. Bu yüzden mümkün olduğunda, bir anlam ifade ettiğinde herkesin birlikte çalıştığından ve birbirini desteklediğinden emin olmak istiyorum… Bence bizi eşsiz kılan şey şeffaf olmamız, politikayla ilgilenmememiz ve çekişmelere meydan vermeme politikamız: Herkes için yerimiz var, ne kadar büyük olursa olsun.”

Berk, paylaşım ekonomisinin insanlara neden paylaşmaları gerektiğini söylemeyi bir kenara bırakması ve bunun yerine paylaşımı daha ucuz, daha iyi, daha uygun ve eğlenceli hale getirmeye odaklandığını görmek istiyor. Gelecekte eş-düzeyde (P2P) şirketlerinin risk yönetimi, envanter ve sürerlikleri için üçüncü şahısların daha büyük rol oynayacağı kanaatinde.

“Paylaşmak, çevre manyağı olmanızı gerektirmez,” diyor. “Zenginler yatlarını ve uçaklarını paylaşıyor. Paranı harcamadığında bankaya koyarsın. Genel olarak paylaşım ekonomisi ana-akıma pazarlama alanında kötü bir iş çıkardı. Oteller, Airbnb’nin antitezi değildir. Otellerde de odalar paylaşır, sadece sistem farklıdır., Aslında hâlâ eş-düzeyde olan ticari işlemlerde üçüncü şahıslar daha büyük rol oynar.”

 

Paylaşımcılar  (The People Who Share)

Britanya-merkezli Paylaşımcılar organizasyonu paylaşımı ana-akıma taşımaya çalışıyor. Kendilerini “Paylaşım yoluyla dünyayı yeniden şekillendirmeye” adayan Paylaşımcılar’ın hayali herkesin alet edevat, finansal kaynak, mal mülk, eşya, tecrübeleriyle gelişen bir paylaşım ekonomisi yaratılması. Geçtiğimiz günlerde ortakları Ouishare ve Shareable ile birlikte ilk Dünya Paylaşım Günü’nü düzenlediler.

“Esasında, sınırlı kaynakları olan bir gezegende yaşıyoruz, nüfus giderek artıyor, hayatta kalmak için paylaşmamız gerekecek,” diyor Paylaşımcılar’ın Baş Paylaşımcı’sı Benita Matofska. Gelecekteki işletmeler ve örgütler kaynaklarını paylaşma modelini benimseyenler arasından çıkacak.”

Motofska, “Paylaşım ekonomsini günümüz ekonomik modelinden ayıran şey bu yeni ekonomi modelinin insanlar tarafından, insanlarla birlikte, insanlar ve gezegen için inşa edilmesidir. Temelde insanlar sınırsız paylaşım potansiyeli olduğumuz görüşünde birleşiyorlar. Güçlü, sürdürülebilir, birbirine bağlı toplumlar inşa etmenin yolu paylaşımdan geçiyor” diyor.

 

Unstash (gayri-yığ)

Unstash; paylaşım deneyimini eğlenceli, kolay ve sosyal kılarak güçlendiren ve kolaylaştıran ortak tüketim amacıyla kurulan eş-düzeyde bir platformdur. Toronto merkezli organizasyon “bıçak gibi paylaşım ruhuna odaklanmıştır,” diyor Unstash eş kurucusu Long Wong. “Üç beş kuruş kazanmak için birbirini tanımayan insanları biraraya getirmek değil yaptığımız. İhtiyaçların tesadüf etmesine dayalı olabileceği düşüncesiyle, değiş-tokuş da bizim işimiz değil. Topluluk yararı için paylaşma deneyimini güçlendirmek ve kolaylaştırmak için buradayız.”

Wong’a göre, paylaşım yalnızca tasarruf etmek, sade bir yaşam ya da çevre için anlamına gelmez; paylaşırken, insanlığımızı da paylaşmış oluruz. “Bir şeyleri paylaşmak önemsiz bir detaymış gibi görünebilir,” diyor Wong. “Fakat, kendi tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki, küçük ve elle tutulabilir önemsiz birşeyin paylaşılması bile, hayatı derin ve anlamlı yollarla paylaşmanın önünü açabilir.”

 

İşbirliğine Var Mısın? (Let’s Colloborate)

İşbirliği’ne Var Mısın?, New York City’deki ortak tüketim toplumunu canlandırmak ve birleştirmek için geliştirilen bir dizi etkinliğe verilen isimdir.

“İşbirliği’ne Var Mısın?’ın amacı, girişimcileri, akademisyenleri, girişimci yatırımcılarıi ve paylaşımcı ekonomi tutkunlarını, düşünmeye zorlayan etkinliklerle aynı çatı altında toplamaktır,” diyor Melissa O’Young, İşbirliği’ne Var Mısın? kurucusu. “Tutkulu bir grup insan aynı odaya konulduğunda, bir tür sihrin ortaya çıkacağına inanıyorum. Öncelikli amacım,” diyerek devam ediyor, “paylaşım ekonomisi meraklılarından oluşan çekirdek bir topluluk yaratmak. Bu çekirdek topluluk da daha büyük bir topluluğu daha işbirlikçi davranışlar aşılayacağını umut ediyorum.”

 

P2P Vakfı

P2P “açık, paylaşımcı, P2P ve ortak mülkiyet alanları-merkezli aktiviteler için bir gözlemevi”dir. Çok sayıda konferansa ev sahipliği yapan ve bu konuda 18.000 makaleyle övünen kuruluş, araştırmacılar ve paylaşım ekonomisi uygulayıcıları için değerli bir bilgi kaynağıdır.

“Farklı olgular paylaşım lehine büyük, kökten bir değişikliğe yol açtı,” diyor P2P kurucularından Michel Bauwens. “Ağ tabanlı internet koordinasyon ve işlem masraflarını büyük ölçüde azalttı, bu tek bir kaynağa sahip olmaktansa, o kaynağı paylaşmayı daha ucuz kılıyor. Tüm avantajlar hâlâ sizin, ama daha düşük fiyata yararlanıyorsunuz,” diyerek sözlerine devam ediyor. “Bu durum, bireyci kıtlık-güdümlü davranış (bunu alıyorum çünkü ihtiyacım olabilir) perspektifini, satın almadan da kaynağa ulaşabilmenin verdiği güvenle bolluk-güdümlü davranışa doğru değiştiriyor.”

(Shareable.net, Yeşil Gazete)

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak ve Müşerref Bayraktaroğlu

Editör: Alidost Numan & Durukan Dudu