Ana Sayfa Blog Sayfa 4341

Avustralya’da “İklim Mültecisi” tartışmaları başladı

İklim değişikliği haberleri ve tartışmalarında başı çekmeye devam eden Avustralya şimdi de bölgedeki diğer ülkelerde iklim değişikliğinden etkilendiği için evlerini terk etmek zorunda kalacak insanlara verilmesi gereken statüyü tartışıyor.

Fotoğraf: Mike Bowers / The Global Mail

Guardian’dan Bernard Lagan’ın haberine göre Dünya CO2 salımları sıralamasında yıllık 399 milyon tonla şu an da 16. Sırada bulunan ve yeni kömür projeleri ile bu ligde başa güreşme konusunda kararlı olduğu görülen Avustralya bir yandan da iklim değişikliğinin getirdiği olumsuz etkileri en çok hisseden ülkelerden  birisi olarak öne çıkıyor. Ülkeyi vuran şiddetli kuraklık ve aşırı sıcak dalgaları günlük yaşamı ve gıda üretimini olumsuz etkilerken, konuyla ilgili yeni bir gelişme, iklim değişikliğinin Avustralya için getirdiklerinin sadece ülke sınırları içindekilerle sınırlı olmadığını ortaya koyuyor.

Pasifik Okyanusu’nda bulunan irili ufaklı birçok ada devletinin iklim değişikliğinden en sert etkilenecek ülkeler oldukları uzun zamandır bilinen bir gerçek. Avustralya Mülteci Konseyi başkanı Phil Glendenning‘in, bu etkiye açık ülkelerden birisi olan Kiribati’ye gerçekleştirdiği ziyaret iklim mültecisi tartışmalarını da beraberinde getirdi. Ülkenin durumunu gören Glendenning Avustralya’nın yakın gelecekte iklim değişikliğinin getirdiği deniz seviyesi artışları nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalacak binlerce yeni mülteciyle karşı karşıya kalacağını ve eğer kanunlar bu insanları kabul edecek şekilde düzenlenmezse bir insanlık dramı yaşanacağını söylüyor.

Glendenning’in ziyaret ettiği Pasifik ülkesi Kiribati, deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 2 metre olan bir takım ada devleti.  33 mercan adasından 100,000 kişilik bir nüfusa ev sahipliği yaparken iklim değişikliği ülke üzerindeki birçok olumsuz etkiyi çoktan hissettirmiş durumda. Yükselen sular, kısıtlı olan tatlı su kaynaklarını tehdit ediyor ve değişen yağış rejimleri ve azalan yağış miktarları tarımsal üretimi sıkıntıya sokuyor.  51,000lik nüfusu ile ülkenin nüfusunun yarısından fazlasını barındıran Tarawa şehri ise Kiribati’deki yaşam koşullarının en iyi anlaşılabileceği yerlerden birisi. Kilometre kareye 5200’den fazla insanın düştüğü Tarawa bu yoğunlukla Londra’yı yakalamış durumda. Üstüne üstlük bu nüfusunun 17 sene içerisinde iki katına çıkması bekleniyor ama 17 sene içerisinde Tarawa’da artmayacağı bilinen tek şey yaşanabilecek alan, çünkü sular yükseliyor.

Ülkenin başkanı Anote Tong halkına “başı dik bir göç” gerçekleştirmeleri gerektiğini söyleyerek kaçınılmaz sona işaret etti. Daha yüksek ortalama rakıma sahip Fiji’den 3000 hektar tarım alanı satın alabileceklerini de açıklayan Tong yine de bunun sadece kısa vadeli bir çözüm olacağının bilicinde olarak “hayatta kalmak istiyorlarsa, buradan gitmek zorundalar” diyor.

İşte bu manzarayı gören Avustralya’lı Glendenning ülkesini bekleyen mülteci akınının farkında. “Bu insanlar inançları, ırkları ya da başka bir özellikleri nedeniyle yerlerini değiştirmiyorlar. Bu nedenle mevcut mülteci kanunlarının dışında kalıyorlar ama öyle ya da böyle iklim değişikliği bu insanları evlerinden edecek ve yeni yerler bulmaları gerekecek” diyerek Avustralya’yı harekete geçmeye çağıran Glendenning’in başlattığı bu girişim henüz emekleme aşamasında ve yaklaşan seçimler öncesi herhangi bir resmiyete kavuşması beklenmiyor. Ancak kesin olan şu ki deniz seviyelerinin yükselmesi ile birlikte Avustralya gibi ülkeler mülteci sorunlarıyla çok daha fazla karşılaşacak ve iklim mültecileri sorunlarını çözmek için mevcut kanunlarından değişikliğe gitmek zorunda kalacaklar.

Haber: Bora Kabatepe

(Yeşil Gazete, Guardian)

Sırbistan-Kosova görüşmeleri sonuçsuz kaldı

0
Avrupa Birliği’nin arabuluculuğunda 9’uncu kez görüşen Sırbistan ve Kosova Başbakanlarının, iki ülke arasındaki ilişkileri normalleştirme çabaları sonuçsuz kaldı.

Sırbistan Başbakanı İvitsa Daçiçve Kosova BaşbakanıHaşim Taçi‘yi dün 14 saat boyunca anlaşmaya zorlayan AB Dış İlişkiler veGüvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton, taraflar arasındaki görüş farkının“çok dar ve sığ olduğunu” söyledi.

Ashton, gece boyunca süren müzakerelerin ardından yaptığıaçıklamada, Sırbistan-Kosova görüşmeleriyle ilgili raporunu gelecek hafta başında AB dışişleri bakanlarına sunacağını belirterek, taraflardan“kalan saatleri” iyi değerlendirmelerini istedi.

Başarısız görüşmelerin ardından taraflar birbirini suçlarken Kosova Başbakanı Taçi, daha önceki turlarda da olduğu gibi Belgrad yönetiminin anlaşmayı reddettiğini söyledi. Sırbistan Başbakanı Daçiç ise Kosova’yı BM üyeliğini kabul ettirmek dahil çok fazla şart ileri sürerek anlaşmayı dinamitlemekle itham etti.

Sırbistan, AB’nin 8’inci tur görüşmelerin ardından taraflara sunduğu“uzlaşma önerilerine” kırmızı ışık yakmıştı. Ashton, bunun üzerine AB üyelerine sunacağı raporu erteleyerek tarafları son kez buluşturmuştu. Ancak Belgrad ve Priştine yönetimlerinin Kosova’nın kuzeyindeki Sırp azınlığın geleceği konusundaki derin görüş ayrılıkları müzakereleri tıkıyor.

Sırbistan, bağımsızlığını tanımadığı Kosova’daki Sırp belediyelerinde eğitim, sağlık ve yargı gibi paralel “kamu” kurumlarından feragat için Kosova’nın tam otonomiye rıza göstermesini istiyor. Böyle bir adımın ülkeyi böleceğinden endişelenen Kosova yönetimi ise Sırp azınlığa, anayasanın müsaade ettiğinden daha fazla hak tanıyamayacağını belirtiyor.

AB Komisyonu, Belgrad ve Priştine’nin ilişkileri normalleştirmeleri halinde her iki ülkenin AB katılım müzakerelerine başlamasının yolunu açacak. Aksi halde, engel çıkaran tarafı, AB üyelik yolunu tıkamak suretiyle uzlaşmaya zorlayacak.

(Ajanslar)

ABD’de patlama: En az 60 ölü

ABD’de Boston’daki patlamalar ve zehirli mektup olaylarının ardından Teksas’ta bir gübre fabrikasında patlama meydana geldi. Patlamada en az 60 kişinin öldüğü duyuruldu.
Yerel televizyon kanalı KWTX televizyonu, Waco bölgesinin kuzeyindeki West kasabından bulunan West Fertilizer isimli gübre fabrikasında, yerel saat ile 19.50’de meydana gelen patlamada en az 60 kişinin öldüğünü bildirdi.

Patlamaya neyin sebep olduğu henüz bilinmezken yüzlerce kişinin de yaralandığı ifade edildi.

İtfaiye ekiplerinin patlama sonucunda çıkan yangını kontrol altına almaya çalıştığı kaydedildi.

(Ajanslar)

İklim Değişikliği gıdamızı nasıl tehdit ediyor?

John Vidal‘in Guardian’da 13 Nisan’da yayınlanan makalesini Yeşil Gazete’nin Gönüllü Çevirmenlerinden Bora Kabatepe‘nin çevirisi ile sunuyoruz

***

İklim değişikliği siyasi istikrarsızlığı körüklemeye devam ederken gıda güvenliği üzerindeki endişeler de artıyor. Araştırmalar konunun kötüye gideceğini gösterirken, dünyanın farklı bölgelerdeki riskleri inceliyoruz.

Mali’deki bir tahıl kooperatifinin başında bulunan Souaibou Toure. Fotoğraf: Tadej Znidarcic

Tunuslu sokak satıcısı Mohamed Bouazizi 2010 yılının 17 Aralık günü kendisini ateşe verdiğinde, yaşadığı bölgede bulunan baskıcı yönetimi ve kötü muameleyi protesto etme amacındaydı. Ama bir dizi yeni araştırma gösteriyor ki, peşisıra gerçekleşen ve sonrasında Arap Baharı olarak adlandırılan bu ayaklanmaların temel sebeplerinden birisi de gıda güvenliği.

