Ana Sayfa Blog Sayfa 4499

Kim Ki Duk’un son filmi “Pieta” vizyona girecek

Kim Ki Duk’un yönettiği ve Jo Min Soo, Kang Eunjin, Kim Jae Rok ile Lee Jung Jin’in oynadığı Acı (Pieta), önümüzdeki aylarda Tiglon Film dağıtımıyla Bir Film tarafından vizyona çıkarılıyor.

Tefeciler adına çalışan zalim ve yalnız bir adam ve günün birinde karşısına çıkarak annesi olduğunu iddia eden bir kadının hikâyesi.

Acı (Pieta) filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.

(Yeşil Gazete, Sadibey.com)

Messi, Gerd Müller’i de geçti. Bir yılda 86 gol

0

Barcelona’nun Arjantinli yıldızı Messi, Betis karşısında 25 dakikada bulduğu 2 golle bir yılda 86 gole ulaşarak, Gerd Müller’in 85 gollük rekorunu kırdı.

Gerd Müller, 1972 yılında bir sezonda 85 gol atmayı başarmıştı. Bu rekor, 40 yıldır kırılamıyordu.

Messi’nin hafta içinde Şampiyonlar Ligi’nde Benfica maçında bu rekoru kırması bekleniyordu. Ancak Barcelona bu sezon ilk kez bir maçta gol atamadı ve Benfica maçı 0-0 sona erdi. Üstüne üstlük Messi maçın 86. dakikasında kaleciyle çarpışarak sakatlanmıştı. Messi’nin Betis maçında oynayıp oynamayacağı kuşkuluydu. Ancak Messi sahaya çıktı ve iki gol birden atarak Gerd Müller’in rekorunu kırdı. Barcelona maçı 2-1 kazandı.

Messi, Müller'in rekorunu ele geçirmeden önceki son durum ilk üçü gösteriyor

Messi’nin rekorunu geliştirmesi için bu yıl içinde oynayabileceği 3 maç daha bulunuyor: La Liga’da Atletico Madrid ve Valladolid, Copa del Rey’de ise Cordoba.

Messi ayrıca 2012-13 sezonunda şu ana kadar 23’ü La Liga, 5’i Şampiyonlar Ligi, 2’si ise Süper Kupa olmak üzere toplam 30 gol attı.

1972 yılında 85 gol kaydederek 30 yıldır kırılamayan bir rekorun sahibi olan Alman futbolcu Gerd Müller’in rekoru 1972 ile 2012 yıllarında bir futbolcunun bir yıl içinde oynadığı maçlar gözönüne alındığında hala göz kamaştırmaya devam ediyor

(Yeşil GazeteCnnTürk)

Holiganizm tekerlekli sandalye basketboluna sıçradı

Türkiye Tekerlekli Sandalye Basketbol Süper Ligi’nin 2. haftasında Galatasaray ile Beşiktaş RMK Marine arasında oynanan karşılaşma çıkan olaylar nedeniyle tatil edildi.

Ahmet Cömert Spor Salonu’nda saat 14.00’te başlaması gereken mücadele, maç öncesi Beşiktaşlı taraftarların sahaya girmesi nedeniyle yaklaşık 20 dakika geç başladı.

Federasyonların üç büyükler diye anılan Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe spor kulüplkerinin görüşü doğrultusunda aldığı karar uyarınca üç büyük kulübün kendi arasındaki tüm müsabakarda rakip takım taraftarları önlem gerekçesi ile spor salonlarına alınmıyor. Pazar günü Galatasaray’ın sahasında oynanacak maçta da Beşiktaş taraftarının sahada olmaması gerekiyordu. Alınan bilgiye göre 150 kişilik Beşiktaş taraftarı salonda güvenliği sağlamakla görevli az sayıdaki emniyet mensubunu aşarak Ahmet Cömert Spor Salonu’na girdi.

Yaşanan arbede sırasında sporcuların tekerlekli sandalyeleri de holiganlar tarafından kırıldı

İki takım oyuncularının ısınmaya başladığı anda Beşiktaş taraftarlarının sahaya inmesi nedeniyle mücadele başlayamadı. Oyuncular ve tarafların teknik heyetleri de soyunma odasına geri döndü. Polis Galatasaray taraftarlarını salon dışına çıkardı. Saha komiseri yaşananlardan sonra müsabakayı başlatmama kararı verdi.

Gelen ilk bilgilere göre, sahaya giren Beşiktaş taraftarları Galatasaray tribünde asılı pankartı indirdi. Oyunculara bir saldırı olmazken yaşanan kargaşanın ardından karlışaşma yeniden başladı. Salon dışına çıkartılan Galatasaray taraftarı kendisine ayrılan bölüme bir türlü geçemeyince Beşiktaşlılar ile yan yana kaldı.

İki taraf arasındaki bitmeyen gerginliğin ardından tribünde yakılan meşaleler sonrasında polis kuvvetleri bir kez daha olay dahil oldu. Hakemler, oyuncular ve teknik heyetler yeniden soyunma odasının yolunu tuttu. Ahmet Cömert Spor Salonu’nun tamamen boşaltılırken Beşiktaş ve Galatasaray taraftarlarının arasında kavga salon dışında da devam etti.

Taraftarlara biber gazı ile müdahale eden polis ekipleri, tribünleri boşalttı. Olaylar sırasında sporcuların tekerlekli sandalyeleri kırıldı.

Mücadelenin bitimine altı dakika kala Galatasaray 31-26 galip iken maç kaldığı yerden devam etmek üzere başka bir tarihe ertelendi.

Galatasaray Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı Antrenörü Sedat İncesu yaşanan olaylar sonrasında adeta isyan etti.

İşte İncesu’nun açıklamaları:

“Bu olayın olacağı başından beri belliydi. Sporcuların ve yaralanan taraftarların hesabını kim verecek. Holiganlık engelli basketboluna da indiyse bu iş bitmiştir. İki takım arasında yapılan protokol gereği bu taraftarın buraya gelmemesi gerekiyordu.

Engelli basketbolcularımızın başına gelen maddelerin hesabını kim verecek. Benim eşim ve çocuklarım da burada, kim olduğu hiç farketmez. Beşiktaşlı taraftarda olabilir. Kadınlar ve çocuklar var… En son kendi çocuğumu ve eşimin yanına gittim.”

(Yeşil GazeteEurosport)

 

Küresel iklim değişikliğinin Filipinler’deki faturası: Bopha Tayfunu – Büşra Deler

Filipinler’in güneyinde Mindanao adasını etkisi altına alan tayfun, ülkenin iç kesimlerinden geçerek, Vietnam ve Güney Çin Denizi’nde hissedildi. Bopha’nın ağır bilançosu ise şu şekilde; 800’den fazla ölü, çoğu balıkçı yüzlerce haber alınamayan insan, 400 bine yakın evsiz ve ülke ekonomisi için 300 milyon dolarlık bir maddi kayıp.

Tayfunun, bir kez daha Filipinleri etkisi altına alma ihtimalinin çok yüksek olduğunu belirten meteoroloji bürosu yetkilileri, ülkenin ana adası Luzon’un kuzeyinin bazı kesimleri için fırtına alarmı seviyesini yükseltti.

Önümüzdeki günlerde, Bopha tayfununun, bir kavis çizerek Güney Çin Denizi’nde kalma ihtimalinin de bulunduğunu kaydeden yetkililer, her iki durumda da sahile yakın geçecek tayfunun, ülkenin dağlık kesiminde şiddetli yağış, rüzgar ve toprak kaymalarına neden olacağı uyarısında bulundu.

Filipinler‘de, 2011 yılında da, tayfun, sel, toprak kayması ve aşırı sağanak yağış 1,659 can almıştı. Bu durum,  Almanya merkezli bir sivil toplum örgütü olan Germanwatch’ın hazırladığı, Küresel İklim Riski Cetveli (Global Climate Risk Index) araştırmasında Filipinler’i 2011 yılında hava olayları ve afetlere en çok kurban veren ülkeler sıralamasında en tepeye çıkarttı.

Bunun yanında Germanwatch cetvelinde Küresel İklim Riski sıralamasında ilk 5’e yerleşen ülkeler Tayland, Kamboçya, Pakistan ve El Salvador şeklinde sıralanıyor. 2011 yılında meydana gelen Washi tropik fırtınası 1600’ü bulan can kaybı sebebiyle Filipinlerin de büyük risk taşıyan ülkeler listesinde yer almasına neden oldu.

Bir sonraki yılda da Bopha tayfunu gibi büyük bir afetin aynı bölgede gerçekleşmesi, herkesin aklına aynı şeyi getiriyor: “Küresel iklim değişikliği telafi edilemeyecek boyutlara ulaştı ve artık geri dönülmez bir yoldayız.” Uzmanların verdiği istatistikler de bu görüşü destekler nitelikte.

Germanwatch’ da Uluslararası İklim Politikası takım lideri olan Sven Harmeling, bu konuya yaklaşımda, “Birkaç yıl öncesine kadar, uzmanlar doğal afetlerin ve uç olayların çok az bir kısmını iklim değişikliğine bağlarken, uç olaylarla iklim değişikliği arasındaki bağlantı hala araştırılmaktaydı.” diyor. Ancak bilimcilerin her geçen gün bu uç olayların iklim değişikliği nedeniyle oluştuğunu göstermeleri bize iklim değişikliği olgusunun geri dönülmez yollarda olduğunu gösterir.

İklim Değişikliği yıllardır var olan bir olgudur. Büyüklerimizin de her zaman belirttiği gibi geçmişte de bazı dönemlerde büyük seller olmuş, şiddetli bir fırtına köyü vurmuş, ve benzer doğal afetler mutlaka olmuştur. Fakat, özellikle geçen yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünyanın ortalama sıcaklığının atmosferdeki sera gazlarının artışına paralel olarak arttığını kolaylıkla görebiliyoruz. Doğa bu hızlı artışı kabul edememekte ve felaketlerle bize alarm vermektedir.  Özellikle  2009’ dan sonra dönülmez bir yola girilmiş, bu şiddetli doğa olayları hiç olmadığı kadar artmıştır. Sven Harmeling, 2011 raporunda “bu felaketlerden gelişmekte olan ülkeler gelişmiş ülkelerden çok daha fazla hasar görecek derken” Sandy kasırgasının New York gibi büyük bir kenti vuracağı aklından geçmemiştir büyük ihtimalle.

Kendi ellerimizle yarattığımız insan kaynaklı iklim değişikliği’’ konusunda bazıları hala pişkince  “İnsanoğlu dünyada var olmasaydı da iklim değişikliği, karbon salımı gibi olaylar olacaktı” demeye devam ediyorlar  Fakat bilimsel veriler bize bunun hiç de böyle olmadığını, insanlığın bizzat kendi eliyle doğanın dengesini mahvettiğini, bu nedenle  gezegenin bir gün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelebileceğini gözler önüne seriyor. Önce Sandy sonra Bopha ve daha kim bilir hangi fırtına bu inkarcıları ikna edemediğine göre insanlık olarak işimiz zor görünüyor.

 

 

Büşra Deler

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

3 ilde KCK tutuklamaları

Batman, Siirt ve Mardin’de sabah saatlerinde (8 Aralık) belediye binaları, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) merkezleri, İnsan Hakları Derneği (İHD) ve birçok sivil toplum kuruluşunun lokallerine yapılan baskınlarda en az 73 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında belediye yöneticileri ve il genel meclisi üyeleri, BDP’nin il ve ilçe başkanları, İHD, KURDÎ-DER yöneticileri, muhtar, imam, sosyolog var.

Öğle saatlerinde Siirt Belediye Başkanı Selim Sadak’ın Diyarbakır’ın Diclekent semtindeki evine de baskın yapıldı. “Araması olduğu” gerekçesiyle gözaltına alınan Sadak, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.

