Ana Sayfa Blog Sayfa 4505

Mars’da yaşam belirtisi

NASA, geçtiğimiz hafta dünya basınında büyük yankı uyandıran Mars keşfi hakkında bugün düzenlenen basın toplantısında açıklama yaptı. Mars keşif aracı Curiosity’nin görev ekibinde yer alan John Grotzinger, Kızıl Gezegen’in yüzeyinde ilkel yaşam izlerine rastlandığını belirtti. Elde edilen sonuçların, kesinleşmesi için birçok testten geçirilmesi gerektiği ifade edildi.

NASA, Curiosity’nin Mars kumundan topladığı numuneler üzerinde yapılan analizler sonucunda, ‘tarihi bir keşif yapılmış olabileceğini’ açıklamıştı. Mars yüzeyinde Ağustos ayından bu yana keşif yapan Curiosity’nin elde ettiği bulgular, bir hafta süren değerlendirmelerin sonucunda bugün kamuoyuna açıklandı.

Curiosity ekibinde yer alan bilim insanları, Kızıl Gezegen’in toprağında karmaşık kimyasal yapılar tespit ettiklerini, aynı zamanda uzun zamandır aradıkları organik bileşiklerin izine rastladıklarını belirtti. Mars’ta ilkel yaşam izlerine ilk kez ulaşıldığına dair tarihi bir açıklama yapılırken, bulguların kesinleşmesi için numunelerin Dünya’ya getirilmesi ve burada analiz edilmesine kadar uzanan kapsamlı testlerin yapılması gerektiği ifade edildi.

Curiosity’nin Mars yüzeyinden topladığı numunede klor, sülfür ve su izine rastladığı açıklandı. Bu elementlerin yanı sıra, karbon içeren kimyasalların, yani organik moleküllerin (yaşamın yapı taşı olan bloklar) izine rastlandığı ifade edildi.

Bu element ve moleküller, Curiosity’nin Mars Numune Analizi (SAM) donanımı tarafından tespit edildi. Curiosity, robotik kolunun ucundaki kepçeyle Mars kumu ve toprağını süzdükten sonra bu donanıma boşaltıyor ve numunelerin bileşikleri tespit ediliyor.

John Grotzinger, basın toplantısında yaptığı açıklamada, Curiosity’nin gerçekleştirdiği analizlerin doğruluk payına dikkat çekerken, daha çok test yapmaları gerektiğini söyledi. Grotzinger, “Curiosity mükemmel çalışan ve son derece hassas olan bir donanıma sahip. Bu donanım Mars yüzeyinde elde ettiği numunelerde organik moleküller keşfetti. Bunun test edilmesi gerekiyor. Dünya’ya getirilecek numunelerin analiz edilmesi gerekiyor. Bu organik moleküller nereden geldi, Mars çevresinde mi oluştu yoksa başka bir yerden mi geldi bunu anlamamız lazım” dedi.

NASA yaptığı basın açıklamasında, “Tespit edilen klorun büyük olasılıkla Mars’a ait olduğunu ancak karbonun Curiosity aracılığıyla Dünya’dan gelmiş olabileceğini” ifade etti.

Grotzinger, 2.5 milyar dolarlık nükleer enerjili keşif aracının, yakın zamanda sondaj çalışmalarına da başlayacağını ifade etti. Mars’a gönderilen en gelişmiş uzay aracı olan Curiosity, en az 2 yıl süreyle Gale Krateri’nde keşif yapacak.

(Ntvmsnbc)

 

 

Arap Gençliği İklim Değişikliği hareketi Gökşen Şahin’e konuştu

Doha’da devam eden BM İklim Konferansının 6. Gününde, Katar’ın ilk sokak eylemi, iklim müzakerelerinden somut bir sonuç çıkması ve Arap ülkelerinin de üzerlerine düşen sorumluluğu yüklenmesi talebiyle, binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşti.

İklim Değişikliği zirvesi görüşmelerini yerinde izlemek üzere Doha’da bulunan arkadaşımız Gökşen Şahin, eylemi düzenleyen Arap Gençliği İklim Hareketi’nin medya ve iletişimden sorumlu kampanya koordinatörü ve Bağımsız Aktivistler Birliği İndyact’in kampanya önderi Ali Fahri ile bir söyleşi yaptı:

Gökşen Şahin’in aşağıda transkriptini okuyacağınız röportajını buradan da dinleyebilirsiniz.

Ali Fahri: Benim adım Ali Fahri, Bağımsız Aktivistler Birliği İndyact’in kampanya önderiyim. Ayrıca Arap Gençliği İklim Hareketinin medya ve iletişimden sorumlu kampanya koordinatörüyüm. Bu harekete önayak olan da İndiact’tır. Aslında biz Katar’a Arap gençliğinin sesini bu konferansta daha iyi duyurmak için geldik. Bu konferans, bir Arap ülkesi olan Katar’da düzenlendiği için ilgili bütün medyaların, ilgili bütün siyasetçilerin gözü Arap ülkelerinin üzerinde. Ve biz Arap ülkelerinin ısrarla petrolden ibaret olmadıklarını vurguladıklarını gördük. Giderek büyüyen Arap gençlik hareketi de dünyaya Arap ülkelerinin petrolden ibaret olmadığını, Arap dünyasının çevre konularıyla ilgili olduğunu, gezegen için kaygı duyduğunu anlatmak için burada.

