Ana Sayfa Blog Sayfa 4342

Greenpeace’den dev pankart: “Özilhan, bizi hasta etme kömürden vazgeç!”

Greenpeace bugün, İstanbul Bozdoğan Kemeri’nde açtığı dev pankartla, Anadolu Grubu Başkanı Tuncay Özilhan’a “Özilhan bizi hasta etme, kömürden vazgeç” diye seslendi.

Sert esen rüzgâra rağmen 128 m2 boyutlarında bir pankart açan eylemciler, Tuncay Özilhan’ın Sinop, Gerze’de kurmayı planladığı santralin yaklaşık 20 bin insanı hasta edeceğini söyleyerek, Tuncay Özilhan’ı santral planlarından vazgeçmeye çağırdı.

Gerze’de Komür Santrali nelere mal olacak

Gerze’ye kurulması önerilen kömür santralinin etkileri üzerine Greenpeace’in yaptığı araştırmaya göre, santral 40 yıl faaliyet gösterdiği takdirde, tahmini 1900 kişinin ölümüne, toplam 18.000 yıl insan ömrü (yaşam yılı) kaybına, solunum hastalıklarıyla geçen toplam 2 milyon güne ve hastalık nedeniyle 1000 yılı aşan işgünü kaybına mal olacak.

Araştırmaya göre ayrıca Türkiye’nin toplam ekonomik kaybı 2,6 milyar Euro’ya ulaşacak. Araştırma, Stuttgart Üniversitesi’nin hava kirliliği etkileri modeli ve Gerze Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu verileri kullanılarak hazırlandı.

Aksoğan: “Tuncay Özilhan’ı bu projeden vazgeçmeye çağırıyoruz

Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu Pınar Aksoğan

Basına açıklama yapan Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu Pınar Aksoğan, “Gerze halkı Anadolu Grubu’nun kömürlü santral planına karşı 4 yıldır direniyor, iki yıldır da santral sahası önünde nöbet tutuyor. Çünkü havalarının, sularının kömürle kirlenmesiyle yaşam alalarından göç etmeye zorlanmak istemiyorlar.

Yaptığımız araştırma bu santralin insan sağlığına ne denli zararlı olacağını bir kez daha bilimsel verilerle ortaya koyuyor. Tuncay Özilhan’ı bir kez daha, binlerce kişinin sağlığına etki edecek bu projeden vazgeçmeye çağırıyoruz. Anadolu Grubu gibi birçok insanın tükettiği ürünlere sahip bir markanın insan sağlığına en çok önem veren kurumlardan biri olması gerek.

Oysa ki Özilhan dünyanın en kirli enerji üretim biçimi olan kömürlü termik santral ile Gerze halkının sağlığıyla oynuyor. Özilhan’ı bu projeden vazgeçip, rüzgâr ve güneş gibi hem bölge halkının, hem Türkiye’nin enerji geleceğinin faydasına olacak projelere yönelmeye çağırıyoruz” dedi.

Gerze’de son durum

Anadolu Grubu’nun Gerze’deki santral planları 4 yıldır devam ediyor.

Santral kurulması planlanan arazi 1/100 000’lik Çevre Düzeni Planında tarım ve orman arazisi olarak işaretlenmiş durumda. Ayrıca santral sahasının 100 hektarı orman arazisi konumunda. Bu nedenle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 27 Kasım 2012’de Gerze Enerji Santrali’ne ilişkin ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) sürecinin devam etmesine izin vermemiş ve ÇED raporunu şirkete geri iade etmişti.  Ancak süreç devam ediyor.

Gerze’de Termik olmasın diyen 134 bin kişi

Greenpeace’in Tuncay Özilhan’dan santral planlarını iptal etmesini talep ettiği imza kampanyasına bugüne dek yaklaşık 134.000 kişi destek verdi: kimkorkar.org

(T24)

Yeşiller/Sol’un Gençleri: “Önce Dicle, Şimdi İstanbul, Bir daha olmasın!”

Yeşiller ve Sol Gelecek’in Gençleri yaşamakta olduğumuz barış sürecine sekte vurmak amaçlı üniversite olayları hakkında yazılı bir açıklama yayınladı.

“Barışı ve demokrasiyi isteyen “Yeşiller ve Sol Gelecek”li gençler olarak biliyoruz ki bu saldırılar 3-5 gencin organize ettiği münferit saldırılar değildir. Barışa giden süreçte bizlere yönelen tehditlere inat, mücadelemizden vazgeçmeyip bu tip saldırılara karşı daha da sükunetle ve kararlılıkla yolumuzda yürümeliyiz” denilen basın açıklamasının tam metni şu şekilde

“Önce Dicle,  Şimdi İstanbul; Bir Daha Olmasın!

Dicle Provokasyonu hepimizi tedirgin etti

Geçen hafta, Dicle Üniversitesi’nde yaşanan olayları kaygıyla izledik. Hizbullahçı/Mustazaflar’dan gençlerin, polisin işbirliği ve görmezden gelmesiyle “Yaşasın şeriat!/Kahrolsun PKK!’’ eşliğinde Yurtsever öğrencilere kalaslarla ve satırlarla saldırmaları hepimizi tedirgin etti.

Son zamanlarda suskunluğunu koruyan Mustazaflar’ın çözüm süreci devam ederken, Yurtsever gençlere bu sloganlarla saldırması manidardır.  Bu saldırılar medyada karşıt görüşlü öğrencilerin kavgası olarak geçiştirilirken bizlerde ise “Birileri PKK-Hizbullah çatışmasını yeniden alevlendirmek mi istiyor?” endişesini de oluşturdu.