Kuraklık, yükselen ekmek fiyatları, gıda ve su sıkıntıları Orta Doğu’da birçok bölgeyi hareketlendirmişti. Washington merkezli Centre for American Progress araştırmacıları, halihazırda gergin olan bölge ilişkilerinin gıda kıtlıkları ve diğer çevresel sorunlar nedeniyle daha da kötüye sürüklendiğini söylüyor. Observer’da 13 Nisan tarihinde çıkan bir habere göre gıda fiyatları yükselmeye devam ederken ve alışılageldik tarım yöntemleri değişen iklim nedeniyle sekteye uğrarken, dünyanın benzer krizlere hazırlıklı olması gerekiyor.

Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı yetkililerinden Richard Choularton “(Gıda sorunlarıyla ilgili) bu manzara karşımıza çıkmaya devam ettikçe daha fazla siyasal belirsizliğe ve dengesizliğe hazırlıklı olmak gerek” diyor. “20 yıl öncesine göre değişen şey şu: Bugün iklim değişikliği nedeniyle risk altında bulunan bölgelerde çok daha fazla insan yaşıyor. Bugün sellerden, susuzluktan ve fiyat artışlarından en çok etkilenmesi beklenen kurak ve yarı-kurak bölgelerde yaşayan toplam nüfus 650 milyon.

“Afrika Boynuzu (Etiyopya, Somali, Eritre ve Cibuti’yi içine alan Doğu Afrika bölgesi) ve Sahel’de (Afrika’da Sahra çölünden, daha az kurak Orta Afrika bölgesine geçiş bölgesi olarak adlandırılabilecek, bozkırlarla kaplı kuşak) görülen krizlere alışmamız gerekebilir. Kuraklıklar artık daha sık karşımıza çıkacak. Araştırmalar 2050’ye kadar gıda güvenliği olmayanlara 200 milyon insanın, yetersiz beslenen çocuklara da 24 milyon çocuğun eklenebileceğini gösteriyor. Afrika’nın bazı bölgelerinde bu insanlık dramını zaten yaşıyoruz ve bu büyümeye devam ediyor. İklim değişikliği korkunç bir felaket” diye devam ediyor Choularton.

Mary Robinson İklim Adaleti Vakfı bu hafta Dubai’de büyük bir konferans düzenliyor. Bu konferansta sunulacak araştırmalar, artan kişi başı gelirler ve nüfusun, beraberinde doyuruluması gereken 2 milyar insanı getirerek, gıda fiyatlarını %40-50 seviyelerinde yukarıya taşıyacağını ortaya koyuyor. İklim değişikliği bu yükselişin üzerine ek olarak mısır fiyatını %50, buğday, pirinç ve yağlı tohumu fiyatlarını ise daha düşük oranlarda yükseltebilir.

“Nüfusun ve insanların alım gücünün yükseleceğini biliyoruz ama aynı zamanda ortalama sıcaklıkların artacağını ve yağış düzeninin de değişeceğini biliyoruz. Bugün tüm sektörleri daha yüksek sıcaklıklara hazırlamamız gerekiyor.” diyor Washington’daki Uluslararası Gıda Politikaları Araştırmaları Enstitüsü iktisatçısı Gerald Nelson.

Tüm araştırmalar, etkileri en sert hissedecek kesimin düşük gelirliler olacağını gösteriyor. İrlanda başkanı Robinson : “İklim değişikliği halihazırda dünyanın en yoksul ve zarar görmeye açık halklarının gıda ve beslenme güvenliği üzerinde bir domino etkisi yaratmaya başladı. Çocuklar arasında yetersiz beslenmenin 2050 yılına gelindiğinde %20 artacağı tahmin ediliyor. İklim değişikliğinin etkileri hakkaniyetsiz bir şekilde, tropik bölgelerde yaşayan ve zarar görmeye açık nüfus gruplarınca hissedilecek. Bu, iklim değişikliğinin adaletsizliği: en büyük zararı problemin ortaya çıkışında en az sorumluluğu olan ülkeler görecek”

Ancak Avrupa’dan ABD’ye hiçbir ülke yüzyılın geri kalanının gıda üretiminde yaratacağı büyük değişikliklerden kaçma şansına sahip olamayacak.

Dünya’nın önde gelen ekin araştırmaları gruplarından Cgiar’ın başında bulunan Frank Rijsberman : “Zengin ülkelerin iklim değişikliği karşısında bir rahatlık içinde olduğu göze çarpıyor. Ama anlamamız gereken şu ki dengesizlik, belirsizlik kaçınılmaz! Şu anda bile mülteci sayısında artış görüyoruz. Belki de insanlar botlara doluşup Avrupa’ya ve Amerika’ya hücuma kalkarsa onlar da uyanırlar.”

Şimdi bölge bölge yaşanması beklenen değişikliklere bir göz atalım:

Asya ve Okyanusya

Çin iklim değişikliğine karşı nispeten dirençli. Nüfusunun bu yüzyıl içerisinde 400 milyon kadar gerilemesi, böylece doğal kaynakları üzerindeki baskının hafiflemesi bekleniyor. Ayrıca istediği takdirde büyük ölçekli gıda satın alması yapabilecek ekonomik güce sahip.

Ancak her geçen gün daha fazla Çinlinin et ağırlıklı bir beslenme alışkanlığına geçmesi, asıl sorunun arazi kullanımı ve hayvan yemi konusunda olacağı anlamına geliyor. İklim değişikliği ayrıca ekinlerin geliştikleri yerler üzerinde de etkili olacak. Örneği Çin’in kuzey bölgelerindeki bazı alanlarda toprağın kuraklığı ve sıcaklığı nedeniyle buğday yetiştirmek zorlaşıyor.

Aşırı hava olayları, böcek istilası ve hastalıklar giderek artan bir şekilde ekin kayıplarına neden olacak. 2011’de yaşanan kuraklık tüm dünyadaki gıda fiyatlarının yükselmesine neden olduğunu hatırlatmakta fayda var.

İklim değişikliğinin Asya ve Okyanusya’da gıda üretimi üzerindeki etkisi

Kaynak: Met office, FAO. Grafik: Giulio Frigieri.

Grafik çevirisi: Her 5 insandan birisi Çin’de yaşıyor ve eğer sıcaklıklar tahmin edilen seviyede yükselirse 20 sene içerisinde Çin kendisini besleyemez hale gelecek. Çin iklim değişikliğinin gıda güvenliğine getireceği en kötü sonuçlarından kaçabilir, çünkü ekonomik gücü uluslararası piyasalardan gıda alımı yapmasına yetecek seviyede. Çin: Temel gıda arzı 2030 civarında yetersiz hale gelecek. Güneydoğu Asya: Vietnam, Kamboçya, Laos ve Tayland 2050’ye gelindiğinde 4-6 C sıcaklık artışıyla karşılaiabilir. Bölgede yetersiz beslenen çocuk sayısı 9-11 milyon kadar artabilir. Avustralya: Batı Avustralya 1970’le karşılaştırıldğında %15’lik bir yağış azalmasıyla karşı karşıya ve güneydeki  önemli tarım bölgelerinin kuraklıkla daha sık karşı karşıya kalması olası.

Güney Çin’de kuraklık son yıllarda yerini yağışlı mevsimlere bıraktı. Çin Ulusal Tarım Bilimi Akademisi ülkedeki gıda arzının 2030 yılına geldiğinde iç tüketimi karşılamaya yetmeyeceğini tahmin ediyor.

Yeni bir US Aid araştırması ise Vietnam, Kamboçya, Laos ve Tayland’ın 2050 yılına kadar 4-6 ᵒC derece sıcaklık artışı ile karşılaşacağını yazıyor.  100 milyonluk bir nüfusa sahip olan ve aşırı hava olaylarına açık Aşağı Mekong bölgesinde beklenen %20’lik yağış artışları başta pirinç olmak üzere temel ekinlerin üretimini düşürebilir. Birçok bölge gıda üretiminde hissedilir bir düşüş yaşayacak. Bölgede yetersiz beslenen çocuk sayısının 2050 yılına kadar 9-11 milyon artması bekleniyor.

Aşırı hava olayları Avustralya tarımını giderek daha fazla etkileyecek. Batı Avustralya’nın bir bölümü 1970’e kıyasla yağışlarında %15 düşüş yaşamışken, güneyde bulunan önemli tarım bölgelerinde kuraklıklar daha sık yaşanacak.

Yıl içerisinde rekor seviyede sıcak geçen günlerin sayısı 1960’tan bu yana iki katına çıkmış durumda ve bu durum gıda üretimi üzerinde olumsuz etkiler yaratmaya devam ediyor.

Avrupa

İklim değişikliği tarımsal üretimi yağışların zamanlaması ve şiddetinin değişmesinin yanında, sıcaklıkların ve karbon dioksit yoğunluklarının değişmesi gibi farklı yönlerden etkileyemeye devam ediyor.

Normal mevsim şartları altında Avrupa’nın güneyinde yetişen ekinler artık kuzeyde görülmeye başlayacak. Bu değişim Britanya’da daha fazla mısır, üzüm, ayçiçeği ve soya üretileceği anlamına geliyor. İskoçya’da ise hayvancılık elverişli hale gelebilecek. Yüksek enlemlerde ılık dönemler daha uzun süreceği için bitkilerin gelişme dönemi uzayacak ve yoğunlaşacak. Ancak bu olumlu gibi görülen değişinlere rağmen daha fazla CO2 ve sıcaklık artışı yüzyılın sonlarına doğru üretimi %10 düşürebilir.