Biliyorsunuz, Batılıların Araplar hakkında bizim petrol sanayimizden başka bir şey düşünmediğimiz, görüşlerimizi dile getirdiğimizde toplum dışına itildiğimiz,   ifade özgürlüğümüzün olmadığı şeklinde kalıplaşmış bakışları var. Ancak Arap Baharından sonra, gördüğünüz gibi, herkes haklarınızı talep ederseniz haklarınızı kazanabileceğinizi gördü. Ve eğer haklarınızı talep etmekten korkmazsanız, kesinlikle o hakları kazanırsınız. 40 yıldır oraya çöreklenmiş bir diktatörlüğü, mermilerin ve gaz bombalarının altındayken alaşağı etmek, bize iklim değişikliği konusunu da ele alma fikrini verdi. Evet, belki hemen şimdi bir tehlike yok bizim için ama birkaç yıl içersinde gezegenimizi kaybedebiliriz çünkü zirve noktasına varıldığında bunu geri döndürmek mümkün olmayacak, artık yeryüzünü kurtarmak için bir şeyler yapmak gibi bir şansımız olmayacak. Ama şimdi biraz vaktimiz var, bir şeyler yapabiliriz, şu anda üzerimize ateş eden kimse yok. Biz tüfekler üzerimize ateş yağdırırken bunu yapabildik, peki şimdi, barış içinde olduğumuz bir zamanda niye hükümetlerimiz nezdinde lobi faaliyeti yürütmeyelim, niye onları CO2 emisyonlarını azaltma taahhüdünde bulunmaları için ikna etmeye çalışmayalım? Neden onları sera gazı emisyonlarını azaltma taahhüdünü yerine getirerek önderlik etmeye ikna etmeyelim?

Mesela Katar gibi bir ülkeyi alın, Katar Körfez  İşbirliği Konseyi’nin (GCC) bir üyesi, bir doğal gaz ihracatçısı ve OPEC üyesi bir ülke olarak kalksa ve gayet iddialı bir şekilde CO2 emisyonlarını azaltma taahhüdünde bulunsa, Lübnan’ı ve diğer GCC ülkelerini CO2 emisyonlarını azaltma taahhüdünde bulunmaktan kim alıkoyabilir? Dolayısıyla bunun tayin edici bir önemi var ve biz Arap dünyasının bu anlamda bir önder rol oynayabileceğini  ve bu değişimin bir parçası olabileceğini biliyoruz. Çünkü bir tek gezegenimiz var ve hepimizin bildiği gibi hayatta kalmanın müzakere edilecek bir tarafı yok.

Gökşen Şahin: Peki COP’tan sizin beklentileriniz  neler? Sizce Katar ve diğer Arap ülkeleri taahhütte bulunacaklar mı yoksa …?

Ali Fahri: Şimdi beklentilerden söz ediyorsak biz Arap Gençliği İklim Değişikliği Hareketi olarak COP’a geldiğimizde bütün ülkelerin %100 taahhütte bulunmalarını bekliyorduk. Tabii bu bir beklenti, gerçekte ne olacağı ise başka bir konu. Tabii bizim çok beklentimiz var ve gerçekte onların taahhütte bulunmalarını istiyoruz, bunu diplomatik bir şekilde, siyasi baskı yaparak, lobi faaliyeti yaparak, yazılar yazarak, uluslar arası koalisyonlar kurarak, medya standlarıyla ve daha birçok yolla bunu yapıyoruz. Biz Katar’ın, bu COP toplantısına ev sahipliği yaptığı için taahhütte bulunacağını biliyoruz ama biz onlardan hedefi yüksek bir taahhütte bulunmalarını istiyoruz. Şimdi herkes Katar’ın böyle bir taahhütte bulunmayacağını söylüyor. Ama biz Arap ülkelerini ve onların davranış tarzını, geleneklerini bildiğimiz için “peki, madem evsahibiyiz, o zaman taahhütte bulunuruz” diyeceklerini biliyoruz. Ama taahhütün iddialı olması lazım, yani öyle %10’luk ya da %12’lik bir taahhütte bulunmalarını istemiyoruz, öyle bir rakamla ortaya çıkmalılar ki herkese ilham versin.

Gökşen Şahin: Arap gençlik hareketinin de gün geçtikçe büyüdüğünü görüyoruz. Bu harekete ilham veren Arap Baharı ile iklim değişikliğine eğilen gençlik hareketi arasında nasıl bir bağ var, bu hareket nereye doğru gidiyor?

Ali Fahri: Arap Devrimi ve Arap Baharı bize iki yönden ilham verdi. Birincisi, taktik yönden, yani haklarınızı elde etmek için her türlü sosyal medyadan yararlanmak, tabanda kampanyalar yürütmek, siyasi baskı kurmak, lobi faaliyeti yürütmek, uluslararası koalisyonlara girmek. Öte yandan, gençlik bunun bir dinamosudur. Arap devriminden önce onların bizim sesimizi duyabileceklerini biliyorduk ama bu çok zordu. Oysa şimdi artık kesin olarak biliyoruz ki umudumuzu kaybetmeyeceğiz, hedefimize ulaşmak için düzgün bir şekilde çalışacağız ve ulaşacağız da. Dolayısıyla hiçbir şey imkansız değil. Biz hep şöyle diyoruz “Bir demokrasi inşa etmek için bir diktatörlüğü alaşağı ettik ama yüzyıl sonra gezegenimiz yok olacaksa demokrasiyi nasıl uygulatabiliriz ki?” Az önce de dediğim gibi bir B planı yok, yeryüzü bizim evimiz ve her şey birbiriyle bağlantılı.

Gökşen Şahin: Size son olarak sormak istediğim bir soru var. Bu Cumartesi bir gösteri olacak. Ben Katar’da gösteri kültürü nasıldır bilemiyorum onun için bunun nasıl düzenlendiğini, kimlerin orada olacağını ve bu gösteriden sizin beklentinizin ne olduğunu öğrenmek istiyorum.

Ali Fahri:  Bu, başlı başına bir başarı öyküsü. Katar’ın modern tarihinde hiçbir zaman bir gösteri, bir yürüyüş olmadı. Bu tam anlamıyla bir ilk. Bu iklim değişikliği yürüyüşünün Katar’da gerçekleşecek olması gerçekten tarihi bir olay ve çok önemli. Son yedi aydır Katar hükümeti nezdinde lobi faaliyeti yürüttük ve İndyAct (Bağımsız Aktivistler Birliği) hareketinin bir parçası olan Arap Gençliği İklim Değişikliği Hareketi olarak Doha Oasis’deki ortaklarımızla birlikte bir aydır onları ikna etmeye, sırf bu yürüyüş için izin almaya uğraştık. Şimdi böyle bir GCC ülkesinde, doğal gaz ihraç eden ve kişi başına en yüksek CO2 emisyonlarına sahip bir ülkede iklim değişikliği konusunda bir yürüyüş yapılması gerçekten olağanüstü. Sanki ejderhayla onun yuvasında mücadele ediyormuşsunuz gibi bir şey.