İstanbul Üniversitesinde de Saldırdılar

Dicle Üniversitesindeki olaylar devam ederken 11 Nisan Perşembe günü Müslüman Gençlik adlı Hizbullah taraftarı grup İstanbul Üniversitesinde Dicle’de yaşananları protesto eden Devrimci/Yurtsever öğrencilere saldırdı. Perşembe gününden itibaren kampüste gerilim giderek yükseldi. Bütün bunlar yaşarken öğrencilere yönelik bu saldırılara polisin hiçbir önlem almaması sonucu dün Müslüman Gençlik ve yüzü maskeli bir grup Devrimci/Yurtsever öğrencilere sis bombaları ve sopalarla saldırdı. Polisin saldıran guruba müdahale etmek yerine saldırıya uğrayan öğrencilere saldırması sonucu birçok öğrenci yaralandı. Olaylar sonrası polis derslikleri basarak 56 öğrenciyi gözaltına aldı. 1 öğrenci ise sivil polisler tarafından nereye götürüldüğü söylenmeyerek sivil bir araca bindirilerek götürüldü.

Saldırılar Önlensin ve Polisin Saldırılardaki Rolü Araştırılsın

Kürt sorununda barış umutlarının yeşerdiği bu günlerde yıllardır kampüslerde barış mücadelesi veren Devrimci/Yurtsever öğrencilere bu saldırılar olurken polisin saldırıların önüne geçmesi gerekirken saldırganların yanında yer alması ister istemez polisin bu süreçteki rolünü sorgulatır hale getiriyor. AKP üniversitelerde çözüm sürecine ve barış ortamına gölge düşürmeyi amaçlayan bu provokasyonları görmezden gelmemelidir. Polis teşkilatının yaptıklarının ve “Mustazaf/Hizbullahçı/Müslüman Genç­lik” in provokasyonlarının görmezden gelinmesi, süreci destekleyen biz “Yeşiller ve Sol Gelecek”li gençler açısından son derece kaygı vericidir. Bizler çözüm sürecine yönelik üniversitelerdeki bu tür olaylara karşı dikkatli olunması gerektiğini düşünüyoruz. Polisin bu saldırılarda oynadığı rollerin araştırılmasını ve sürece yöne­len bu tür saldırıların önlenmesini istiyoruz.

Öğrenciler Serbest Bırakılmalı, Polis Hesap Vermeli

İstanbul Üniversitesi’nde derslikler basılarak gözaltına alınan 56 Devrimci/Yurtsever öğrencinin serbest bırakılmasını, sivil polisler tarafından alıkonulan bir arkadaşımızın da akıbetinin ortaya çıkarılmasını talep ediyoruz. Arkadaşlarımıza karşı her zaman olduğu gibi “orantısız güç” kullanan polisin, bu şiddetin hesabını vermesi gerektiğini bir kez daha bıkmadan vurguluyoruz.

Provokasyonları Boşa Çıkaracağız; Diyalog içinde ve barıştan yana olmakta kararlıyız.

Barışı ve demokrasiyi isteyen “Yeşiller ve Sol Gelecek”li gençler olarak biliyoruz ki bu saldırılar 3-5 gencin organize ettiği münferit saldırılar değildir. Bu saldırıları planlayanların engellemek istediği şeylerden biri de kampüsleri provoke ederek gençlerin sürece katılımının önüne set çekmek, üniversite öğrencileri ile olan diyaloğu kesmektir. Unutulmamalıdır ki çözüme giden yolda en önemli köşe taşlarından biri toplumun tüm kesimlerinin diyalog içinde olmasıdır. Bu saldırıları planlayanlar göreceklerdir ki üniversite öğrencileri çözüm için kararlılıklarını bütün bu provokasyon çabalarını boşa çıkararak gösterecektir. Barışa giden süreçte bizlere yönelen tehditlere inat, mücadelemizden vazgeçmeyip bu tip saldırılara karşı daha da sükunetle ve kararlılıkla yolumuzda yürümeliyiz.

Mücadele Türkiye’nin neresinde olursa olsun; ister Dicle Üniversitesi’nde ister İstanbul Üniversitesi’nde, barışı savunan Devrimci/Yurtsever arkadaşlarımızın yanında olacağız. Birbirimizin sesine ses katarak barışın sağlanmasındaki görevimizi yerine getireceğiz.

Yeşiller ve Sol Gelecek – Gençlik

 

Olmaz böyle vakalar, akademi yakalar! – Mehmet Mutlu

ODTÜ’de tacizci saldırganı korumayı kendine görev bilerek mağdur öğrencilerin ve akademik personelin peşine hafiye takan polis, sokakta eşkıyalığa soyundu! Üniversite personelinin ve öğrencilerin yolunu silah zoruyla kesen polis, inanılmaz bir ‘mesleki dayanışma’ örneği göstererek, suçüstü yakalanmış olan meslektaşlarını kaçırdı.

“Olur böyle vakalar, Türk polisi yakalar” diye bilinir. Ancak üniversiteler, son günlerde, “olur böyle vakalar” diyerek geçiştiremeyeceğimiz; üstelik polisin “yakalamadığı”, aksine suçüstü yakalandığı biz dizi vahim olaya sahne oldu. Örneğin, Dicle Üniversitesi’nde öğrencilerin üzerine sopalar ve kesici aletlerle hücum eden saldırganların arasında sivil polislerin de olduğuna, Anadolu Üniversitesi’nde ise kelepçelenerek dersliğe kapatılan bir öğrenciye yaklaşık 30 polis tarafından işkence edildiğine tanık olduk.

