Ana Sayfa Blog Sayfa 4501

Yolsuzluk algı endeksi sonuçları açıklandı

Transparency International(Uluslararası Şeffaflık Örgütü) tarafından her sene düzenli olarak yayınlanan Yolsuzluk Algı Endeksi’nin 2012 yılı sonuçları belli oldu.

Dünya genelinde, yolsuzluğa en az bulaşmış ülkeler sıralamasında birinciliği, Danimarka, Finlandiya ve Yeni Zelanda paylaşmakta.

Sıralamada Afganistan, Kuzey Kore ve Somali dünyada yolsuzluğun en yüksek olduğu ülkeler olarak gösteriliyor.

Türkiye ise, Çek Cumhuriyeti, Malezya ve Litvanya ile 54.sırayı paylaşıyor. Geçen yıl 61. sırada bulunan Türkiye’nin konumunda az da olsa bir iyileşmeden bahsedilebilir.

Transparency International Başkanı Huguette Labelle bu çalışma ile ilgili yaptığı açıklamasında, hükümetlerin yolsuzluk karşıtı önlemlere ağırlık vermesi gerektiğini belirtiyor.

Labelle’e göre bu konuda öncelikle ele alınması gerekenler arasında kamu ihalelerinin daha şeffaf bir şekilde yapılması, kamu yetkililerinin halka hesap verir hale getirilmesi ve siyasi lobi faliyetleri ve partilerin finanse edilmesi konularında daha katı kurallar getirilmesi yer alıyor.

Transparency International’e göre, yolsuzluk konusundaki uluslararası algıya en çok etki eden unsurlar arasında yoksulluk ve çatışmalar bulunuyor.

(BBCTürkce, Yeşil Gazete)

Eriyen dünyada yeni yollar, yeni politikalar

Küresel ısınma dünyanın şeklini değiştirmeye devam ediyor.

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) Doha’da devam eden iklim değişikliği görüşmelerinde yayınladığı son rapora göre,  Kuzey Kutbu’nda Mart ila Eylül ayları arasında ABD büyüklüğüne denk gelen tam 11.83 milyon kilometrekarelik bir alan eridi.

1970’lerde Kanada’dan Sibirya’ya kadar uzanan bir alanı kaplayan buzulların, 2012 yılı itibariyle sadece yarısı varlığını devam ettiriyor.

Güneşten gelen ışınları geri yansıtarak, dünyanın varolan iklim düzenini korumasındaki en büyük etkenlerden bir olan buzulların kaybolması, yeni “fırsat”ları da ortaya çıkarıyor.

Dün Rusya merkezli Gazprom şirketinin işlettiği doğalgaz yüklü dev bir tankerin, Norveç’ten  yola çıkarak Rusya’nın kuzeyinden Japonya’ya ulaştığı duyuruldu. Bu taşımacılık tarihinde bir ilk.

Bu haber sonrasında 3 olası senaryoya dikkat çekiliyor. Bunlardan ilki, Rusya’nın buzulların erimesi ile ortaya çıkan doğalgaz rezervlerinin kullanımına ağırlık vermesi. Diğer iki olasılık ise, Fukuşima felaketi sonrası nükleer enerjiye olan bağımlığından kurtulmak isteyen Japonya’nın doğalgaza yöneleceği ve kuzey buzullarının erimesi sonrası Norveç’in yeni açılan ticaret rotalarında öne çıkmak istemesi.

Norveç’ten demir alarak Japonya’ya ulaşan Rus doğalgaz gemisinin güzergahı da bu üç olasılığı doğrular nitelikte.

Kobe de 30binler kulubünde

Kobe Bryant, Los Angeles Lakers’ın New Orleans’ı 103-87 yendiği maçta attığı 29 sayı ile 30bin barajını geçti. Bryant’ aynı zamanda bu sayı barajını en genç yaşta aşmayı başaran basketbolcu da oldu. 34 yaşındaki sporcu, 14 kez NBA All Star takımına seçilmeyi de başarmıştı.

NBA tarihinde 30bin sayı barajını geşen sadece beş basketbolcu bulunuyor. Attıkları sayılara göre sıralamaları, Kareem Abdul-Jabbar (38,387), Karl Malone (36,928), Michael Jordan (32,292) and Wilt Chamberlain (31,419) ve son olarak şimdilik kaydıyla Kobe Bryant (30.016)

Kobe Bryant'ın 30bin barajını geçtiği şutu. Bryant, New Orleans potasına gönderdiği 2 sayılık (Maçtaki 29 sayısından 13 ve 14. olanları) bu şutla NBA tarihinin 30bin sayı barajını aşan 5. sporcusu olma onuruna erişti.

NBA’de gecenin öne çıkan maçında Los Angeles Lakers, deplasmanda New Orleans Hornets’a konuk oldu. Lakers mücadeleyi 103-87 gibi rahat bir skorla kazanırken, takımın tecrübeli oyun kurucusu Kobe Bryant adını bir kez daha tarihe yazdırdı. 1996’dan beri Lakers forması giyen 34 yaşındaki yıldız oyuncu, karşılaşmada attığı 29 sayı ile toplamda 30016 sayıya ulaştı ve NBA tarihine 30000 sayıdan fazla atan beşinci isim oldu.

Diğer dört isimden Kareem Abdul-Jabbar’ın 38387, Karl Malone’un 36928, Michael Jordan’ın 32,292 ve Wilt Chamberlain’in ise 31,419 sayısı bulunuyor.

Mücadele sonrası konuşan Bryant, karşılaşmadan önce David Stern’ün kendisini tebrik ettiğini çünkü yeterli olan 17 sayıyı atacağını düşündüğünü belirtti ve şöyle konuştu: “Benden önce 30.000 sayıdan fazla atan oyuncuların hepsi benim ya kendime idol olarak belirlediğim isimler yada izleyip bir şey öğrendiğim. Neden bilmiyorum ama bunca yılın ardından hala çok fazla çalışıyorum ve bunu yaparken eğleniyorum. Bununla gurur duyuyorum. Sürekli olarak yıllardır hep çok çalışıyorum”

(Yeşil Gazeteeurosport)

İran’deprem. 8 kişi hayatını kaybetti

0

İran’ın doğusunda meydana gelen depremde binalar çöktü; en az sekiz kişi hayatını kaybetti, 11 kişi yaralandı. Enkaz altında insanlar var.