AB’nin son tahminleri kıtada iklim değişikliğinin sert etkilerinin 2050 yılına kadar hissedilmeyeceği yönünde.  Ancak seller, kuraklıklar ve sıcak dalgaları sıklaşmadan evvel görülecek önemli olumsuzluklar da var. Zeytin gibi Güney Avrupa’da yoğun olarak ekilen bitkilerin sıcaklık yükselişlerine dayanıp dayanmayacağı soru işareti. Güney Avrupa’lı çiftçiler sulama yöntemlerini değiştirmek zorunda kalabilir.

İklim değişikliğinin Avrupa ve Orta Doğu’daki gıda üzerinde etkileri.

Kaynak: Met office, FAO. Graphic: Giulio Frigieri.

Grafiğin çevirisi: 2 derecelik bir sıcaklık artışının bile ekinleri mahvedeceği güneyde su hayati önem taşıyacak. Britanya ve İskandinavya, topraklarında yetişemeye başlayacak yeni ekinler sayesinde fayda sağlayabilir, ancak gıda pazarının küreselliği nedeniyle gezegenin bir tarafında gerçekleşecek bir iklim krizi tüm dünyadaki gıda fiyatlarında şok artışlar anlamına gelecektir. Britanya: Normal mevsim şartlarında güneyde yetiştirilen ekinler daha kuzeyde yetiştirilebilecek. İrlanda ve İskoçya’nın üretiminde bu kuzeye kayış nedenyile artış olabilir. Avrupa: İklim değişikliğinin en sert etkileri 2050 yılına kadar hissedilmeyecek. Güney Avrupa sulama yöntemlerini değiştirmek durumunda kalacak. Rusya: 2011’de buğday ve tahıl ihracatının yasaklanmasına neden olan bir sıcak dalgasıyla vurulmuştu. Isınma, orman yangını sayısını %30-40 arttıracak. Orta Doğu: Buğday üretiminde %20’ye, pirinç üretiminde %30’a, mısır üretiminde %47’ye varan düşüşler yaşanacak.

İklim değişikliğinin Avrupa’nın orta ve yüksek enlemlerinde gelişme dönemini büyük ölçüde genişletmesi bekleniyor. Rusya’daki ekim alanları kuzeye doğru genişleyecek olabilir ancak elde edilen ürün toprağın verimsizliğinden dolayı güneyde elde edilen sonuçlara göre çok daha az olacak. Güneyde ise iklim kuraklaştığı için ürünler azalacak. Ayrıca sıcaklık artışları su kaynaklarını daha kısıtlı hale getirecek ve yabani otlar ile böcek sayılarını arttıracak. Rusya 2011’de buğday ve tahıl ihracatının yasaklanmasına neden olan bir sıcak dalgasıyla vurulmuştu ve bu durum küresel gıda pazarını da etkilemişti. Benzer örnekler sıklaşabilir. Isınma orman yangını sayısını %30-40 arttıracak. Bu durum erozyonu tetikleyecek ve sel oluşma olaslığını yukarı çekecek.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da ise elde edilen ürünler pirinçte %30’a, mısırda %47, buğdayda ise %20’ye kadar düşüş gösterecek.

Amerika

ABD nüfusunun 2050 yılına kadar 120 milyon kişi artışmış olması bekleniyor. Devletin bilim insanları gıda üretiminin aşırı sıcak dalgaları, daha sert kuraklıklar ve şiddetli yağmurlarla daha sık karşılaşacağını tahmin ediyor. Isınma önümüzdeki 30 yıl çok büyük sorunlara yol açmayacak gibi gözükse de 2050 yılından itibaren ana ürünler üzerindeki etkiler çok şiddetli olabilir.

Son yayınlanan resmi raporlardan birinde kaydedildiği üzere “Aşırı hava olaylarının sayısında yaşanan artış tarım ürünleri ve hayvan üretiminin verimleri üzerinde olumsuz etkileri beraberinde getirecek, çünkü kritik eşikler çoktan aşıldı.” ABD’deki çoğu tarım bölgesi üretimde yaşanacak düşüşlerden nasibini alacak.

Kaliforniya merkez vadisi, ayçiçeği, buğday, domates, pirinç, pamuk ve mısır üretiminde özellikle 2050’den sonra %10-30 arasında düşüş yaşayarak sert bir şekilde etkilenecek. Üretimi soğuk kış günlerinin sayısına bağlı olan meyve ve kabuklu yemişlerin yer değiştirmeleri gerekebilir. Sıklıkla sıcak gecelere maruz kalan hayvanlar da daha fazla strese maruz kalacak ve verimlilikleri azalacak. Çoğu sebze, sıcaklıklar normalin birkaç derece üzerine çıksa bile etkilenecek.

İklim değişikliğinin Amerika’da gıda üzerinde etkileri.

Kaynak: Met office, FAO. Grafik: Giulio Frigieri.

Grafiğin çevirisi: Kanada bu değişikliklerde kârlı taraf olacak, çünkü ekinler kuzeye doğru hareket edecek. ABD ise daha fazla kuraklık, sel ve sıcak hava dalgasıyla mücadele etmek zorunda. Kaliforniya gibi bölgeler özellikle 2050’den sonra üretimde sert düşüşler yaşayacak. Latin Amerika’da yetiştirmeye en uygun ürünler patates ve kinoa olacak. ABD: 2050 ve sonrasında gıda üretimi üzerinde ciddi etkiler yaratacak aşırı sıcak, kuraklık, şiddetli yağış gibi olaylarla daha sık karşılaşacak. Kaliforniya’nın buğday domates, pirinç, pamuk ve mısıt üzretiminde %10-30 oranında düşüşler yaşanacak. Latin Amerika: Aşırı sıcaklardan ve hava olaylarından ciddi şekilde etkilenmesi bekleniyor. Patates ve kinoa gibi uyum sağlayabilecek bitkiler yetiştirmek için iyi seçenekler olabilir.  Brezliya: Soya üretimi %20’den fazla düşüş yaşayabilir.

ABD’nin gıdasının yaklaşık %20’si ithal olduğu için aşırı iklim olayları nerede olursa olsun ABD’yi etkilenmekten kaçamayacak. 2011 yılında dahi ABD’deki hanelerin %14.9’unun gıdası güvenilebilir bir tedariğe dayanmıyordu, %5.7’sinin ise gıda güvenliği çok düşük seviyelerde idi.

2oC’den yüksek sıcaklık artışına çok az bitki uyum gösterebileceği için Latin Amerika ısınan iklimden ve aşırı hava olaylarından en sert etkilenecek bölge olarak gözüküyor. Sadece 1-2 oC artışlar bile dünyanın en büyük gıda tedarikçilerinden olan Brezilya’da çok ciddi problemlere yol açabilir. Brezilya’nın pirinç, fasülye, manyok, mısır ve soya üretimlerinin azalması beklenirken, kahve tehdide en açık türlerden birisi. Yeşil Gazete’de daha önce çıkan bir haberde Nikaragua örneği üzerinden aynı konuya değinilmişti.

Bazı araştırmalar ise dünya yem endüstrisinin en büyük kaynaklarından olan Brezilya’nın soya üretiminin önümüzdeki 20 yıl içerisinde %25’in üzerinde düşüş gösterebileceğini tahmin ediyor. Bunun et üretimi ve fiyatları üzerindeki etkisi de zaman içerisinde hissedilir olacak. Uyum yeteneği yüksek iki ana ürün ise iyi iş görecek: kinoa ve patates.

Afrika

Çoğu Afrika ülkesi bugün bile giderek sertleşen şiddetli kuraklıklarla, sellerle ve fırtınalarla mücadele ediyor. Kıta, artan nüfusunun da etkisiyle, gıda konusunda dünyanın diğer bölgelerine kıyaslandığında adaletsiz sayılabilecek şekilde etkilenecek.

Mısır’ın buğday üretimindeki kaybı, ortalama sıcaklıklar 2oC yükselirse %15, 4 oC yükselirse ise %36 olacak. Fas’ın üretimi 2030’a kadar etkilenmeyecek gibi gözükse de sonra ani bir düşüş yaşanması bekleniyor. Çoğu Kuzey Afrika ülkesi buğday ithalatçısı olduğu için fiyat değişimlerinden ve diğer bölgelerdeki kuraklıklardan ciddi şekilde zarar görmeye açık.

11 Batı Afrika’sını konu alan bir araştırmaya  göre sıcaklık yükselişleri ve yağış rejimlerindeki değişiklik sayesinde bu ülkelerdeki gıda üretimi artış gösterecek. Ancak büyüyen nüfusun getirdiği talep artışı gıda fiyatlarını artan üretime rağmen ikiye katlayabilir. İklim değişikliği Nijerya, Gana ve Togo gibi ülkelerin  tahıl olarak kullanılabilecek süpürge darısı üretiminin artması ve ihracata başlamaları anlamına geliyor.

İklim değişikliğinin Afrika’da gıda üzerinde etkileri.  Kaynak: Met office, FAO. Grafik: Giulio Frigieri.