Batman: İl Genel Meclisi Başkanı, BDP il eş başkanları, BDP Merkez İlçe Eş Başkanı gözaltında

Batman’da Batman Belediye Başkan Yardımcısı Hamza Ayiş, İl Genel Meclisi Başkanı Salih Aktan, BDP il eş başkanları Şehmus Azboy ve Ayşe Ağılgat, Merkez İlçe Başkanı Şükrü Topkan, BDP yöneticileri Abdulrezzak Kızmaz, Mahfuz Kaya, KURDÎ-DER Şube Başkanı Şehmus Aslan, Barış Anneleri İnisiyatifi aktivistlerinden üç kişinin de aralarında bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı. Yapılan baskınlarda çok sayıda bilgisayar hard diski ve evraklara el konulduğu bildirildi. Öte yandan BDP Parti Meclisi (PM) üyesi Osman Ergin’in İstanbul’da yapılan ev baskınında gözaltına alındığı, Batman’a getirileceği öğrenildi.

Mardin: BDP Merkez İlçe Eş Başkanı, BDP Kızıltepe İlçe Eş Başkanı gözaltında

Mardin’de BDP Merkez İlçe Başkanı Abdülcelil Şimdi, BDP il yöneticisi Newroz Türk, Fuat Olgaç, Mehmet Vural gözaltına alındı. BDP Savur ilçe merkezi ve Sürgücü belde lokali ile yöneticilerin evlerinin de polis tarafından basıldığı bildirildi.

Kızıltepe ilçesinde de baskınlar düzenledi. Aralarında BDP Kızıltepe İlçe Başkanı Zeyat Ağaoğlu, eski ilçe başkanı Ömer Turgay, eski ilçe yöneticisi Şükran Yılmaz, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) üyeleri Alaattin Bulut ve Mehdi Erdem’in de bulunduğu çok sayıda kişi  gözaltına alındı. Baskınlarda bilgisayar hard diskleri ve çeşitli belgelere el konulduğu, çocukların okul çantalarının da arandığı öğrenildi.

Nusaybin: BDP İlçe Eş Başkanı, Belediye Meclisi üyeleri gözaltında

Nusaybin’de ise BDP ilçe merkezi, Nusaybin Belediyesi’ne bağlı Gülşilav Danışma Merkezi, Akarsu ve Duruca belde belediyeleri dahil birçok yere baskıN düzenlendi.

BDP Nusaybin İlçe Eş Başkanı Ayten Kahraman, yöneticiler Ramazan Keskin, Celal Ata, Nusaybin Belediye Meclisi üyeleri Feryat Tepe, Süleyman Doğan, Abdullah Yılmaz, Şemsettin Dağhan, BDP ilçe eski yöneticileri Şemsettin Dinç, Abdurahman Bayhan, KURDÎ-DER Nusaybin Şube yöneticisi İbrahim Bilmeç ve belediye çalışanları Birsen Tokay, sosyolog Sadiye Aksoy, Yenişehir Mahalle Muhtarı Şakir Acar, eski ilçe yöneticisi Halil Doğan, imam Mehmet Yıldız, M. Nuri Işık, Aslan Çelik, Akarsu Belde Belediye Başkanı Lokman Fındık, Duruca Belde Belediye Başkanı Zeki Kavak, BDP Akarsu Belde Başkanı Kemal Aytekin, BDP Duruca Belde Başkanı Seyfettin Aydın, BDP Girmeli Belde Başkanı Siraç Dinç, Belediye Meclisi üyesi Hüseyin Tekin ve ismi öğrenilemeyen çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Mardin’in Mazıdağı ilçesinde syapılan baskınlarda BDP Mazıdağı İlçe Başkanı İbrahim Çoko gözaltına alındı.

Siirt: BDP İl ve Merkez İlçe Eş Başkanı, Belediye Meclisi üyeleri, İHD yöneticileri gözaltında

Siirt’te BDP il merkezi, belediye ve İHD Siirt Şubesi’nin yanı sıra çok sayıda eve baskın düzenlendi. Yapılan baskınlarda BDP PM Üyesi Dilber Sevim, BDP İl Eş Başkanı Halit Kaçar, BDP Merkez İlçe Başkanı Abdullah Aşkara, Siirt Belediye Meclisi üyeleri Gülbahar Karataş, Musa Kurhan, Yüksel Yılmaz, Seyfettin Aydın, Eşref Tekin, Belediye basın çalışanı Ekrem Tatlı, İHD Siirt Şube Saymanı Hasan Ceyhan ve yönetici Rubar Kandem’in de aralarında olduğu 16 kişi gözaltına alındığı belirtildi.

(imc tv)

Kyoto Protokolü 2020’ye dek uzatıldı

Katar’da yapılan BM İklim Değişikliği Konferansında yeniden büyük bir başarısızlığa düşülmesinin önüne geçilerek Kyoto Protokolünün 2020’ye dek uzatılması kararlaştırıldı.

Yaklaşık 200 ülkenin onayını alan karar uyarınca Kyoto Protokolü, küresel ısınmayla mücadelede yasal bakımdan bağlayıcı tek plan olarak yürürlükte kalacak.

Ancak Kyoto Protokolü, yalnızca gelişmiş ülkeleri kapsıyor. Bu ülkelerin küresel düzeyde sera etkisi yaratan gaz salımları ise % 15’ten az.

Etmosferi en çok kirleten ülkelerden ABD, 1997 tarihli asıl protokolü hiçbir zaman onaylamadı. Kyoto Protokolünün mühleti bu yılın sonunda dolacaktı.

Katar’ın başkenti Doha’da 12 gündür süren konferans, zengin ülkelerin, iklim değişikliği yüzünden kayba uğrayan yoksul ülkelere tazminat ödemesi konusunda doğan görüş ayrılıkları yüzünden 24 saatten fazla uzadı.

Fransız Haber Ajansı AFP, sonuçta bugün, 27 üyeli Avrupa Birliği’yle, Avustralya ve diğer birçok sanayileşmiş ülkenin, karbondioksit salımlarında 2020’ye dek kesinti yapmaları öngören maddeyi kabul etmeleriyle, anlaşmaya varıldığını bildirdi.

Ancak protokolde ABD, Çin ve Hindistan gibi atmosferi en çok kirleten ülkelerin imzası bulunmuyor.

Doha Konferansı’nda ayrıca 2015 yılında, tüm ülkeleri kapsayan ve Kyoto Protokolü’nün yerini alacak daha geniş çaplı bir antlaşma benimsenmesi planı üzerinde de çalışmalar yapıldı.

(BBC Türkçe)

 

Yıldırım: “İzmir’e Çernobil demeyin”

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, İzmir Gaziemir’de bulunan Aslan Avcı Fabrikası’nda radyasyonlu atıkların gömülmesini değerlendirirken, “İzmir’de Çernobil vakası gibi bir şey var demek bu kente yapılacak en büyük kötülüktür” dedi. 

Yıldırım, partisinin Torbalı İlçe Teşkilatını ziyaretinde, gazetecilerin sorularını yanıtladı. Bir soru üzerine, İzmir’in Gaziemir ilçesindeki eski bir kurşun döküm fabrikanın radyasyonlu atıkların toprağa gömülmesine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Yıldırım, konuyla ilgili bu sabah Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) Başkanı ile görüştüğünü ifade ederek, bu alanda defalarca ölçüm yapıldığını ve radyoaktif malzemeye rastlanmadığını vurguladı.

Yıldırım, söz konusu tesisin bir nükleer tesis olmadığına, radyoaktif malzeme üretmediğine işaret ederek, “İzmir’de Çernobil vakası gibi bir şey var demek, bu kente yapılacak en büyük kötülüktür. Burası, 2007’den bu yana izlemeye alınmış bir yer. Burada normal insan yaşamını etkileyecek hiçbir olumsuz seviyede radyoaktif malzeme yok. Nükleer veya radyoaktif malzeme üreten tesis değil. Bütün ortamlarda olabilecek düzeyde bir radyoaktivite var, onun ötesinde başka bir şey yok. Şu kameraların bulunduğu ortamdaki radyoaktivite oradan fazla. İzmirliler rahat olsun. Radyasyon veya nükleer atık diye bir tehlike söz konusu değil.”

“Önlem alınıyor”

Bununla birlikte, tesisin tedbir amaçlı olarak çevreyle irtibatının kesilmesi için valilik, çevre şehircilik il müdürlüğü ve TAEK tarafından çalışma yapıldığını, bölgenin rehabilitasyonu içinse arazi hak sahiplerinin uzlaşması gerektiğini dile getirdi.

Yıldırım, “radyasyon tartışmasının İzmir’in EXPO 2020 adaylık sürecini etkileyip etkilemeyeceği” sorusuna ise şu yanıtı Verdi, “Biz, ‘İzmir’in Çernobili’ diye söylersek tabii ki etkiler. Bu insafsızca bir niteleme. Radyasyon tehdidi nükleer tesisin tahrip olması ile ortaya çıkar. Böyle bir şey yok İzmir’de. Makul ve mantıklı olalım. Nükleer atık, bir şekilde bir yere bırakılır, bu da bir risk yaratabilir ama bunların hiçbirisi yok. Burada bir kimyasal reaksiyon oluşmuş. Akünün kurşunları çıktıktan sonra kalan atıkların depolandığı yerde toprakla reaksiyona girmesiyle ortaya çıkan bir kimyasal kirlilik.”

İzmir’deki çöp alanı sorunuyla ilgili değerlendirmesinin sorulması üzerine Yıldırım, günlük 3 bin ton çöpün biriktiği İzmir’de, artık klasik biriktirme yöntemlerinin uygulanamayacağını söyledi.

(Yeşil Gazete)

Taksim 5 Kasım. Bir Darbenin Şifreleri – Orhan Esen

0

5 KASIMDA NE OLMUŞTU

En az bir yıldır hazırlıkları sürdürülen Taksim Operasyonu, 5 Kasım 2012 itibari ile herkesin malumu oldu. Hem “göstere göstere” hem “yangından mal kaçırırcasına”; hem fütürsuzca hem gayrı meşruiyetinin bilincinde: mahcup ve gizli kapaklı. Rafine planlama sürecine rağmen, uygulamaya geçtiği andan itibaren züccaciyeci dükkanına girmiş fil misali, … önüne kattığı hayatları alt üst etme konusunda aynı ölçüde gaddar. Tanımlayacak en iyi kavram, darbe. En çok benzeştiği 28 Şubat ile 5 Kasımı birbirine akraba kılan şey katmerli üslup benzerliğinden ibaret değil. ”konu farklı” gibi görünse de, temel saik özdeş: Siyasetin alanını daraltma, depolitizasyon. Ilkinde siyasetin merkezi organları dıştalama yolu ile yeniden tasarlanmıştı, şimdi siyasetin fiziki ve sembolik kamusal mekanı muhafazakar restorasyona tabi tutuluyor, daraltılıyor. Post modern darbeler çağı, gerçekten de 1000 yıl mı sürecek bilemeyiz ama tarihin cilve yapyığı kesin: Eski Cumhuriyet 28 Şubatta tasfiye ettiklerini devşirirken kendisi de devşirmelerce devşiriliyor: Bu benzersiz tarihi momentum, bir mekansal darbe ile, Yeni Taksim Projesi ile kutsanıyor.

Yeni Taksim Projesine karşı su ana dek yazılmış muhtemelen en ciddi siyasi muhalefet metni olan Genç Müminler Manifestosu’nda açıkça isimleri verilerek başbakan Erdoğan, atanmış belediye başkanı Topbaş ve atanmış kışla başmimarı Halil Onur “ittihatçı artığı bir zihniyet”in temsilcisi olarak niteleniyor.

Cumhuriyet tarihinin sembolik açıdan en önemli kent operasyonu, ananakım medyada ise, buna muhalif basın dahil, yumurta kapıya dayanınca gündeme gelen “esnaf tepkisi” üzerinden -ki müşterisi vardır- okundu. O cihette biraz daha patırtı kopacağı ve konuyu kısmen gündemde tutacağı varsayılabilir. “Ani” kazma vuruşu ve çevirme harekatı “İstanbullu’nun çilesi” tadında, ‘teknik bir uygulama’ya dair bir çizgide verildi. Projenin apansız, bilgilendirmeden yoksun ve görünürde plansız gidişatı, gündelik hayatı çileye dönen halkın ve tüm varoluşları sıfırlanan esnafın tepkisi üzerinden okundu.