İran’ın doğusunda meydana gelen 5.6 büyüklüğündeki deprem en az sekiz kişinin ölümüne 12 kişinin yaralanmasına yol açtı. Fars haber ajansı, depremin Güney Horasan’da Zahan’ı vurduğunu, birçok kişinin çöken binalarda enkaz altında olduğunu duyurdu.

Güney Horasan’da oluşturulan kriz yönetimi masasının yöneticisi Muhammed Ali Akundi, depremde binaların zarar görmesi nedeniyle insanların barınaksız kaldığını ve özellikle soğuğa karşı malzemeye ihtiyaç olduğunu bildirdi.

Depremden özellikle iki köy etkilenirken, bunlardan Şaraj köyünde beş kişinin hayatını kaybettiği, depremde köye giden yolda toprak kayması meydana gelmesi nedeniyle yardım malzemelerinin ulaştırılmasında zorluk yaşandığı öğrenildi.

Kurtarma çalışmalarıyla birlikte ölü sayısnın artmasından endişe ediliyor.

(imc-tv.com)

Mısır Halkı bu kez Mursi’ye karşı Tahrir Meydanı’nda

Mısır’da Cumhurbaşkanı Mursi’nin yetkilerini artıran kararname ve anayasa taslağına karşı Tahrir Meydanı’nda başlayan gösteriler başkanlık sarayı çevresine kaydı

Mısır’ın başkenti Kahire’de Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi yanlıları ile karşıtları arasında çıkan çatışmalarda 3 kişinin öldüğü, 300’ün üzerinde kişinin ise yaralandığı bildirildi. Cumhurbaşkanının 4 danışmanı ise art arda istifasını açıkladı.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı çevresinde akşam saatlerinde Mursi yanlıları ile karşıtları arasında şiddetli çatışmalar çıktığını, tarafların birbirlerine molotofkokteyli ve taşlarla saldırdığını, çatışmalar sırasında 3 kişinin öldüğünü belirtti.

Ölenlerden birinin, Mursi’ye destek veren Müslüman Kardeşler Teşkilatı üyesi olduğu belirtilirken, diğer şahsın hangi gruptan olduğu konusunda bilgi edinilemedi.

Mısır Sağlık Bakanlığı Sözcüsü Ahmed Ömer, devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, Kahire’de Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde Mursi yanlıları ile karşıtları arasında çıkan çatışmalarda 300’ün üzerinde kişinin yaralandığı belirtti.

Ömer, çatışmalar sırasında  3 kişinin öldüğü yönündeki haberler hakkında ise, hastane kaynaklarından bu haberi teyid edecek bir bilgi almadıkları açıklamasında bulundu.

Kahire’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı çevresi, Mursi’nin anayasa taslağını 15 Aralık’ta referanduma sunma kararını protesto eden gruplarla Mursi yanlısı grupların gösterilerine sahne oluyor.

Binalar ateşe verildi

Bu arada ülke genelindeki gösterilerinde, Müslüman Kardeşler Teşkilatı’na ve bu grubun siyasi oluşumu olan Hürriyet ve Adalet Partisi’ne (HAP) ait binalar da hedef alındı. Olaylarda, Nil Deltası’daki Zekazik kentinde bulunan Hürriyet ve Adalet Partisi merkezi, Mursi karşıtı protestocular tarafından ateşe verildi. Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın (İhvan) kurucusu Hasan el-Benna’nın da doğduğu yer olan İsmailiye’de ise Müslüman Kardeşler’e ait merkezin ateşe verildiği bildirildi.

Mursi’nin 4 danışmanı istifa etti

Bu arada Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin son anayasal düzenlemeleri ve yeni anayasa taslağını referanduma sunma kararına yönelik protestolar devam ederken, Cumhurbaşkanı’nın 4 danışmanı ard arda istifasını açıkladı.

Mursi’nin danışmanlarından Seyf Abdulfettah, Eymen es-Sayyad, İsmet Seyfuddevle ve Amr Leysi, Cumhurbaşkanlığı Danışma Heyeti’nden istifa etti.

Mursi’nin Siyasi Danışmanı Abdulfettah, bir televizyon kanalının canlı yayınında, Kahire’de Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde meydana gelen çatışmalara işaret ederek, “Cumhurbaşkanlığı Danışma Heyeti’nden istifa ettiğimi ilan ediyorum. Çünkü devrimi koruyan bu gençlerin ölmesini kabul edemiyorum” dedi.

Danışma Heyeti’nde görev yapan Sayyad, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kendisinin zaten bir hafta önce görevinden istifa ettiğini ancak bunu kamuoyuna duyurmadığını söyledi. Mursi’nin Arap dünyası işlerinden sorumlu danışmanı Seyfuddevle ve bir diğer danışmanı Amr Leysi de basın açıklamalarıyla istifalarını duyurdu.

(T24)

 

Documentarist, “Yaşam Hakkı” için “Hangi İnsan Hakları?” diyecek

Documentarist’in düzenlediği “4. Hangi İnsan Hakları? Film Festivali” bu sene 8-12 Aralık’ta dört farklı mekanda belgesel film severleri ağırlayacak. Festival mekanları Salt Beyoğlu, Aynalı Geçit, Dutch Chapel ve Tütün Deposu. Her sene farklı bir tema ile izleyici karşısına çıkan “Hangi İnsan Hakları”nın bu yılki teması, “Yaşam Hakkı” olarak belirlendi.

Festivalin resmi sitesi hihff.org/ üzerinden tüm bilgilere ulaşmak mümkün.

Festival organizatörlerinden Necati Sönmez, ilk festivalin ana temasının cezaevleri, ikincisinin kadın, üçüncüsünün ise çocuk hakları olduğunu hatırlattı. Sönmez, bu yılki festivalin ana temasını ise “yaşam hakkı” olarak belirlediklerini aktardı. Sönmez’in verdiği bilgiye göre, festival programında barınma hakkı, cinsel haklar ve hayvan hakları gibi konulara ayrılmış yan bölümler de yer alıyor.

Festival ile birlikte, Liberya, Honduras, Hırvatistan, Meksika, Irak, Filistin, Kamboçya ve Türkiye’nin de aralarında olduğu pek çok ülkeden yaşam hakkı ihlaline ve buna dair verilen hak mücalelerine dair hikayeler bir araya gelecek.