Gökşen Şahin: Tabii bizim açımızdan bakıldığında böyle görünüyor ama sizlerin nasıl çalıştığınızı, bunu gerçekleştirmek için neler yaptığını bilmek çok iyi geliyor. Evet, bu hareketin nasıl geliştiğini ve sizin nereye gitmek istediğinizi konuştuk ama biraz daha somut ele alacak olursak, sizce bu Arap Gençliği İklim Değişikliği Hareketi  ve koalisyon, diğer Arap ülkelerini de içine alarak büyümeye devam edecek mi? Bölgede siyasetlerin değişmesi için bir etkisi olacak mı?

Ali Fahri: Bizim daha şimdiden bölgesel siyasetler üzerinde bir etkimiz var. Biz Arap Gençliği İklim Değişikliği Hareketi olarak dokuz hafta içinde 20 üyeden 1000 üyeye çıktık. 670 üyelik başvurusu aldık. Şimdi 13 Arap ülkesiyiz. Başka Arap ülkelerindeki aktivistlerle birleşmek için çalışıyoruz. Amacımız gezegeni kurtarmak için aynı toplumsal, çevresel, siyasal mesaja sahip birleşmiş tek bir gençlik  hareketi olmak ve bu, daha şimdiden bir başarı öyküsü.

Tekrar ediyorum, Arap Devrimi ve Arap Baharı bunu gerçekleştirebileceğimizi bize gösterdi. Evet, bunu göreceğiz.

Gökşen Şahin: Çok teşekkür ederiz.

(Açık Radyo)

Eğitimde Kılık Kıyafet 2

Dün başladığım yazının bu ikinci bölümünde, AKP Hükümeti’nin 27 Kasım 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren öğrencilerin kılık kıyafetiyle ilgili yeni yönetmeliği eğitim sisteminde dinsel eğitimi ve başörtüsü serbestisini genişletmek amacıyla çıkardığı şeklindeki eleştiriyle ilgili bir tartışma yapmak istiyorum. (1)

Yine Aynı Taktik

Bu eleştirinin haksız olmadığını düşünüyorum. Bu bağlamda yeni yönetmeliğin 3. Madde’sinde özellikle dikkat çeken bir fıkra var:

(6) Kız öğrenciler, imam-hatip ortaokul ve liseleri ile çok programlı liselerin imam-hatip programlarında tüm derslerde, ortaokul ve liselerde ise seçmeli Kur’an-ı Kerim derslerinde başlarını örtebilir. (2)

Aslında eski yönetmelik (Madde 12-3) kız öğrencilerin imam hatip okullarında kuran derslerinde başlarını örtebilmesine izin veriyor. (3) Yeni yönetmelik ise başörtü iznini imam hatip okullarındaki “tüm derslere” genişletiyor.

İşte yeni Yönetmeliğin püf noktası bu… AKP Hükümeti yine aynı şeyi yapıyor. Kendi muhafazakar dünya görüşü ve tabanının taleplerine hitap eden bir düzenlemeyi, toplumun geri kalan kesimlerine -özellikle liberallere ve özgürlükçü sola- hitabedecek şekilde özgürlükleri görece genişleten düzenlemelerle sarıp sarmalayarak, “hukuki bir paket” halinde kamuoyuna sunuyor.

Tabi artık fazlasıyla deşifre olan bu “hukuki paketleme taktiğini” görür görmez tanır olduk. Nitekim AKP Hükümeti 4+4+4 sistemiyle birlikte okullarda, bir yandan Kürtçe vb. yerel dillerin ders olarak konmasının önünü açarken, diğer yandan dinsel eğitim ve kuran öğretiminin önünü açtı. Kadrolaştığı kimi kamu kurumlarında hem erkeklere, hem kadınlara belli ölçüde kıyafet serbestisi getirirken, arzu eden kadın çalışanlara baş örtüsüyle iş yerinde bulunabilme imkanını sağladı.

Öte yandan bu yönetmeliği karşıt yönden, yani baş örtüsü yasağını devam ettirdiği için eleştirenler de var! (4) Aslında bu da haksız bir eleştiri değil. Bu açıdan 4. Madde’de bir başka dikkat çekici fıkra daha bulunuyor:

e) Okul içinde baş açık, saçlar temiz ve boyasız olarak bulunur, makyaj yapamaz, bıyık ve sakal bırakamaz. 3 üncü maddenin altıncı fıkrası hükümleri saklıdır.

Bu madde eski kısıtlayıcı 12 Eylül yönetmeliğiyle tam bir paralellik içinde. Aslında, bir anlamda baş örtüsü ve sakal gibi dinsel sembollerin serbestleşmesi karşısında statükoya verilmiş bir taviz bu. Peki son seçimlerde %47 halk desteğini arkasına almış bir AKP bu taktiklere ve tavizlere başvurma ihtiyacını niye duyuyor?

Siyasi Dengeler ve Çekinceler

AKP 2003’ten beri vesayetçi Kemalist statükoya karşı giriştiği manevralarda statükoya ve onun sivil ve politik toplum içindeki destekçilerine başka taktik tavizler de verdi. Yine bu manevralar sırasında yukarda değindiğim “hukuki paketleme taktiğini” de, halihazırda temsil ettiği hegemonik sınıflar ve cemaatlerin dışındaki kimi muhalif kesimlerin (Kürt siyasi hareketinin, alevilerin, liberallerin, özgürlükçü solun vb.) desteğini sağlamak adına çok kez uyguladı.

Aslında AKP bütün o “ileri demokrasi ve açılımlar” tiyatrosunu, AB sürecinin dayatmaları kadar, iç siyasi dengelerde Kemalist statüko karşısında kırılgan da olsa ittifak arayışları nedeniyle sahneledi.