Polisin kelimenin gerçek anlamıyla yakalandığı bir vaka ise geçtiğimiz Cuma (12.04.2013) günü ODTÜ’de gerçekleşti. Bu olayın mağdurlarından biri olarak başımdan geçenleri kısaca anlatayım.

Akademik personel olarak çalıştığım ODTÜ yerleşkesi içerisinde, bir öğrencimle birlikteyken polis tarafından takip edildim. Kantinde öğrencimle yaptığım sohbete kulak kabartan polis, fakülte koridorlarında ve yerleşke içerisinde peşimiz sıra iz sürdü. Takipçimizi fark edip şikâyet etmek üzere karakola giderken ise yolumuz polis tarafından silah zoruyla kesildi, tehdit edildik ve şikâyetçi olacağımız şahıs yanımızdan alınarak kaçırıldı.

İnanılması zor bu olayı mümkün olduğunca anlaşılır kılabilmek için biraz daha detaylı anlatayım. Buna, akıllara gelmesi muhtemel bir soruya yanıt vererek başlamak yerinde olacaktır. Böylesi bir olaydan haberdar olan herhangi birinin “polis durduk yerde kimseyi takip etmez, kim bilir neler yapmışlardır” dediğini duyar gibiyim. Zaten işin trajikomik yanı da bu sorunun yanıtında gizli. Kim bilir neler yapmıştık? Anlatmaya buradan başlayayım.

Mağdura takip, tacizci saldırgana koruma

Geçtiğimiz hafta içinde ODTÜ yerleşkesinde bir taciz ve şiddet olayı yaşanmıştı. Yabancı uyruklu bir öğrenci, bir kadın öğrenciyi taciz etmiş, buna müdahale etmek isteyen Y.A. isimli bir diğer öğrenciyi de darp ederek yaralamıştı.

Eğitim-Sen ODTÜ İşyeri Temsilciliği olarak, yerleşkede yaşanan taciz ve şiddet olaylarına müdahale etmek konusunda sorumluluk hissediyoruz. Bu nedenle, işyeri temsilcilerinden biri olarak, darp edilen öğrencimizi yaşananlar hakkında bilgi vermesi için görüşmeye davet ettim.

Y.A. ile çalışmakta olduğum fakültenin kantininde görüştük ve olay hakkında bir süre sohbet ettik. Mesai saatini doldurduğumuz ve personel servislerinin hareket saati yaklaştığı için sohbetimize yolda devam etmek üzere fakülteden ayrıldık. Ancak bu süre boyunca tanımadığımız bir kişi tarafından takip edildiğimizi fark ettik. Kısa bir süre önce saldırıya uğramış olan öğrencimizin güvenliğinden endişe etmem nedeniyle bizi takip eden kişiyi durdurdum,  kim olduğunu ve bizi neden takip ettiğini sordum. Şahıs, önce öğrenci olduğunu iddia etse de, akademik personel olduğumu beyan etmem üzerine polis olduğunu ve okuldaki “yabancı öğrencilere yönelik bir tehdit” nedeniyle Y.A.’yı takip ettiğini söyledi. Polisin anlaşılması zor bu açıklamasını tercüme etmek gerekirse, taciz ve şiddet mağduru öğrenciler potansiyel suçlu sayılarak peşlerine hafiye takılmış, tacizci saldırgan ise korumaya alınmıştı.

Peki, polis neden böyle bir şey yapar? Bunun asla kabul edilemeyecek bir yanıtı olduğu kanaatindeyim: saldırıya uğrayan Y.A.’nın sosyalist bir öğrenci olması. Polisin nazarında muhalif öğrenciler tacizci saldırganların dahi kendilerinden korunması gereken potansiyel suçlular olarak görülüyorlar.
Tahmin edileceği üzere, öğrencilerin ve akademik personelin böylesi bir haksızlığa sessiz kalması beklenemezdi. Nitekim böyle de oldu; çevrede bulunan öğrenciler kısa süre içerisinde toplanarak, polise tepki göstermeye başladılar. Olayın kontrol edilemez biçimde büyümesini engelleme sorumluluğu hissederek, polisten bulunduğumuz yerden uzaklaşmasını ve kampusu terk etmesini istedim. Bunun üzerine şahıs olay yerinden uzaklaştı. Biz ise, üniversite yetkililerini durumdan haberdar etmek ve şikâyetçi olmak üzere öğrencimle birlikte rektörlük binasına yöneldik.

Rektörlük binasına vardığımızda, ne tesadüftür ki, bizi takip eden polisin de buraya girdiğini gördük. İlginçtir, yakayı ele veren polis soluğu rektörlük binasında almıştı! Burada bulunan üniversite yetkililerini öğrencimize ve akademik personele yönelik bir tehdit olabileceği konusunda uyararak, yaşanan olay ve bizi takip eden şahsın kimliği hakkında tutanak tutulmasını talep ettik. Rektörlük yetkilileri, takip eden kişi polis olsa dahi ortada yasal olmayan bir durum olduğunu ve talebimizin haklı olduğunu belirterek gerekli işlemleri yerine getirdiler. Bu işlemler devam ederken, polis önce üniversiteye bir öğrencinin yardımıyla girdiğini, daha sonra ise kimseden yardım almadan, kendi ifadesiyle “minibüsle kaçak olarak” girdiğini söyledi. Aynı şahıs, gene bu işlemler devam ederken, bir kadın öğrenciye de hakaret etti. Ancak yaşadıklarımız bunlarla da sınırlı kalmadı.

Kampusta hafiye, sokakta eşkıya

Üniversite yetkilileri, olay kendilerine intikal eder etmez, en yakın polis merkezini haberdar etmiş ve şahsın yerleşke çıkışında teslim alınması talebinde bulunmuşlardı.

