Ana Sayfa Blog Sayfa 4500

Doha’dan da umut çıkmıyor!

Huffington Post’tan deneyimli enerji ve iklim değişikliği muhabiri / yazarı Tom Zeller Jr. Dün Doha’da devam eden İklim Değişikliği Taraflar Konferası’ndaki durumu ortaya koymuş. Biz de Yeşil gazete olarak sizler için özetledik yazıyı.

Özetten önce yazıyı okuduğumuzda aklımıza gelen ilk soruyu soralım: Doha’da umut yine başka bahara kalmış gibi görünüyor. Peki başka bahar kaldı mı?

Doha’daki iklim müzakereleri sonuna gelirken; tartışmalar her zaman olduğu gini zengin ve fakir ülkeler; güçlü ve yeni gelişen ekonomiler; aslında ABD ve diğerleri arasında sıkışmış durumda.

Halen havada kalan konular ise şunlar:

Kyoto Protokolü: Müzakereciler; ilk dönemi bu yıl sonunda bitecek küresel anlaşmanın ikinci dönemi için halen tartışmaya devam ediyorlar. ABD bu anlaşmayı hiç imzalamamıştı. Üç diğer endüstrileşmiş kirleticiler – Japonya, Kanada ve Rusya – anlaşmanın yeni dönemini imzalamaya niyetli olmadıklarını beyan etmiş durumdalar.

Krediler: Kyoto protokülünün şu anki hükümlerine göre; endüstrileşmiş ülkeler hedeflerine ulaşmak için ya doğrudan emisyon azaltabiliyorlardı ya da emisyonunu kendi kotalarından daha fazla düşürmüş olan ülkelerden krediler halinde satın alabiliyorlardı. Kendi ekonomilerini ve aynı zamanda endi endüstriyel emisyonlarını Sovyetlerin bitmesi ile yıkılmış gören, eski doğu bloku ülkeleri için; Kyoto marketi beklenmedik bir para kaynağıydı. Rusya ve Polonya gibi ülkeler bu parayı kazanmaya devam etmek istiyor.

 

Finansman: Gelişmiş ülkeler, Kopenhag’da 2009’da yıllık  iklim değişikliğine sebep olmayan ve iklim değişikliğine adapte olmak zorunda olan yoksul ülkelere 100 milyar dolar vermek konusundaki vaadlerini tutmak konusunda net bir plan ortaya koymuş durumda değil.  Ekonomik kriz yüzünden zengin ülkeler detaylı yol haritası konusunda ayak sürüyorlar.

Kayıplar ve Zararlar: yoksul ülkeler aynı zamanda; iklim değişikliği sebebiyle oluşması beklenen deniz seviyesi yükselmeleri, uzun süreli kuraklıklar ve daha şiddetli fırtınalar yüzünden ortaya çıkacak olan kayıp ve hasarlar için de kaynak arıyorlar. Zengin ülkeler için ise tazminat konularını konuşmak tamamen önemsiz.

Kyoto Sonrası Anlaşma: Ülkeler geçen yıl Durban’daki müzakerelerde 2015 yılında yeni ve detaylı bir iklim anlaşması için el sıkışmışlardı. Bu anlaşmanın 2020 yılına kadar olan süreyi içermesi ve hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin bağlayıcı sözlerini içereceği konuşulmuştu. Dünyanın hacim olarak  şu anki en büyük seragazı salımını yapan Çin, diğer gelişmekte olan büyük emisyon salımı yapan ülkeler ile birlikte, gelişmiş ülkelerin halen var olan yükümlülüklerinden ayak sürdüklerini ileri sürüyor. Ki haksız da sayılmaz.

Ortak Hesaplama Kurallar: Ülkelerin halen başarıyı ölçecek ve politikaların uygun olup olmadığını belirleyecek ortak bir protokolü yok. Bu büyük sorun da Doha’da çözülecek gibi görünmüyor.

yazının ingilizce orijinali: huffingtonpost.com/tom-zeller-jr/global-climate-talks-doha-

Tom Zeller Jr., Devin Bahçeci

(Yeşil Gazete, Huffington Post)

“Taksim Gezi Parkı Yaşıyor” eylemi Cumartesi Gezi Parkı’nda

Taksim Dayanışması,  8 Aralık Cumartesi günü 15:00’de Taksim Tramvay Durağı’nda Gezi Parkı için bir eylem düzenliyor.

15:00’de başlayacak eylem, 16:00’da Taksim Gezi Parkı’nda okunacak basın açıklamasının ardından Yolda grubunun vereceği ile konser ile devam edecek.

Taksim Dayanışması’nın eylem için yaptığı çağrı metni şu şekilde

“Taksim Nöbeti Taksim Parkı’nda Devam Ediyor

Taksim’in yaşanılan değil de, gelip geçilen bir yer olduğunu iddia edenler Taksim Gezi Parkı’nı elimizden almak istiyor. İçindeki bütün ağaçları keserek ya da sökerek , yok etmek, yerine beton bloklar dikmek istiyor. Ama bir şeyi ya yanlış biliyorlar ya da yanlış söylüyorlar. Çünkü Taksim Yaşıyor. Taksim Gezi Parkı Yaşıyor.