Taksimdeki müdahale, kentin herbirköşesinde süregiden ‘dönüşüm’den elbette bağımsız değil. Ancak burası tartışmasızca kentin merkezi, buraya yüklenen anlamların bir paket olarak toplam ağırlığı hiçbir yerle kıyas kabul etmez. Şehrin Cumhuriyet dönemi modernleşme tarihinin yükünü taşıyan Taksim, diğer tüm müdahale alanlarının arasından eşitler arasından birinci olarak ile sıyrılır; mühendispolitikacı’nın başka yerde olsa belki de kanıksanacak otoriter uygulama stilinin darbeciliği burda, görünür.

Kimi itiraz argümanlarına yer verilse de, okurun “e katlanıcaz artık napalım, belli ki oto-tünelin sonunda ışık var” algısının güçlenmesi de olası. Editoryal bir duruşla desteklenmedikçe, her haber, hegemonik söylemin içinden yorumlanmaya açıktır: Hekim-politikacı görevi icabı acı ilacı içirmiştir, şu noktada bekleyip etkisini görmekten başka çare yoktur. Tünelde kaybetmiş, kışlada başarı şansı muallak bir sivil muhalefete angajmanda çekince, ister istemez kendini kayıt düşme ile sınırlayan, olay çıktıkça haberleştiren ihtiyatlı bir gazetecilik çizgisini dayattı. Bir yere kadar anlaşılabilir.

Bu yazı, Taksim Darbesi’ni Türkiye’nin demokrasi gündemi üzerinden tartışmaya açmak amacı ile kaleme alındı. Arka gündemdeki anayasa tartışması ile, parallellik içeriyor. Nasıl bir toplum olmak istediğimizin bir aynası da, burası. Bir darbe ile başlatılan Taksim Operasyonu’nun şifrelerini analiz ederken, hal-i hazırdaki yöntem ve içeriği itibari ile demokrasi açısından geri dönüşsüz, kalıcı ve kesin hasar üretecek bir mekansal tasarruf olduğunu açıklamaya çalışacağım. Muktedirlerin, AKP ile sınırlı tuttuğum sanılmasın, Taksim darbesi’nin -başta açlık grevleri- yoğun ülke gündemine denk gelmesine müteşekkir olduğunu düşünmek olası. Öte yandan, demokrasi ve görünürlük talebi güçlenmiş bir yeni Türkiye’nin bu talebini dolaysızca karşılamaktansa araçsallaştırmaya yönelik bir vurgu seziliyor.

Itirazlar, konu en az bir yıldır gündemde olmasına rağmen yaygınlık kazanamadı; Darbe yine, göz göre göre, geldi. Proje sürecinin açık ve katılımcı planlama yöntemleri yerine (ki olası katılımcı adayları eksikliğinden sözedilemez) malum darbe teknikleri ile sürdürülmesi ve bunun deşifre edilmesinde -basın dahil- gösterilen zaaflar, kuşkusuz temel neden. Ancak iiktidar pratiklerinin sofistikeliği argümanı ardına sığınmak meseleyi halletmiyor.

Kimi muhalif stratejilerin işe yaramazlığı, çok bileşenli bir muhalif platformun siyasal strateji üretmekteki zaafları da kuşkusuz konu edilebilir. Kimi muhalif argümanların tepkisel karakteri bir diğer sorun alanı. Mekan-politiğin, basın dahil, siyasal analiz geleneğinde gözardı edilmesi ise bu cenahtaki temel zaaf. Açacağım.

BİR SİYASET VİZYONU OLARAK YENİ TAKSİM PROJESİ:

‘HAKİKİ CUMHURİYET’İN MEKANSALLAŞMASI

Başbakan “Taksim konusunda ‘ideolojik amaçlı’ itirazları dinlemeyeceğiz” biçiminde ayar vererek siyasetin sınırını çizmiş oldu. Bu dili, MGKnın aylık bültenlerine kilitlendiğimiz yıllardan biliyoruz. Bizatihi siyasetin kendini “ideoloji” kavramı içine hapsedip marjinalleştirmekle, siyaset yapma tekelini kendi uhdesine alan malum duruş.

Adını baştan koyalım: Yeni Taksim, eskisine oranla daha rafine, yenilenmiş bir devletin politik vizyonunu görünür kılma çabasıdır. Bu yeni devleti, Hakiki Cumhuriyet olarak adlandıracağım. Eskisine de arkaik sıfatı uygun düşerdi herhalde.  Her şirketin bir ilk kuruluşu olur, Türkiyede ise bunun bir de ‘hakiki’ olanı illa ki çıkar ya sonradan, öyle bir şey. Hakiki’si, ilkinin ergenlik yetersizlikleri nedeni ile yapamadıklarını, içinde ukde kalanları daha rafine, olgun ve çağdaş yöntemlerle gerçekleştirmeyi de hedef koyar. Özünde, ilkinin hedefleri ile özdeşleşmiştir. Onları ilk kadroların tersine kendinin gerçekleştireceği iddiasını taşır.

Yeni Taksim Projesi, Arkaik Cumhuriyetin içinde kuluçkalanmış olan bir ikincisinin, ‘Hakiki Cumhuriyet’in ilkinin kabuklarını sırtından atarak cisme bürünüşüne işaret eder.  Hakiki Cumhuriyet ile kastettiğim şeyin,  bir Demokratik Cumhuriyet vizyonu ile alakası kalmadığı açıktır. Hakiki olma iddiasındaki açısından, kopuş kadar süreklilik de esastır. Hakiki Cumhuriyet, birinci Cumhuriyetin vesayetçi anlayışı ve onunla önce itişip sonra uzlaşanların vardıkları bir üst düzey konsensüse, devlet içindeki yeni konsolidasyona işaret eder. Kopuş ve hesaplaşma bitti, zaman hasarı restore etme, devlette esas olan sürekliliği sağlama zamanıdır.

Projenin altında öncelikle rant, o olmadı “gizli rant” ararken gözden kaçabilecek temel konu bu. Bu bakışın temel nedeni, AKP’nin bu denli angaje olduğu bir projenin, partinin karşı-kamuoyundaki öncelikli algısı olan “rant çevreleri ile özdeşlik” üzerinden okunması. Tümden haksız değil ama temel ”siyasal” noktayı gözden kaçırdığı için sorunlu bir bakış.

Taksim müdahalesi, soy bir devlet projesi sıfatı ile, öncelikle siyasi bir tartışmaya konu olmalıdır. Bu tartışmayı yürütecek siyasal özne’nin yokluğunda, tartışma Ideolojik olma suçlamasının altında kalmak istemeyen sivil muhalefetin de katkısı ile ister istemez yan yollara sapıyor.

Yeni Taksim işte bu yeni konsensüsün kendini mekanda görünür kılma  önerisidir. Hakiki Cumhuriyet’in sembolik varlığı Taksimde tebarüz edecek, Arkaik Cumhuriyetin sembolik mekanının üstüne oturacaktır. Ilkinden seçmeci bir mantıkla devşirilen unsurlar adapte edilecek, yenileri ile harmanlanacaktır.

Fikir tümü ile yeni değil: kısmen eski devletin, birinci Cumhuriyetin içinde olgunlaşmış, ancak uygulanabilirlik kapısını açan anahtar, yeni kadroların rafine bakışı, eski kadroların beceremediği “projeciliği devlete monte etme becerisi” olmuştur. Arkaik Cumhuriyetin tıkanmış operasyonel kapasitesi içinde gerçekleşme şansı bulamayan bu konsept, Hakiki Cumhuriyetin yenilenmiş kadrolarının elinde dört dörtlük bir muhafazakar restorasyon projesi olarak cisimleşme yolundadır.  Askerbürokrat Cumhuriyetinden, Müminmühendis Cumhuriyetine geçerken özgün olan, yeni personel rejiminin mekana dayattığı bu Yeni Harman’dır.

MEKANPOLİTİK VE RANT

5 Kasım 2012 Taksim Darbesinin şifrelerine girmeden önce iki temel değinme zorunlu: ilki -medyada ve siyasal analiz geleneğimizde- yaygın bir bakış açısı sorunu: mekan-politiğin tali sayılması. İkincisi doğrudan bununla bağlantılı, malum ‘rant’ konusu. Bilindiği üzere bir kesim muhalefetin temel argümanı, Yeni Taksim’in bir rant, o olmadı, ‘gizli rant’ projesi olduğu fikri üzerinden şekilleniyor.

Mekan-politik (örneğin ekonomi-politiğe kıyasla) genelde ihmal edilen bir alan. Topluma ve siyasete bakar ve analiz eder iken sosyo-ekonomik-politik formasyon ön plana çıkıyor. Sonuçta bizler, okur çizer tayfası diyelim,  fikirlerimizi yapılı çevreyi ve bunun üretimini hesaba pek katmayan bir çerçevede üretiyoruz. Eğer formasyonumuz kazara mekanla ilgili (mimarlık / planlama / coğrafya gibi) değil ise, mekan-politiği es geçmeye iyice eğilimliyiz, bu alana pek dikkatli bak-a-mıyoruz. Yakınlarda kentsel dönüşümün gündeme oturması bir miktar farkındalık yarattı, denebilir.

Oysa muktedirin pratiği açısından durum tam tersi: Her türlü iktidar pratiğinin sağladığı birincil formasyon: mekan bilincidir, mekansallık-iktidar ilişkisinin farkında olmaktır. Siyasal ya da ekonomik iktidar, farketmez. Her bir muktedir, alaylı veya okullu, okullu ise de branşı farketmez, iktidar pratiği içerisinde şöyle ya da böyle bir  mekan-politik bilgisi edinir. İktidar konumunda olanlar, diğer alanlardaki politikalarını görünür kılmak, gündeme getirmek, dayatmak, meşrulaştırmak, kurumsallaştırmak ya da kalıcılaştırmak için yapılı çevrenin üretimin anahtar önemde olduğunu bilirler. Zihinsel ve somut mesailerinin belirli bir kısmını düzenli olarak bu alana hasrederler.

Sonuç olarak, muktedirlerin geneline yaygın olan bir bilgi türü, toplumun geri kalanı açısından bir uzmanlık alanı, bir özel bilgi biçimidir. Ve bu asimetri, sorundur. Mekanın üretimi artık iktidarın üretiminin en temel mecraıdır, asimetri bu koşullarda aşırı-silahlı bir rakip önünde silahsız durmak gibi, handikaptır. Iktidar pratiğinin uzaması, asimetrinin derinleşmesi sonucunu verecektir. Asimetriyi dengeleyebilecek yegane mekanizma fiili demokrasidir: fiziki planlamanın katılımcı bir etkinliğe dönüş-türül-mesi.

Mekan-politik farkındalığını kolayından, dolayısı ile yaygın şekilde ikame eden şey Rantbilgisidir. Gazetelerin mesela, buna ayrılmış özel bölümleri (emlak sayfaları) bulunur. Türkiyede Rantbilgisi herkese malumdur, bunun üzerinden konuşmak yaygın ve meşrudur. Kimi “muhalif” söylemlerde Rantbilmişliği’ne dönüşme riski taşır.

Başbakan “ideolojik itirazları kaale almıyoruz” buyurunca, bir kısım muhalefete en kolay ve meşru sapılabilir yan yol Taksim Operasyonunu “bir rant projesi olarak” ifşa etmek olarak göründü, üstelik “gizli rant”. Böylece ideolojik değil “somut, maddi” itirazda bulunulmuş, “herkesin anlayacağı dilden” konuşulmuş, meşru zeminde kalınmış, üstüne, halka siyasal hizmet babından,”gizli plan deşifre edilmiş” olundu !

Bu söylemde, iktidarların “yaratılacak kaynakları yandaşlara peşkeş çekme saiki ile proje ürettiği” bilgisi değişmez veridir, her bir somut durum çerçevesinde de bunun üzerinden gidilir. Temel siyasal riski şudur: En geniş yandaş cepheyi “uyandırmış” olursunuz. O ranttan payalma iştahlarını kabartarak, bu ihtimali akıllarınaa sokarak, projeye siyasal nedenlerle (daha fazla açık alan, yeşillik, demokrasi ve özgürlük isteği gibi) muhalif olabileceklerin bile, “hmm burda rant varmış, bir adım geri durayım, bana da birşeyler düşer belki” beklentisine girmelerini, projeye destek çıkmalarını garanti edersiniz. Muhtemelen rant gerçekten de vardır. Ama onlara düşmeyecektir, kendilerini potansiyel muhalifler olarak pasifize etme işini de muhalefet becermiş olur.