Olayla ilgili tutanak tutulması işleminin ardından, üniversiteye ait iki resmi hizmet aracıyla yola koyulduk. Biz şikâyetçi olmak üzere karakola gidiyorduk, hafiye ise yerleşkenin A4 kapısında meslektaşlarına teslim edilecekti. Ancak, yerleşke çıkışına vardığımızda şahsı teslim almak üzere gelen herhangi bir polis aracı yoktu. Üniversite personeli, amirlerini bu durumdan haberdar ettiler ve gelen talimat üzerine bizi ve şahsı karakola götürmek üzere yola devam ettiler.

Şikâyetçi olmak üzere gittiğimiz polis merkezine varmak üzereydik ki, inanılması zor bir olay daha yaşandı. İçinde bulunduğumuz araçların önü sivil bir otomobil tarafından kesildi ve araçtan sivil giyimli silahlı kişiler indi. Bu kişilerden biri elinde bulunan silahı, namlusuna mermi sürdükten sonra, üzerimize doğrultarak ve bağırarak araçlardan inmemizi söyledi. Şikâyetçi olduğumuz kişiyi kendi araçlarına bindirmek isteyen bu kişinin yanına giderek kim olduğunu sordum ve “polisim” yanıtını aldım. Kimliğini göstermesini istemem üzerine ise cüzdanını çıkartarak polis kimliğini gösterdi. Anlaşılacağı üzere, kampusta hafiyelik yapan polis sokakta eşkıyalığa soyunmuştu. Bu kişiler, şikâyetçi olacağımız polisi de yanlarına alarak uzaklaştılar. Bir başka ifadeyle, polis inanılmaz bir mesleki dayanışma örneği göstererek arkadaşlarını kaçırmıştı.

“Devletle uğraşılmaz”

Maceramızın son perdesi, hem bizi takip eden polisten hem de silah zoruyla yolumuzu keserek onu kaçıran polislerden şikâyetçi olmak için gittiğimiz karakolda sahnelendi. “Kimi kime şikâyet ediyorsun” diyenler yerden göğe kadar haklılar! Zira polis dayanışması karakolda da devam etti. Bizi ve takipçi polisi karakola götürmekle görevlendirilen üniversite personeli, karakola girmeden önce “ne olursa olsun biz de şikâyetçi olacağız” demelerinde rağmen, kapalı bir kapının ardında polisle yaptıkları kısa görüşmenin ardından şikâyetçi olmayacaklarını söylediler. “Neden?” diye sorduğumuzda ise “Açık söyleyelim arkadaşlar, şikâyetçi olmamamız için baskı gördük. Çoluğumuz çocuğumuz var… Devletle uğraşılmaz” yanıtını aldık. Devletin memuru, devletin memurunun gözünü korkutmuş, böylelikle devletle uğraşılmaması gerektiği sonucuna varılmıştı.

Ben ve mağdur öğrencilerimiz yukarıda aktardıklarımın tamamını ve fazlasını içeren şikâyetlerimizi yaptıktan sonra, gece yarısına kadar beklemek durumunda bırakıldığımız karakoldan ayrılabildik.  Evlerimize vardığımızda ise meslektaşları tarafından kaçırılan zehir hafiyenin ortaya çıktığını; benden ve öğrencilerimizden değil ama kendisini, kendi rızasıyla ve üniversiteye ait resmi hizmet aracıyla karakola götüren üniversite personelinden şikâyetçi olduğunu öğrendik.

Üniversite polisin olmadığı yerdir

ODTÜ’de ve diğer üniversitelerde yaşananlar, polisin buradaki varlığının üniversitenin idari ve akademik özerkliğini, kampüs barışını ve üniversite bileşenlerinin güvenliğini tehdit ettiğini açıkça göstermektedir.

Bunun da ötesinde, tarihsel bir kurum ve kavram olarak üniversitede ne polisin, ne jandarmanın, ne de özel güvenliğin yeri kesinlikle yoktur. Bu türden bir kuvvetin yerleşkeye attığı her adım üniversiteye tecavüzdür.

“Polisin olmadığı yerde güvenliği kim sağlayacak?” sorusunun yanıtını da verelim. Şimdilik polisin üniversitelerden çekilmesi yeterli, huzur kendiliğinden gelecektir. Gerçek anlamıyla özerk bir üniversite ise kendi kampus barışı mekanizmasını zaten yaratacaktır.

Teslim olmayacağız

Eğitim ve bilim emekçileri ile üniversite öğrencilerine silah doğrultulmasının sembolik bir anlamı da olduğu kanaatindeyiz. Birileri ellerimizi havaya kaldırıp teslim olmamızı bekliyor.

Teslim olmayacağız!

Bir eğitim ve bilim emekçisinin kapısına astığı için ceza aldığı afişte söylediğimiz gibi “insan, toplum ve doğa yararına” düşünce ve bilgi üretmeye devam edeceğiz.

Üniversite teslim olmayacak!

Ne polise, ne piyasaya…

Mehmet Mutlu -www.kolektifler.net
(Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Araştırma Görevlisi
Eğitim-Sen ODTÜ İşyeri Temsilcisi )

Ankara’da metro yine başka bahara!

Ankara metrosu için vagon üretecek ihaleyle ilgili tartışma bir türlü bitmiyor. Birçok şikayet ve itirazın ardından işi üstlenen Çinli CSR Electric Locomotive Şirketi’yle ilgili çıkan mahkeme kararı, ihalenin iptalini gündeme getirebilir. Ankara metrosu için alınacak vagonlara iptal gündemde…

İhale yapıldıktan sonra, Çinli firmanın vagonların güvenliğiyle ilgili belgeleri ihale komisyonuna dahi sunmadığı iddia edilmişti. Başta ihaleye katılan firmalardan İspanya merkezli Y Auxiliar De Ferrocarriles SA firması olmak üzere sonuca itirazlar gelmişti.