Gezi Parkındaki ağaç kıyımı devam ediyor

Gelin 8 Aralık Cumartesi gününden itibaren , her cumartesi, Taksim Gezi Parkı’nın yaşayan, yaşanan bir park olduğunu bilen bilmeyene gösterelim. İsteyen her zamanki gibi sporunu yapsın, isteyen piknik. İsteyen fotoğraf çeksin, isteyen çay içsin.

Canlı müziğimiz de var. “Yolda” zaten Taksim Gezi Parkı’nda çalmayı seviyor. Hep birlikte Taksim Gezi Parkı’nda zaman geçirir, eğlenir, yaşayan bir yer olduğunu herkese bir kez daha gösteririz.

Bugüne kadar Taksim Gezi Parkı bize nefes verdi, şimdi sıra bizde.”

(Yeşil Gazete)

Bitlis’te köylere ulaşımda kar engeli

Bitlis’te 2 gündür aralıksız devam eden kar yağışı nedeniyle 114 köy yolu ulaşıma kapandı.

Karla mücadele ekipleri yolları açmak için büyük çaba gösterirken, kent merkezindeki tek katlı evler ise adeta kara gömüldü. Son 24 saatte Yağan kar yağışı kent merkezinde 58 santimetre olarak ölçülürken, bugüne kadar yağan toplam kar kalınlığının ise 5 metre 20 santimetre olduğu açıklandı. Kar yağışının hafta sonunda da devam edeceği bildirildi.

Son günlerde etkili olan kar yağışı Bitlis’te hayatı durma noktasına getirdi. Bitlis’te 114 köy yolu kardan dolayı ulaşıma kapandı. İl Özel İdaresi’ne ait ekipler yağışa rağmen yolları açmak için gece gündüz çalışıyor. 10 şantiyede 18 ekibin 68 araç ve 110 personelle karla mücadelenin yürüttüldüğü belirtildi.

Yolları kar yüzünden kapalı olan bazı köylerde elektrik kesintilerini yaşanırken, Son 24 saatte kent merkezine 58 santimetre kar yağdığı belirtildi.  Tek katlı evlerin adeta kara gömüldüğü Bitlis’te bazı vatandaşlar evlerine girebilmek için kardan tüneller yapmak zorunda kaldı.

Bitlis Valiliği, kapalı olan 114 köy yolunun aciliyet sırasına göre açılmaya çalşıldığını bildirdi. Bitlis Belediyesine ait ekipler ise son 24 saatten beridir aralıksız çalışma yürüttüklerini, önceliği mahallelerin ana yollarına verdiklerini söyledi.

(Yeşil GazeteBitlis News)

Almanya NDP’yi yasaklıyor

Almanya’da aşırı sağcı Nasyonal Demokrat Partinin (NDP) yasaklanması için eyaletler düzeyinde ikinci kez düğmeye basıldı. NPD legal siyasi parti sayıldığı için hazineden para yardımı alıyor. Parti, aşırı sağcı terör hücreleriyle işbirliği yapmakla itham ediliyordu.

Almanya’nın 16 eyaletinin içişleri bakanlarından sonra eyalet başbakanları da Nasyonal Demokrat Parti’nin kapatılması için gerekli yasal işlemlerin başlatılmasını onayladı.

Doğu Almanya’nın iki eyalet parlamentosunda temsil edilen aşırı sağcı Nasyonal Demokrat Parti’nin yasaklanması için yapılan ilk başvuru, usule aykırılık olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmişti. Davada sunulan delillerin büyük bölümünün, aynı zamanda devlet hesabına da çalışan üst düzey parti yöneticilerinden alınmış olması yüksek mahkeme tarafından inandırıcı bulunmamıştı. Davacı durumundaki devlet partiye sızdırılan ajanların kimliklerini açıklamadığı için söz konusu şahıslar şahit olarak dinlenememiş ve kapatma davası usul yönünden bozulmuştu.

Federal ve eyalet içişleri bakanları, bu yılın ortalarında ikinci kez bu engele takılmamak için istihbarat servislerine bilgi sızdıran Nasyonal Demokrat Parti’deki ajanları devreden çıkarmış ve kapatma talebini haklı gösterecek delillerin objektif kaynaklardan sağlanmasını kararlaştırmıştı. Eyalet içişleri bakanları bin sayfalık dosya haline getirilen delillerin aşırı sağcı partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasına yeteceğine kanaat getirmişti.

‘İkna edeceğimizden eminim’

İçişleri bakanlarının aşırı sağcı partiyle ilgili toplantısına ev sahipliği yapan Aşağı Saksonya İçişleri Bakanı Uwe Schünemann, Federal İçişleri Bakanı Hans-Peter Friedrich’i ikna edeceklerinden emin olduğunu söyledi. Schünemann “Bütün hukuki riskleri tarttık. Dolayısıyla federal içişleri bakanının kapatma davasına onay vereceğini tahmin ediyorum. Onun onayı çok önemli. Çünkü delillerin yüzde 80’i Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından toplandı” şeklinde konuştu.