Zira temsili demokrasi oyununda hegemonya salt %47 oy oranıyla kurulacak bir şey değildir. Her yeni manevrada, siyasi ortamdaki farklı aktörlerin konumları, rolleri, ağırlıkları dikkate alınmalı, kırılgan dengeler titizlikle korunmalıdır.

AKP Hükümeti, bu demokrasi oyununu son döneme kadar belli bir dikkatle oynadı. İşte bu süreçte demokrasi ve özgürlükler adına edindiğimiz iyi kötü kazanımlar, AKP’nin demokrasi ve özgürlüklere olan inancından değil, nesnel siyasi koşulların dayattığı denge kaygılarıyla oynadığı bu oyunun neticesinde -eğrisi doğrusuna- elde edildi.

Zaten AKP’nin desteğini sağladığı kimi muhalif aktörler (örneğin basındaki kimi liberal odaklar ve özgürlükçü solun kimi unsurları) açısından bu, özünde AKP’ye değil, onun ortak hasma karşı giriştiği manevralar sırasında, nesnel siyasi koşulların zorlamasıyla kerhen attığı demokratikleşme adımlarına verilmiş şartlı ve kırılgan bir destekten ibaretti.

Yönetmeliğin Net Değeri: Bardağın Dolu Tarafı

Yeni yönetmeliğe geri dönersek: AKP okullarda dini eğitimin ve baş örtüsünün alanını “bir tık” genişletiyor; ama karşılığında imam hatipler dışında baş örtüsünü sınırlıyor ve kılık kıyafette genel olarak göreli bir serbestleşme sağlıyor. Bu açıdan, AKP’nin bu yönetmelikte, bir yandan temsil ettiği toplumsal sınıf ve ideolojik grupların sempatisine hitap eden hukuki adımlar atarken, bir yandan da diğer (hem özgürlükçü talepleri olan hem de statükoyu destekleyen) toplumsal kesimlerin bu adımlar karşısında duyacağı tepkileri dengelemeyi amaçlayan tavizler verdiği söylenebilir.

Bu açıdan yeni kılık kıyafet yönetmeliğinin öğrencilere dinsel eğitim ve başörtüsüyle ilgili hususlar dışında sağladığı serbestleştirici kazanımların, AKP’nin birincil hedefleri olmaktan çok, nesnel siyasi koşulların dayattığı denge kaygılarıyla verdiği “istemsiz tavizler” olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak bu durum bu göreli kazanımların değerini yitirmesine neden olmaz bence. Tekrarlamak gerekirse yeni yönetmelik eski 12 Eylül yönetmeliğinin getirdiği katı kısıtlamaları bütünüyle ortadan kaldırmasa da önemli ölçüde gevşetip, öğrencilerin kıyafet serbestisini genişletiyor.

Öte yandan, statükocu kesimlerce -özellikle ulusalcı solda- büyük bir tehlike olarak algılanarak sorgulansa da başörtüsü konusunda ki kısmi serbestleşme özgürlükçü solun penceresinden bakıldığında inanç özgürlükleri adına bir kazanım olarak değerlendirilmelidir.

Zira özgürlükçü-eşitlikçi-çoğulcu perspektife göre her dinsel-etnik topluluğun kendi kültürünü, dinini, dilini genç nesillerine aktarabilmesi için olanaklara sahip olması; daha önemlisi bu olanaklarını fiilen ve engellenmeden kullanabilmesi, arzu edilmesi ve savunulması gereken olumlu bir gelişmedir.

Bu Türkiye koşullarında aleviler için de sünniler için de ermeniler için de yahudiler için de aynı ölçüde savunulması gereken bir hak ve özgürlük olmalıdır. Devletin toplumun farklı kesimlerinin bu bağlamdaki taleplerine yanıt vermek üzere düzenlemeler yapması da temel görevlerinden sayılmalı; hükümetlerin bu doğrultuda atacakları -ya da temsili demokrasi oyununun koşulları içinde ve/veya muhalefetin çabası neticesinde atmak zorunda kalacakları- adımlar, her halükarda hak ve özgürlükler bağlamında getirecekleri kazanımlar adına desteklenmelidir. Sırf hükümetlere karşı muhalefet etmiş olmak uğruna, bu kazanımlara -hele ki bunlar için uzun süreli bir politik mücadele verilmişse- sırt çevrilmemelidir.

İnanç Özgürlüğüne Desteğin Koşulları

Ancak açıktır ki bu desteğin çok dikkat edilmesi gereken koşulları olmalıdır. Öncelikle devletin her etnik-dinsel grubun talebine, toplumun sayısal çoğunluğunun dinsel inanç yapısından ve hükümeti elinde tutan parti yöneticilerinin, üyelerinin ve tabanının dinsel inançlarından azade olarak eşit bir meşruiyet ve değer biçerek yanıt üretmesi gerekir. Buna bağlı olarak, toplumda sayısal bir çoğunluk oluştursun oluşturmasın herhangi bir dinsel grubun ya da o grup adına devletin diğer dinsel gruplar ile herhangi bir dine mensup olmayanlara karşı fandamentalist bir tavra girmesi ve/veya dayatmacı düzenlemeler getirmesi önlenmelidir.

Burada AKP’nin Türkiye’de şeriat düzeni kurmak isteyip istemediğine dair spekülasyon yapmak gibi bir amacım yok. Ancak AKP Hükümeti’inin 2003’ten beri, temsil ettiği toplumsal sınıflardan, dinsel gruplardan (nam-ı diger cemaatlerden) parti üyelerinden ve tabanından gelen itkiyle devletin dinsel inançlarla mesafesini ayarlarken çubuğu büyük ölçüde sünni İslam’dan yana kırdığı ve kamusal alanda ciddi bir sünni muhafazakarlaşmanın önünü açtığı su götürmez bir gerçektir.

Bu açıdan, bugün salt AKP’ye muhalefet etmek adına değil; ama toplumu oluşturan farklı dinsel-etnik grupların ve farklı inançlara sahip bireylerin hak ve özgürlüklerinin savunusu adına Hükümet’in tavır ve tutumunu, yaptığı hukuki düzenlemeleri, idari vb. tüm uygulamaları dikkatli bir gözetim altında tutmak ve sünnil müslümanlar dışındaki diğer inanç gruplarının devletten beklenti ve taleplerini bu bağlamda sahiplenmek, muhalefetin -özellikle özgürlükçü sol muhalefetin- çok meşru ve önemli bir ödevidir.