Güvenli değil

Şirketin vagonların güvenliğiyle ilgili belgeleri sunmadığının belirlenmesi üzerine ilgili firmalar, konuyu yargıya taşımıştı. İtirazları haklı bulan Ankara Bölge İdare Mahkemesi, Çinli CSR Electric firmasının kazandığı ihaleyle ilgili ‘yürütmeyi durdurma kararı’ aldı ve Kamu İhale Kurulu’ndan ‘Gereğinin yapılmasını’ istedi. Mahkemenin aldığı karar sonrasında daha önce tartışmalı bir şekilde ‘İhaleye devam kararı’ alan Kamu İhale Kurulu’nun ‘Hukuki zorunluluk’tan ihaleyi iptal etmesi bekleniyor.

3 firma teklif vermişti

Ankara Metrosu’nun en önemli ayaklarından olan 324 metro aracı alım ihalesinde 3 firma teklif vermiş, Metro vagon ihalesini Çinli CSR Electric Locomotive kazanmıştı.İhalede Çinli firmanın teklifi 391 milyon dolar olmuştu.

(Ajanslar)

Çernobil’in tanıkları “Çernobil Haftası”nda Türkiye’de

Avrupa Çernobil Ağı’nın bir parçası olan ve geçtiğimiz yıl nukleersiz.org’u hayata geçiren Yeşil Düşünce Derneği, 22-27 Nisan 2013 tarihleri arasında düzenleyeceği ‘Çernobil Haftası’ etkinlikleri çerçevesinde, The Association for International Education and Exchange (IBB)’in katkılarıyla Çernobil Kazası sırasında çalışmış ‘‘tasfiye memurlarını’’ deneyimlerini paylaşmaları için Türkiye’ye getiriyor.

Etkinliklere destek olan kurumlar arasında Küresel Eylem Grubu, Sinop Çevre Platformu, Mersin Nükleer Karşıtı Platform, Çevre İçin Hekimler Derneği, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi, Greenpeace Akdeniz ile Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi bulunuyor.

Tasfiye Memurları Kimdir?

Bir benzeri daha olmayan Çernobil Felaketi’nden sonra, eski Sovyetler Birliği’nin emriyle 800,000 ‘tasfiye memuru’ felaketin yaşandığı alanda engelleme ve temizlik çalışmaları yaptı.

Aralarında askerlerin, itfaiyecilerin ve pilotların bulunduğu tasfiye memurları, canları pahasına santraldeki yangını söndürdü, radyasyona maruz kalan köyleri, yolları ve binaları temizlediler. Yerel halkı ve hayvanları tahliye ettiler.

Bütün bu işleri yaparken genellikle radyasyona karşı korumaları olmayan tasfiye memurlarının %90’ının üzerindeki kısmı engelli. Pek çoğu genç yaşlarda hayatlarını kaybetti.

20. yüzyılın son kahramanları bir hafta boyunca Türkiye’nin farklı şehirlerinde olacak.

Kimler Geliyor?

Nina Janchenko

Kendi kelimeleriyle ‘‘Çernobil isimli çok güzel bir bölgede’’ doğan ve büyütülen Nina Janchenko kazaya kadar eşi ve en büyük oğlu Andrew ile yaşıyordu.

Nina Janchenko, Jupiter isimli bir radyoda, eşi ise Çernobil Nükleer Santrali’nde mühendis olarak, çalışıyordu; oğulları anaokuluna gidiyordu. Kazanın yaşandığı gün hiç bir korkuları olmamış, günlük yaşamlarına devam etmişler; arkadaşlarıyla buluşmuşlar.

Hiç bir zaman Pripyat’ı terk etmek akıllarına gelmemişti. Ancak, aynı zamanda tasfiye memuru olan ve kazadan sonra engelli olarak hayatına devam eden babası, torunu için, gitmelerinde ısrar edince şehri terk etmişler. Ancak Kiev’e vardıklarında kazanın gerçek boyutlarından haberdar oldular…

1989 yılında Nina Janchenko ‘‘Ukrayna Çernobil Birliği’ni’’ kurdu.

Mykola Bakieiev

9 Mayıs 1953’te doğan Albay Mykola Bakieiev, kazanın yaşandığı dönemde MI-6 helikopter pilotuydu.

Çernobil Felaketi’nden sonra gerçekleştirilen temizlik çalışmalarında, 2 Haziran ile 7 Haziran 1986 tarihleri arasında çalıştı. Görevi Çernobil Nükleer Santrali’nden farklı noktalara yük taşımaktı.

Her inişten sonra helikopter pistleri yenileniyordu. Kullandığı helikopter bir ay içerisinde sadece iki hafta kullanılmasına rağmen emekli edildi.

Kendisi de 1993 yılında sağlık sorunları yüzünden emekliye ayrıldı.

Jurij Schumchenko

Eğer Çernobil Felaketi yaşanmasaydı, 1986 yılı, hayatının en güzel yılı olabilirdi.

1986 yılının Şubat ayında eşi ve çocukları ile birlikte Kiev’in 80 kilometre uzağında, iki odalı bir eve taşınmıştı. Yeni evini, eşini ve küçük kızını geçindirmek için ordudaki görevine daha da fazla asılıyordu.

Kazanın yaşandığı güne dair ılık bir bahar havası ve yoğun bir korku hatırlıyor.