Festivalde Ümit Kıvanç’ın Roboski katliamına ilişkin hazırladığı “Ağlama Anne Güzel Yerdeyim” adlı belgeselin gösterimi de yapılacak. Ayrıca festival kapsamında Roboski’de katledilenlerin yakınlarının da katılacağı “Roboski, bir yıl sonra” başlıklı panel düzenlenecek.

Veysi Atalay’ın 90’lı yıllarda Cizre’de gerçekleşen cinayetleri konu alan “Faili devleté“, Ersin Çelik’in yine 90’lardaki Lice olaylarını anlatan “Gerçekleri Yazdım: Lice Defteri“, Melek Özman ve Filmmor ekibinin bir kadın cinayetine odaklanan filmi “Hani Meral“, Rezan Yeşilbaş’ın Cannes dahil pek çok film festivalinden ödülle dönen kısa filmi “Sessiz” festivalin öne çıkan filmleri arasında.

Festivalin uluslararası bölümünde ise öne çıkan filmlerden bazıları şöyle: Filistin üzerine yapılmış en etkili filmlerden “Beş Kırık Kamera“, Leningrad Kuşatması’na dair “900 Gün“, 70’lerde dünyayı kasıp kavuran devrim rüzgarlarında iki kadın kahramanın ve çocuklarının hikayesini anlatan “Devrimin Çocukları

“Hangi İnsan Hakları?” Film Festivali’nin tanıtım filmini buradan izleyebilirsiniz.

(Yeşil Gazeteetha.com)

 

Uluslararası Af Örgütü Türkiye’den Bodo halkıyla dayanışma

Uluslararası Af Örgütü 7 Aralık Cuma günü başlatacağı kampanyayla Nijerya’nın Bodo halkının yaşam hakkına destek çıkıyor. Örgütün “Mektup Yazma Maratonu” diye adlandırdığı uluslararası kampanya boyunca Türkiye’de de imza toplanacak ve Taksim’de sokak eylemi yapılacak.

Uluslararası Af Örgütü (Amnesty) Türkiye Şubesi’nin Nijerya’da ki Bodo halkına destek vermesinin sebebi ise bu bölgede yaşanan büyük ekolojik ve insani kriz. Bodo’da Shell’in boru hattında 28 Ağustos 2008’den beri aralıklarla gerçekleşen ve sonuncusu henüz durdurulmamış olan sızıntılar sonucu binlerce varillik petrol akarsulara yayılmış, toprak ve su petrolle kirlenmiş durumda. Shell’e göre sızıntıların sebebi ekipman arızası. Ekipmanların bir daha sızıntıya yer vermeyecek şekilde yenilenmesi ve bölgenin tam anlamıyla temizlenmesi gibi bir şey henüz söz konusu değil. Sonuç ise bölgedeki bütün ekosistemin ölmesi, insanların yerinden edilmesi, kalanların ise gittikçe fakirleşmesi.

Uluslararası Af Örgütü’nün düzenlediği Mektup Yazma Maratonu boyunca, Nijerya Devlet Başkanı Goodluck Jonathan’dan Bodoların yaşam alanının temizlenerek şartlarının iyileştirilmesi ve sızıntının

giderilmesini talep eden mektuplar imzaya açılacak.

Mektuplar, üniversiteler de dahil olmak üzere farklı mekanlarda açılacak standlarda imzalanabiliyor olacak, ayrıca acil eylem web sitesinde de çevrimiçi olarak yayımlanacak ve imzalanabilecek.

Uluslararası Af Örgütü yetkilileri, Yeşil Gazete’ye yaptıkları açıklamada 10 Aralık akşamı saat 19:00’da İstanbul Galatasaray Lisesi önünde imza standı açacaklarını ve eylem yapacaklarını da belirtti.

(Yeşil Gazete)

Alternatif Medya Şenliği 23 Aralık’ta

Gazetemiz ile Yeşil Düşünce Derneğinin çağrıcısı olduğu 2. Alternatif Medya Şenliği 23 Aralık’ta Geoaktif Kültür ve Aktivizm Merkezi’nde gerçekleşecek.

Alternatif Medya Şenliği’nde bu sene de şenliğimize gelecekleri söyleşiler, atölyeler, performanslar ve çeşitli sürprizler bekliyor.

“Onların yeni medya düzeni varsa bizim de alternatif medya şenliğimiz var” dediğimiz şenlikte Eylül sonunda 20 basılı gazetenin “Gazetelerin içeriği sadece gazetelerindir” başlıklı manifestosuna alternatif medyanın cevabını da içeren “İçerik tüm insanlığın ortak varlığıdır, bağlamından kopartılıp metalaştırılamaz” deklarasyonu tartışmaya açılarak “Alternatif Medya Platformu” oluşturmanın ilk adımları da atılacak.

2. Alternatif Medya Şenliği çağrısına ve şenlikle ilgili tüm bilgiye alternatifmedyasenligi.wordpress.com adresi üzerinden ulaşmak mümkün

(Yeşil Gazete)

Türkiye’nin fon talebi – Zeynep Pelin Çeber

Dünya Bankası orta gelirli ülkeler için iklim finansı açısından önemli rol oynamaktadır. Enerji altyapısına yatırım yaparken bir yandan da sera gazı emisyonunu artırmak yerine azaltmaya yönelik çalışmalar yapmak gereklidir. Bu sebeple Avustralya, Kanada, Danimarka, Fransa, Almanya, Japonya, Kore, Hollanda, Norveç, İspanya, İsveç, İsviçre, İngiltere ve Amerika tarafından oluşturulmuş olup Dünya Bankası tarafından sağlanan İklim Yatırım Fonu (CIF)’ndan biri olan Temiz Teknoloji Fonu (CTF) gelişmekte olan ülkeleri, uzun vadede sera gazı potansiyeli yüksek emisyonların azaltılmasını sağlamaları ve bu yönde teknolojilerini geliştirmeleri için destek vermektedir. CTF fonunun sağlandığı temel alanlar şunlardır: enerji sektörü, ulaştırma sektörü ve sanayide, tarımda ve konutlarda enerji verimliliği. Bu fonun yatırım değerlendirme kriterleri şu şekildedir:

-Sera gazı salınım değerlerinde sağlanacak azalma,

-Düşük-karbonlu teknolojilerin transferi ve kullanımının yaygınlaştırılması,

-Kalkınma sürecinin desteklenmesi.