Mevcut siyasi iktidarın herhangi bir rant projesinin adını aynen böyle koymakta, bu alanda malumu ilan etmekte herhangi bir çekincesi olacağını düşünmek abes. Rant dağıtmak ve yeniden dağıtmak iktidarın tabiatında; Kısacası “rant”, zaten toplumla iletişimin konusu, toplumla kurulan konsensüsün nesnesi. Taksimde de herhangi bir “gizlenmiş rant” yok, belki yeniden dağıtımında beceriksizlik edilecek bir ranttan sözedilebilir. Taksimin dönüşümü de diğer her proje gibi kendi yeni rant coğrafyasını yaratacak. Bugün muhalefet eden esnaf muhtemelen yeniden-dağıtımdan dıştalanacağını sezdiği için bu konumda. Sonuçta bir fiyasko çıkacaksa da öncelikle burdan çıkacak. Rantın varlığı değil, ama bölüşümü ve bölüşümün üslubu ciddi bir  siyasal sorundur, iktidar know-how unun ana omurgasını teşkil eder. İyi beceremeyen gider.

Projedeki imar hareketleri ile doğrudan oluşması muhtemel rant, belli: Bir, ihya edilecek “topçu kışlası”nın tamamen ya da kısmen bir AVM olarak işlevlendirilmesi ihtimalidir. Her şey gibi bu da muğlak, bir esrar perdesinin ardında tutuluyor. Biraz yoklanır, bakılır ki, anti-rant cephesi çok yaygara çıkaracak, kontra-hamle ile biraz geri çekilinir, kültürel/sportif kullanım ağırlıklı planlar sızdırılır, kafalar karıştırılır. Bir AVM konusunda açık ısrar, muhalefet için hayatı kolaylaştıracaktır: Gezi parkı yandaş sermayeye peşkeş çekilmiş olacaktır. Açıkça böyle yapılmazsa da, rant da “gizli” kalmış olur. Daha sonra tavşan gibi şapkadan çıkar ve muhalefeti sevindirir, ‘biliyorduk söylemiştik’ diye.

Ticari kullanımın ihya edilmiş bir Kışla’nın asli ya da belirleyici bir bileşeni olacağını düşündürecek kesin bir emare yok. Tersine, bunun gereğinde feda edilebilir / mümkün olursa da elbette uygulanabilir olduğunu, ama projenin temel gerekçesini oluşturmadığını düşündürecek yeterli neden var. Ölümü gösterip sıtmaya razı etme, AVM ile tehdit edip, çekici bir kültürel kullanıma fit etme stratejisi gündemde görünüyor. Örneğin entellektüeller için çekici bir hedef olan şehir müzesi gibi bir proje, katılımcı yöntemle kurgulanabilir, projeye mekan olarak kışla tahsis edilebilir, bu yolla olası muhalif bir kesim kazanılabilir.

Daha mekansal düşünenler, gizli rantı Tarlabaşında yakalıyacaktır: Bir süredir (‘neden acaba’) duran Yeni Tarlabaşı imar projesinin asli bileşeni olan yeraltı otoparklarına tünelden giriş sağlanacak, böylece bu projenin rant değeri artacaktır.

Bunun ötesinde projenin bütününün dolaylı olarak çevre alanlara rant değeri katacağı söylenebilir, ancak bu zaten malumu: Bir kentsel müdahaleden öncelikle müdahale edilen yerin değerini arttırması beklenir Tersi, şaşırtıcı olurdu. Oysa belli ki, özellikle otomobil tünelinin rantı artırmak bir yana tam tersi sonucu vermesi ihtimali de var. Tünelleri bir çözüm değil tersine sorun olarak gören mahalli inisiyatifler, bölgelerinin yaşam kalitesinin düşmesi kaygısını taşıyorlar. Tam da bu noktada, mahalleli olmayan ‘ideolojik’ muhalefetten  ayrıldıkları söylenmeli: müdahalenin  rant yaratacağı değil, varolan rantı düşüreceği kaygısı ile hareket ediyorlar !

Rant, kısacası bu projede doğrudan veya dolaylı elbette var. Ancak 5 kasım 2012 Taksim Darbesinin buradan rant elde edilsin diye yapıldığını söylemek bambaşka bir şey. Projenin asli hedeflerine varma gayreti, gereğinde doğrudan rant alanlarının kısmen hatta çoğunlukla feda edileceği uygulamalara da pekala yolaçabilir.

Toplum o zaman projeye fit mi olmalı, “haa iyi bak çok da fazla rant yaratmadılar, öyleyse iyiymiş” diye ? Bunun yanıtını herkes kendi hesabına verecektir. Sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için projenin kodlarını okumak gerekir diye düşünüyorum.

BİRİNCİ ŞİFRE.

MEYDAN’DAN ALAN’A. DEVLETİN RÖVANŞI

İsmet İnönü, atanmış belediye başkanı-vali Lütfü Kırdar ve atanmış plancı Henri Prost yönetiminde Taksim, -meydanı, gezisi, ardında yeralan parkı ve çevreleyen örnek mahalleleri ile birlikte- bir modern külliye mantığı ile, cumhuriyetin örnek vatandaşına mekansal bir  çerçeve sunmak, son tahlilde rejimi kutsamak amacı ile kurgulanmıştı. Milli Şefin atlı heykelinin pembe köşkün önüne sürgüne gitmesi ile birlikte bu vizyonun sembolik / törensel boyutu eksik kalır. Taksim hiçbir zaman 40s lı yılların başında kuşkusuz hayal edilmiş olan o mekan olamayacaktır: Tek partinin çeşitli kollarında örgütlenmiş bir milletin kendini Milli Şefin aynasında yeniden bulacağı bir anıtsal tören alanı. Taksim meydan kalır. Savaş sonu kurulan düzen, dünya konjonktürü izin vermez. Kimilerinin içinde, kuşkusuz ukdedir.

Milli bayramlarda burada örgütlenen resmi geçitler bir türlü o arzulanan tadı veremedi, meydan çoktan sivilleşmişti. 80 darbesi ile yenilenen Kemalizm kendine “o iş” için yeni bir mekan bulmak zorunda kaldı: Gündelik hayat akışının dışında kalan stadyumlar biçilmiş kaftandı, yeniden keşfedildi. Taksim, oportasında yeralan cumhuriyet anıtı sayesinde, resmi törenselliklerin mekanı olmayı sürdürse de, bu törenler mekanı sembolik ve süreli olarak ödünç almaktan öteye gidemedi.

40 lardan 80lere, kent giderek göçle büyürken, kentin hemen merkezinden itibaren bir  sanayi coğrafyası konumlandı. Ağırlıkla sanayide istihdam olunan yeni kentliler, yeni kentsel düzene ilişkin taleplerini ısrarlı bir şekilde dile getirir oldular. Yükselen demokratik dip dalgası kendini işçi sınıfı hareketi biçiminde ifade ederken, CHPyi de iktidara taşıdı. 70 lerde Karaoğlan seçim mitingleri ve 1 Mayıslar, olaylı ve olaysız versiyonları ile tartışmasız biçimde Meydan’a damgasını vurdu ve onu -Devlet’in yapamadığı şekilde- Alan‘a dönüştürdü. Meydanı ilk tasarlayan ama onu asla elde edemeyen Cumhuriyet aklı’nın hayalini bile kurmaya cüret edemeyeceği bir kitlesellik, o akıl açısından irkiltici bir formatta Alan’ı sahiplenmiş ve o güne dek hiç hesapta olmayan bir aktör, sosyalist hareket, Alan üzerinde hegemonik bir meşruiyet kurmuş oldu. Tüm zaafları, sorunları ve derinden bölünmüşlüğü, ilerleyen yıllarla ana gövdesini oluşturan akımların toplumsal süreci okumaktaki yetersizliği bir yana, en marjinalleşmiş haliyle bile, Alanın gerçek sahibi olma iddiasını sürdürebildi. 30 yıllık bir zorlama kesintiden sonra bile, son derece değişmiş bir Türkiye ve dünya konjonktürüne, ve yepyeni toplumsal/kamusal varoluş biçimlerinin ortaya çıkmışlığına rağmen alanı yeniden almasını bildi.

Kökten-Berktaycı bir okuma ile o meşum gün için devlet parmağını tümden yoksaysak bile, 5 Kasım 2012de sıkılanın tarihi bir düellonun rövanş kurşunu olduğunu görmezden gelmek imkansız.

Elmadağ-Tarlabaşı hattını otoyollaştıran tünel, artı kışlanın ihyası Şişli / Şişhane aksı üzerinde kesin ve (başka yıkımlar yapmadıkça) geri dönüşsüz bir fiziki baraj oluşturacak. Bu aks alana bu kitlesellikte bir erişimin mümkün yegane mecraı olduğuna göre ikisinin birden inşası, bildiğimiz formatı ile 1 Mayıs kutlamalarının sonundan başka hiçbir anlama gelebilemez. ‘Kışla’nın içine ne konacağı besbelli ki tali mesele, uysa da uymasa da bir şey uydurulacak. Buz pateni sızdırmaları ile kamuoyu nabzı yoklamalarına aldanmamak gerek: Buranın işlevlendirilmesinde şeytana külahını ters giydirecek fikir ve koalisyonlarla piyasaya çıkmaları, an meselesi. Sonuçta inşa edilmiş bir kütlenin bir tünelle birlikte bir baraj oluşturacak şekilde orda durması asli fikir. Kentin imarını kitlesel muhalif gösterilere endeksli olarak düşünmek 3. Napolyon dönemi Parisin mimarı Baron Hausmann’dan alınmış ve zamanı gelince kullanmak üzere kulak arkasına sıkıştırılmış bir derstir: Devlet101. Devlet aklı ağır işler, sağlamcı gider. Hakiki Cumhuriyetinin mühendis aklı, Arkaik Cumhuriyet’in aklı güvenliğe rehin memur kadrolarına şunu demiş bulundu: Artık öyle ilkel yöntemlerle, yok polis barikatları idi, yok biber gazları coplar idi, bunlarla alana girişi engellemeye çalışırken sevimsiz olmamıza gerek kalmamalı. Bu işi  teknik, yapısal ve kalıcı yöntemlerle çözebiliriz. Hakiki Cumhuriyet’in mühendisaklı, Arkaik Devletin gecikmiş rövanşını ona hediye etmekle rüştünü ve devlete liyakatını ispatlamış, Hakikat’ini böyle tescilletmiş olacak.

5 kasım 2012, darbesinin birincil muhatabı böylelikle burayı kitlesel bir görünürlüğün Alanı olatak kullanmaya talip olan her türlü toplumsal ve siyasal muhalefet. Geçmiş kullanım, ‘the Miras’, referans olacak ise: Klasik Sol Hareket/ler, ve organizasyonun başı ve tarihsel mirasçısı sıfatı ile dosdoğru DİSK. Eğer gelecekte  kamusal bir aktör olarak hala varolmayı sürdürme niyetinde ise iktidarın alan daraltma manevralarına pabuç bırakmadan, mekan-politiğin aktörü sıfatı ile, işin adını koyarak ortaya çıkabilmeli idi.

ÜÇÜNCÜ ŞİFRE.

METROPOLLERDE YENİ ANA AKIM: ALAN’DAN SAHNE’YE

80lerin ortasından itibaren İstanbul yapısal bir dönüşüm içine girdi. İthal ikamesinden ihracata yönelen sınai üretim yeni çepere doğru kayarken, haliç eksenli coğrafi merkez sanayiden arındırıldı. Dalan operasyonları ile mümkün en ceberrut yöntemlerle başlatılan bu süreç, giderek piyasa çerçevesinde toprak rantı mekanizması ile “kendiliğinden” işler hale geldi. Kent merkezi global şehir söylemine uyarlı olarak kabuk değiştirdi, hizmet sektörünün, özellikle de boşzaman ve kültür endüstrilerinin belirlediği bir coğrafyaya dönüştü. Sanayi kentinin Beyoğlusunda daha 10-15 yıl önce atelyelerde taşralı oğlanlar fason ayakkabı dikerken, giderek aynı daireyi mekan tutan ucuz cafelerde ağır ablalar fal bakarak geçim temin eder oldu. Aynı gayrımenkulün kurumsal sermayenin eline geçmesi ile birlikte, otel, rezidans, veya kültür kurumu kullanımı benzeri bir kullanım yerleşmekle, dönüşüm şimdilik tamamlanmış olacak.