Bardağın Boş Tarafı

Bu bağlamda… Evet, yeni kılık kıyafet yönetmeliği, halihazırda eski yönetmeliğin imam hatip okullarındaki kuran derslerinde tanıdığı baş örtüsü serbestisini diğer derslere genişletiyor ve bu küçük gibi görünse de AKP’nin dikkatle izlenmesi gereken adımlarından biri.

Ancak başörtüsü serbestisinde yeni yönetmelikle gelen bu göreli genişlemenin diğer inanç gruplarının özgürlükleri ve çocuklarının eğitim hakları karşısında genel ve ciddi bir tehdit oluşturacağını söylemek güç. Çünkü yönetmelikte diğer okullarda kuran dersleri dışında, imam-hatiplerde ise dersler dışındaki okul alanlarında -bırakın baş örtüsünün dayatılmasını- baş örtüsü yasağı açıkça devam ediyor.

Bunun ötesinde, yeni yönetmelik, gençlerin siyasi kimliği ve özellikle kadın öğrencilerin cinsel kimliklerini yansıtan kıyafetler, takılar, makyaj vb. karşısındaki kısıtlamaları sürdürüyor. Ki yine tekrarlarsak, bu kısıtlamalar muhafazakar AKP’nin yeni yönetmeliğiyle başlamış değildir. İstisnasız hepsi 1981 tarihli eski 12 Eylül yönetmeliğinde daha katı ve detaylı şekilde yer almaktadır. Elbette AKP bu kısıtlamaları kendi muhafazakar bakışı nedeniyle sürdürmektedir. Ancak bu ironik bir şekilde Cumhuriyet’in kuruluşundan beri gençlere ve kadınlara yönelik cinsiyetsizleştirici ve kimliksizleştirici bakışın da sürdürülmesidir.

Sonuç olarak bu yönetmelikte de hala çocukların ve gençlerin siyasi ve cinsel kimliklerinden arınmış mahluklar olarak algılanmasına devam edilmekte ve vesayetçi Kemalist statükoyu sonlandırmak iddiasında olan AKP konu gençlerin cinsel ve siyasi kimlikleri olduğunda aynı vesayetçi tutuma bürünmektedir. Dolayısıyla, özgürlükçü solun yeni yönetmelik karşısında asıl sorgulaması gereken husus, baş örtüsü ile ilgili getirdikleri değil, gençlerin cinsel ve siyasi kimlikleri karşısında sürdürdüğü vesayetçi tutum ve ortadan kaldır(a)madığı yasaklar, kısıtlamalar olmalıdır. Yapılması gereken ise yönetmeliğin uygulanmaya başlayacağı 2013-14 öğretim yılına dek bu konuda muhalefeti yükseltmek ve bu kısıtlamaların kaldırılması için uğraş vermektir.

Referanslar:

(1) http://www.egitimsen.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=18001&sube=0#.ULi-8lbpvDQ

(2) http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/11/20121127-1.htm

(3) http://mevzuat.meb.gov.tr/html/52.html

(4) http://www.islahhaber.com/ozgur-egitim-sen-bu-yonetmeligin-neresi-yeni-28910h.htm

 

 

Gökçen Özdemir

Meclise, “Ulusal AIDS Kurulu” teklifi

Barış ve Demokrasi Partisi İstanbul milletvekili Sebahat Tuncel, meclise sunduğu HIV/AIDS kanun teklifi ile “Ulusal AIDS Kurulu” oluşturulmasını ve tedaviye erişimin kolaylaştırılmasını istedi.

Kurulacak Ulusal AIDS Kurulu’nun, tıbbi önlemlerin yanı sıra, bilinçlendirme ve davranış değişikliği geliştirilmesini amaçlayan programların hayata geçirilmesinde danışma ve koordinasyon görevi görecek bir idari kurul göreviyle HIV+ ile mücadeleyi güçlendireceği belirtildi.

Kurulun; Sağlık Bakanlığı Müsteşarı başkanlığında, Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürü, İlaç ve Eczacılık Genel Müdürü, Proje Yönetim Destek Birimi Başkanı, Sağlık Eğitimi Genel Müdürü, Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü, AIDS’in önlenmesi, kontrolü, HIV pozitif bireylerin destek ve tedavisi alanında çalışan yeteri kadar uzman doktor ile HIV ve AIDS alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarından iki temsilci ve HIV/AIDS’le yaşayanları temsil eden kuruluşların aday göstereceği HIV/AIDS’le yaşayan iki kişiden oluşması öngörülüyor.

Kurulun görev ve yetkileri ise şöyle sıralanıyor:

* Bir ulusal HIV ve AIDS politikası oluşturulmasına dayanak teşkil edecek önerileri hazırlamak ve Bakanlığa sunmak.

* HIV ve AIDS ile ilgili kamuoyunu bilinçlendirme programları hazırlamak ve bu programların hayata geçirilmesi için ilgili bakanlıklar ve kamu kurumlarıyla işbirliği yapmak.

* Risk altındaki hassas grupların üyeleri, çocuklar ve HIV enfeksiyonuna yatkın ve risk altındaki kadınlar için özel olarak tasarlanmış danışma, kontrol, bakım, destek ve tedavi uygulamalarını düzenleyen önlemler konusunda Bakanlığa önerilerde bulunmak.

* Bu Kanunun uygulanmasını izlemek.

* HIV ve AIDS’in önlenmesi, kontrolü, bakım, destek ve tedavisi hakkında her türlü konuda tavsiyelerde bulunmak.

* Virüsün yayılmasının engellenmesi bakımından güvenli davranışların teşvik etmek ve hassas grupların üyeleri arasında ve onlardan genel nüfusa HIV bulaşması riskini azaltmak için alınabilecek önlemler konusunda tavsiyelerde bulunmak.