Grafiğin çevirisi: Afrika iklim değişikliğinden en kötü etkilenecek kıta olacak. En yetersiz beslenen nüfusa sahip, elinde uyum sağlamayı kolaylaştıracak kaynaklar yok ve nüfusu 40 yıl içerisinde iki katına ulaşacak. Üretim bazı ülkelerde artış gösterecek olabilir ama bazıları da gıda yardımına muhtaç hale gelecek. Mısır: Buğday üretimindeki kaybı, ortalama sıcaklıklar 2C yükselirse %15 olacak. Batı Afrika: Sıcaklık yükselişleri ve yağış rejimlerindeki değişiklik sayesinde bu ülkelerdeki gıda üretimi artış gösterecek, ancak büyüyen nüfusun getirdiği talep artışı gıda fiyatlarını artan üretime rağmen ikiye katlayabilir. Sahra-Altı Afrika: Üretimi 2050 yılına gelindiğinde %5-22 oranında azalabilir. Güney Afrika: 1-2 derecelik saıcaklık artışları bazı ekinlerin yararına olabilir ancak bu durum sıcaklık istemeyen bitkileri kuzey bölgelere ya da yüksek irtifalara kaymak durumunda bırakacak.

Sahel’e yakın bölgelerde sıcaklığın birkaç derece artması bekleniyor. Burkina Faso’da süpürge darısı üretimi %25 ve üzerinde düşecekken mısır üretiminde bir artış gerçekleşebilir.

IFPRI tarafından yapılan diğer bir araştırmaya göre Sahra altı ülkelerin üretimi 2050 yılına gelindiğinde %5-22 oranında azalarak, bölgenin umutsuz halklarını çok daha derin bir çaresizliğe sürükleyebilir.

Yeni bir Birleşmiş Milletler çalışması ise Afrika’nın güneyindeki iklim koşullarının kötüleşeceğine işaret ediyor. İklim modellerinin çoğu bölge için 2050 yılına kadar 1-2 oC ortalama sıcaklık artışı öngörüyor. Bu bazı ekinlerin yararına olsa da, sıcaklık istemeyen bitkileri kuzey bölgelere ya da yüksek irtifalara kaymak durumunda bırakıyor.

Afrika’nın ana ürünleri olan mısır ve süpürge darısı’un ikisi de giderek sertleşen iklim koşullarından büyük darbe yiyecek. Oxfam, iklim değişikliğinin ceremesini, Afrika Boynuzu’nda bulunan küçük ölçekli çiftçilerin çekeceğini söylüyor. Tahmin edilemez hava olayları çoktan milyonları sefalet içinde, gıda yardımına muhtaç şekilde bıraktı.

(Çevirmenin notu: Önemli bir tarım ülkesi olan Türkiye’yi bu kötüye gidiş içerisinde farklı bir yazgının beklediğini söylemek çok gerçekçi değil. Geçtiğimiz sene tahıl üretimini vuran aşırı sıcaklar ve kuraklık nedeniyle yaşanan saman sıkıntısı ve Türkiye gibi “tahıl ambarı” olarak resmedilen bir ülkenin saman ithal etmek zorunda kalması yakın geçmişten alabileceğimiz bir uyarı niteliğindeydi)

Yeşil Gazete için çeviren: Bora Kabatepe

Yazının özgün ingilizce hali

(Yeşil Gazete, Guardian)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mehdi Eker’in büyük çelişkisi: Pirinç, Bakan’a göre güvenli, Bakanlığa göre riskli

Kısaca hatırlatmak gerekirse, 2 Mart’ta Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Mersin Limanı’nda 3 Türk Firması Tat Bakliyat, Tiryaki Agro Tarım ve Göze Tarım’ın ABD’den ithal ettiği 23 bin ton pirince el koydu. Aralarında firma yetkilileri de bulunan ve gözaltına alınan 8 kişiden 7’si biyolojik terör ve kaçakçılık suçlamasıyla tutuklandı. Mersin Cumhuriyet Savcılığı, Tat Bakliyat’a ait 3 parti halinde ithal edilmiş 8000 ton pirincin incelenmesi için 25 ilin Tarım Müdürlüğü’ne talimat gönderdi. Manisa’da market raflarında satışa sunulan Tat marka pirincin GDO’lu olduğu Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın İzmir’deki laboratuarında tespit edildi. Tübitak numunelerde var/yok testi yaparak GDO tespit etti.

Mehdi Eker, 10 Nisan 2013’te, Mersin’de ele geçirilen ithal çeltiğe ilişkin soruları yanıtladı. trtturk.com.tr’de bulabileceğiniz açıklamasını bir hatırlayalım ve sonra söylediklerini ele alalım.

Bakan Eker, gerek Uluslararası Pirinç Üreticileri Birliği, gerek Avrupa Birliği, gerekse diğer kuruluşların verdikleri bilgiye göre dünyada şu ana kadar ticarete konu olan GDO’lu pirinç bulunmadığını söyledi.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker

Benim size Türkiye Cumhuriyeti Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı olarak söylediğim şey şu, vatandaşlarımız o pirinçleri güven içerisinde tüketebilirler. Çünkü ne Türkiye’de ne dünyada GDO’lu pirinç üretimi söz konusu. Bunun bu şekilde ticarete konu edilmesi söz konusu değil. Bazı araştırmalar yapılmış, doğrudur ama bunlar, böyle tohum haline getirilip, geliştirilip, satılıp, bundan pirinç üretilip dünyaya da bunun yayılması… Şu an itibarıyla böyle bir şey yok. O nedenle vatandaşın endişe etmesine de gerek yok.”

Bakana sorulması gereken ilk soru: Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı çeltiği riskli ürün olarak sınıflandırırken, siz nasıl güvenli diyebiliyorsunuz?

6-7 Ekim 2012’de Bursa’da GDO’ların Sosyal ve Hukuksal Boyutu Çalıştayı’na Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Gıda Kontrol Genel Müdürlüğü’nden Mehmet Çobanoğlu, Genel Müdür Yardımcı Ahmet Arslan yerine katılmış ve Arslan’ın sunumunu yapmış. Ekoder tarafından yayımlanan ve aşağıdaki kaynaklarda bulabileceğiniz kitapçıkta, Çobanoğlu sunumunun GDO Ürünlerinin İthalat ve Prosedürü kısmında şunları söylemekte:

“İthalat aşamasında ürün ve ülke bazında risk esaslı kontrol uygulanmaktadır.

9 ürün GDO açısından riskli olarak belirlenmiştir: Bunlar soya, mısır, pamuk, kanola, papaya, domates, şeker pancarı, çeltik ve patates’tir.

GDO’lu üretimin ve ticaretin olduğu ülkeler Risk Grubu’na eklenmiştir. Bunlar, ABD, Arjantin, Brezilya, Kanada, AB ülkeleri, Güney Afrika, Rusya, Ukrayna.

Riskli ürünün, menşei riskli bir ülkeden gelmesi durumunda %100 kontrol (analiz) yapılmaktadır.”


Bakanlık çeltiği riskli ürün olarak belirlemiş, (ABD’de de riskli ülkeler arasında), Bakan Eker nasıl olur da halka gönül rahatlığıyla ithal pirinci tüketebilirsiniz diyebiliyor ve çeltikte bir risk olduğunu belirleyen kendi Bakanlığıyla çelişkiye düşüyor?

Bakan’ın açıklamasının geri kalan kısmı ise gerçekleri tümüyle yansıtmamakta.

“Böyle tohum haline getirilip, geliştirilip, satılıp, bundan pirinç üretilip dünyaya da bunun yayılması… Şu an itibarıyla böyle bir şey yok.”

GDO’lu pirinç tohum haline getirilmiştir, geliştirilmiştir, açık saha deneylerinde ekilmiştir, ABD’de ve diğer birkaç ülkede hem yem hem de gıda amaçlı onay almıştır. Resmi ticareti yapılmadığı ve satılmadığı bilinmekle birlikte, kontaminasyon (bulaşıklık) yoluyla dünyaya yayılmış ve hala da yayılmaya devam etmektedir.

Tarihçesine bakarsak, 1998 ve 2001 yılları arasında  Aventis CropScience, LLRice601 ile ABD’de saha denemeleri yaptı. LibertyLink Rice 601, genetiği değiştirilmiş ve glufosinat içeren Liberty herbisitine (yabani ot ilacı) dayanıklılık geni taşıyan bir patentli pirinç. Ekim 2001’de Bayer, 7.25 milyar Euro karşılığında Aventis Crop Science’sı satın aldı. 2002’de ise Bayer LLRİce601’i ticarileştirme çabalarına son verdi.

Ağustos 2006’da Bayer, ABD Tarım Bakanlığı’na (USDA) LLRice601’in bir cins uzun pirince bulaştığını bildirdi. Her ne kadar 2001’e kadar saha testi yapılmasına izin verilmiş olsa bile, o tarihte LLRice601 ABD’de üretim ve tüketim için henüz onaylanmamış patentli bir GDO’lu pirinç cinsiydi.

Greenpeace’in Kasım 2006’da açıkladığı üzere, Bayer’in geliştirdiği glufosinat dirençli GDO’lu iki pirinç türü daha mevcut: LLRice62 ve LLRice06 ABD’den onay almış ama ticari amaçla üretilmemekte.