Kamusal mekan olarak Taksim gündelik kullanımda, Beyoğlunun yaylaştırıldığı 90lardan bu yana, iki yeni işlev edindi: ilki, yayalaşan ve yeniden kendi hesabına bir yer haline gelen İstiklal caddesinin transit giriş kapısına, dolayısı ile onun bir tür uzantısına dönüştü. İkincisi, yine Beyoğlu ile birlikte, globalleşen kentlerin merkezi kamusal alanının bir event city (gösteri kenti) ye dönüşmesi bağlamında, kentin ana performans mekanı oldu. Performans, sanatsal, sosyal veya siyasal olabilir: tek kişilk bir mim gösterisi veya iki haftaya yayılmış bir sokak festivali; bir şampiyonluk kutlaması veya toplu yılbaşı “eğlence”si; veya bir reality show kıvamında, bireysel. Ceza yediği için tepesi atan taksici aracı Meydan’a çekip yakar, burada ilgi göreceği, medyaya düşeceği kesindir. Ambulanslar ve güvenlik kuvvetlerinin yanısıra mekanı 7/24 mesken tutan ulusal haber kanalları sahayı sürekli göz altında tutar, açık antenler ve kameralarla pusuda bekler.

Performans siyasal ise, “mesajı vermek” için artık nicelikten çok nitelik önemlidir: Kadraja girecek görüntünün tasarımını en iyi yapan, en kısa sürede en vurucu mesajı veren, haber merkezlerine en renkli, en çarpıcı kareleri sunabilen hareket, prime time da yerkapma şansını yakalar. Taksim 90lardan itibaren, artık Alan değil, Sahne’dir. Sahne üstündeki koreografi ve mizansen öğeleri, örneğin anıttan Galatasaraya mı yoksa tam tersi mi, … gibi, siyasal duruşun belirleyici öğelerine dönüşür. Tümünün ötesinde, artık bu sahnedeki herbir bireysel varoluş, burda her yeralma, Taksim/Beyoğluna her çıkış tasarlanmış bir performanstan izler taşır.

Şehir merkezindeki kamusal alanın performans sahnesi niteliği kazanması tüm global şehirlerin ortak niteliği. Zaten hayatın gerçekleştirdiği bir dönüşümden sözediyoruz. Bunun altını fiziki/mekansal bir müdahale ile çizmek, buna uygun mekansal düzenlemeler yapmak  ise global Metropollere damgasını vuran Yeni Anaakımın (NMM, New Metropolitan Mainstream)  temel uygulama alanlarından biri.

Dünyada krizle birlikte bu tür düzenlemelere ayrılan bütçeler daralırken, AKP küresel anaakımı kendi sosyal muhafazakarlığına uyarlama tercihini yapıyor. Çok daha akılcı ve yumuşak (=maliyetsiz) müdahaleler ile mekanı değişen çağa uyarlamak mümkün iken, hemen hemen olası en sert ve pahalı, en göze sokulabilir proje tercih ediliyor. Yeni Taksim öncelikle, kentsel performansın ehlileştirileceği, ‘turistik girdi’ olarak kurgulanabileceği, son tahlilde de düzenli gelire tahvil edileceği bir mekan olarak tasavvur ediliyor.

Bunun için gösterinin (1.) sürekliliğinin garanti edilmesi (= beklenmedik ve “ciddi” durumlarla kesintiye uğratılmaması buna karşın arzın sürekli canlı tutulması, ne zaman gelseniz bir şeyler bulacağınızın garanti olması) 2. nitelik ve nicelikçe rahatsızlık vermeyecek karar ve dozda (= kolay tüketilebilir, light, façadefteri imajlarına kolay tahvil edilebilir nitelikte) olması olması gereklidir. Bu sürekli ve kontrollü, orta karar performans akışının kurulması, kent ekonomisinin sabit ve düzenli bir turizm gelirine erişimi açısından elzem. Fiziksel bariyerler artık sahneye kontrollü girişi garanti ediyor: Sınıfsal bir ayrışmayı da yansıtır şekilde artık buraya ancak otomobil veya metro ile ancak her koşulda aşırılıklardan arınmış bireysel bir tüketici, izleyici ve performans sağlayıcı olarak gelmek mümkün.

Çok sorun edilen alkol tüketimi konusu da bu bağlamda düşünülmeli: diğer her şey gibi burda da taşkınlığa, sıradışılıklara yol açmayacağı “edepli” bir biçimde tüketiminin garanti altına alınacağı düzenlemeler yolda görünüyor. Gençlere ucuz bira veren mekanlar, muhtemelen ilk yolcu, masa kaldırma operasyonları sinyali vermişti. Taksim artık, kontrollü, imajlaştırılmaya müsait, tüketilebilir, sıradan özgürlüklerin, tam da yaygınlaşan manada, ‘düzeyli ilişkiler’in sahnesidir. Sahnenin mimari dili bir sonraki şifre.

İkinci şifre kabaca böyle. konunun muhatabı, hayat ile bir derdi olan, gerçekliğin kamusal alanda doğrudan görünürlüğünü önemseyen her bir birey, oluşum ve hareket: Sanatçılar, her türden sosyal ve siyasal taban hareketleri, sivil inisiyatifler ve kampanyacılar, sivil toplum kuruluşları, ve elbette: siyasal partiler. Giderek diğer gerçek etkinlik sahipleri: kafasınca eğlenmek, asker uğurlamak isteyenler, şampiyonluk kutlayacak kulüp taraftarları. tümü, böylesi bir ehlileştirme operasyonuna gelmek isteyip istemediklerine göre tavır almak durumundalar. Ebediyen tribünlere oynamak mı ? Hayatın içinde yer almak mı ? Taksim / Beyoğlunda gerçek hayat hangi boyutu ile kalabilecek ? Burası, gelecekte gerçeği dönüştürmenin ana ya da bir mecraı olabilir mi? Yoksa kaçınılmaz olanı kabullenip burayı Venedik misali turistlere terkedip, kendi gerçekliğimizi başka yerlerde yeniden mi inşa edeceğiz ? Yoksa burasının farkli varoluş biçimlerine aynı anda evsahipliği etme potansiyeli hala mevcut mu ?

Üçüncü şifre:

OSMANLI AYDIN DESPOTİZMİNDEN HAKİKİ CUMHURİYET MODERNİZMİNE: ORYANTALİZM

Neden illa ki topçu kışlası ? Yukarda belirttim, evet o kütleyi oraya yerleştirmenin siyaseten mümkün tek meşru yolu eskiyi ihya dan geçiyor. Peki tersten soralım şimdi: bu alan zihinlere 1 Mayıs alanı olarak nakşolmuş ve ihya da “siyaseten zorunlu” olmasa idi, o binayı,  “ecdadın mührü”nü orda görmek istemezler mi idi ? Tereddütsüz yanıt “evet, isterlerdi” olmalı. Kışlanın oryantalist mimarisi, kodları okumamıza yardımcı olacak.

18. yy sonundan itibaren şehre gelen batılı seyyahı hayal kırıklığına uğratır payitaht. Hayal ettiği Doğu’yu bulamaz burada. Bir, şehirde varolan şeyin kendisi, iki, seyyahın bu gerçeklikten beklentileri ve üç, buna bağlı algılama biçimlerinden oluşan kompleks bir nedenler silsilesi, … girmeyelim. Bizim için sonucu ilginç: Batı, ‘yerinde bulamadığı’ Doğu’yu fantazilerine uygun bir şekilde kendi elleri ile hemen buracıkta kurmaya başlar. Mağripten ve Maşrıktan, Hintten ve Farstan, Kaf dağından ve Rustan, hatta Çinden Maçinden bulur buluşturur takar takıştırır kafasınca buraya uygun bir Doğu kurgular: Oryantalist mimari şehre bir batılı fantazması olarak gelir. Batılı’ya sunulan Istanbul, Sirkeci Garından Pera Palas’a, mimar marifeti ile kurgulanmış bir doğu sahnesidir. Bir hikaye daha var: giderek Osmanlı elitince de benimsenir, içselleşir bu tarz. Mimaride Oryantalizm, ikinci aşamada doğunun kendini batılının onu görmek istediği şekilde yansıttığı ifade biçimi olur. Kolonyal olmayan bir periferi modernleşmesi özgün dilini burda bulur. Oryantalist mimari Hintten taklit değil, dosdoğru Batıdan ithal olmakla, modern olmayı  garantiler ve tesciller.

Peki, Topçu kışlası hangi saikle Hint / Rus kırması bir oryantalist yapı olarak kurgulanmış olabilir ? 18. yy sonu 19. yy başında kentin kuzeyine, Taksim/Maçka çemberine oturtulan, Topçu kışlasını da içeren kışlalar ağının işlevi şu idi: Eski Osmanlı rejimini (ancient regime) topa tutarak yıkacak, artık köhnemiş addedilen düzeni cebren ortadan kaldıracak yeni askeriye burada eğitildi. Gavur usulünce talim gören yeni asakirin, hazırlık döneminde daha fazla göze batmaması için Doğu imajı içinde sunulması, kamufle edilerek yerlileştirilmesi önemsenmiş olsa gerek. Oryantalist mimari bu üçüncü okumada, Doğulu muktedirin, ‘aydınlanmış despot’ kimliği ile örtüşür: Onun bizzat kendi mevcut düzeni üzerinde şiddet uygulamayı haklı ve kaçınılmaz bulduğu, dolayısı ile varolan osmanlı toplum ve devlet düzeni ile yabancılaşma hatta kopuş riskinin ortaya çıktığı noktada, “bakın burdayım ve sizdenim en hakiki en otantik benim, aramızda ayrı gayrı yok” söylemini haklı çıkarmak için başvurduğu mimari ifade biçimi olur.

Olası kışla ihyası ile üstte sunulan üç tarz-ı oryantalizm arasındaki dinamiklerin farkındalığını kuracak bir tartışma toplumsal farkındalık süreçleri açısından verimli ve eğlenceli olabilirdi. Oysa bunun önünde yapısal ideolojik blokajlar var:

İlki, Mevcut iktidar söyleminin Arkaik Cumhuriyetin kurucu elitininki ile 100% örtüştüğü noktadır: 1923 öncesini, kendi içinde ayrımsız yeknesak bir bütün olarak algılamak ve sunmak. Arkaik Cumhuriyet bunu ‘Ortaçağ karanlığı’ ile özdeşleştirip toptan reddederken, Hakiki Cumhuriyet ayrımsızca yüceltir ve benimser. 600 yıllık bir tarihin iç gerilim ve kırılma noktalarını, değişim dinamiklerini, çatışan aktörlerini ve temelden farklı toplum muhayyilelerini yoksaymakta ise tam uzlaşırlar. Bu çerçevede, kışlanın kendi bağlamında neyi temsil etmiş olduğu farkına bile varılmayacak bir detay kalır.

Ikincisi kullanıcı odaklı: Beyoğlu ayakkabı diken, figüran kahvelerini dolduran taşralı delikanlılar, ve allı güllü konsomatrislerin yurdu olarak kalaydı, pek sorun yoktu, “bu Taksim”le de idare ederdik. Gel gör ki, turistler Sultanahmete sığmadı taştı, açıkçası artık burasını daha eğlenceli bulmaya başladılar. Peki bula bula AKM ve Marmara oteli gibi kutuları mı göstereceğiz İstanbulun merkezindeki mimari budur diye ? Gönül isterdi ki yıkalım gitsin ikisini de, ama artık bu da mümkün değil. Elde kalıyor yıkılmış oryantalist kışlayı tescilleyip, ihya etmek: Gelen turiste ‘hakiki Istanbul’u yaşatmak.