10-25 Mayıs 1986 tarihleri arasında boşaltma bölgesinde, yangınları söndürdü ve radyasyona maruz kalan binaların

temizliğinde çalıştı. Boşaltma bölgesine girmek çıkmaktan daha kolaydı çünkü çıkarken geçilen her radyasyon kontrol noktasında güvenli sınırın çok üzerinde dozlar çıkıyordu.

Program:

23 Nisan 2013 –

Kırklareli – İğneada Ziyareti
Konuşmacılar: Nina Janchenko, Mykola Bakieiev ve Jurij Schumenko.

24 Nisan 2013 –

İzmir Ziyareti

Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 20 Mayıs Amfisi, Saat: 14.00- 16.00
Konuşmacılar: Nina Janchenko ve Doç. Dr. Raika Ulusoy (Çevre İçin Hekimler Derneği)

25 Nisan 2013 –

İstanbul, Basın Toplantısı ve Konferans

İstanbul Politikalar Merkezi, II. Salon, Saat: 11.00-13.00 Konuşmacılar: Nina Janchenko, Mykola Bakieiev ve Dr. Angelika Claussen (IPPNW Almanya Eski Başkanı)

Sinop Ziyareti

Meliha Kasım Oteli, Saat: 18.00- 20.00 Konuşmacılar: Jurij Schumenko.

Çernobil Felaketi Mağdurlarını Anma Etkinliği

Galata Kulesi, Saat: 19.30

26 Nisan-

Mersin Ziyareti

Mersin Ticaret ve Sanayi Odası, Konferans Salonu, Saat: 13.00- 16.00
Konuşmacılar: Nina Janchenko, Mykola Bakieiev, Hasan Kapıkıran (Mersin 68’liler Derneği Başkanı) ve Osman Yılmaz (Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Mersin Eş Sözcüsü).

Okul Ziyareti

Hisar Okulları, Kemerköy, İstanbul, Saat: 14.00-15.00

(Nükleersiz.org)

 

Nazım Hikmet’in çizgi filmleri seyirciyle buluşuyor

20. yüzyılın en büyük şairlerinden Nâzım Hikmet’in senaryolarını yazdığı Hanene Huzur Dolsun ve Sevdalı Bulut filmleri Canlandıranlar Festivali’nde ilk kez izleyiciyle buluşuyor.

Canlandıranlar Festivalinin resmi internet sitesi: canlandiranlar.com/

Nâzım Hikmet’in hayatının son yıllarında, SSCB’de yaşarken senaryosunu yazdığı ve üretim sürecine dahil olduğu bu kısa canlandırma filmler, şairin 111. doğum yıldönümü ve 50. ölüm yıldönümü olan 2013 yılında M. Melih Güneş’in araştırması sonucu 50 yılın ardından gün yüzüne çıktı.

Rus canlandırma sanatçıları Victor Nikitin ve Igor Nikolayev’in yönettikleri 1962 yapımı Hanene Huzur Dolsun Mir Domu Tvoemu ve Anatoly Karanovich ve Roman Kachanov’un yönettiği 1959 yapımı Sevdalı Bulut Vlyublennoe Oblako filmleri 24 – 28 Nisan’da İstanbul’da İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde, 16 – 19 Mayıs’ta ise Ankara’da Kore Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek Canlandıranlar Festivali’nde, Nazım Hikmet’ten Canlandırma Filmler başlığında ilk kez seyirci karşısına çıkacak.

24 Nisan’da Garajistanbul’daki açılış partisi ve Canlandıranlar Yetenek Kampı filmlerinin galası ile başlayacak Canlandıranlar Festivali, 28 Nisan’a dek İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde gerçekleşecek gösterimler, söyleşiler ve panellerle devam edecek. 16-19 Mayıs tarihleri arasında ise Ankara’ya konuk olacak.

Sevdalı Bulut

Nâzım Hikmet’in aynı adlı masalından uyarladığı Sevdalı Bulut filmi, onun büyük aşkı, son eşi Vera Tulyakova ile tanışmasına da vesile olmuştu. Nâzım o sıralar Moskova’da yaşamakta, Vera ise çizgi film stüdyosu Soyuzmultfilm’de redaktör olarak çalışmaktadır. Vera bir Arnavut masalından çocuklara yönelik bir film yapmakla görevlendirilir ve bunun için Nâzım’ın danışmanlığını rica eder. Nâzım Vera’ya danışmanlık yapmak yerine yepyeni bir senaryo teklifinde bulunur ve ertesi gün elinde Sevdalı Bulut çizgi filminin senaryosuyla stüdyoya gelir. Vera ile Nâzım’ın büyük aşkı işte böyle başlar.

Hanene Huzur Dolsun

Hem çocuklara hem büyüklere yönelik bir canlandırma film olan Hanene Huzur Dolsun, M. Melih Güneş’in ifadesiyle “Nazım Hikmet’in barış mücadelesinde yaptığı en önemli işlerden biri”dir. Bir yüzyıl boyunca insanın var ettiği her şeyi yok eden savaşa, yine insanların elbirliği ile dur denebileceğini anlatır.

Her iki filmi gün yüzüne çıkaran M. Melih Güneş, çizgi filmci ve karikatürist Tan Oral ile İstanbul’da, Anadolu Üniversitesi Çizgi Film Bölüm Başkanı Fethi Kaba ve İletişim Yayınları editörü, yazar ve senarist Levent Cantek ile Ankara’da, gösterimlerin ardından gerçekleşecek sunumlara konuk olacak. Sunumların moderatörlüğünü Berna Gençalp üstlenecek.