Bayer’in ABD’deki kontaminasyonu bildirmesi üzerine, ABD Tarım Bakanlığı soruşturma açtı ve ABD’de ticari uzun pirinçte genetiği değiştirilmiş LLRice601 ve LLRice604 kontaminasyonuna rastladıklarını açıkladı. LLRice62 kontaminasyonuna da rastlanıldı ancak ABD’de üretilmesi onaylı olduğu için o kadar üzerinde durulmadı. Bu kontaminasyon büyük infial yarattı, hem ABD’de hem de dünyada. Pirinçlerini kontamine ettiği ve ülkedeki pirinç piyasasını altüst ettiği için 11,000 çiftçi Bayer’i dava etti. 2011 yılında Bayer, bu çiftçilere 750 milyon dolar tazminat ödedi. Çiftçilerin avukatlarından Downing’e göre, ABD pirincinin %30’undan fazlası Bayer’in GD pirinciyle kontamine edilmişti.

2006 ile 2007 yılları arasında, 30’dan fazla ülkede ABD’den ithal edilen pirinçlerde, Bayer’ ait ve onaylanmamış 3 adet GD pirinç türünün izleri tespit edildi. AB, Japonya, Güney Kore ve Filipinler dahil olmak üzere birçok ülke tüm pirinç ihracatlarına katı sertifikasyon ve analiz zorunluluğu getirdi. Rusya ve Bulgaristan ise ABD pirincini yasakladı.

Kısaca özetlemek gerekirse, Bayer pirinçlerinin kronolojisi:

2000’de Bayer LLRice06 ve LLRice62 için onay aldı.

2006 Haziran, Kanada LLRice62’yi yem ve gıda amaçlı kullanımını onayladı.

2006 Kasım, ABD Tarım Bakanlığı (USDA) LLRice 601 gıda amaçlı tüketim için onayladı.

2007’de, Meksika LLRice62’yi yem ve/veya gıda amaçlı tüketim için onayladı

2008’de, Avustralya ve Kolombiya LLRice62’yi gıda amaçlı tüketim için onayladı.

Onaylar verilmiş, alınmış, ancak ticaretinin resmi olarak yapılmadığı ileri sürülmekte.

GDO’lu pirinç sadece Bayer pirinçlerinden ibaret değil. İthal ettiği ürünlerde onaylanmamış GD pirince rastlanan çok riskli bir ülke daha mevcut: Çin

GD pirince rastlanan çok riskli bir ülke konumundaki Çin'e Bursadaki Çalıştay sırasında değinilmemiş olması soru işareti uyandırıyor

Nisan 2005’te Greenpeace, Çin’in Hubei bölgesinde 2003’ten beri yasadışı ve insan tüketimi ve çevre sağlığı açısından onaylanmamış Bt63 adlı GD pirinç üretimi olduğunu ortaya çıkardı. Greenpeace’in o tarihteki tahmini, o yıl içinde o bölgede 29 ton GD pirincin satıldığı, ve tespit edilenler piyasaya sürüldükleri takdirde hasattan14,500 ton GD pirinç elde edileceğiydi. Daha sonra, Beijing, Guangzhou ve Hong Kong marketlerinde pirinç ve bebek mamalarında da Bt63’e rastlandı. 2006’ın sonlarına doğru, Avrupa’da (Avusturya, Fransa, İngiltere ve Almanya) 10 adet Bt63 pirinçle kontamine edilmiş ürün vakasına rastlandı. 2007’de yine Avrupa’da (Kıbrıs, Almanya, Yunanistan, İtalya, İsveç) 10 ithal vakasında daha Bt63 tespit edilince, Avrupa Komisyonu Nisan 2008’de acil önlem alıp, Çin’den ithal edilen ve onaylanmamış bir GDO olan Bt63 içerebilme ihtimali olan tüm ürünlere mecburi sertifikasyon şartı koydu.

Kaynaklarda bulabileceğiniz Greenpeace ve Gene Watch UK’in birlikte hazırladıkları GM Contamination Register’da (Genetiği Değiştirilmiş Kontaminasyon Kaydı) en son vaka, Kasım 2012’de Hollanda’da Çin ürünlerinde onaylanmamış GD pirince rastlanıldığına dair. Dolayısıyla, genel anlamda kontaminasyon ve GDO’lu pirinç kontaminasyonu gösterilmeye çalışıldığı gibi, geçmişte kalan bir hikaye değil, şu anda dünyanın birçok ülkesinin uğraştığı çok büyük ve ciddi bir sorun.

Bu noktada Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na ve Bakan Mehdi Eker’e bir soru daha yöneltmekte fayda var. Bakanlığı temsil eden Mehmet Çobanoğlu’nun Bursa’daki Çalıştay sunumunda riskli ülkeler grubunda Çin yer almamakta. Acaba Mehmet Bey mi unuttu Çin’i sunumda, yoksa Bakanlık mı?

Kaynaklar:

http://www.trtturk.com.tr/haber/pirinclerde-gdo-yok.html

http://www.ekoder.org.tr/gdokitap/index.html

http://en.biosafetyscanner.org/schedaevento.php?evento=44

http://cera-gmc.org/index.php?action=gm_crop_database&mode=ShowProd&data=LLRICE06%2C+LLRICE62

http://www.gmcontaminationregister.org/index.php?content=nw_detail2

http://www.gmcontaminationregister.org/index.php?content=nw_detail2

http://www.biotech-info.net/bayer_aventis_final.html

http://www.naturalnews.com/028585_GMOs_Bayer.html

https://docs.google.com/viewer?a=v&q=cache:cT7gkqjNn3wJ:www.aphis.usda.gov/newsroom/content/2007/10/content/printable/RiceReport10-2007.pdf+aventis+llrice601+fda+usda+approval&hl=tr&gl=tr&pid=bl&srcid=ADGEESgxYeN50zzlLTY81mzi8Av0tNjTwYXScRrIHVrVbImUX-YoOhuB7tu36sS8aXbSt_xqk5_KJH9DBjyHdbl6rYHgJ0kFhfr6lkR_gSIxelBZHNaHUzgfusGhn-kL1oJHHN1xqRk8&sig=AHIEtbSERJ1dda0Z1cFRvxBVSzsNedIreQ

https://docs.google.com/viewer?a=v&q=cache:c6nP7q_t-aAJ:www.greenpeace.org/international/Global/international/planet-2/report/2006/11/health-risks-bayer-s-genetica.pdf+LLRice601+human+consumption&hl=tr&gl=tr&pid=bl&srcid=ADGEEShEXRDoxiUDNtp9HNaG7YtMyQlTGDjjYRVkYwOh-sY06z51fZKoQbcJvvAfMUg8IygzN7kmVU9fDAAlDrN7Wz7cIPpqLR9An22dvUhoXKmL1z82KA6pMVAUU8E0AM1L6cKNS-RB&sig=AHIEtbQuaXyf9zGGZnVbYe3-fBEzryl-fg

http://europa.eu/rapid/press-release_IP-08-219_en.htm

http://online.wsj.com/article/SB10001424052702304450604576420330493480082.html

http://www.gmcontaminationregister.org/index.php?content=default

http://www.gmcontaminationregister.org/index.php?content=default

 

 

Ayşe Bereket

twitter.com/aysebereket

aysebereket.wordpress.com/

 

Milliyetçilik çıkmazında sol – Erdal Doğan

Her 24 Nisan öncesi ve sonrası benim gözüm, aklım ve yüreğim daha çok bizim mahalle diyebileceğim sol camiaya takılır kalır.

Takılma dediğim solun soykırım mağduru olmuş halkın yanında nasıl tutum alacağıdır.

Aslında bu yalnızca 24 Nisan öncesi ve sonrasına da değil.

Seyid Rıza ve arkadaşlarının asıldığı 18 Kasım 1937 tarihi, Dersim’e yapılacak kıyım hareket planın Bakanlar Kurulu tarafından imzalandığı 4-5 Mayıs 1937 tarihleri gibi birçok trajik olayın o simge oluş ve başlangıç tarihlerinin yıl dönüm önceleri ve sonralarında da böyledir.

Bu nedenlerle böyle bir takılıp kalma normal değil mi?

Hele ki benim gibi birçoğunun çocukluktan gençliğe daha ilk adım atarken en idealize düşüncelerle tanıştığı o alemin halen çok önemli bir kesiminin milliyetçilik zehrinden kurtulamayışı bu beklentiyi daha da artırır.

Her geçen yıl farkındalığın arttığı sanısı ile bu beklentim biraz daha artar.

Belki umutsuzcadır ama ben bir gün solun bu milliyetçilik zehrinden silkineceğine inanırım.

Belki de sol, hiçbir zaman o zehirden arınamayacak, hiçbir zaman halkların farklılıklarını kavrayamayacak ve hiçbir zaman soykırıma uğramış halkların ne hissettiğini de anlayamadan eriyip yok olacak.

Belki de fark edecek, hissedecek fakat yine de bunu küçümseyecek, önemsemeyecek.

Ve tüm sorunu emek, artı değer ve emperyalizm denkleminde hiçleştirerek marjinal olmaya ve ciddiye alınmamaya devam edecek.

Dedim ya tüm bunlara rağmen ben yine de umutluyum.

Eğer umudumun nerden geldiği merak ediliyorsa;

Bu umut; solun uğruna hayatını verdiği o idealler dünyasından geliyor.

O nedenle sola yönelik eleştirileri vicdan muhasebesi süzgecinden geçirilmeden yapılmasını haksızca bulurum.

Belki bazılarınız baştan bunun bir zafiyet olduğunu ileri sürebilir.