Ve elbette, malumu ilan etmeden geçmeyelim: Neo-oryantalist kışla ihyasının rövanşist boyutu gizli değil: “Hakiki” Cumhuriyet, eskisi ile biten hesaplaşmasını görünür kılacak, somutlaştıracak bir sembole ihtiyaç duyuyor. Taksim meydanında bir Osmanlı kamu binasının tarihselci ihyası, bu bina geçmişte her neyi temsil etmiş olur ise olsun, tam da bu ihtiyacı çok iyi karşılıyor. Osmanlıdan Cumhuriyete geçişin bir kopuş değil, geçiş olarak yeniden-okunmasını sağlayacak bir kamusal simge. Nasıl ki kaldırılmasındaki bir ana saik, taze Cumhuriyetin bu geçişi bir kopuş olarak okutma, dolayısı ile izleri silme, bir “rövanş” çabası idiyse.

Arkaik Cumhuriyet’in kopuş iddiasının tersine, bugün ile Osmanlı’nın özellikle modernleşmeci uzun 19. yüzyılı ile kurulacak bir zihinsel köprü, Türkiye toplumunun normalleşmesi açısından kuşkusuz elzem. Bu tartışmanın Taksim başta, kamusal mekanda  görünür kılınacağı sembolik jestlerle de desteklenmesi kuşkusuz hem mümkün hem anlamlı. Ancak mevcut iktidara hakim mühendis formasyonunun bu derinliği yakalaması ufukta görünmüyor. Kışlayı ihya projesi, yaratacağı yeni gerilimlerle bu gerekli tartışmanın da önünü tıkamaya aday: AKP’nin muhtemelen en ilginç fikri açılımının olası en berbat ve verimsiz hayata geçiriliş biçimi bu ihya işi olacak gibi. Orda zaten durup duran ‘Cumhuriyet’ anıtı bile herşeyi ile Osmanlı ile bağları, onun içinden çıkmışlığı, -dışardan bir bakışla üretildiği için olsa gerek- hala en iyi şekilde, hiçbir çakma tarihselciliğin asla beceremeyeceği bir netlikte temsil ediyor, zamansız çekiciliği tam da bundan kaynaklanıyor.

Kenti imar etmenin oryantalist takıntılara endekslendiği bu mıntıkada, temizlik görevi biraz da mimarlarda gibi. Sıfırdan başlamıyorlar: Yakın dönemde bu siyaset ile, savaş sonrası modernist mimariye ilişkin en az 3 kez yoğun teşriki mesai edildi. Başta belediye binası, bilahare IMÇ ve AKM gündeme gelmişti.

Dördüncü şifre:

MUHALEFETİN YUMUŞAK KARNI: OTOMOBİLE İMAN

Burası işin abartısız en zor kısmı. Hayır, mesele müminlerin otomobile binmesi değil, bununla başedilirdi. Mütedeyyin veya la-dini, farketmiyor: topluca tapındığımız şey bizatihi otomobildir artık. Reel politik anlamı şu: Projeye karşı çıkarken Elmadağ/Tarlabaşı Tünelini dilinize fazlaca dolarsanız hemen tüm toplumu karşınıza almanız kaçınılmazdır. İstediğiniz kadar bununla trafiğin ortadan kalkmayacağını, insanların otomobil içinde veya yeraltı duraklarında egzostdan zehirleneceğni tüm bilimsel çalışmalara ve geçmiş istanbul uygulamalarına dayanarak söyleyin: demirden bir ideolojik duvara çarpmanız kaçınılmazdır, ve bu çok sinir bozucu olabilir.

50lerde Menderes yıkımları, Prost planına kağıt üstünde benzese de temelde farklı bir mekan kurgusu geliştirir. Prost un öncelikle -yayalara, ve yerine göre devlete hizmet edecek- kamusal alanlar olarak düşündüğü bulvarlar, Menderes uygulamalarında şehir içi ‘expres ve transit’ otomobil yolları olarak yorumlanır. Yollar genişlerken tramvay rayları yeraltına alınacağına tümden ilga, şehirse 4 lastik tekere kayıtsız şartsız teslim edilir.

Dalanın 80lerdeki ikinci büyük yol hamlesinin ardından repertuvara yeni bir gelenek ilave olundu: O gün bugündür başkanlar kaldırdıkları trafik lambası ve hemzemin geçit sayısı ile övünür dururlar. Ulaşımda kaynaklar öncelikle otoyollara, yeni otoyol kavşaklarına, mevcut kavşakların genişletilmesine, otoyol standardında düzenlenmiş expres yollara, otoyollara yeni bağlantı yollarına, tepeleri delip geçen uzun otoyol tünellerine, çok katlı kavşaklara, ne bulursa altına dalan orta mesafe tünellere, vadileri hızla geçen viyadüklere, kavşakların üstünden uçan köprülere, ve bunların irili ufaklı akrabalarına aktarıldı; karayolculuk Başkan’ların asli işine dönüştü.

A dan B ye ulaşmanın giderek otomobilsiz imkanı kalmıyor. Yeni binalar, yerleşimler, özel ya da kamu farketmez, bu kurguya göre tasarlanıyor, otomobilsiz erişemiyorsunuz bile.  Alanı giderek daralan, hareket kabiliyeti sıfırlanan şehirli tek çıkış yolunu kendisi de bir tane edinmekte buluyor. Lambasız kesintisiz bir trafik akışının varolabileceği yanılsaması, giderek büyüyen krizleri ötelemekten, tıkanıklığı iki km öteye atmaktan ve daha yoğunlaştırmaktan başka sonuç vermiyor. Bu politikanın kısa tanımı “belirli sayıdaki eroinmanı tedavi için herkese birden morfin vermek” dir. Sonuçta bir gün herkes eroine düşüyor, “ayağım yerden kesilsin de” noktasına geliyor.

Otoyollaştırmanın yayalaştırma gerekçesi ile sunulması ironinin dik alası. Örnekler kısıtlı değil. Dileyen Topkapı, Çağlayan gibi yeni kuşak altı-otoyol-üstü-meydan’larda yaya olmanın keyfini sınırsızca sürebilir. Kendini Malkoçoğlunun tecavüzden kurtardığı bir Bizansli prenses kadar özgür ve yaya hissedebilir. Yayalaştırma iddiası bile taşımaksızın damardan hardcore otoyollaştırılan “Eminönü meydanı” benzeri örneklere yeltenmiyorum bile.

Kentin çeperinde 40 yıldır kurulan ve geliştirilen otoyol mantığının kentin sembolik merkezinde Taksimde “derinden hissedilir” kılınması, İstanbula altın vuruştur.

Taksim’e havaalanından doğrudan erişim saglayan, yakın zamanda Belediyeye geçirilen imtiyazlı otobüs hattının rotası Darbe’den hemen sonra ‘teknik gerekçe ile’ değiştirildi: Havaalanından çıktıktan sonra ilk trafik ışığını Dolmabahçede görüyorsunuz. Toplamda, hepsi hepsi iki adet var. Buna karşılık, rotada ne deniz var ne tarihi siluet. Sadece ilk kez gelenler için değil, kenti algılayış biçimini temelden tersyüz eden bir otoyol deneyimi: Merkezin derinine kadar nüfuz ederken, Dubaiye varmakla Istanbula varmanın farkını sıfırlıyor.

Elmadağ/Tarlabaşı tünelinin asli gerekçesi, yukarda açıklandı, devlet aklında yatıyor: Yeniden inşa edilmiş gezi parkı ile birlikte oluşturacağı aşılmaz fiziksel barikat. Bunu şu paradoks kanıtladı bile: Darbe sonrası yeni düzenlemeler ile Taksim çevresinde toplam yol sathı azalmasına rağmen kimi bölümlerde trafik rahatladı: Tünelsiz de oluyormuş !

Otomobile imanımız, otomobillinin konforu için yapıldığı iddia edilen her yatırımı mübah kılıyor. Otomobilsizler de, dünyaya direksiyonun ardından bakıyor. Küresel otomobil ideolojisi ile hesaplaşmaya girişmeden önce bu başarısına şapka çıkarmak gerekiyor. Darbenin tünel uygulaması ile başlatılması tesadüf değil. Zincirin zayıf halkası burda. Gezideki ağaçlar için imza verenlerin çoğu, tünele de karşı çıkılmadığını teyid ettirme çabası gösterdiler.

Konunun muhatabı, otomobili gerekmediği halde satın aldığımız ve kullandığımız her durumda, hepimiziz. Otomobil yumuşak karnımız, ona iman ettiğimiz ölçüde, darbeseverlikle sınır hattını da ihlal ediyoruz. Dönüş, tedavi çok zor. Imkansız değil. Otomobile iman etmiş bir toplum olarak körükörüne inancımızın bağımlılık ve hastalık olduğunu kabullenip toplu terapiye başlamamız gerekiyor. Çağlayan ve Topkapı yaya alanlarına benzetecekleri Taksim, toplu uyanışın miladı olabilir. Mi ?

Beşinci Şifre:

DEMOKRASİ İLE POPÜLİZM KISKACINDA: ÇEPERDEN MERKEZE HAMLE

Şimdi, yukarda ucu gösterilen kimi ipleri biraz daha çekeceğiz. Oryantalizm ve sahne bahislerinde değinilen turizm, ya da boş zaman veya kültür endüstrisi alanlarına bir kez de kullanıcıları ve potansiyel kullanıcıları açısından bakacağız. Burası kimin mekanı / olmalı ?

Vadi  ve gezi dahil Taksim külliyesi’nin kapsamlı Prost planları içerisinde uygulama önceliği kazanmış olması tesadüf olmasa gerek. Örneğin Tarihi yarımadaya damgasını vuracak ‘1no lu’ park, öncelikli sıra no’suna rağmen atlanmış, Menderes döneminde de Vatan ekspresyoluna dönüşerek imara açılmıştı. Taksim/Maçka külliyesi ise öncelikle hayata geçirildi: Beyoğlunda belirginleşen kozmopolit ve liberal Osmanlı modernleşmesinin Cumhuriyetçi/Milli anti tezi sıfatı ile onun hemen dibibaşında kurgulandı, iyiden görünür kılındı: Sonuçta ‘müşteri’ de, tercihli coğrafyası da benzer idi: toplumum modernleşmeye istekli kesimleri 19yydan beri Halici geçmiş, kuzeydeki vaadedilmiş topraklara hamle etmişti. Yeniden geriye, köhne yarımadaya dönmenin alemi yoktu. Cumhuriyet, Prostplanı eliyle kentin kuzeydeki yeni kolonizasyon alanına yeni bir merkez, ve bir strüktür kazandıracaktı.

Taksim/Maçka külliyesi 20 yy boyunca milli modernleşmenin nişanesi olacak yatırımlarla, konut alanları, kamu binaları, spor ve kültür tesisleri, kamusal açık alanlar, otellerle donandı, ve bunları talep eden Cumhuriyet elitinin coğrafyası oldu. Beyoğlu ise varlık vergisi ve 6/7 Eylül marifeti ile zorunlu tahliyeye tabi tutulurken, bu değerli kent toprağı milli elitlere hemen sunulmadı, önce taşralı göçmenlere, ucuz manufaktüre, pavyonlara terkedilerek bir 20 yıl değer yitirmesi çöküntü alanı haline gelmesi beklendi. ‘İstanbulun İzmir yangını’, ne-tesadüf-ergenekoncu bay Dalan tarafından 80lerde planlandı ise de devir değişmişti, şehrin ‘Bizanslı genleri’ depreşerek uygulamaya geçit vermedi. Istanbul, Osmanlı kozmopolitizminin somut izlerini barındırmaya hala devam eden neredeyse yegane şehir sıfatı ile Cumhuriyetin ekseriyet kent coğrafyasından kopuşunu 90larda perçinledi.