Bir başka deyişle, Temiz Enerji Fonu(CTF) yeni bir küresel iklim değişikliği anlaşması müzakere edilip yürürlüğe girinceye kadar sera gazı emisyonlarını azaltmak üzere, düşük karbonlu teknolojilerin kullanımının yaygınlaştırılması için finans sağlamaktadır. Örneğin; bu fon ile Rusya’nın yıllık karbon emisyon salımının 1.6 milyon ton azaltması umulmaktadır.

CTF yatırımından faydalanan ülkeler şunlardır: Şili, Kolombiya, Mısır, Hindistan, Endonezya, Kazakistan, Meksika, Fas, Nijerya, Filipinler, Güney Afrika, Tayland, Türkiye, Ukrayna, Vietnam, Orta Doğu ve Güney Afrika Bölgesidir. Bu ülkelerden bazıları fonu alarak şunları hedeflemiştir: Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesi, 750 milyon dolar ile Cezayir, Mısır, Ürdün, Fas ve Tunus enerji sektöründe karbon emisyon salımını yılda yaklaşık 1,7 milyon ton azaltarak, güneş enerjisi üretim kapasitesini 1 GW arttırmayı hedeflemiştir. Fas 125 milyon dolar ile kendi rüzgar enerjisini 2GW’a yükseltmeyi hedeflemiştir.

İlk müzakerede Türkiye 2009 yılında 250 milyon dolar alarak Temiz Enerji Fonundan faydalanmaya başlamıştır. Buna göre Türkiye’nin CTF fonundan enerji sektöründe yapılacak yatırımlar için yararlanması ve enerji verimliliği ile yenilenebilir enerji projeleri üzerinde yoğunlaşması beklenirken, Türkiye 27 Kasım 2012’de Katar’da Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda geçen yılda olduğu gibi bu yıl da Fosil birinciliği ödülünü almış bulunmaktadır. Bu fondan yararlanmanın amacı yenilenebilir enerji kaynaklarını geliştirmek ve kullanmak iken, Türkiye fosil bir yakıt olan kömür yatırımlarında Dünya’da dördüncü sırada yer almaya devam ediyor ve Kyoto Protokol’ünün belirlemiş olduğu birinci taahhüt döneminde QUELRO (emisyon sınırlaması ve azaltma yükümlülükleri)’yu yerine getirmemiş olmasına rağmen, Türkiye iklim müzakerelerinde daha fazla fon istemektedir. İkinci müzakerede 140 milyon dolar talep etmektedir.

Kyoto Protokolüne göre ülkeler 2008 ile 2012 yılları arasında salımlarını 1990 yılına göre %5.2 düşürmekle yükümlüdürler. 2012 yılına kadar bu hedefi tutturamayan ülkeler %30 oranında azaltmaya gitmesi gerekecektir. Birleşmiş Milletler’e sunulan Sera Gazı Envanteri Raporları’na göre Türkiye’nin sera gazı emisyonu oranı, 1990 ile 2005 yılları arasında %83,6 oranında artmıştır ve artmaya da devam etmektedir. Bu hızlı artış oranı, kalkınma hamlesi yapan Türkiye’nin Protokolde 2012 sonrası için öngörülecek yükümlülükleri karşılayamaması, bunun sonucunda da ağır yaptırımlara maruz kalması riskini taşımaktadır.

Bunlar olup biterken Türkiye’nin fon talebinde bulunmasının yanlış olduğu çok açık bir gerçektir. Fon alan ülkelerin yenilenebilir enerji kaynaklarından olan güneş, rüzgar, hidrolik, jeotermal, biyokütle, biyogaz gibi kaynakları kullanıp onları geliştirme yoluna gitmesi gereklidir. Türkiye ilk müzakere de aldığı fonu tam anlamıyla yerine getirmediği gibi, diğer enerji kaynaklarına göre iki kat fazla karbon salımına neden olan kömürün kullanıldığı termik santrallerin sayısını arttırmaya yönelik çalışmalarına devam etmektedir. Bu gidişle gelecek yıllarda da Fosil Birinciliği ödülüne layık görülecektir.

 

 

Zeynep Pelin Çeber

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu


Marmara İletişim’in dönüşümü: Heimat’a dalan fil – Merve Erol

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Yusuf Devran

Artık hangi kuruma baksak net bir AKP damgası görüyoruz” demiştik Express’in 130. sayısında. “Ama” diye devam etmiştik, “Marmara İletişim, kadrolaşmasının hızıyla, doçentken kendini bir anda burada dekan bulan Yusuf Devran’ın nobranlığı ve usûlsüzlükleriyle, iktidar partisinin milliyetçi-muhafazakâr yayılmacılık anlayışının en iyi örneği.” Büyük dönüşüm tam gaz sürüyor: En son, kendileri de okulun vaktiyle öğrencisi olmuş Mete Çubukçu, İsmail Saymaz ve Alper Turgut’un katılımıyla, öğrencilerin girişimiyle yapılması planlanan “Gazetecilik, İktidar ve İfade Özgürlüğü: 10 Yılın Bilançosu” başlıklı seminer için okulun imkânlarının kullanılmasına izin verilmedi. Okulda yaşananlar hakkında konuştuğumuz Utku Uraz Aydın ve Behlül Çalışkan hakkında da, o günden bugüne, birer soruşturma daha açıldı. Seminer 5 Aralık 13:00′te, Taksim Sıraselviler Caddesi’ndeki Eğitim-Sen 6 no’lu Üniversiteler Şubesi’nde düzenlenecek. Marmara İletişim’in hikâyesini Express’ten naklediyoruz…

İstanbul’un vaktiyle sütliman sayılabilecek fakültelerinden Marmara İletişim, ilk mezunlarından Kemal Sunal dahil olmak üzere, halihazırda çeşitli yayın organlarında, televizyonlarda, gazetelerde faaliyet gösteren pek çok mezun vermiştir. Ama herkes de bu okuldan diplomasını alanın öyle hemen gazeteciliğe atılamayacağını, bu mesleği öyle hemen kıvıramayacağını bilirdi. Ne pratik yapmaya müsait ekipman ne müfredat yeterliydi bunun için. Şimdiki birçok vakıf üniversitesine öncülük eder gibi Nişantaşı apartmanları arasına sıkışmış bu fakültenin öğrencileri de bunu sezdiği için, kendilerini kısa zamanda Taksim tarafına atar, çalışma hayatına adar, bu son derece kolay okulu uzatmayı başarırdı.