Fakat aşağıdaki birkaç fotoğraf bu durumun pek de öyle olmadığını göstermeye yeter.

Çünkü yalnız rasyonel akılla yapılan analitik çıkarımlar, çoğu zaman vicdanı örteceğinden, hesaba katmayacağı birçok etkeni karartabilir ve düşünce sahibini yanıltabilir.

Bu yanıltma, solu kuru bir ideolojik oluşumdan ibaret görme ile sonuçlandırır ki bu da solu anlamaktan uzaklaştırır.

Haliyle bu sonuç solun mevcut rejimin tüm şiddetini üzerine çekegelmiş ve sürekli mağdur olagelmiş bir taraf olduğunu görünmez kılar.

Bunları görmeden yapılan eleştirinin kendisi haklı olsa dahi onu gölgeler.

Çünkü eleştirilegelen en az o 100 yıllık rejimin kendisi, kontrolü dışındaki solu kendisi için her zaman büyük bir tehlike olarak addedmiştir.

Öyle ki hazırladığı düşman listesinin ilk üç sırasında, onu hiçbir zaman düşürmemiştir.

İster radikal olsun ister liberal olsun eğer rejim için tehlikeli olarak addedilmiş bir sol yapılanma olarak kodlanmışsa artık o rejimin her türlü işkence tezgahına da girmeye adaydır.

Bu adaylık ise; katledilmeden yıllarca en ağır koşullarda bulunmaya, özgürlüğünden yoksun bırakılmadan en insani ihtiyaçlardan mahrum bırakılmaya kadar binbir türlü işkence tezgahının kurbanı oluvermektir.

Bununla yetinilse yine iyidir; işsizlik, evsizlik, ailesiz bırakılma sanki solcuların rutin bir kaderiymiş gibi kabul ettirilmektedir.

Bir de Kürt veya Alevi ise bu cefanın katmerlisini hak ediyor demektir.

Ermeni ise zaten baştan kaybetmiştir.

Yüzbinlerce anne, baba, eş ve çocukların da bu cefadan payını fazlasıyla aldığını da unutmayalım.

Onlar da yıllarca açlık, işsizlik, baskı görmekle kalmaz, tüm imkansızlıklarına rağmen yaz, kış, tipi demeden o cezaevi benim bu cezaevi senin diyerek o yollarda ömür tüketirler.

Bu manzarayı umumiyeye şüphe ile yaklaşan varsa herhangi bir F Tip Cezaevi önüne giderek görmenizi tavsiye ederim. O cezaevlerinin önü böyle anne, baba, eş ve çocuklarla doludur.

Dünden bugüne değişmeyen bu tabloyu ne ergenekon medyası ne de hükümet yanlısı medya görür.

90 yıllık Cumhuriyet anti komünizm üzerine inşa ettiği rejimi hiç değiştirmeden günümüze kadar devam ettirdiğinden bu sola düşman bakışını hiç değiştirmemiştir.

Ettirmekle de kalmamıştır.

Dünya değişse de Türkiye’de bu düşman algısını hiç değiştirmeden bünyesindeki tüm kurumlara sirayet ettirmiştir.

Askeri vesayetin aza indirildiği bugünlerde dahi hükümet kontrolündeki bürokrat ve polislerde sol düşmanlığı hiç azalmaz ve varlığını hep korur.

Bu tabloyu sizlere aktarırken amaçlanan; sol veya solcuları eleştirmekten muaf tutmak değil.

Elbetteki sol eleştirilecek.

Özellikle de sol, soykırımlardaki tutumu nedeniyle bu eleştirilerden en çok payını almalıdır.

Ayrıca eleştiri solun yaşam damarıdır.

Aksi takdirde sol sol olmaktan çıkar.

Fakat bugüne kadar yapılan eleştirilerin çoğu yukarıdaki düşman algısı içselleştirmesini bünyesinde taşıyagelen rejimi arkasına alarak, solu eleştirmenin verdiği dayanılmaz hafiflikle gerçekleşmektedir.

Haliyle bu eleştirilerin çoğu hakaret, nefret ve solu itibarsızlaştırma amacı taşımaktadır.

Böyle olunca da bu eleştirilerin haklı biçimde sol nezdinde hiçbir kıymeti harbiyesi olmamıştır.

Olmadığı gibi zararı da olmuştur.

Çünkü bu tür eleştiriler solda samimi ve doğru eleştirileri dikkate almayan refleksif bir davranış biçimi oluşturmasına bir nevi mazeret oluşturmuştur.

Bu durum solun ülke tarihine ve halklarına olan yabancılığına bir olumsuz katkı daha sunmuştur.

Nasıl diye soracak olursanız, şöyle ki; Solun çok önemli bir kesiminin tarih bilincini, İttihatçıların ve Kemalistlerin son 100 yılda ürettiklerinden oluşturdukları malumdur.

Solun düşmanlık ve hakaretler içeren bu eleştirilerle geliştirdiği refleksif tutum da onu daha çok içe kapanmacı milliyetçi bir güzergaha savurmuştur.

Bu savrulmanın kendisi haklı bir mazeret olarak değil etkenlerden biri olarak zikredilmektedir burada.

Böyle bir savruluşta daha fazla popüler olma ve daha az bir risk alma kaygı ve tercihleri de etkili olmuş olabilir.

Fakat tüm bunların en ağır sonucu; solun Türk milliyetçiliği üzerinden gelecek tasavvurunun evrensel insancıl hukuka tepkiselliğini beraberinde getirmiş olmasıdır.

Birbirlerini tetikleyen bu zincirleme seçimler, solun milliyetçiliğe daha çok sarılmasına ve daha çok sistem içi aracı sorgulanmaksızın içselleştirilmesi ve kullanılmasını normalize etmiştir.

Sol bu güzergahta yol aldıkça da halktan da dünyadan da koptuğunu söylemek abartı olmaz.

Özgürlükçü bir solun hava, su, ekmek kadar bu topraklara gerekliliği ne kadar ortadaysa aynı şekilde solun evrensel sol değerlere kavuşabilmesi için de solun Türk milli ideolojik hatlarından kurtulması o kadar zorunlu görünmektedir.

Düşünün ki o milli kırmızı çizgileri genç yaşında tarumar edebilmiş İbrahim Kaypakkaya ve birkaç eski isim dışında bugün solun ana güzergah hattı resmi öğreti olan kuvvayı milliye ufkunda yol almaktadır.

Farklı olduğunu ileri sürenler dahi, o resmiyet kapanının dışında fikir üretip dolaşıma sokmaktan halen çekinirler.

Halbuki çok değil çok kısa bir zaman önce dahi sol, tarih bilincini milli eğitimin resmi tarih çerçevesinden kurtararak inşa edebilseydi şüpheniz olmasın ki bugün her şey bir başka olurdu.

En azından Türk devlet kurumları ve toplum bu kadar ırkçı, ayrımcı politikaları normalize etmez, düşünce ve ifade özgürlüğü bu kadar baskılanıp, çerçevelenmezdi.

Bu sonucun kendisi dahi; uğruna mücadele edilen halkın özgürlüğü ve eşitliğini daha çok toplumsallaştırır, ırkçılık, nefret ve ayrımcılıkla mücadele küçümsenmezdi.

Böylelikle de her şey nihai çözüm yeri olarak devrim sonrasına havale edilmezdi !

Geçmişin ve bugünün asırlık sorunlarını gelecekteki tali bir zamana havale etmenin aslında onları hiçbir zaman çözmemek anlamına geldiği de görülürdü.

Tüm bunlar görülmediğindendir ki; statükonun, solu ve solcuyu içten içe nasıl kendine dönüştürmeye başladığının farkına varılmaz.

Farkına varılmadıkça bugün bir kesim solu; ırkçılık üzerine yapılanmış ve iktidarı için her şeyi teferruat gören Ergenekon’u, “muhalefet susturuluyor” korosunda görebiliyoruz.

Dünyada kendi katillerine bu kadar yabancılaşmış bir sola da çok az rastlanır.

Bu yüzdendir ki dünyanın bir başka yerinde göremeyeceğiniz bir başka manzaraya yine Türkiye’de rastlarız.

O da nasyonal sağcıların solun ne tarafta yer alacağı parametrelerini deklere edebilme cesaretidir.

Herhalde bu nedenden olsa gerek ki; kontrgerillanın en çok mağdurlarından biri olagelen sol, kontrgerillanın deşifre olduğu şu günlerde bir hak arayıcısı olarak ne kamuoyu önünde ne de bu davalarda birer müdahil olarak görünmez.

Hal böyle olunca; 1915 Ermeni soykırımının, 1937-38 Dersim Soykırımının, Koçgiri, Ağrı, Zilan katliamlarının, 1942 Varlık vergisinin, 1954 Rum-Ermeni katliamlarının hesabını sor(a)mayan, mağdurların haklarının peşine düşmeyen bir sol, haliyle kendi yoldaşlarının katillerinin de peşine düş(e)memektedir.

Soykırım kurbanı halklar için ise resmi tarih bilinci ile harmanlaşmış böyle bir solun diğer siyasi oluşumlardan pek bir farkı bulunmamaktadır.

Hatta bu nedenle Kemalizm ile bağını koparmaya çabalayan sağ liberallerin, soykırım mağduru halklar için daha çok bir çekim alanı olmasına da kimsenin şaşırmaması gerekir.