Beklenen, küresel örneklerden ezberlenmiş mutenalaşma / gentrification süreci idi, ancak somut gelişme teoriye nanik yaptı. Beyoğlunda ve onun kapısı Taksim’de  olan şey klasik formatı ile mutenalaşma değil, bunun ertelenmesi oldu, nedenleri ayrı konu. ”Burası nasılsa bizim artık, na’psak ne’tsek de bu işi ağırdan alsak, ama yerimize de sahayı tutacak birilerini yerleştirsek” durumu, mutenalaşmayı ertelerken giderek engelleyen bir geçici kullanımlar coğrafyası hasıl oldu. Elitler mekanı doğal egemenlik alanı addetti, ancak  gereğini yerine getirmekte ayak sürüdü, orda yeniden-ikamete gönül indirmedi, sınır bellediği Zincirlikuyudan aşağıya içmek-eğlenmek dışında pek inmedi. Beyoğlu bir yana, örnek Cumhuriyet semti Talimhane bile, yedekparça ticaretinden arınırken yeniden bir prestjli konut bölgesine değil, kendini ucuzlatmayı bile engelleyememiş bir ‘oteller bölgesi’ne dönüştü. Paylaşıldığı varsayılan bir kültür ikliminde müttefik addedilen öğrencilerin, sanatçıların ve ucuzcu batılı turistlerin sınırlı bütçeleri ile burdaki boş zaman endüstrisini ayakta tutması ile yetinildi.

Beyoğlunun 19. yy.daki aktörlerine tekabül edecek kesimlerin prestij kullanımı hem kurumsal ve süreli formatlarla sınırlı kaldı (SALT,  Arter, Pera Müzesi, Deniz Palas, Borusan, …)  hem de ancak son birkaç yılda, ciddi bir gecikmenin ardından geldi. Buranın yeniden prestijli konut bölgesine dönüşmesi ise, marjinal istisnalar hariç, henüz ciddi manada bir ihtimal bile değil. Yatırım kapasitesine sahip cumhuriyet eliti, mekan üstünde sürekli kullanım (ikamet) talebi ve bundan türeyen ikincil talepler oluşturmadı. Sözen’le başlayan arafta kalma durumu kemikleşti, kurumsallaştı: Bölgenin öncelikle günübirlik ya da geçici, turizm, boşzaman ve kültür endüstrileri çerçevesinde kullanılması konusunda bir konsensüs oluştu. 80lerin yoksul konutları, atelyeleri, bekar odaları, apartlara, en fazlasından ‘kreatif ajans’lara dönüştü.

Yeni Taksim vizyonu, Hakiki Cumhuriyet’in bu konsensüsü okuma biçimidir. Üç temel unsuru var. Mekanın kullanımını çeperdeki sosyolojiye açma; açarken bu işi çeperi medenileştirici bir misyon olarak kurgulama; ve üç, sembolik ‘yapısal’ bir milatla başlatma.

Çeperdeki sosyoloji’yi iki anlamda almak doğru olur: Yerel ve küresel. Yerel çeper, göç sonrası metropole işaret eder. Çeperin ‘varoş’  İstanbulu, sahneleşen Taksime ancak istisnai anlarda ve özgün bir formatta inebilmekte idi: Bayramdan bayrama ve yılbaşlarında, erkek ağırlıklı pleb kitleleri biçiminde. Zımni bir konsensüs ile bu günlerde merkez nüfus geri çekilir, kimi kepenkler iner, alan ‘varoş’a terkolunur.

2010lara gelindiğinde bu durum, Hakiki Cumhuriyet kadroları açısından, açısından taşınamaz, kabul edilemez olmuştu: Eski elitlerin kuşkusuz hissettiği geçici rahatsızlıktan çok daha varoluşsal bir rahatsızlık sözkonusu. Çeper siyasi erki AKP eli ile çoktan elde etmiş olmasına, siyasal merkeze çoktan yerleşmiş ve orada konsolide olmuş olmasına rağmen, memleketin en merkezi mekanında her göründüğünde, hala fena halde çuvallamaktadır. Çeperin egemen sosyal formatı, ‘aile’  bu sahne ile uyumlu değildir. buraya çekingen ve uzak durur. Çeper bu mekanda ancak istisnai ‘karnevalesk’ hallerde maç / asker uğurlama / bayram / yılbaşı vesileleri ile, orda da erkek yoğun, maço, ‘edepsiz’ hali ile ‘temsil’ olunmaktadır. Çeper sosyal düzeyde pleblerle özdeşleştirilme kısır döngüsünü kıramaz. Bu herkesten önce onlar adına siyasal erki elinde tutanlar için varoluşsal bir sorundur, mekan-politiklerinin psikolojik temelini oluşturur. Yeni Taksim, çeperin merkezdeki görünürlüğünü ‘aile formatında’ yeniden tesis ve dolayısı ile çeperin sosyal itibarını kurgulama projesidir. Artık burda görünürlüğünü tesis etmesi istenen çeper, bayramda Taksimden Karaköy’e kitleler halinde ‘milli olma’ya giden güruh olmayacaktır. Sahnede boygöstermeye davet edilen, göç sonrası 3. kuşaktan itibaren konsolide olan, orta sınıflaşmış, tercihan otomobillenmiş ve artık kültür tüketiminden pay almaya da aday olan çeperdir. Çeperin merkezi mekanı kullanımı artık ‘bekar’ değil ‘aile’ formatında olmalıdır: Damsız olmadıkça, mekana sürekli ve düzenli girişleri garanti edilecektir.  Bu karşılaşmanın iki taraftan da fedakarlık ve uyum çabası isteyeceği sugötürmez: Biri için alıştığından daha mazbut ve ölçülü diğeri için alıştığı sınırları zorlamanın eşiğinde.

Hakiki Cumhuriyet’in toplum mühendisliği konsepti netleşiyor: Beyoğluna, eski (merkez) ve yeni (çeper) orta sınıfları mutedil çizgide buluşturacak bir sosyal konsensüsün laboratuvarı rolü yüklenmektedir. Şehirde bu şekilde kurgulanmış bir ‘medeniyet’ misyonunu layıkı ile üstlenebilecek ikinci bir coğrafya bulunmadığı aşikar. Yeni Taksim’i bir toplum mühendisliği projesi olarak, Yeni Beyoğlu Sahnesine giriş kapısı olarak gördüğümüzde, burdaki neo-oryantalist kışla ihyası da yerine oturuyor. Yeni orta sınıf aileler buluşmasının düzeyli ortamına giriş için uygun karşılıklı güven psikolojisini ancak tarihselci bir mekan kurgusu sağlayabilecektir. Muhalefet, bu mekanı yaşam tarzının kalesi kimliği ile tepkisel düzeyde savunduğu ölçüde anti-demokratik bir pozisyona savrulacak, iktidar yeni orta sınıf konsensüsün oluşumunu burada da hayatın genel akışına bırakmayıp iradi populist ve iradi mühendisçe müdahalelerle zorladığı ölçüde, aynı anti demokratiklkten payını alacaktır.

Benzer bir misyon küresel çeperin medeniyet dairesine çekilmesinde aracılık hevesi biçiminde beliriyor: Küresel alemin başlıca ötekisi müslüman Araplar, Arap baharı sayesinde ilk sınavı başarı ile geçmiş sayıldılar, ancak küresel sosyal vizeyi almaktan henüz uzaklar. Arayı kapatmak, küresel medeniyete akklimatize olmak  için AKP kendilerine Türkiye / İstanbul / Taksim dersini öneriyor: Bu yapılı çevre modernleşmesinin her iki, Osmanlı ve Cumhuriyet, Beyoğlu ve Taksim veçhesi ile de, arap coğrafyasında rol modelliğine uygun: Evdeki kolonyal mirasın göstergeleri ya da çok benzerleri burda karşılarına kolonyal olmayan, otantik bir modernleşme ve batılılaşma sürecinin göstergeleri olarak çıkıyor. Bu kez vurgu Arap dinkardeşleri nezdinde tam da Türkiye usulü modernleşme geleneğine sahip çıkma çizgisine kayıyor: Medeniyet dairesine girişte hamilik / abilik rolü ancak bu şekilde garanti edilebilir.

İç mekan-politik açısından ise müslüman turistten, aynen batılı turistin eski elitler açısından oynadığı rolü oynaması bekleniyor: Yer tutması. O alana henüz bebek arabası ile çıkmakta çekinceleri olan Fatihlinin yerine bu işi yapması, bu rol ile sahne alması beklenmektedir. Yabancı sıfatı ve naifliği ile yerlilerin sahip -ve muzdarip- olduğu ideolojik bagajdan asude, burada doğal ve hakiki bir merakla varolabilir.

Olası kışlanın neo-oryantalizmi bu grup için de geçişi yumuşatıcı, güven sağlayıcı akklimatize edici fonksiyonu ile tebarüz ediyor. Müminmühendislerin formasyon ve ufku bu bölümde ifadesini bulan kültürel köprü, güven sağlayıcı giriş/kulis estetiği gibi  ihtiyaçlar konusunda ithal oryantalizmin kötü kopyalarından ötesini tahayyül etmekte zorlanıyor. Top mimarlarda, sanatçılarda olduğu kadar, eski cumhuriyetin ve eski merkezin elitlerinde de. Ayrıcalıklı bir gettoyu sürdürmeye çalışmakla yeni sosyal açılıma uyum sağlama arasındaki ince çizgide ciddi bir demokratlık sınavı verecekler.

Son şifre.

DARBENİN YUMUŞAK KARNI: YEŞİL

Bunu henüz çok şükür ele geçiremedi iktidar. Burası da Darbenin yumuşak karnı. (Bu yazının omurgası oluştuktan sonra ortaya çıkan arkeoloji meselesi, bir an ikincisi olmaya aday görünmüştü) İktidarın başetmekte zorlandığı son meşru müdafaa sathı. Istanbulun merkezinde, telafisiz yeşil alan kaybının vebalini taşıyabilecek bir siyaset bugün itibari ile yok. “Bu projeyi yapıyoruz böylelikle daha çok yeşil alan sunmuş oluyoruz” diyecek halleri, hiç yok.

Vakt-i zamanında kışlanın yıkılmasında -tek değil ama- temel bir etken de, etrafındaki son boş veya yeşil alanların 20li yıllardan itibaren yapılaşmaya açılmış olması idi. Gümüşsuyu-Mete caddesi aksı mezarlık, dolayısı ile yeşil alan, Talimhane ise, ismi ne diyorsa o idi: askeriyenin açık talim alanı. Orası parka dönüşebilirdi, olmadı imara açıldı. Her yer yapılaşınca, kısmen harap durumdaki kışla tümden kaldırıldı, gezi oldu. Başta arkasındaki Maçka parkı ile bağlantılı idi: Ne Hilton, ne Hyatt, ne Interconti ne Gökkafes vardı, buralar birbiri ile bağlantılı yeşil alanlar ve bunun içindeki kamuya açık düşük yoğunluklu spor tesisi, şehir gazinosu gibi yerlerdi. Buraların 1950lerden 1990lara yapılaşması ile, Taksim gezisi, Maçka parkından izole bir son parçaya dönüştü.

Kendini Genç Müminler olarak adlandıran bir grup, internette yaygınlaşan bildirilerinde, lafı dolandırmadan bu noktaya getirmiş. Kökten ontolojik bir perspektifle yazılmış bu metinde başbakan, belediye başkanı ve kışla mimarının Taksimde kesmeyi yeltendiği ağaçlar nedeni ile “sonlarının geleceği” ilan ediliyor:

” Milletimizin sayarak ve severek iktidara getirdiği bu iki yöneticimiz, milletimize ve tüm siyasi ikballerini borçlu oldukları Istanbul’a ve Istanbul’lulara bir ihanet içindeler.

…  yüzlerce yaşlı ağacı kesecekler. Bu ağaçlar, bu yöneticiler Dünyamıza gelmeden dikildi, büyüdü. Bu yüzlerce ağacın Allahü Teala ile muhabbetleri, bu ağaçların kökleri, bu iki yöneticimizden çok daha eskiye dayanıyor.