* Kamuoyu bilincini yükseltmek, ayrımcılığın önlenmesi ve güvenli yaşam tarzlarını teşvik etmek amacıyla çeşitli eğitim programları düzenlemek.

Teklifte, isteğe bağlı olarak ücretsiz HIV/AIDS testi, test sonrası danışmanlık hizmeti, tedavinin Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanması, istihdamda HIV statüsüne dayalı ayrımcılığın önlenmesi gibi maddeleri de içeriyor.

(Bianet)

 

Etik Komisyonundan, “sevinsin garipler” kararı

Etik Komisyonu’na göre, milletvekilleri değeri 12 bin liraya kadar olan hediyeleri alabilecek. CHP’li Nurettin Demir,” Asgari ücretin bugün 700-800 lira olduğu bir ülkede 12 bin liralık hediye ile hangi ihaleler çıkarılacak? diye sorarken, Toplumsal Etik Derneği ise bu durumun yolsuzluğu çağrıştıracağını ifade etti.

Etik Komisyonu’nun düzenlemesinde “Milletvekilleri 12 bin lirayı aşan değere sahip hediyeler kabul edemeyecek” maddesi bulunuyor. Bu çerçevede hazırlanan yasa tasarısında milletvekillerinin 1 aylık ödenek ve yolluklarının tutarını yaklaşık 12 bin lira aşan değere sahip hediyeler kabul edemeyeceği ifade ediliyor. Böylece Etik Komisyonu milletvekillerinin değeri 12 bin TL’ye kadar olan hediyeleri kabul edebileceğini karara bağlamış olacak.

12 bin liralık hediye almanın serbest hale getirilmesi rüşveti meşrulaştırmaktan başka bir anlama gelmeyeceği yorumlarına yol açarken, bu rakam Amerika’da sadece 50 dolar yani 90 TL. Türkiye’de getirilen 12 bin TL sınırlaması ABD ve Avrupa’nın yaklaşık 133 katı değerinde.

“Kamu görevlilerinin hediye alması yasakken, milletvekillerinin hediye alması ne derece etik?”

Meclis Etik Kurulu’nun oluşturduğu Etik Komisyonu’nun tamamlamış olduğu taslağa göre, milletvekillerine hediyede üst sınır 12 bin lira olarak belirlendi. Meclis’te tartışma yaratan karara bir tepki de Toplumsal Etik Derneği’nden geldi.

Milletvekillerine 12 bin TL’lik hediye sınırı tartışmalarına Toplumsal Etik Derneği de katıldı. Dernek TBMM Başkanı Cemil Çiçek’e yazdığı mektubunda, “Kamu yönetimi mevzuatında kamu görevlilerinin hediye alması yasaklanmış iken, milletvekillerine bu yolun açılması ne derece etik bir davranış olacaktır?” diye sordu.

Anka’nın haberine göre, Toplumsal Etik Derneği tarafından kaleme alınan mektupta, etik komisyonu kurulmadan önce milletvekillerinin 12 bin TL’ye kadar hediye alabilmelerinin ilke olarak benimsendiği konusunun medyada tartışıldığına dikkat çekti.

“Milletvekilinin hediye alması yolsuzluğu çağrıştırır”

Milletvekilliğinin kamusal bir hizmet olduğunu hatırlatan Dernek, “Kamu yönetimi mevzuatında kamu görevlilerinin hediye alması yasaklanmış iken, milletvekillerine bu yolun açılması ne derece etik bir davranış olacaktır?” diye sordu.

Milletvekillerine 12 bin TL’ye eşdeğer hediye verilebilmesinin yolsuzluğu çağrıştıracağını ve etik tartışmalara sebep olacağının belirtildiği açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

“Hediye alması milletvekilinin tarafsızlığını, kararlarını ve görevlerini yansız yapmasını etkileyebilecektir. TBMM’de etik komisyonu kurulması ve etik ilkelerin saptanmasında toplumun özlemlerinin dikkate alınması ve milletvekilliği saygınlığının zedelenmemesine özen gösterilmesi en büyük dileğimizdir.”

Demir: “12 bin lirayla hangi ihaleler çıkarılacak?”

Konuyla ilgili basın mensuplarının sorusunu yanıtlayan CHP Muğla Milletvekili Nurettin Demir, “Bu gayri etik bir olay. 12 bin lirayla hangi ihaleler çıkarılacak? Neler çıkacak, bunu artık siz takdir edin” dedi.

Demir, “Asgari ücretin bugün 700-800 lira olduğu, işsizliğin bu kadar yüksek olduğu bir Türkiye’de, haksızlıkların bu kadar yoğun olduğu bir ülkemizde 12 bin lira yani bir milletvekilinin hediye alması peki bunun karşılığı ne olacak? Bu gayri etik bir olay. Böyle bir şeyin gündeme gelmesi dahi doğru olmadığını düşünüyorum. 12 bin lirayla hangi ihaleler çıkarılacak? Neler çıkacak, bunu artık siz takdir edin. Dünyanın en zengin dolar sahibi olan zenginleri Türkiye’de. Yeni zenginler üretiriz diye düşünüyorum” şeklinde konuştu

(Haber Sol)

 

Sıradaki Sakin Şehir Halfeti

Türkiye’de 8 üyeye çıkan ”sakin şehir” ağına katılmak için Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesi de başvurdu.

Kentlerin özgün kimliklerini koruyarak yaşam kalitesini artırmayı ve sürdürülebilir gelişmeyi öngören uluslararası ”cittaslow (sakin şehir)” ağı, Türkiye’de genişlemeye devam ediyor.

Türkiye’nin 2009 yılında Seferihisar’ın üyeliği ile tanıştığı ve aradan geçen sürede 8 üyeye çıkan ”sakin şehir” ağına katılmak için Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesi de başvurdu.

Halfeti’nin üyelik başvuru dosyası, ağ yapılanması çerçevesinde, ilk üye olarak Türkiye’nin ”Sakin Şehir Başkenti” konumundaki Seferihisar Belediyesi’nce, ağın İtalya’daki merkezine teslim edildi.