Türkiye’den Canlandırmalar

Canlandırma sinemasının en güzel örneklerini Nisan’da İstanbul’a Mayıs’ta ise Ankara’ya taşıyacak Canlandıranlar Festivali’nde A.B.D., Hırvatistan, Tunus, Portekiz, Mısır, Çin, Brezilya, Rusya, Yunanistan, Bulgaristan, Polonya, Güney Kore ve İngiltere’nin yanı sıra Türkiye’den filmler de perdeye yansıyacak.

Festival’in Türkiye’den canlandırmalara odaklandığı bölümde farklı dönemlerden farklı teknikler kullanılarak üretilmiş on beş film bulunuyor. Tan Oral’ın 1970 yapımı sansürlü filmi Sansür ve Meral ve Cemal Erez’in iktidar ve iktidardakilerin öyküsünü anlattığı Satranç’ın yanı sıra, 2000’li yılların genç ve başarılı canlandırmacıları Ayçe Kartal, Akile Nazlı Kaya, Denizcan Yüzgül, Gökhan Okur, Turgut Akaçık, Gökhan Okur ve Ahmet Şerif Yıldırım’ın filmleri Türkiye’de canlandırma sinemasına toplu bir bakış atmak isteyenleri bekliyor olacak. Bu bölümdeki filmlerden Turgut Akaçık’ın yöenttiği Osman, ilk kez Canlandıranlar Festivali’nde izleyici karşısına çıkacak.

Canlandıranlar Derneği tarafından, Puruli Kültür Sanat’ın işbirliğiyle gerçekleştirilen Canlandıranlar Festivali’ni 24 – 28 Nisan’da İstanbul’da İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde, 16 – 19 Mayıs’ta ise Ankara’da Kore Kültür Merkezi’nde ücretsiz takip edebilirsiniz.

(t24)

Yeşiller/Sol: “Halk Sağlığı Tehdit Altında! “

Yeşiller ve Sol Gelecek geçtiğimiz günlerde peşpeşe önce Mersin, hemen ardından da Tekirdağ ve Manisa’da ortaya çıkan GDO’lu pirinçlerin ülkeye yasadışı yollarla sokulması ile ilgili yazılı bir basın açıklaması yayınladı.

GDO’lu pirinçlerin halk sağlığını tehdit ettiği vurgulanan açıklamada Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’in el konulan pirinç ile ilgili açıklamaları da eleştirilerek, “Önemli olan ürünün çeşidi değil, çeltik ya da pirinç, yurda girişi Biyogüvenlik Kanunu ile yasaklanan GDO’lu gıda olmasıdır” denildi.

Basın açıklamasının tam metni şu şekilde:

Halk Sağlığı Tehdit Altında!

Geçtiğimiz günlerde ortaya çıkarılan GDO’lu pirinçler halk sağlığını tehdit ediyor.

Mersin’den Türkiye’ye sokulan GDO’lu pirinçlerin ardından Tekirdağ’dan benzer bir haber geldi, derken Manisa’da da 8 ton pirince “GDO şüphesi” ile el konuldu.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’in, Mersin Limanı’nda yakalanan ve GDO’lu olarak üretildiği öne sürülen pirincin GDO’lu olmadığını, söz konusu ürünün de pirinç değil çeltik olduğunu söylemesi konuya açıklık getirmek yerine vatandaşın aklını daha da karıştırdı.

Önemli olan ürünün çeşidi değil, çeltik ya da pirinç, yurda girişi Biyogüvenlik Kanunu ile yasaklanan GDO’lu gıda olmasıdır.

Analiz için numune alınma esnasında uygun numune alımı geçekleşmemiş ve Bakan’ın iddia ettiği gibi, aynı konteynırda daha önceden GDO’lu soya taşınmış ise, yapılan analizde, sadece bunun kalıntısıyla temas eden pirinç ya da çeltikten alınan numunenin üzerine yapışan (bulaşan ) soyadaki GDO tespit edilir. Analiz esnasında bunun pirinçte mi, iddia edildiği gibi soya da mı olduğu tespit edilemez. Ancak tonlarca pirincin sadece konteynırın iç çeperinde artık kalmış soyadan etkilenerek GDO’lu olması beklenemez. Dolayısıyla bu çok düşük olasılığın pek de gerçekçi olmadığı aşikârdır.

GDO, hastalık gibi aynı ortamda bulunduğu başka bir ürüne bulaşarak genetiğini değiştirmez laboratuvar koşullarında titiz çalışmalar sonucunda GDO elde edilir.

Bir canlıya genellikle farklı türlerden olmak üzere biyoteknolojik yöntemler kullanılarak bir veya daha çok genin aktarımıyla elde edilen yeni canlı, “Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO)” olarak tanımlanır. Canlılar üzerinde yapılan bu değişiklikler; canlı sağlığı, biyolojik çeşitlilik, ekolojik dengenin bozulması, ekonomik bağımlılık, canlıların yaşam hakkının elinden alınması ve canlılar üzerinde mülkiyet hakkı tanınması gibi önemli tehdit ve riskler oluşturur. GDO’ların, gıda olarak kullanıldığında antibiyotiklere karşı dayanıklılık geliştirme, insan ve hayvanda toksik ya da alerjik etki yapma gibi insan sağlığına karşı olumsuz etkileri vardır.

Söz konusu pirinci ithal edenlerin şu anda gözaltında olmaları olumludur, ama yeterli değildir. Yapılan açıklamalar tatmin edici olmadığı gibi Hükümeti de işlenen suçun siyasi ve etik sorumluluğundan kurtarmaz. Eğer bu pirinçler piyasaya dağıtılmışlarsa halk sağlığı ciddi tehdit altındadır.