… tepkileri kaale almadan, kesecekleri yüzlerce ağacın hükmü ve cezası, Allahü Teala’nın tokadı olarak bu iki yöneticimize geri dönecek.”[1]

“İtihatçı artığı” bir Hakiki Cumhuriyet projesi olarak Yeni Taksim, kent hakkının en meşru damarlarına bastığı ölçüde, islami siyasal konsensüsün (Kurtulmuş transferi ile muhtemelen son kez ertelenen) sonuna işaret ediyor olabilir. Sıradan mümin için ağaç ağaçtır ve kimin diktiğine bakarak bazılarını ikinci sısnıf addetmesi ve kesilmesini mübah bulması beklenemez. Olası bir seçmen tokadı kapıda, seziliyor.  Derin devlet erkanı bu Tarlabaşı/Taksim aksına nedense pek düşkündür, ancak dünyevi tokat da burdan çarpar durur. Eski başkan bay Dalan’a da seçmen tokadı Parkotel ve Tarlabaşı tasarruflarında somutlaşan Taksim  politikası nedeni ile çarptıydı. Kayda geçmekte yarar var.

Dünyevi adalet konusu kalıyor: Kent hakkı ve kente karşı suç kavramı böyle bir kavramsal bütünsellik içinde henüz hukuk mevzuatımız içinde yeralmıyor. 5 kasım Darbesi, bu çaptaki kent operasyonlarının meşru   zemini nasıl oluşturulmalı, idarenin meşru hareket alanı ile orman hukuksuzluğunu ayıran ince çizgi nasıl tanımlanabilir gibi konularda düşünmenin ertelenemeyeceğini ve bu kavramların artık bu ülkede de standard hukuğun parçası haline gelmesinin zorunluluğuna işaret ediyor. Mekanpolitik de meşru ve hukuki yollardan sürdürülen bir mücadelenin parçası haline gelmeli. Elbette  mevcut hukuk da, bu yapılan karşısında çaresiz değil.

Bitirirken

5 Kasım 2012 Taksim Darbesi iki rövanşist gündemin çakışarak sinerji yaratması sonucu gündeme geldi. Eski Cumhuriyetten yenisine devredilen Devletin rövanşist gündemi kamusal alanı fiziksel olarak daraltmak ve buraya erişimi engellemek üzerinden şekilleniyor.

Yeni ‘Hakiki’ Cumhuriyet Projesinin özgün rövanşist gündeminde ise değişimin sembolik göstergeleri var. Mimari dil meselesi bu nedenle ön planda.İki antidemokratik rövanşist gündemin sinerjisinden toplum nezdinde meşru bir mekanpolitik çıkmıyor. Darbecilik, çıkıyor.

Bu yazı, 5 kasım darbesinin doğrudan teması olan Tünel İnşaatı ve Kışla İhyası konuları ile sınırlandı. Bu nedenle AKM, Tarlabaşı, olası Taksim Camii, Kongre Vadisi gibi konulara girilmedi. Oysa Taksim ve çevresi bir bütün (AKM  gibi) ve bütünlüklü bir master plan çerçevesinde ele alınması gerekiyor. Kağıt üstünde, kamusal olarak tartışılmış, üzerinde uzlaşılmış, açık kentsel tasarım ve mimarlık veya kentsel tasarım yarışmaları ile somutlaştırılmış şeffaf bir plan yok. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve belediye başkanı Kadir Topbaş’ın kafasında ise bir tür ilan edilmemiş master plan’ın olduğu, anlaşılıyor. Zamanı geldikçe parça parça “sızdırılıyor”.

Belli ki Taksim bir yer olarak sembolik önemini koruyacak. Ve Taksim, elbette dönüşecek. Mevcut hali ile kalması sözkonusu bile değil. Onu Arkaik Cumhuriyetin ikonası olarak dondurarak korumak isteyenlerin muhalefeti yenilgiye mahkum. Öte yandan zaten gündemde olan sosyal dönüşümleri doğal akışına bırakmak ve bunlara basitçe mecra açmaktansa yeni gerilimler ve fay hatları yaratacak sert müdahalelerle bunların altını çizmenin de alemi yok.  Yeni Taksimin demokratik bir toplum ve cumhuriyetin aynası olarak yapılanması hala gündemde. Taksim’de herkese yer var. Alanı daraltmaya değil açmaya basit müdahalelerle herkes için daha kullanışlı hale getirmeye ve elbette araç işgalinden kurtarmaya ihtiyaç var. Yapılması gerekenler ne karmaşık ne zor ne pahalı. Yaratıcı bir yeni siyaseti bekliyor.

Ne Osmanlı modernleşmesinden Cumhuriyete uzanan bir süreklilik fikri özünde yanlış ne de bunun Taksim meydanında bir sembolik anlatıya kavuşması fikri saçma. Türkiye Demokratik bir Cumhuriyete dönüşecek ise, siyaset de kuşkusuz Sened-i İttifaktan, Hatt-ı Hümayuna, ordan birinci ve ikinci Meşrutiyetlere uzanan bir geleneği yeniden gözden geçirmek durumunda. Eğer Taksim İstanbulun Demokrasi Meydanı olacak ise, bu yüzleşmenin sembolik işaretlerini de elbette taşıyabilir, ya da bunu taşımaya aday ilk kent mekanı da burasıdır. Ama böyle değil. Osmanlı ile yeniden karşılaşmanın olası en manasız ve yaratıcılıktan en uzak biçimlenişi ise o kışlanın intikamcı ve tarihselci bir ruh hali ile ihyası olacak. Kan davasına dönüşmüş bir “rövanşın rövanşı”, ancak trajedi üretir.

Taksimde illa ki bir de ‘Osmanlı eseri’ ihya edilmesi  arzu ediliyor ise  orda -tüm badireleri atlataraktan- zaten durmakta ve yakın zamanda restorasyondan geçmiş olan Hg. Triada  var. Askeri değil, dini yapı ve bu özelliği sürüyor; En halisinden eklektik mimari örneği- klasik osmanlı, neoklasik ve neogotik üslupları sentezliyor-  yani tam arzu edilen mimari tadda; atlattığı tüm badirelere rağmen iyi kötü orijinal haliyle korunarak bu güne ulaşmış, ‘çakma’sı değil, aslı. Kilise olmakla, teni politika ile İstanbula yüklenmesi arzu edilen medeniyetler köprüsü anlamının ideal taşıyıcısı olmaya aday. Proje ayrıca hem maliyetsiz, -Önündeki dönerci / hamburgerci cephelerinden arındırılarak görünürlüğü sağlansa, bu manada arzu edilen fayda ordan fazlası ile hasıl edilebilir.- hem de bu yolla rantın önünü keseceği için muhalefetin hayır duası bile alınabilir !

Siyasetin fiziksel mekanı olarak geniş kentsel alanlara ihtiyaç, hala var. Bu alanların şehrin ve hayatın içinde olması önemli. Taksim’de bu geleneğinin sürmesi önemli, ve bu, kesinlikle arkaik değil. Bu alan herkese lazım. Yeni demokratik bir siyasetin çizeceği çerçeve, bu konuda da çok daha yaratıcı, ve özellikle siyasetin üretim pratiği ile fiziksel kamusal alan arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayacak, siyasetin alanını genişletecek öneriler geliştirebilir.

Şu aşamada -ilk badire atlatılırsa tabi-  biçim ve biçeme takılmadan en temel sorular ve önermeleri tartışarak alıştırma yapmak belki de daha akıllıca: “Taksim bu binalarla da güzel”. “Otobüsler kaldırılsa yetecek”. “AKM 24 saat yaşatılsa, olacak”. “Biraz yollar düzenlense, metro çıkışı o adadan kurtarılsa, insanlar ferahlayacak”. “Gezi parkı otopark istilasından kurtarılıp biraz bakım görse, mükemmel bir mekan kazanacağız”, “Meydan düzenlemesi düşük maliyetli, ama estetik, ve kullanışlı olabilir” … vs.

***

Taksimin orta yerine, mesela metro çıkışına bir pergel koyun, 500 m lik bir daire çizin. Bu satırların yazarı, toplam ahir ömrünün 2/3 ünü bu dairenin içinde yaşadı. Bu nedenle, iyi kötü bildiği bir şeyden sözetti: Mahalle geyiği.


[1] Metni yayınlayan grubun yayında bir websitesi yok, kendilerine ulaşılamadı. Arkasında net bir oluşumun bulunmaması ihtimali dıştalanmamalı. Ancak çeşitli islami çevrelerden ‘evet,  derdimize iyi tercüman olmuş’ tepkileri alması bu çıkışın zamanlama ve tonundaki isabete işaret ediyor. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

 

 

Orhan Esen

 

Değişen iklim astıma davetiye çıkarıyor

Dünyada iklim değişiklikleri ve değişen yaşam koşulları ile her geçen gün astım görülme sıklığı artıyor.

Türkiye’de yaklaşık 5 milyon astım hastası bulunurken, dünyada ise yaklaşık 300 milyon astım hastasının olduğu tahmin ediliyor.
Acıbadem Bursa Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Beril Bahadır Erdoğan, Türkiye’de her 100 çocuktan 13-15’i, her 100 erişkinden 5-7’sinin astımlı olduğunu söyledi. Erdoğan, hastalığın ortaya çıkmasında hava kirliliği ve kötü yaşam koşullarının etkisinin büyük olduğunu vurguluyor.

“Nefes darlığı, öksürük, hırıltılı solunum varsa doktora gidin”
Astım hastalığının nöbetler halinde gelen nefes darlığı, hırıltılı solunum, öksürük gibi belirtilerle ortaya çıktığını belirten Dr. Erdoğan, hastalığın en belirgin özellikleri arasında hava yollarında daralma ve aşırı duyarlılık olduğuna dikkat çekti.
Atakların özellikle gece veya sabahın erken saatlerinde ortaya çıktığını, kendiliğinden veya ilaç tedavisi ile düzelebileceğini belirten Dr. Erdoğan, başarılı bir astım tedavisinin 5 vazgeçilmezini şu şekilde sıraladı: “Hastalık belirtilerinin kontrol altına alınması ve kontrolün sürdürülmesi. Aktif yaşam şartlarının oluşturulması, egzersiz kapasitesinin arttırılması. Solunum fonksiyonlarının olabildiğince normale yakın düzeylerde tutulması. Yeni astım ataklarının önlenmesi. Astım ilaçlarının yan etkilerinin ortadan kaldırılması.”

“Etkili ilaç atakları önlüyor”
Dr. Erdoğan, hastalığın etkili bir şekilde tedavi edilebilmesi ve oluşan rahatsızlıkların kontrol altına alınabilmesi için hastalığın şiddetine göre tedavi planı yapılması gerektiğinin altını çizdi. Hasta-hekim işbirliğinin mutlaka gerekli olduğunu söyleyen Erdoğan, astım oluşumunda genetik ve çevresel faktörlerin önemli rol aldığını vurguladı.

Erdoğan, şu bilgileri verdi: “Çevresel faktörler içerisinde alerjenler, enfeksiyonlar, hava kirliliği, sigara, mesleki maruziyetler en sık etkenler arasında yer alıyor. Hastayı etkileyecek bu unsurların ortadan kaldırılması yapılacak ilk iştir. Hastalığın erken fark edilmesiyle çevresel hastalığı tetikleyen etkenlere yönelik koruma önlemlerinin alınması gerekiyor. İlaç tedavileri ile hastalığı kontrol altına almak, astım ataklarını engellemek ve hastalığın hava yollarında oluşturacağı kronik değişiklikleri önlemek mümkün olabiliyor.”

(CİHAN)

 

İnci Pastanesi boşaltılıyor

Beyoğlu’nun simgelerinden olan İnci Pastanesi sabah saatlerinde gelen Beyoğlu Belediyesi zabıta ekipleri tarafından boşaltılmak istendi.

Emek Sineması’nın da kapatılmasına nedenolan proje nedeniyle kita sözleşmesi yenilenmeyen İnci Pastanesi’nin tahliye edilmesi istenmişti. Tahliye isteğine karşı dava açan ve mahkeme sonucunu bekleyen pastanenin sahibi Musa Ateş, bugün (7 Aralık 2012) zabıta ekiplerinin müdahalesi ile karşılaştı.

Tahliye kararının duyulması ile birlikte tepki gösteren çok sayıda kişi İnci Pastanesi önünde toplandı. Polis ekipleri de zabıtaların sürdürdüğü tahliye işlemine yardımcı olmak için pastane önünde önlem aldı

(T24)