İletişim bilimlerinin, kültürel çalışmaların Türkiye’de öncü isimlerinden Ünsal Oskay, basın-yayın yüksek okulu sıfatını taşıdığı zamanlarda da, sonradan gönülsüzce dekanlığı üstlenirken de, fakültenin temsilî yüzüydü. ‘70’lerde Frankfurt Okulu mensupları başta olmak üzere siyaset felsefecilerinin girift metinlerinden büyülenmiş, hayata negatif diyalektik nazarından bakmaktan vazgeçmemişti. Marx’ın da sevdiği bir sözü bol bol kullanırdı: “Aldatıcı iyimserlik, gerçek kötümserliktir.”

Özellikle birinci sınıflara şu tavsiyeyi de sık sık yinelerdi: “Buradan mezun olduktan sonra pisliklerle dolu bir çarkın içine gireceksiniz. İnsan olmaktan çıkacaksınız. Üniversitenin, bu özgür yılların tadını çıkarın. Boşverin dersleri, kendinizi sokaklara atın. Sürünün dışına çıkın, hayata, yaşananlara başka bir gözle bakmaya çalışın. Bir daha bu fırsatı bulamayacaksınız.”

Aslında dört lisans yılında Marmara İletişim’in öğrenciye en büyük faydası da bu bakış açısı olurdu. Ünsal hocanın dağınık monologlarının takipçileri, sınırsız bilgi vaat eden bu özgürlük alanından ötürü epey fazlaydı. Onun vedasının ardından okul, bir heyecandan yoksun kaldı. Ve yine bu okulda yıllarını geçirmiş pek çok hocanın çabasına rağmen, adeta devlet desteği çekilmiş, özelleştirilene kadar kendi haline bırakılmış bir KİT’e döndü.

Yandaş medyaya muhabir çiftliği

Fakültenin kalkınması için uğraşan hocaların başında Kayıhan Güven geliyordu. Binbir emekle kurduğu Marmara İletişim Haber Ajansı’nda (MİHA) gönüllü çalışan öğrenciler mesleğin pratiğini burada öğrenme şansına kavuşmuştu. Özkaynaklarla gayet başarılı dergiler yaptılar, çeşitli mecralarda haberlerini yayınlattılar, ödüller aldılar. Bugün MİHA yok.

Okulun iki araştırma görevlisiyle oturuyoruz. Utku Uraz Aydın Genel Gazetecilik bölümünden, Behlül Çalışkan Bilişim’den. İkisi de Eğitim-Sen üyesi; son zamanlarda basında adlarının duyulur olmasının bununla da ilgisi var. İkisi de, mücadelelerini anlatmadan önce, yeni yönetimin okula getirdiği yeniliklere hakkını teslim ederek başlıyor söze. Kendi haline bırakılmış okulda bir silkinme olmamış değil, dersler gözden geçirilmiş ve meslekî eğitimin ihtiyaçlarına uygun hale getirilmiş, teknik ekipman desteği —siyasî ve akademik iktidara yakınlığın da etkisiyle— epey artmış.

MİHA kapandı dedik ama, onun yerine Marmara Medya Merkezi açılmış. İhlas Haber Ajansı’nın ardından, bugünlerde Suriye’ye yönelik açıkça tarafgir tutumlarıyla tepki toplayan Anadolu Ajansı’yla da anlaşma imzalanmış; ajans haberleri okulda takip edilebilecek, öğrencilerin haberlerini ajans kullanacak, burada staj yapılabilecek. Artık öğrenciler kendi tecrübelerini, üslûplarını kendileri geliştiremeyecek, dar haber kalıplarına, hatta AA’nın siyasî pozisyonuna mahkûm olacaklar. Belki de ajans, para karşılığı haberini geçtiği şirketlerin basın toplantılarına en çok onları asker edecek. Marmara İletişim’in büyük dönüşümünün ipuçları bu tür antlaşmalarda görülebiliyor. Anaokulu gibi sarılı, turunculu, yeşilli renklere boyanmış, yeni aletlerle desteklenmiş haber merkezleri ve stüdyolar… Dayatılan çizginin dışına çıkmasına müsamaha gösterilmeyen, mekanik bir iş yapıyormuşçasına tekdüze bir dile, düşünceye, bakışa, haber tarzına koşullanan öğrenciler… Eski dönemden pek çok hoca okulu terkederken “Marmara İletişim – sektör işbirliği” denerek bu sene ders vermesi için çağrılan isimlere ve çalıştıkları yerlere de bakalım: Sonay Dikkaya (NTV), İnci Ertuğrul (TRT Haber), Hadi Özışık (internethaber.com), Cemil Barlas (haberx.com), Ayhan Kıskaç (toplumsalhafiza.com), Yaşar İliksiz (haber7.com), Tayfun Salcı (AA), Hasan Öztürk (Ülke TV genel yayın yönetmeni), Meryem Özkurt (TRT Haber), Bedrettin Uğur (Kanal A), Fevzi Yazıcı (Zaman), Selahattin Selvi (Zaman)…

Ve mesela Nuh Yılmaz. SETA’nın Washington direktörüydü de hani, geçen sene kontenjan dolmuş olmasına rağmen il millî eğitim müdürünü araya sokup kızını İstanbul Lisesi’ne kaydettirmişti…

Ayrıca, Osman Can: AKP destekçisi liberallerin önde gelenlerinden; Anayasa Mahkemesi raportörlüğünden akademisyenliğe geçişi tartışmalı olmuştu, şimdi AKP’ye geçişi de öyle… Özellikle de Ömer Osman Sur: Kemal Kerinçsiz tayfasından bir ülkücü hukukçu…

Ve tabii fakültenin dekanı Yusuf Devran. Onun da, hızlı bir yükseliş gösteren akademik hayatının yanında, Samanyolu gibi kurumlarda çalışmışlığı, saha koklamışlığı var.