Doğanın ve yaşamın savunucusu Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, GDO’lu pirinç skandalında hükümeti şeffaf olmaya ve kamuoyunu doğru bilgilendirmeye, halk sağlığını tehdit eden bu duruma müdahale etmeye, benzer olayların yaşanmaması için gereken önlemleri almaya davet ediyoruz.

Sevil Turan – Arif Ali Cangı

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri”

Aynı fabrikada 3 günde 2 iş cinayeti

0

Kaptan Demir Çelik fabrikasında 3 günde ard arda 2 iş cinayetinin yaşandığı öğrenildi.

Tekirdağ’ın Marmara Ereğlisi ilçesinde bulunan Kaptan Demir Çelik fabrikasında iş kazası yaşandı. Bir işçinin hayatını kaybettiği iş kazası işveren tarafından gizleniyor.

Fabrikayı aradığımızda Santralde çalışan Ayşe ismindeki görevli gazetemize “konu hakkında bilgisinin olmadığını” söylüyor. Fakat fabrikada çalışan işçiler iş kazasının olduğunu, ölen işçinin isminin Atıf Üzülmez olduğunu ve iş kazasının Cumartesi günü yaşandığını anlatıyor.

İş dergisi Fortune’nun 2009 yılındaki “Türkiye 500” çalışmasında ilk 50’ye giren şirketler arasında yer alan Kaptan Demir Çelik’te son olarak dün gece gerçekleşen iş cinayetinde Gürkan Yaman isimli işçi yaşamını yitirdi. Kaynar suyun içine düşerek hayatını kaybeden Yaman’ın yanı sıra önceki gün bir işçinin daha yaşamını yitirmişti.

(sol)

Avrupa Birliği, Fazıl Say kararına tepkili

Piyanist ve besteci Fazıl Say’ın ‘halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağıladığı’ iddiasıyla yargılandığı davada 10 ay hapis cezası alması, Brüksel ve Berlin’de tepkiyle karşılandı.

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton’ın sözcüsü mahkeme kararının kaygı verici olduğunu söyledi. Sözcü, “Türkiye’nin ifade özgürlüğünü dikkate alması önemlidir” dedi.

Almanya Yeşiller Partisi Eş Sözcülerinden Açıklama

Almanya Yeşiller Partisi eş başkanları Claudia Roth ve Cem Özdemir de konuyla ilgili bir açıklama yayınladılar. Açıklamada, “Fazıl Say’ın bazı görüşleri Türkiye’ye uymasa da bu görüşlerin demokratik ilkeler çerçevesinde dile getirilmesi, ifade hürriyeti kapsamında güvence altında olmalıdır” denildi.

Erdoğan: “Bizi bu konularla meşgul etmeyin”

Öte yandan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AKP TBMM Grup Toplantısı’nın ardından salondan ayrılırken gazetecilerin sorularıyla karşılaştı.

Başbakan Erdoğan, piyanist ve besteci Fazıl Say‘ın 10 ay hapis cezasına çarptırılmasıyla ilgili soruyu “Onlarla bizi meşgul etmeyin” şeklinde yanıtladı.

Egemen Bağış: “Bu karar AB üyeliği açısından çok hayırlı olmadı”

AB Bakanı Egemen Bağış

Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış ise istanbul’da İsveç Yabancı Gazeteciler Derneği’ni kabulü sırasında  Fazıl Say’a dine hakaretten verilen hapis cezasıyla ilgili yaptığı değerlendirmede, ‘Ben daha evvelden de söylemiştim. ‘Keşke yargımız bu sanatçının attığı adımları saçmalama özgürlüğü çerçevesinde değerlendirseydi’ diye bir mesajım olmuştu’ dedi ve şu andaki durumun ne Türkiye için, ne Fazıl Say için, ne Türkiye’nin imajı için, ne de Türkiye’nin AB süreci için ‘çok hayırlı olmadığını’ dile getirdi.

(Deutsche Welle, T24, Euractiv)

 

 

 

 

Zamanaşımına 1 gün kala Özal için dava

8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümüne ilişkin, emekli Tuğgeneral Levent Ersöz hakkında hazırlanan iddianame, Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi. Zamanaşımına bir gün kala açılan davada Ersöz, “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” ile yargılanacak.

Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümüne ilişkin“Ergenekon” davası sanığı emekli Tuğgeneral Levent Ersöz hakkında hazırlanan iddianame, Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesince kabul edildi.

Mahkemenin, Özal’ın ölümüne ilişkin soruşturma yürüten TMK’nin 10. maddesiyle görevli Cumhuriyet Savcısı Kemal Çetin’in hazırladığı iddianameyi kabul etti. Ancak mahkeme, henüz duruşma gününü belirlemedi.

İddianamede Ersöz, 765 sayılı TCK’nın “Cumhurbaşkanına suikasta” ilişkin 156. maddesi kapsamında suçlandı. İlgili maddede şöyle: “Reisicumhur hakkında suikastta bulunanlarla, buna teşebbüs edenler fiilleri teşebbüsü tam derecesinde ise ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasıyla, nakıs ise müebbet ağır hapis ile cezalandırılır.”

Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümüne ilişkin Ergenekon davası sanığı emekli Tuğgeneral Levent Ersöz hakkında hazırlanan iddianamede, “Turgut Özal, 17 Nisan 1993’te 5 ülkeyi kapsayan 12 günlük Türkistan gezisinden sonra şüpheli bir şekilde vefat etmiştir” denildi.

TMK’nın 10. maddesiyle yetkili Cumhuriyet Savcısı Kemal Çetin’in hazırladığı ve Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesinin, Özal’ın 20. ölüm yıl dönümünden bir gün önce kabul ettiği iddianamede, Semra Özal ve Ahmet Özal ise “müşteki” olarak yer aldı.

(Ajanslar)