Halfeti Doğu’dan İlk Üye Olacak

“Sakin şehir” ağına Türkiye’den Seferihisar’dan sonra Gökçeada/Çanakkale, Vize/Kırklareli, Perşembe/Ordu, Yenipazar/Aydın, Taraklı/Sakarya, Yalvaç/Isparta ve Akyaka/Muğla katıldı

(Yeşil Gazete)

 

Bir kez daha“Günün Fosili” Türkiye – Büşra Deler

Katar’ın başkenti Doha’da gerçekleşen Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Konferansı’nın ikinci gününde Türkiye, sivil toplum kuruluşları tarafından “Günün Fosili” seçildi

700’den fazla sivil toplum kuruluşundan oluşan İklim Eylem Ağı (CAN) tarafından organize edilen “Günün Fosili” ödülü, müzakereler boyunca müzakereleri tıkayan veya iklim müzakerelerinin gerektirdiği şekilde davranmayan ülkelere veriliyor. Türkiye ilk defa geçen sene ‘günün fosili’ seçilmişti.

Türkiye’nin bu sene de aynı ödülü almasının arkasında yatan sebepler İklim Eylem Ağı (CAN) tarafından şöyle sıralanıyor;

“Türkiye’nin küresel kömür yatırımlarında dünyada 4. olması; üstüne üstlük Enerji bakanlığının 2012’yi kömür yılı ilan etmesi, bunun yanı sıra Kyoto Protokolü kapsamında mutlak sera gazı azaltım hedefi belirtmemesi ve ikinci müzakere döneminde de azaltım hedefi belirtmeyeceğini açıklaması.”

Kyoto Protokolü; küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda mücadeleyi sağlamaya yönelik uluslar arası bir kuruluştur. Bu protokolü imzalayan ülkeler sera etkisine neden olan gazların salımını azaltmak için söz vermişlerdir. Amaç; ülkelerin atmosfere saldıkları sera gazi miktarını 1990’lardaki seviyeye düşürmektir.

Protokol yeryüzündeki 160 ülkeyi ve toplam sera gazi salımının %55’ inden fazlasını içermektedir. Müzakerelerin önemli maddelerinden bir kaçı şöyledir;

• Atmosfere salınan sera gazi miktarı %5’e çekilecek,
• Atmosfere bırakılan metan ve karbondioksit oranının düşürülmesi için alternatif enerji kaynaklarına yönelinecek,
• Fosil yakıtlar yerine örneğin bio-dizel yakıt kullanılacak,
• Güneş enerjisinin önü açılacak, nükleer enerjide karbon sıfır olduğu için dünyada bu enerji ön plana çıkarılacak,
• Termik santrallerde daha az karbon çıkaran sistemler, teknolojiler devreye sokulacak.

Türkiye kendini gelişmiş ülke statüsünde tanımladığı için 1. müzakerede Ek1 ve Ek2 ülkelerine dahil olarak alınmıştır. Ek1 ve Ek2 ülkelerinin ne anlama geldiğini şu şekilde açıklayabiliriz;

Devletler iki genel sınıfa ayrılmıştır: bu ülkeler; Ek 1’de yer alan gelişmiş ülkeler ki bunlar sera gazı salımlarını azaltmayı kabul etmişlerdir ve Ek1 de yer almayan yani gelişmekte olan ülkelerdir. Ek 2 Ek 1’in alt kümesi diyebiliriz.

Ek 2 ülkeleri Ek 1’de yer almayan (gelişmekte olan) ülkelerin masraflarını ödemekle yükümlüdürler. Ek 2’de yer almayan Ek 1 ülkeleri 1992’de geçiş ülkesi olarak tanımlanan ülkelerdir.

2004 yılında BMİDÇS(Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi)’ye taraf olan ancak uzun süre Kyoto Protokolü’nü imzalamayan Türkiye 30 Mayıs 2008’de Protokolü imzalayacağını resmen açıklamıştır. Başlangıçta tüm OECD(Organization for Economic Co-operation and Development) ülkeleri gibi hem Ek 1 hem de Ek 2’de yer alan Türkiye, kendi başvurusu üzerine 2011’de Fas’ta yapılan toplantı da geçiş ülkesi sayılarak Ek 2’den çıkarılmıştır.

Türkiye kendisini, ‘Ekonomisi Gelişmekte olan bir ülke ‘ olarak tanımlamasına rağmen, Uluslararası platformlarda statülerini kendi arzusuyla düşürmesi bu ülkede bir şeylerin ters gittiğini açıkça gözler önüne sermektedir. Türkiye petrol ve doğal gaza yaptığı yatırımı yenilenebilir enerji kaynaklarına yapmadığı ve enerji verimliliğine yönelmediği takdirde daha uzun yıllar uluslar arası platformlarda ‘Gelişmekte olan ülke’ olarak anılacak ve Günün fosili’ olmaktan kurtulamayacaktır.

 

 

Büşra Deler

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

İzmirde zehir saçan kurşun fabrikası

İzmir’in Gaziemir İlçesi’nde 1940 yılında 70 dönümlük arazi içinde kurulan 70 yıl burada faaliyet gösterdikten sonra 2 yıl önce Torbalı İlçesi’ne taşınan kurşun fabrikası alanında toprağa gömülü radyasyonlu atıklar çevreye zehir saçıyor. Zehiri kusan topraktan duman çıkıyor. Fabrika çevresindeki evlerde yaşayanlarda nefes darlığı, öksürük, astım ve bronşit şikayetleri arttı. Çevre sakinleri, soludukları havanın tuzruhu gibi boğazlarını yaktığını söyledi.

İzmir’in Gaziemir İlçesi’nde 1940 yılında, Aslan Avcı tarafından kurulan döküm fabrikası, 70 yıl boyunca külçe kurşun imal etti. Bunun için de ömrünü tamamlamış akü ve hurda kurşun kullandı. 70 dönümlük arazi içindeki fabrika kurulurken çevresi boştu ancak yıllar içinde konutlar fabrikanın tellerine kadar dayandı. Fabrika iki yıl önce Torbalı’ya taşındı ancak terk ettiği topraklardan şimdi dumanlar yükseliyor. Kurşun üretimiyle oluşan radyoaktif atıklar, fabrika arazisine gömüldüğü için toprak zehir saçıyor.