Uzatmayalım, Marmara İletişim’in artık temel gayesi, “yandaş medya” tabir edilen ve hayli genişlemiş, semirmiş bir yayınlar ağının çiftliği olmak. Uraz Aydın ve Behlül Çalışkan’a göre, bu gelişmelerin kendisinde bir anormallik, aykırılık yok. İktidar değişmiş, üniversitelerden beklenti farklılaşmış, bu yeni döneme bir şekilde ayak uydurulacak. Asıl sorun, değişimin yönteminde, üslûbunda. “Züccaciye dükkânına girmiş fil gibi” diyor Behlül.

Uraz açıyor: “Hükümetin, YÖK’ün, rektörlüklerin ve dekanlıkların siyaseten bu kadar uyumlu olduğu bir durumda kadrolaşma kaçınılmaz, hatta doğal. Entelektüel, donanımlı muhafazakâr veya İslâmcı hocalarımız neden olmasın? Sorun, bunun bu kadar pervasızca yapılması. Yani ‘tek bir kadroyu bile size yedirtmem’ mantığı… Derdimiz dekanın siyasal veya dinî kimliğiyle filan değil. Önceki dekanlar da ya Kemalist, ya liberal, ya milliyetçiydi, Ünsal Hoca dışında tabii. Bu ideolojilerin hiçbirine ben şahsen herhangi bir yakınlık duymam. Habervaktim, Milat, Yeni Şafak gibi yayınlarda Yusuf Devran’ı savunmak amacıyla çıkan yazılarda, dekanı eleştirenler ‘28 Şubat kalıntısı’ veya ‘Marmara İletişim’e çöreklenmiş derin şebeke’ gibi Ergenekon göndermeli tabirlerle tanımlanıyor. Yani en başta biz! Komik oluyor. Çünkü öncelikle biz, yani Behlül ve ben sosyalistiz, dolayısıyla 28 Şubat’la, ulusalcılıkla falan işimiz olamaz. İkincisi, okuldaki sindirilmişlikten dolayı beş kişiyi yan yana getirmekte zorlanıyoruz, yani ortada şebekelik bir durum da yok. Mesele fakültede tam da 28 Şubat – Alemdaroğlu rüzgârları estiren Yusuf Devran’ın otoriter üslûbunda.”

Kurumsallaşan Kürt düşmanlığı

‘90’larda fakültede öğrenci muhalefeti adına kalabalık bir Koordinasyon grubu vardı. Az sayıda sağcı öğrenciyle, Halkla İlişkiler’in genellikle apolitik gençleriyle geçinir giderlerdi. 2000’lerle birlikte saldırı haberleri gelir oldu. Hedef Kürt öğrencilerdi. Üstelik okula dışardan, Beşiktaş gibi yakın semtlerden örgütlü gruplar alınıyor, saldırıları bunlar gerçekleştiriyordu. Bu girişlere göz yumduğu söylenen özel güvenliklerin sayısı hâlâ çok. “Onlara da çok kötü davranılıyor, çalışma koşulları çok ağır” diyor Behlül, “her gün aralarından birini bir köşede ağlarken görmek mümkün”.

Bir de telsiz seslerinden geçilmiyormuş. Herhangi bir sebepten koşan bir öğrenci mi var, bu sesler onun etrafında yoğunlaşıyormuş ânında. Bugün okulda sivil polisler için ayrılmış bir oda, otoparkta sabit Çevik Kuvvet aracı var.

Kürt düşmanlığına varan gözle görülür ayrımcılığın Yusuf Devran’la kurumsallaştığını söylemek yanlış olmaz. Kamuoyu, Devran’ın adını, kendisi hakkında ekşisözlük’e mahlasla bir entry giren öğrencisinin gerçek kimliğini tespit ettirmesi, bu öğrenci, Mikail Boz hakkında —1985 tarihli bir YÖK yönetmeliğine dayanarak— altı ay uzaklaştırma talep etmesiyle duydu. Akla bakın, fakülte sekreterinin ifadesiyle, “böyle başarılı bir öğrencinin noktadan sonra küçük harfle başlaması mümkün olmadığı için”, ekşisözlük’te bu yazıları ona başkasının yazdırdığından da şüpheleniliyormuş. Boz’un entry’sindeki bazı ifadeler hakkında ise şöyle konuşuyordu Dekan Devran: “Bir dekan hakkında ‘herif’ demek, ‘mesih’ diyerek dinî değerlerini sorgulamak suçtur. Konu başka taraflara çekilmek isteniyor. Buna özgürlük açısından bakmamak lâzım. Yoksa ben Mikail’den de, bu haberleri yazanlardan da daha özgürlükçüyüm.”

Mikail Boz, söz konusu entry’sinde özgürlükçü dekanın cemazülevvelini özetlemiş, “tepeden inme” atamasına dikkat çekmişti. Gerçekten de, Yeditepe Üniversitesi’nden Marmara İletişim’e geçen Devran, bir hafta sonra profesör olmuş, önce bölüm başkanı, hemen ardından dekan yapılmıştı. Dekanlığının yanında, aynı zamanda Radyo Televizyon ve Sinema bölümünün başkanı. Fakültenin üç bölümüne birden kolları uzanmış: Gazetecilik bölümünde Bilişim, Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünde Reklamcılık ve Tanıtım, Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde Radyo Televizyon anabilim dallarının başkanı. Devlet gibi adam.

Devran, onca işin arasında, başını da face’ten, twitter’dan kaldırmıyor. Fakültenin televizyon stüdyosunda yıllardır çalışan Sinan Binay’ı twitter’da yazdıklarını gerekçe göstererek okula almamış mesela. Facebook üzerinde öğrencilerin kurduğu bir grubu takip eden Devran, üniversite yönetimini eleştiri masasına yatıran bazı öğrencileri bu gruptan attırıyor, öğrencilerin yeni Facebook grubundaki yazışmalarını da kendi sayfasında şöyle ihbar ediyor: “Bazı öğrencilerin yazışmalarını takdirlerinize sunuyorum. Yazının Ezgi Başaran’a nasıl servis yapıldığını görmeniz adına. Bu mu yazarlık?”