Eyalet hükümetleri, federal meclis ve federal hükümetle birlikte hareket etmenin davaya inandırıcılık kazandıracağı görüşünde birleştikleri için tek başlarına Anayasa Mahkemesi’ne başvurmaktan vazgeçmişti.

Almanya Adalet Bakanı Sabine Leutheusser-Schnarrenberger ise delillerin yeteceğinden kuşkulu. Bakan, kapatma davasının yeniden reddedilmesi ihtimaline karşı Hür Demokrat Partili arkadaşlarını uyarıyor ve yüksek mahkemenin kapısından dönülmesinin Nasyonal Demokrat Parti’ye itibar kazandıracağını iddia ediyor. Leutheusser-Schnarrenberger, aşırı sağcı partinin ‘saldırganca ve mücadeleci ruhla’ devlet düzenini yıkmaya çalıştığını kanıtlamanın zor olduğu kanaatinde. Anayasaya göre ise bir siyasi partinin yasaklanabilmesi için devleti yıkmak için mücadele ettiğinin kanıtlanması gerekiyor.

‘Anayasa düşmanı bir kuruluş’

Berlin Üniversitesi Siyasi Bilimler Fakültesi öğretim üyelerinden Profesör Gero Neugebauer bu kuşkuyu paylaşıyor. Neugebauer “Problem, şifahen ve fiilen anti demokratik eylemlerin olduğunu kanıtlama mecburiyetinde yatıyor. Ayrıca Nasyonal Demokrat Parti’nin hedeflerine şiddet yoluyla varmaya kararlı olduğunun da ispat edilmesi gerekiyor” açıklamasını yapıyor.

Profesör Neugebauer’in, aşırı sağcı partinin Anayasa düşmanı bir kuruluş olduğundan kuşkusu bulunmuyor:

“Parti, halk birliği ve otoriter sağ dikta kriterlerine dayanıyor. Yabancı düşmanlığı, Yahudi aleyhtarlığı ve şovenizm propagandası yapıyor. Bütün bu vasıflar aşırı sağcı parti olarak tanımlanmalarına yeter. Demokrasiye de temelden karşılar.”

Bağ olduğu kanıtlanamıyor

Nasyonal Demokrat Parti’nin, sekizi Türk dokuz göçmeni katleden Nasyonal Sosyalist Yeraltı adlı terör hücresinin siyasi uzantısı olup olmadığı da merak konusu. Yakında başlayacak olan terör hücresiyle ilgili davanın sanıkları arasında partinin eski eyalet teşkilatı başkan yardımcısı da bulunuyor. Ancak aşırı sağcı partiyle Nasyonal Sosyalist teröristler arasında organize bağ olduğu kanıtlanamıyor. Parti Anayasa düşmanlığından dolayı kapatıldığı takdirde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuracağını duyurmuştu. Nasyonal Demokratlar Avrupa mahkemesinin farklı kıstaslar koyacağını umut ediyor. AİHM, Avrupa insan hakları ve temel hürriyetler konvansiyonu çerçevesinde kurulmuş olup öncelikle fikir ve örgütlenme hürriyetlerini kolluyor.

Alman siyasi partilerinin en büyük korkusu, Anayasa Mahkemesi’nin aşırı sağcı partiyi yasaklaması, AİHM’nin ise yasağı geçersiz sayması. Nasyonal Demokrat Parti’yi yasaklatmadaki tereddütler bu endişeden kaynaklanıyor. Başbakan Angela Merkel sözcüsü Steffen Seibert kanalıyla izlenecek prosedürle ilgili spekülasyonlara katılmayacağını duyurdu. Seibert “Bakanlar düzeyindeki karar süreci tamamlanmadan söylentilere ortak olmak niyetinde değiliz. İstişareleri ve kararları etkilememeye özen gösteriyoruz” dedi.

(Deutsche Welle)

 

Dersim’de barajlara karşı yürütülen kutsal direniş- Hüseyin Ali

Dersim’de Barajlara, HES’lere yönelik önemli bir halk hareketi yürütülüyor. Dersim’deki bu halk hareketi kutsallık düzeyinde nitelik taşıyor. Bu hareket sadece HES’lere yönelik değildir. Bu hareket HES’ler ve barajlar nezdinde etnik ve inançsal soykırıma karşı bir direniştir.

Dersim bir yönüyle de Kürtlüğün ve Aleviliğin özü olan bir coğrafyadır. HES’lerle sadece bir coğrafya değil, Alevilik bitirilmek isteniyor. Kürtlüğün en orijinal kültürü yok edilmek isteniyor. Bu, bilince çıkarılırsa barajlara ve HES’lere karşı mücadele daha da anlam kazanır.

Dersim 1938’lere kadar işgal edilmemiş, kendi kültür ve inancıyla yaşamış coğrafyadır. Alevi kültürü ve aşiret geleneğiyle binlerce yıl kendi kendini yönetmiştir. Alevi kültürü ve aşiret geleneğiyle kendi sorunlarını kendi çözmüştür. Kürdistan’da en son işgal edilen ve kendi kendini yönetme gerçeği ortadan kaldırılan coğrafyadır. Bu özelliğiyle çok kapsamlı irdelenmeye ve incelenmeye değer özgün bir coğrafyadır. Yakın zamana kadar Aleviliğin ve Kürtlüğün el değmemiş, hiç bozulmaya uğramamış çok değerli bir parçasıdır.