Türkiye Atom Enerjisi (TAEK) 2007 yılında fabrika sahasının içinde radyasyonlu atıkların gömülü olduğunu tespit etti. Çevre ve Orman İl Müdürlüğü, 2008 yılında bir depoda 200 ton atık, bir başka yerde 180 ton atık buldu. Çevre ve Orman İl Müdürlüğü, fabrikaya tehlikeli madde için 300 bin lira ceza kesti. Fabrikanın durumu, Büyükşehir Belediyesi’ne, Gaziemir Kaymakamlığı’na ve Gaziemir Belediyesi’ne bildirildi.

TAEK, 2009 yılında fabrikayı yine denetledi, atıkların taşınması ya da bertarafı halinde kuruma bilgi verilmesi istendi. TAEK’in İzmir’de temsilciliğini Ege Üniversitesi Nükleer Bilimler Enstitüsü yapıyor. Kurumların harekete geçmemesi üzerine bertarafına 12 milyon lira gereken atıklar için önlem alınmadı. Fabrika içindeki atıkların toplam miktarının 100 bin tonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Gömülü atığı miktarı ise bilinmiyor. Fabrikanın hemen yanında bir ilköğretim okulu eğitim hizmeti veriyor. Fabrikanın etrafında çevrili ama çoğu yırtık olan tellerinden içeri giren çocuklar, önlem alınmadığı için bilinçsizce zehir saçan toprakta oynuyor. Fabrika sahibi Hasan Avcı, beş yıl önce öldüğü için arazi üzerinde miras kavgası yaşanıyor.

Hava tuzruhu gibi kokuyor

Yıllardır Aydın Mahallesi’nde yaşayanlar, zehir soluyor. 87 yaşındaki Şehmus Çoban, 15 yıldır nefes darlığı çekiyor. Nazmiye Yalur, kapı ve pencere eşiklerinde sarı metal kalıntıların biriktiğini belirterek, cam açamadıklarından yakındı. Mehmet Pasin ise koyun ve keçi beslemek istediklerini ancak hayvanların beş ay içinde öldüğüne dikkat çekerek, “Hayvanın duramadığı yerde yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Bu fabrikanın şu an çalışmaması sorun değil. Toprak asitten kaynıyor. Bu tepelerin içinde zehir var. Kepçelerle gömdüler. Topraktan duman çıkıyor, birkaç kez itfaiye gelip müdahale etti. Eşim hasta beyninde tümor var. Mahallede herkes hasta. Defalarca imza topladık ama çözüm yok” dedi.

Üç yaşındaki çocuğunun yaz kış hep öksürdüğünü, boğazının ağrısı, ve burun akıntısı şikayetleri olduğunu anlatan Canan Bölükbaş da “Burası, tuzruhu, porçöz gibi kokuyor. Genzimiz yanıyor. Sabaha kadar uyku uyuyamıyoruz. Yazın çok sıcak bile olsa camları açamıyoruz. Yetkililer ilgilensin çocuklarımızın ciğeri yanmasın” dedi. Yine semt sakinlerinden Nazmiye Akdağ, “Zehir soluyoruz. Cam kapı açamıyoruz. Sabahları keskin bir kokuyla uyanıyoruz. Hayvan leşi gibi kokuyor” diye konuştu.

(Yeşil Gazete, Dha)

 

Fleksible telefonların eli kulağında

Tıpkı bir kağıt gibi eğilip bükülebilen ultra dayanıklı ‘Flexible’ akıllı telefonlar 2013’te piyasada!

Bir süredir bilişim dünyasında dedikodusu dolaşan ‘flexible’ akıllı telefonlar, 2013’te vitrinlerdeki yerini almaya hazırlanıyor.

Bu öylesine ciddi bir teknolojik gelişme ki, bundan böyle esnek cep telefonları yere de düşse, kazara üstüne de basılsa, arka cepte iken üstüne de oturulsa asla zarar görmeyecek. Zira bu telefonlar tıpkı kağıt katlar gibi eğilip bükülebiliyor.

‘Flexible’ akıllı telefonları piyasaya sürmeye hazırlanan bir çok firma var. Sony, Sharp, LG, Nokia gibi kulvarın tanınmış markaları bu yeni teknolojide hızlı davranan taraf olmak için hazırlıklarını sürdürüyorlar. Ne var ki, sektörün lokomotif isimlerinden Samsung’un tüm bu markalardan önce davranarak ‘Flexible’ teknolojisinde de söz sahibi olma ihtimali yüksek.

Ürettiği yeni nesil panellerde kullandığı OLED, yani ‘Organic Light Emitting Diode’ (ışık yayan organik diod) teknolojisini kullanan Samsung, ‘flexible’ telefonlarında da aynı teknolojiyi kullanacak.

Bu yeni teknolojinin, normal LCD’den çok daha ince olması sayesinde esneklik ve dayanıklılık açısından ciddi anlamda avantaj sağlayacağı belirtiliyor.

(Deutsche Welle)

 

 

Genç öykücüler’e Tarık Dursun K. ödülü

Karşıyaka Belediyesii tarafından gerçekleştirilen “Tarık Dursun K. Hikaye Ödülü” yarışmasında dereceye girenler düzenlenen törenle ödüllerini aldı. Ziya Gökalp Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen törenin onur konuğu ise, yarışmaya adını veren, Türk Edebiyatı’nın usta kalemi 82 yaşındaki Tarık Dursun K. oldu.

Birincilik: “Yaratma Gecesi” isimli hikayesiyle Ahmet Yıldız, İkincilik: “İshak Kuşunun Çağırdığı Çocuk” isimli hikayesi ile Murathan Çarboğa ve “Bir Kara Leke” isimli hikayesiyle Mehmet Fırat Pürselim ve Üçüncülük : “Ölü Deniz Mezarlığı” isimli hikayesi ile İbrahim Karaoğlu ile “İçeri Giremez miydiniz?” isimli hikayesiyle Neslihan Önderoğlu’na verildi.

(Karşıyaka Life)