Tarih boyunca farklı etnik veya inanç sahibi halklar baskılarla bir diğerine angaje edilmesine hep karşı olagelmiş ve kendi farklılığı ile kabul görülmek ve saygı duyulmayı beklemişlerdir.

Soykırım kurbanı halklar ise bu saygıyı bekleyecek çok fazla neden vardır.

Özellikle de soldan.

Bu tarihi sorumluluk nümayiş ve söylemlerde “Yaşasın Halkların Kardeşliği” sloganı veya pankartları ile geçiştirilmeyecek ciddiyet taşıdığının farkına varılmasının çoktan zamanı gelmedi mi?

Aynı zamanda “Yaşasın Halkların Kardeşliği” sloganın çoğu zaman amaçlanan niyetten bağımsız olarak yüzleşilmesi gereken soykırımların bir nevi üzerini örtmeye veya ötelemeye payanda olabildiğinin zamanı.

Sloganlı bir hayatın ömrü o slogan atılmasına kadardır, sonrasında her şey unutulur ve eski yaşama dönülmüş olunur.

Buradaki asıl sorun bu tarihi görevi böyle bir slogan nazarına indirerek soykırım meselesini geleceğe dönük bir kardeşlik temennisi ile çözebileceğine inanan hatta hallettiğini sanan bir simülasyonla karşı karşıya olunmasıdır.

Böyle olunca da bir süre sonra geleceğe dair kardeşlik temennisinin kendisi dahi anlamını yitirmeye mahkumdur. Çünkü bu temenniler amacını aşarak statükonun devamını ve yeniden üretilmesine hizmet etmekten başka bir yarar ve sonuç doğurmamaktadır.

Solun bu şekilde kendi içine kapanarak ülkeden ve dünyadan yabancılaşmasını sağlayan bir başka esaslı etken de herhalde; rejimin olmazsa olmaz araçlarından şiddeti, solun kutsayarak onu bir mitosa çevirmesi olsa gerek.

Şiddete izafe edilen bu mitos yüzünden sol kendi içinde dahi ufuk açıcı bir düşünsel açılım ve sıçramayı gerçekleştirememektedir. Çünkü görünen o ki sol için şiddet; amaçlar, araçlar ve taktikler skalasının halen en hakim yerinde konumlandırmaktadır.

Ayrıca bu durum solu iktidar adayı olmaktan çıkarıp kendi içine hapsederek giderek muhafazakarlaştırmaktadır.

Çünkü; yargılı ya da yargısız tüm devlet infazları nasıl ki bir cinayet ise, benzer şekilde şiddetin başına devrimci sıfatı iliştirmenin şiddetin niteliğini değiştirmediği gibi mağdurun mağdurluğunu da gidermiyor.

Bugün eleştiri konusu yapılan solun o büyük bir cephesinde sergilenmeye devam eden bu siyasal körlük ve açılımsızlık yalnız soykırımlarda takındığı tutumla da kalmıyor. Ne yazık ki aynı tutukluluk ve siyasal muhafazakarlığı Kürt meselesinin çözümü yolunda atılan bugünlerdeki adımlarda da görebilmekteyiz.

Statüko ve milliyetçilikten kendini kurtarabilmiş bir sol ülkemiz ve dünya için bir umuttur.

Erdal Doğan – www.demokrathaber.net

Hakaret diliyle konuşmak – Ömer Faruk Gergerlioğlu

Fazıl  Say’ın sözleri ifade özgürlüğü konusunu tekrar tartışma alanına taşıdı. İfade özgürlüğü gibi insanı diğer canlılardan ayıran çok önemli bir yetimizle ilgili bir özgürlüğü hala netleştiremememiz üzücüdür. Neyin hakaret neyin ifade özgürlüğü olduğu hakkında daha iyi araştırmalar yapmak zorundayız.

Fazıl Say’ın alıntıladığı bir şiir dolayısıyla değil de ardından sarf ettiği “Bilmem farkettiniz mi ama nerde yavşak adi magazinci hırsız şaklaban varsa hepsi allahçı, bu bir paradoks mu?” sözlerinin ifade özgürlüğü açısından neresi tevil edilebilir diye bakıyorum, zorlanıyorum. Bu tartışmayı sloganik sözlerle, kolay muhalefettle geçiştirmeden tahlil etmek gerekir. O halde empati yöntemini kullanalım. “Bilmem farkettiniz mi ama nerde yavşak adi magazinci hırsız şaklaban varsa hepsi Solcu, bu bir paradoks mu?” desem alınmayacak hakarete uğramadığını söyleyecek sol’cu arkadaş var mıdır? “Bilmem farkettiniz mi ama nerde yavşak adi magazinci hırsız şaklaban varsa hepsi  Ermenici, Yahudici bu bir paradoks mu?” desem alınmayacak, hakarete uğramadığını söyliyecek Yahudi, Ermeni arkadaşımız var mıdır* ,

Fazıl  Say’ın hakaretten ceza alıp almaması çok önemli değil. Önemli olan insani ilişkilerimizde hakaret dilini konuşup, konuşmamamız. Barış rüzgarlarını çok özlediğimiz bugünlerde üniversitelerde başlayan ve tekrar hepimize bulaşma kabiliyeti olan hakaret, şiddet, kavga dilinin egemen olmasını mı istiyoruz? Fazıl Say hakaret etsin daha sonra Şamil Tayyar daha ağır hakaret etsin ve tarafımıza göre içimize soğuk sular serpilsin öyle mi? Yeni Akit, Habervaktim  hakaret ve nefret dilini kullansın, öfkelenelim,  Fazıl Say bunun benzeri sözleri söylesin, ayağa kalkalım, öyle mi?

Hakaret diliyle mi konuşacağız, empati diliyle mi? Değiştirmeyi hiç düşünmediğimiz ideolojilerimiz mi bize ışık tutacak yoksa sorunları kolektif çalışmalarla çözme aşkımız, şevkimiz mi? Artık keskin  ideolojilerin, dinsel kamplaşmalarıın  değil de ortak aklın, vicdan ve insaf duygularının birliktelik  gerçekleştirdiği  şu günlerde eski gettolarımıza sığınmaya çalıştığımızın farkında değil miyiz?

Çifte standartlar sadece bir kesime özgü değildir. Zamanında Baskın  Oran hoca’ya da İbrahim Kaboğlu’na da ağır hakaretler yapılmıştı. Başbakanlığın daveti üzerine üyesi oldukları Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’nda hazırladıkları Azınlık Raporu ile ilgili kendilerine yönelik hakaretlere karşı Prof. Baskın Oran ve raporun hazırlandığı dönem Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı olan Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, 12 dava açmıştı.Bu davalardan 11’i reddedildi. Sadece Yargıtay’a temyiz başvurusu yapılamayan bir davada Baskın Oran’a “faşist” diyen bir dergi, 3 bin TL tazminata mahkûm olmuştu.

Yargıtay’ın hakaret olarak görmediği sözler arasında “zibidi, kaniş, ihanet şebekelerinin ağaları, bence bu adamlar dövülseydi milletin içi soğurdu, Sevr’ciler, bölücü, ihanetçi, yalakalar”, hainler, entelektüel çete ve “analarına, babalarının kim olduğunu bir kez daha sorsunlar” gibi ağır ifadeler vardı. ( Alıntı olarak bile aldığım için okuyucularımdan edepsizce ifadeler için çok özür diliyorum). Bu ifadelerin cezasız kalmasına o zamanın milliyetçi , sağcı, dindar  yazarları sessiz kalmıştı belki de sevinmişti. Bu ifadelere ne kadar kızıyor ve cezasız kalmasına  kahroluyorsam Fazıl Say’ın ifadelerine de şahsım adına o kadar üzülüyorum. Bakış açılarımızın bize at gözlüğü takmamasını diliyorum. Bu bir bulaşıcı hastalıktır, bulaşıcı hastalığa yakalanmamak için bulaşıcı hastalığı olandan uzak durmak gerekir. Kriter yargı kararları tartışması  değil, vicdanımızın sesi olmalıdır.

Fazıl Say çok iyi bir sanatçı olabilir ama sorumluluğunu bilerek hakaret dilinden uzak durmalıdır. Sevan Nişanyan da iyi bir dilbilimci olabilir ama  aynı hakaret dilini kullanmaktadır. Sanatçı veya bilim adamı olmanız ceza almamanız gerektiğini göstermez.. Şimşekleri üzerine çekmekten çekinmeden ifade özgürlüğünü kullanmanın güzelliği ve önemi ayrı,  toplumda fikretmeyi, düşünmeyi iptal edici hakaret dilini kullanmak ayrıdır. Zamanında Hasan Mezarcı veya Şevki Yılmaz da aynı hakaret dilini kullanmıştı, kin ve nefretin, kamplaşmanın artmasından başka birşey sağlamamışlardı. Say’ın  cezası sanırım AİHM’de de onanır. Zira bu ifadeler AİHM kriterlerine göre de hakaret kabul edilir. Hakaret etmedikleri taktirde ifade özgürlükleri için dördünün de yanında olacağımı bilenler bilir.

Hakaretçiliğin sağcılığı solculuğu olmaz. Hakaret dili iflah etmez. Bu dile, bu bulaşıcı hastalığa gelin hep birlikte karşı duralım. Kriterimiz ceza almak veya almamak olmasın. Sert ve özgür eleştiri gibi çok önemli değerlerimizle hakareti karıştırmamayı başardığımızı gösterelim..