Eğer Aleviliğin ne olduğunu öğrenmek istiyorsak Dersim’in yakın tarihine bakmak gerekir. 1938 öncesi Dersim Aleviliği incelenirse Aleviliğin esas özünün ne olduğu daha iyi anlaşılır. Kuşkusuz Alevilik genel olarak ortak özelliklere sahip olsa da kimi yerel farklılıklar taşır. Dersim hem özgünlüğünün farklılığını hem de genelin en iyi temsilini ifade eden özelliklere sahiptir.

Dersim’deki Aleviler diğer alanlardaki Alevilerden bazı yönleriyle avantajlı konumda olmuştur. Hakim inançlar tarafından baskı altında tutulan, ötekileşen bir inanç olan Alevilik, Dersim’de bu baskıyı en az gören bir durumda olmuştur. Bu nedenle hakim inançlardan olumsuz etkilenme ve kendini farklı gösterme en az Dersim’de yaşanmıştır. Yine devlete en uzak kalan coğrafya olarak kendi kendini yönetme konumunda bir gelenek yerleşmiş, hatta bir yönüyle bir sistem kazanmıştır. Bu yönüyle Dersim’deki Alevilik geçmişine ve özüne en yakın Aleviliktir. Alevilik en orijin haliyle burada yaşanmış, varlığını sürdürmüştür. Bu açıdan Aleviliğin köklerini ve tarihini öğrenmede çok önemli veriler sunan özelliklere sahiptir.

Dikkat edilirse Dersim Aleviliği doğa ile iç içedir. Adım başı kutsal yerler vardır. Bu, doğanın kutsanmasıdır. İnsanın ilk toplumsallaştığı dönemdeki doğanın kutsallığı Dersim Aleviliğinde bugüne kadar gelmiştir. Aslında bu bilinç insan açısından en doğru, en gerekli ve en temel bir bilinçtir. Gerçek anlamda ekolojik bilinci en doğru ve en güzel haliyle Dersim Aleviliğinde görmekteyiz. Bu gerçeklik, Alevilikteki doğa sevgisinin, toplumsal doğanın kendini birinci doğadan ayrı görmemesinin en somut ifadesidir. Bu, Aleviliğin temelinde böyle bir bilinç olduğunu ortaya koyduğu gibi, devletçi sistemden ve onun düşünce kalıplarından en uzak coğrafya olarak Dersim, Alevilikteki bu özelliği kendisinde var olan doğa sevgisi ve anlayışıyla koruduğunu da ifade etmektedir. Yani Alevilik ve Dersim doğa sevgisi konusunda karşılıklı olarak birbirlerini böyle etkilemişlerdir.

İnanç ve ritüeller olarak da Dersim Aleviliği yakın zamana kadar en orijinal halini koruyarak gelmiştir. Bu açıdan Aleviliğin temel inanç formu ve ritüelleri nasıldır sorusunun cevabı da Dersim’de bulunabilir. Bu yönüyle Aleviliği en orijinal ve saf haliyle temsil ettiğini söylemek yanlış olmaz. Dersim’in konumunu Aleviliği bir koruma kalesi olduğu gibi görmek önemlidir. Tek olumsuz yanı şöyle ifade edilebilir: bu konum bir yönüyle de diğer Alevi bölgelerde en az olan konumda olmasını da beraberinde getirmiştir. Orijinal ve saflığı en iyi temsil ederken, diğer alanlardaki Alevilerin farklılığının zenginliğini kendine en az olarak mal etmiş denilebilir.  Bunu söylerken diğer alanlardan hiçbir şey almamış ya da az almış demiyoruz. Çünkü yüzyıllarca daha doğusundaki Alevilerin gidip geldiği bir alandır. Şah İsmail’in yenilgisine kadar Doğusundaki Alevilerle ilişkisi sıkıdır. İran’ın Horasan bölgesinde yaşayan Alevi Kürtlerle de ilişkileri vardır. Biz Horasan’dan gelmişiz söylemleri de bu ilişkinin ifade edilmesidir. Bir fiziki geliş gidişten çok, bir kültürel gidiş gelişten söz etmek daha doğrudur.

Dersim sadece Doğusundaki Alevilerle ilişkili olmamış; her zaman zorlanan Alevilerin gelip sığındığı bir coğrafya olmuştur. Bu nedenle Kürdistan’daki ve Anadolu’daki diğer Alevi kesimlerle ilişkisi hiçbir zaman kesilmemiştir. Birçok isyana destek vermiş, içinde yer almış ya da isyancıların güvenilir sığınağı olmuştur. Bu yönüyle sadece Kürt Alevilerle değil, Türkmen Alevilerle de ilişkisi olmuştur. Bunların tarihsel olarak incelenmeye ve açığa çıkarılmaya ihtiyacı vardır. Özcesi Dersim dışarıdan olumsuz olarak az etkilenmiştir. Ancak diğer Alevi toplumuyla ilişkileri her zaman olmuştur. Bu nedenle hiçbir zaman Aleviliğin genel kültüründen kopmamıştır; oradan beslenmiştir. Belki diğer alanlara göre bu beslenmeyi az yaşamış olabilir.