Okulun eski öğrencilerinden Ezgi Başaran’a Devran’ı köpürten yazıyı onlar yazdırmış meğer. Başaran’ın yazısını hatırlayacaksınız, en güzel yanı, Devran’ın akademik metinlerinden yaptığı alıntılardı. “Böyle mi Olacaktı” diye bir dizi üstüne, Türk aile değerleri diye verili kabul ettiği ve öyle dayattığı birtakım hiyerarşik klişeleri sayıp döktüğü iptidaî bir metin… Yeni medyayla ilişkisi yüksek seviyede olan Devran’a göre, Başaran çeviriyi Google translate’e yaptırmıştı. 2004’te yayınlanan “Siyasal Kampanya Yönetimi —Mesaj, Strateji ve Taktikler” adlı kitabında yer alan, seçimlere girecek adaylara yönelik ucuz önerileri de o arada ortaya döküldü. “Halkın kafasındaki aday konsepti ile örtüşün. Nasıl bir imaj vermek istiyorsanız, öyle fotoğraf çektirin. Örneğin, halkçı bir imaj vermek istiyorsanız, vatandaşlarla çay içerken, sempatikseniz çocuklarla, güçlü ve ciddi iseniz masa başında çalışırken fotoğraf çektirin. Vatandaşlarla çay içerken, evinizde çocuklarınızla güreşirken resimler çektirin” gibi “kişisel gelişim” kitapları seviyesinde tavsiyeler bunlar.

Sanal hafiyenin fişlemeleri

Yusuf Devran’ın sanal âlem maceraları bunlarla sınırlı kalsa iyi. Bir de açıp milletin mail’lerini okuyor. Uraz Aydın’ın sadece Eğitim-Sen üyelerinin dahil olduğu MarmaraEğitimSen mail grubuna attığı “Marmara İletişim’de olanlar hakkında” başlıklı posta bir şekilde Devran’ın eline geçiyor. Yazının üzerinden yedi ay geçtikten sonra Uraz Aydın hakkında “ayrımcılık” suçlamasıyla disiplin ve ceza soruşturması açılıyor. Eğitim-Sen de Devran hakkında “iletişimin gizliliğini ihlâl” gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.

Eğitim-Sen tabii, artık hassas bir konu. Bizzat Millî Eğitim Bakanı sendikayı KCK unsuru olarak itham etti. 4+4+4 gibi radikal bir dönüşüme yönelik tepkileri bu sendikanın örgütlediği de sık sık iddia ediliyor.

“Ayrımcılık” suçlamasının evveliyatı da var. Uraz dekandan ilk uyarısını kavgada yaralanan bir öğrenciyi hastaneye götürmesinin ardından almış. Örgüt üyeliğinden tutuklanan bir öğrencinin cezaevinde kendisine sınav yapan asistana “Uraz hocaya selamlar” demesi üzerine de Devran hemen Uraz Aydın hakkında tutanak tutturmuş.

Uraz Aydın ve Behlül Çalışkan ayrıca twitter üzerinden “okulda bölücü hoca istemiyoruz” diye adlı adınca hedef gösterilmişler. Okulun kimi öğrencilerinden de Çalışkan’a “dağdaki PKK’lıdan farkın yok”, “bu devletin ekmeğini yiyip ihanet edenler bir gün o ekmeği yediği elden kurşunu da yer” yollu tweet’ler atılmış. Ne de olsa bizzat dekanları bir kavganın ardından kendi Facebook sayfasında “Bir masum öğrenciyi öldürmek amacıyla arkadan kafasına darp eden terör yanlısı öğrenci kılıklıları savcı serbest bırakıyor. Bu nasıl hukuk?” diye yazabiliyor.

Devran’ın çevresinde, sanal âlemde bu takipleri yapan, kendini dekanın vazifelisi bilen bir öğrenci grubu da var. Kimi Mehmet Baransu’yu retweet’leyip duruyor, kimi avatarına Türk bayrağını kondurmuş. Bunların bazısı öğrenci temsilcisiymiş.

Marmara İletişim adını en son yüksek lisans jürileriyle duyurdu. Okulun öğretim üyelerinden Doç.Dr. Gözde Yılmaz, Yusuf Devran hakkında suç duyurusunda bulundu. Devran, jüri heyetindeki hocalara, sınava girecek öğrencilerin isimlerinin yanlarına işaret konmuş halde listeler vermiş. Kimi öğrencinin isminin yanında yakın olduğu öğretim üyesinin adının başharfleri, kiminin —mesela Azad Bedirhan’ın— adının yanında PKK’yi ima edecek şekilde P harfi yer alıyormuş. Siyasetten uzak Kürt öğrenciler dahi bu fişlemeden nasibini aldı. Yüksek lisans bölümleri için ağırlıklı olarak Devran’ın çevresindeki gençler tercih edildi.

Devran için suç duyurusunda bulunan Gözde Yılmaz, okula korumayla gidip gelmeye başladı. Aslında, okula Devran’ın getirdiği öğretim görevlilerinden biriydi, Türk Eğitim-Sen üyesiydi, ama okuldaki haksızlıklar onun için de göz yumulur boyutları çoktan aşmıştı. Yani, iş iktidar içi çatışma raddesine gelmişti. Yılmaz gece ikiye kadar okulda jüri kararına taş koymaması için bekletilmiş, ilerleyen günlerde Devran tarafından fiziksel saldırıya da maruz kalmıştı.

Gözde Yılmaz’ın başına gelenler, memleketin de aynası Uraz’a göre: “Bu vakada dönemin tüm eğilimlerinin yoğunlaşmış, billûrlaşmış halini görmek mümkün. Bir yanıyla çalışma hayatını mutlak bir denetim altında tutma ve çalışanların direncini ve özgüvenini yıkmaya dönük neoliberal ütopya var, ki fakültedeki hocaların utanç verici tepkisizliğini, sinmişliğini de bu haneye yazmak lâzım. Öte yandan, sosyalistleri ve Kürtleri lisansüstü eğitime almamaya dayalı, millî hassasiyetleri gözeten bir usûlsüzlük, kayırmacılık, ayrımcılık mevcut. Son olarak da kadına karşı şiddete yönelmeyi meşru addeden patriyarkal otoritarizm. İdareci / çalışan, kadın / erkek, Türk / Kürt gibi karşıtlıklara dayalı farklı tahakküm ilişkileri içiçe geçerek birbirini besliyor. Türkiye’deki neoliberal-muhafazakâr dönüşümü tek çırpıda özetleyen bir vaka. Benjamin’in deyişiyle, bir çeşit diyalektik imge yani.”