Alevilik Dersim’de saf ve orijinal halleriyle hala vardır. Belki 1938’den sonra Kürtlüğünün asimilasyona uğraması gibi, Aleviliği de bazı yönleriyle olumsuz etkilenmiş olabilir. Ancak Aleviliğin Kürtlüğünden daha fazla korunduğu da bir gerçektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Dersim’de birinci derecede Kürtlüğü bitirme stratejisinin olduğunu biliyoruz. Kuşkusuz Aleviliği de hedefleyen ve giderek Sünnileştirmek isteyen bir amacı vardır. Aleviliği  ilk önce devletle bulaştırma, zaman içinde de Sünnileştirme hedefleri bulunmaktadır.

Dersim, bugün de Aleviliğin homojen olduğu tek coğrafya olarak Aleviler için önemini korumaktadır. Aleviliğin ayakta kalmasının en önemli mevzisidir. Dersim’siz bir Alevilik bu nedenle varlığını korumada zorlanacak bir Aleviliktir. Bu açıdan Kürtlüğünden sonra Aleviliği de tümden bitirilmek istenmektedir. Böylece Alevilik genel olarak çok zayıf hale getirilecektir. Bu açıdan Dersim’in korunması, buradaki Alevi inancının korunması tüm Aleviler için stratejik bir durum olarak görülmelidir.

Barajların yapımıyla 1938 katliamı arasında bir fark yoktur. Hatta barajların 1938’den daha tehlikeli ve sinsi bir amacı vardır. Toplu katliam ve soykırımı hedeflemektedir. Şark Islahat Planından bu yana izlenen politika ve uygulamalar barajlarla tamamlanmak istenmektedir. Barajlarla Dersim Aleviliğinin tüm manevi değerleri ve kutsalları sulara gömülmek isteniyor. Bu değerlerle bir bütün olan Dersim Aleviliği böylece ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Barajlar böyle bir kültürel soykırım olduğu gibi, demografik olarak da Dersimliliği yok etmeyi hedefliyor. En önemli yaşam alanları da su altında bırakılarak Dersim insansızlaştırılmak isteniyor. Zaten birçok yolla Dersim boşaltılmıştır. Barajlarla bu daha da ilerletilip Dersim Aleviliğinin  ve bir bütün olarak Dersimliliğin her bakımdan etkisizleştirilmesi hedefleniyor.

Tüm bu gerçekler Hes’ler ve barajlara karşı mücadelenin kutsallığını ve önemini ortaya koyuyor. Sadece Dersimlilerin, Dersim Aleviliğinin ve Kürtlüğün sorunu değildir; özellikle tüm Aleviler barajların kendi inançlarına yönelik bir saldırı olduğunu görmeli ve Dersim’deki halk direnişini sahiplenmelidirler.

Kürdistan boydan boya barajlarla kültürel ve fiziki soykırıma uğratılıyor; insansızlaştırılıyor. Bu açıdan Dersim’deki bu anlamlı ve kutsal ekolojik direniş tüm Kürdistan’a yayılmalıdır. Hasankeyf’te var olan direniş daha örgütlü ve etkili hale getirilip tüm Kürdistan’a yayılmalıdır.

Hüseyin Ali – Özgür Gündem

Çözüm üretmeyen sol çürür – Aydın Engin

Sözüm ne yeni kurulan ve henüz nereye evrileceği, kitleselleşme yolunda hangi adımları atacağı belli olmayan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ne, ne ülkenin kılcal damarlarına kadar örgütlenme ve katılımcı demokrasi  hedefini önüne koyan, geçtiğimiz haftalarda sessiz sedasız kurulmuş Halkın Demokratik Partisi’ne…

Kuşkusuz kendini sol olarak tanımlayan ama az ya da çok milliyetçi çizgilere savrulmuş parti ve hareketlere de değil.

Hatta CHP içinde tutunma kavgası veren, sosyal demokrasinin özüne dönme yönelimini dillendiren sosyal demokratlara da değil.

Hepsine…

Hepimize…

Dünya solunun, özellikle Marksist solun bugün yaşadığı derin bunalım Türkiye solunu da kapsıyor. Hatta çok çetrefil ve kangrenleşmiş sorunların yoğunluğundan dolayı daha sert etkiliyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılıp kapitalizme, hem de epey vahşi bir kapitalizme dönüşü; doğu Avrupa’daki sosyalizm kuruculuğuna girişmiş ülkelerin aynı kaderi paylaşması; bunlardan farklı bir sosyalizm kuruculuğuna soyunmuş Çin’in bugün Komünist Partisi eliyle kapitalizm inşasına alabildiğine hız verişi; Yugoslavya’nın, Arnavutluk’un çöküşü; Kuzey Kore’nin sosyalizm yerine hem karikatürleşmiş ama bir o kadar da ürkütücü bir diktatörlüğe dönüşmüşlüğü; Ho Amca’nın Vietnam’ının IMF’ye teslim olmuşluğu…

Bu acılı tablo bütün dünyada solun (sosyalizmin) emekçiler, yoksullar, ezilenler, mağdurlar, cinsel, dinsel, etnik ayrımcılığa uğrayan, adalet arayan  kitleler için bir çekim merkezi, bir umut kaynağı olma özelliğini yok etti.

Geride kalmış, tarihe “başarısız kaldılar” kaydı düşülmüş günlerden miras sloganlar, parti modelleri, sosyalizm kuruculuğu model ve  formülleri ile yol alınamayacağı gerçekle yüzleşmekten korkmayanlar için artık ayan beyan…

Ezberlerin ancak papağanlara yakışacağını bilince çıkarıp cesur ve can acıtıcı da olsa ertelenmemesi gereken sorular sorma günlerindeyiz.

Örneğin kapitalizmin insana aykırı doğasına itiraz edenler “Peki kapitalizm nasıl aşılacak; insanlığın kadim düşü sömürüsüz topluma nasıl ulaşılacak” sorusuna eski ezberleri ve kapitalizmi aşamamış formülleri yineleyerek cevap veremezler.

O zaman da “sömürüsüz toplum” hedefi hoş ama boş bir söylem (=diskur) olarak kalır.

Örneğin,“Küresel sermayenin saldırısına son” güzel bir slogandır, haklı bir slogandır.

Ama bu soruya eski günlerden ödünç alınan “Tam bağımsızlık” cevabını vermek, bir bağlamda cevap vermemektir. Sermayenin, özellikle finans sermayesinin bütün ulusal sınırları kırıp, yıkıp, dört nala ve kısıtsız dolandığı bir dünyada “tam bağımsızlık” ancak gümrük duvarlarının ardına çekilmiş, dünyaya kapanmış bir ekonomi ve siyasetle mümkün. Çünkü tam bağımsızlık dendiğinde uluslararası sermaye ile bağlarını koparmış “milli” sermayedarlardan emekçilere, köylülere uzanan, antiemperyalist ideoloji ile donanmış bir ulusal birlik anlaşılır. Türkiye’de (ve bütün dünyada) artık böyle bir sermayedar sınıf tanıyan varsa söylesin de öğrenelim…

Örneğin hem kapitalizme köklü bir itiraz getirmeyip hem çevreyi koruyacak politika önerileri ortaya atmak “Ben söylerim, gerçekleşir gerçekleşmez bilemem” kolaycılığına sığınmaktan öte ne anlam taşıyabilir ki?

*    *    *

Örnekleri, dolayısıyla soruları bir gazete yazısının değil, on ciltlik bir kitabın bile sayfalarına sığmayacak ölçüde çoğaltmak zor değil.

Sorular belli?

Belli olmayan cevaplar!..

Günübirlik siyaset yapmak, örneğin AKP’ye onun zembereği boşalmış liderine laf yetiştirmek marifet olmasa gerek.

AKP’nin (ya da onun yerine gelecek bir başka benzer iktidarın) halka, çevreye, doğaya verdiği ağır zararları teşhir etmek ve sadece bunu yapmak da marifet olmasa gerek.

Böylesi politikalarla solu marjinallikten kurtarmak, toplumsal ve siyasal bir “vakıa”ya, varlığa dönüştürmek ise mümkün değil.

1960 ve 1970’li yılların fıkır fıkır, fokur fokur Türkiye’sinde sol  aynı zamanda soran, sorgulayan, araştıran bir soldu. Asya tipi üretim tarzı tartışmalarının kitaplara dönüştüğü, teorik dergilerin günübirlik “ajitasyonlar”a ağırlık veren yayınlardan daha çok ilgi gördüğü, Yugoslavya’nın özyönetim deneyiminden kooperatif örgütlenmesinin olanaklarına kadar uzanan sorgulamaların öğrenci yurtlarından grev çadırlarına kadar taşınmaya çalışıldığı bir Türkiye idi.

Belki çocukçaydı, belki acemiceydi, belki yeterli bilgi donanımı olmaksızın ayrıntılı ve iddialı programlar üretilen bir dönemdi. Ama sosyalizme gidecek yolun temel sorunlarının sorgulanması ve bilgi birikimi gerektiği bilinçlere büyük ölçüde kazınmıştı da…

Türkiye solunun anıt isimlerinden Behice Boran’ın 1969’da İzmit’teki konuşmasından birkaç cümle derdimi pek kestirme anlatıyor:

– Çözüm üretemeyen sol çürür. Biz üretemezsek biz de çürürüz. Günübirlik siyasete sırtını dönmek bizi bilgiç baykuşlara, sadece günübirlik siyasetse bizi geveze leyleklere dönüştürür…

Bu cümlelerin üstüne ne ekleyeyim ve neden ekleyeyim ki?

Aydın Engin – www.t24.com.tr

 

Sermaye Piyasası Kanunu meclisten geçti

Sermaye Piyasası Kanunu Tasarısı, Meclis’teki görüşmelerin ardından kabul edilerek yasalaştı. Görüşmeler sırasında kabul edilen bir önergeye göre SPK Başkanı ve üyelerin görevlerine son verilecek.

TBMM Genel Kurulu’nda, Sermaye Piyasası Kanunu Tasarısı, kabul edilerek yasalaştı.