Gözde Yılmaz’a uyguladığı şiddet, Yusuf Devran için yeni değildi. Daha önce de, bir kavganın ardından, alınan güvenlik önlemleri nedeniyle bazı öğretim üyelerinin okula giremediğini twitter’da yazan bir doçenti makamında sorguya çekmiş, yaka paça dışarı atmıştı.

Böylece, Yusuf Devran okuldaki yapısal geçişe eşik atlattı. Türkiye genelinde kimi fakültelerin dekanlarının öğrencileri tartaklamaya yeltendiği haberleri gelirken, Devran, akademisyen arkadaşlarına şiddet uygulayarak bu alanda da öncü oldu.

Sopayla Bologna

“Kendini sürekli denetim altında, huzursuz, tetikte hissetmek; 16 yıllık fakültende kendini yabancı görmek, öyle görüldüğünü bilmek… Mobbing tam da böyle bir şey” diyor Uraz. Tam anlamıyla yalnızlaştırılmışlar, selamlaşmaktan kaçınanlar çoğalmış. Okulda yıllardır yardımcı doçentlik kadrosu bekleyenler arasında o da var, ama Devran’ın gelişinden sonra bir anda sebil gibi açılan kadrolar için okul dışından gelenler tercih edilmiş. Bilişim alanındaki bilgi ve deneyimini öğrencilere aktarma yollarını arayan Behlül Çalışkan’a bir sene boyunca internet odasını bekleme görevi verilmiş. Üniversitelerde çok yaygın olan mobbing’in en iyi örneği Uraz ve Behlül’ün durumu.

Ekşi Sözlük’te Yusuf Devran için “Recep Tayyip Erdoğan’ın dekan olanı” diye yazılmış. Doğruya doğru. Devran da, Bologna Süreci adı verilen yapısal uyum programına akademiyi ve öğrencileri alıştırmak için şiddete, polis ve güvenlik tedbirine başvurmaktan çekinmiyor, tek adam olmak istiyor, kadrolaşmada sınır tanımıyor, fakültenin yetkili organlarını yok sayıyor, Kürtlere ve sola dair ne görse anında terör yaftasını yapıştırıyor. Liberalleşme ve piyasaya açılma sürecini kesif bir muhafazakârlık ve milliyetçilik baskısıyla beraber yürütüyor.

1999’da 29 AB ülkesinin anlaşmasıyla başlayan Bologna Süreci, Japonya, ABD gibi ülkelerin üniversiteleriyle rekabette üstünlüğü ele geçirme, üniversiteler arasında eşgüdüm sağlama politikasının adıydı. Programa üye olan ülkelerin sayısı AB ortaklarını çoktan aştı. İki taraflı bir etkisi var bu değişimin: Eğitim artık bir yatırım alanı olarak görüleceği gibi, müfredat da “sektör”ün ihtiyaçlarına göre şekillenecek. Kısaltılan, kredi sistemiyle bonus puan uygulamasına dönen, pratik çalışmalara indirgenen lisans dönemini bitirenler ucuz ve nitelikli işgücü olarak piyasaya atılacak, az sayıda talihli —ve varlıklı— öğrenci yüksek lisans, doktora programlarından faydalanacak. “Rantabl” bulunmayan dersler zaten kaldırılacak —İngiltere’de bazı üniversitelerde Felsefe bölümlerinin kapatılmasına da şahit olduk bu bağlamda. Tayyip Erdoğan’ın harçları kaldırma hamlesi ve yöntemi, kamu üniversitelerini finansal açıdan da özel sermayeye muhtaç bırakacak. Marmara Üniversitesi başta olmak üzere bazı okullarda okul kimliği yerine geçmek ve okul içi harcamalarda kullanılmak üzere belli bir bankanın kartını taşıma uygulamasına geçildi bile.

Şimdi artık Marmara İletişim, üniversite hayatının beraberinde getirdiği bütün fikrî özgürleşme deneyimlerini dışlayarak sektöre muhabir yetiştirme yarışına girdi. Üstelik artık sektörden ve medyadan anlaşılan tek bir bakış biçimi var. Bu geçişin sorumluluğunu üstlenen Yusuf Devran ise, görevinin ve yetkisinin sınırlarını çoktan aşmış bulunuyor. Üniversitelerin ve Marmara İletişim’in istikbalinden, bu istikbal için verilecek mücadeleden bağımsız olarak, öncelikle bu şedit despotun istifasını istememiz gerekiyor.

Uraz Aydın, kitaplarından da biliyoruz, Benjamin’i sever, onun gibi umutla bitirmek istiyor bu maceranın sonunu. Ve bir rüyasını anlatıyor. Çok değil, on sene önce yaşadığımız hayat, bugünlerde ancak rüyalarda görülebiliyor:

“Geçenlerde, tam Gözde Yılmaz olayları sırasında bir rüya gördüm. Lisemi andıran, aşina olduğum bir binanın merdivenlerinden iniyorum. Yüksek lisansta birlikte okuduğum ve uzun yıllardır görmediğim bir arkadaşıma rastlıyorum. Burası benim yeni çalışmaya başladığım üniversiteymiş… Ama önemli olan duyguydu, çünkü duygu eskiydi. Tıpkı o arkadaşım gibi… Bu son bir yıl içinde Marmara İletişim’de meydana gelen dönüşüm yaşanmadan önceki döneme ait bir ruh haliydi rüyamda hissettiğim. Sıkıntısız, huzurlu, kendimi bir parçası olarak hissettiğim bir mekânda olmanın verdiği güven duygusu… Tıpkı lisede ve eski Marmara İletişim’de olduğu gibi. Bir de biz fakültede çok vakit geçirirdik eskiden, mesai saatleri dışında da, evimiz gibiydi. Ernst Bloch’un o devasa ‘Umut İlkesi’nin son kelimesi aslında bütün ütopyaların temel arayışını ifade ediyor: Heimat. Yani yurt, yuva. Galiba rüyamın ifade ettiği arzu da buydu, fakültede kendimi yaban diyarlarda değil, tekrar yuvamda gibi hissetmek…”

Bu yazı ilk olarak birdirbir.org/da yayınlanmıştır.


Merve Erol