Görüşmeler sırasında Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Sermaye Piyasası Kanunu Tasarısı’nın geçici 7. maddesi üzerinde önerge verdi.

Kabul edilen önergeye göre, SPK başkan ve üyelerinin üyelikleri bu kanunun yayımı tarihinde sona erecek.

Başkan ve üyeler, kalan görev sürelerinin sonuna kadar görev yapmak üzere, kurul başkanlık müşaviri kadrolarına atanacak ve başkan tarafından belirlenen istişare görevleri yürütecek.

Kurum başkanlık müşaviri kadroları, herhangi bir sebeple boşalması ve bu kadrolara atanan başkan ve üyelerin görev sürelerinin sona ermesi halinde hiç bir işleme gerek kalmaksızın iptal edilmiş sayılacak.

Bu kadroya atananlara, mali ve sosyal haklar kapsamında yapılmakta olan ödemelere, görev süreleri sonuna kadar devam edilecek.

Yasa, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayının ardından Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girecek.

(Yeşil Gazete)

 

Bofa Filipinleri alt-üst etti: En az 500 ölü

Filipinler’i vuran Bofa tayfununda ölü sayısı 500’ü aşarken 400 civarında kişinin de kayıp olduğu bildiriliyor. Tayfundan en çok etkilenen Mindanao Adası’nda kaçak madenlerin de olmasıyla çok sayıda toprak kayması yaşandı. Yardım çalışmalarının güçlükle yürütülebildiği ülke pek çok parçalanmış ailenin dramına sahne oluyor.

İmkanı olanlar anne babasını kaybeden çocukların bakımını üstlendiği görülüyor:

“Geçici olarak bu çocuğu evime aldım çünkü o spor salonunda kalamazdı orası çok kalabalık gereken ilgiyi de gösteremezler. Ben gereken ilaçlarını da aldım.”

Bir yanda çocuklar anne-babasını kaybederken diğer yanda bir anne de çocuklarının elinden kayıp gidişini anlatıyor:

“İki çocuğuma sarılmıştım, fakat bir anda üzerime bir şey düştü ve beni yere devirdi. Daha sonra da bilincimi kaybetmişim.”

Ülkede yaklaşık 250 bin kişi evsiz kalmış durumda İçme suyu ve kanalizasyon sisteminin de çökmesiyle salgın hastalıkların ortaya çıkmasından eddişe ediliyor.

Doha’da toplanan iklim konferansında konuyu gündeme getiren Filipinler delegesi de uluslararası yardım talebini dile getirirken duygularına hakim olmakta zorlandı:

“7 milyarlık dünyaya bir talebimiz var ve ben sizlerden daha fazla geç kalınmamasını istiyorum. Doha’da siyasi iradeyi elinde bulunduranlara daha fazla bahane üretilmemesi gerektiğinin hatırlatılması gerekiyor.”

Bofa son yılların en şiddetli tayfunlarından biri olarak kabul ediliyor. Filipinlerde 29 tayfun yaşanan 2011 yılında 1500’e yakın 2012’de de yaklaşık 1300 kişi hayatını kaybetmişti.

(Euronews)

 

İklim geçmişte de değişiyordu ama… – Belkıs Gökbulut

2005 - 2012 arasında atmosferdeki karbondioksit artışını gösteren diagram küresel ısınmanın ivmesi hakkında da bilgi veriyor

İklim değişikliği 21. yüzyılda insanoğlunun yüz yüze geldiği en büyük sorunların başında gelmektedir. Doğal ekosistemin ve insan neslinin devamlılığının sağlanmasında ciddi sosyal ve ekonomik sonuçlara yol açabilecek bir tehdit olarak değerlendirilmektedir. Özellikle son yıllarda uluslararası gündemin üst sıralarında yer almayı başarmıştır. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli ( IPCC)’nin değerlendirme raporlarına göre, küresel ısınma tartışmasız bir gerçektir.

İklim değişikliğini anlayabilmemiz için öncelikle “iklimin” ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. Yeryüzünün herhangi bir yerinde günden güne, mevsimden mevsime, yıldan yıla uzun zaman dilimleri içinde gözlemlenen tüm hava koşullarının ortalamasına iklim diyebiliriz. Dünya üzerinde hayatın milyonlarca yıldır var olması dünya ikliminin kendi içinde doğal bir dengesi olduğunun kanıtıdır.

Peki, bu denge nasıl korunur? Gezegenimiz enerji dengesizliğinden sıkıntı çektiğinde ısı alarak veya vererek bunu dengeler ve bunun sonucunda küresel sıcaklık değişir. Temelde dünya iklimi için iki kararlı durum vardır; bunlardan biri dünyanın tamamen buzlarla kaplanması, diğeri ise dünyadaki tüm suyun buharlaşmasıdır. Fakat dünyayı bu iki kararlı duruma gitmekten alıkoyan atmosferdeki gazların, okyanusun, karanın ve dünyaya ulaşan güneş ışınım miktarındaki değişimin birbiriyle etkileşiminden oluşan doğal bir döngü vardır. Bu sistemi etkileyen faktörlerden biri atmosferdeki gazlar olduğuna göre insanoğlunun sera gazlarını hızlı bir şekilde artırmasıyla birlikte,  küresel atmosfer bileşimleri bozulmuş ve küresel iklimde köklü değişimler yaşanmıştır.

Özellikle sanayi devrimi sonrasında fosil yakıtların kullanılması, ormanların yok edilmesi ve sanayi faaliyetleri gibi insan etkinlikleri ile birlikte atmosfere salınan sera gazlarının artmasıyla yerkürenin yüzey sıcaklığında daha önce görülmemiş bir hızda artış yaşanmaktadır. Karbondioksitin küresel ısınmada % 64 paya sahip olduğunu göz önünde bulundurursak, şu an atmosferdeki karbondioksit oranı, son 800.000  yıldaki en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

Karbondioksit oranı dünyanın normal döngüsü içinde en düşük 180 ppm, sıcak dönemlerde ise en fazla 300 ppm’ye ulaşmıştır. Son yüzyılda ise bu oran hızlıca artarak 393 ppm’ye ulaşmıştır. 110 ppm’lik artış geçmişte bir buzul çağın sonunda ancak 5.000 yılda gerçekleşebiliyordu.

Karbondioksit oranındaki hızlı yükselme sonucunda son yüz yılda yaklaşık 0.7 santigrat derece kadar küresel bir artış yaşanmıştır. Geçmişte sıcaklığın 10.000 yılda 1.5 santigrat dereceden fazla değişmediğini göz önünde bulundurduğumuzda 0.7 santigrat derece oldukça çarpıcı bir değerdir. Bu sıcaklık artışıyla beraber buzullar erimiş ve deniz seviyesinde 15-20 cm yükselme meydana gelmiştir.  Sadece Arktik deniz buzları son 20-30 yılda yaklaşık %40 oranında incelmiştir. Doğanın doğal dengesinin bozulmasıyla beraber geçtiğimiz aylarda ABD’ yi etkisi altına alan Sandy kasırgası gibi doğa olaylarının sıklığı ve şiddeti artmış, dünyanın çeşitli yerlerinde salgın hastalıklar görülmeye başlamıştır.

Dünyanın binlerce hatta milyonlarca yılda yaşadığı sıcaklık değişimleri artık 10 yıl, 20 yıl mertebesinde gerçekleşmektedir. 1800’lü yıllardan bugüne karbondioksit miktarı ve sıcaklık doğanın kabul edebileceğinden 1000 kat hızlı artmaktadır. Sanayileşme ve enerji politikaları kontrol altına alınmadığı takdirde bu artış hızlanarak devam edecektir. Yapılan çalışmalar dünyanın 2 santigrat derece eşiğinin üzerinde bir artışa maruz kalmasıyla birlikte dünya ekonomisinde ve insani kalkınmada geri dönüşü olmayan bir gerilemenin başlayacağını, bu hızlı değişimlere uyum sağlayamayan birçok bitki ve hayvan türünün yok olacağını, dünyanın bazı bölgelerinin sular altında kalacağını göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre sıtma ve yetersiz beslenme gibi sebeplerle milyonlarca kişi ölümle karşı karşıya kalacak ve insanlık yarattığı tehlike ile yok olmanın eşiğine gelecektir.

 

 

Belkıs Gökbulut

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

 

Greenpeace’den “Etiketsizse Yemezler” kampanyası

Greenpeace, GDO’lu yemle beslenen hayvanlardan elde edilen temel gıda maddelerinin etiketlenmesi için ‘Etiketsizse Yemezler’ kampanyası başlattı.

Yapılan açıklamada, GDO’lu yemle beslenen hayvanlardan elde edilen temel besinlerin direkt tüketiciye sunulduğu belirtildi.

Açıklamada, GDO’lu yemle beslenen hayvanlardan elde edilen süt, peynir, yumurta, et gibi temel besinlerin doğrudan sofraya gelmediği ifade edilirken, şöyle denildi:

“Üstelik etimizin, sütümüzün, yumurtalarımızın etiketlerinde hayvanların GDO’lu yem ile beslenmiş olduğuna dair hiçbir uyarı yok. GDO, dünyamız ve canlılar üzerinde yapılan tehlikeli bir deney. GDO’lar insan sağlığı ve çevreye ciddi zararlar verebilir. Halkımızın tercih hakkı da, güvenle beslenme hakkı da elinden alınıyor. Üstelik bu durum yasalara da aykırı. Çünkü yasa, tüketicilerin tercih hakkının ortadan kalktığı durumlarda GDO’ların ithalatına izin verilmeyeceğini söyler.”

“Etiketsizse Yemezler”

Açıklamada, 325 binden fazla kişinin daha önce düzenlenen ’Yemezler Kampanyası’na katılıp, Türkiye Gıda ve İçecek Sanayi Dernekleri Federasyonu’nun gıda amaçlı 29 GDO için ithalat başvurusunu çekmesini sağladığı belirtilirken şöyle denildi:

“Şimdi de aynı başarıyı elde edebiliriz. Yapmamız gereken; bir araya gelip, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’den bu ürünlerin etiketlenmesi için gerekenlerin yapılmasını istemek. Kampanyamıza katılımlarınızı bekliyoruz.”

(DHA)