Ömer Faruk Gergerlioğlu -www.t24.com.tr

Sağ, sol ve özgürlükçü ekoloji

Peru’lu El Comercio gazetesinde Marco Arana imzasıyla yayımlandıktan sonra Aldeah.org’dan aldığımız yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Gizem Hasırcıoğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Bugüne kadar seçilmiş bütün Latin Amerika başkanları- sağ ya da sol görüşlü fark etmeksizin- ekonomik büyümeyi sürdürme veya yoksulluğu engelleme ve bitirme vaatleri sayelerinde seçildiler. Bazıları için

Marco Arana

çözüm ekonomik neoliberalizm, bazıları için ise devletin ekonomik faaliyetlere ve gelir dağılımına müdahalesi oldu. Her iki durumda da bu başkanlar “sonsuz ihtiyaçların” karşılanması için “doğal” olduğu söylenen madencilik, petrol ve balıkçılık gibi kaynaklara yatırımı kuvvetlendirdi ve arttırdı.

Ben henüz bölgede seçilmiş olan başkanların herhangi birinin bilimsel ve teknolojik gelişmelerin hali hazırda benimsenen kalkınma modelleri sebebiyle doğan büyük ekolojik zararları telafi edeceklerini ve bu sorunlara çözüm olacaklarını söylediğini duymadım. “Yeşil ekonomi” taraftarları bunu deseydi, en son düzenlenen Rio +20 zirvesinde söylerlerdi.

Bugünkü duruma bakarsak, Şili bakır ve balık yemi üreticiliğindeki birinciliğini korumaya çalışıyor ama bunun için şimdiden tatlı su kaynaklarının azalması, kirlenmesi ve ihtiyaç duyduğu enerjiyi sağlayamama problemiyle karşı karşıya- Peru jeopolitik konumu göze alınmadığı takdirde-. Peru’da ise neo liberaller ve artık ulusalcılar da ülkenin güney bölgesinin model alınması ve geliştirilmesi gerektiğini söylüyor, “ne yer ne yedirir” politikasına devam edip %72’ si Amazon ormanlarından elde edilen maden ve petrol vergilerini haklı göstermeye çalışıyor.

Brezilya ise Presal projesiyle denizlerden çıkaracağı petrol ve geliştireceği karayolları altyapısı ile 2010 yılında henüz aday olan Dilma Roussef’in dediği gibi “her Brezilyalının bir aracı, televizyonu, buzdolabı ve bilgisayarı” olacağı günlerin hayalini kuruyor.

Ekolojik siyasetin, hem Peru meselesinde hem özgürlükçü açıdan, ekonomik büyümenin yırtıcı liberal politikaları ile geleneksel sol paradigmayla yüzleşmesi gerekir. Arzu ettiğimiz değişimler sadece politik ve ekonomik değil, aynı zamanda derin bir kültürel değişim gerektirir.

Evo Morales yönetimindeki Bolivya’da bugün maden sanayi, kendisi bir madenci olan eski başkan Gonzalo Sanchez de Lozada döneminden daha gelişmiş durumda ve bu Amazon Bolivya bölgesinin gittikçe ormansızlaşmasına sebep oluyor. Ekvador başkanı Rafael Correa ise tarihin ve bölgenin gelmiş geçmiş en büyük maden hayranlarından birisi ve madenciliği “büyük ölçekli temiz” kaynak olarak tanımlıyor. Bu arada “küçük ekolojistler” ve “büyüme düşmanı” olarak gördüğü karşı grup üzerindeki baskısını iyice arttırıyor. Venezüella’da Hugo Chavez petrol ekonomisini güçlendirerek, altın madenciliğini stratejik kaynak olarak gördüğünü söylemiş ve son seçiminden iki hafta önce Çinli madencilerle büyük anlaşmalara imza atmıştı. Kolombiya’da ise Başkanı Santos, Santurban tundralarını da kapsayan bir alanda- ki alan biyoçeşitliliği yüksek ve Santander kanallarını besleyen iki nehrin doğduğu alan- (kendi deyimiyle) “madencilik furyasını” başlatmanın yollarını arıyor.

Yalnızca Uruguaylı başkan Pepe Mujica şu sözleri çölde bir vaha gibi: “Dünya 7-8 milyar insanın aynı tüketim düzeyine ve gelişmiş batı devletlerinin israfını karşılayacak kaynağa sahip mi? (..) Biz mi küreselleşmeyi yönetiyoruz yoksa küreselleşme mi bizi yönetiyor? Vahşi rekabete dayanan bu ekonomik koşullarda dayanışmadan bahsedilebilir mi?

Bu sorulardan önce, Latin Amerika halkı, entelektüelleri, siyasi liderleri olarak sosyal adalet ve demokrasi esasına dayalı yeni sürdürülebilir ekolojik bir vizyon belirlemeliyiz. Bu vizyonun doğanın ve üzerinde yaşadığımız toprakların sermayenin gelişigüzel suistimaline engel olması ayrıca devlet ekonomisi adına geliri daha çok dağıtmak için ticari faaliyetleri sınırlaması gerekir. Yaşanan ekonomik ve ekolojik kriz ancak doğru yönetimle atlatılabilir: biyoçeşitlilik, Amazonlar, su ve deniz kaynaklarının yönetimi, enerji matriksinin çeşitlendirilmesi ve en önemli en büyük zenginliğimiz olan “insan kaynağına” daha iyi bir eğitim ve farklı ve çoğul özelliklerimize uygun bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile yatırım.

Ekolojik siyaset, Peru meselesinde de özgürlükçü açıdan da, ekonomik büyümenin yırtıcı liberal politikaları ile geleneksel sol paradigmayla yüzleşmesi gerekir. Sadece ekonomik, politik ve sosyal değişimlere değil kültürel değişime ihtiyacımız var. Burada esas meydan okuma insanlarımız için sürdürülebilir kalkınma yolları çizebilmek, sadece politik değil aynı zamanda ekonomik ve ekolojik özgürlükçü ve adil bir demokrasiyi- bizim konumuzda sol demokrasiyi- güçlendirmektir.

 

Yeşil Gazete için çeviren: Gizem Hasırcıoğlu

Yazının özgün metni (ispanyolca) için tıklayınız

(El Comercio, Aldeah.org, Yeşil Gazete)


Ziraat mühendisleri: “Nişastacı lobisi iş başında!”

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, “Mısırdan şeker üretmemizi isteyenlere dikkat!” dedi.

Dr. Turhan Tuncer

Oda Başkanı Dr. Turhan Tuncer imzasıyla yayınlanan açıklamada, “Doğal ve sağlıklı şeker pancarından üretilen şeker yerine, ithalatçı olduğumuz mısırdan üretilen nişasta bazlı şekerler kapımızda!” uyarısı yapıldı.

Hükümet tarafından TBMM’ye gönderilen Şeker Kanunu Tasarısı’nda, “pancar dışı kaynaklardan” üretilen şekerin kotasının %10’dan %15’e çıkartılmak istendiğine dikkat çeken Ziraat Mühendisleri Odası, “kamuoyu tepkisinden korkulduğu için ‘nişasta bazlı şeker’ ifadesi kullanılmamış, ama pancar dışı kaynak tam olarak budur” diyor.

“Mevcut durumda %10 olan kota, her sene Bakanlar Kurulu kararıyla %15’e çıkartılıyor” diyen ziraat mühendisleri, Türkiye’nin 2.5 milyon tonluk şeker ihtiyacının %15’inin nişasta bazlı şekerden (NBŞ) edinildiğini bildiriyor.

NBŞ, Türkiye’de üretilen ve yurtdışından ithal edilen mısırların işlenmesiyle elde edilen fruktoz ve glukoz şuruplarını ifade etmek için kullanılan bir ifade.

Fruktozun sağlık sorunlarına yol açtığının bilindiğini hatırlatan oda, artan mısır ithalatının beraberinde GDO riskini de getirdiğini hatırlatıyor.

Türkiye’nin pancar üretiminde Fransa ve Almanya’nın ardından Avrupa 3.sü olduğunu belirten ziraatçiler, Fransa’da NBŞ’nin olmadığını, Almanya’da ise toplam tüketimin yalnızca %2.5’unu kapsadığını hatırlatıyor.

Pancar tarımının “ulusal” olduğuna, mısır tarımının ise tohumdan hasada kadar çokuluslu şirketlerin elinde olduğuna dikkat çeken Ziraat Mühendisleri Odası, pancar tarımının buğdaya göre 13, mısıra göre 8, ayçiçeğine göreyse 5 kat daha fazla istihdam yarattığını da belirtiyor.

Açıklamanın tam metnini bu bağlantıda okuyabilirsiniz.

 

 

Öte yandan, şeker pancarının üretiminde su kullanımı tartışma konusu olmaya devam ediyor. Pancar Ekicilieri Birliği Kooperatifi (PANKOBİRLİK) Eski Genel Müdürü Yrd.Doç.Dr. Mikdat Çakır, 2007’de kaleme aldığı bir yazıda “şeker pancarının su tüketiminin yüksek olduğu” iddialarına cevap vermiş, “münavebe bitkisi olarak, buğday ve mısırdan sadece biraz daha fazla su istiyor, ama yüksek oranda fotosentez yaparak işleme sürecinde salınan karbondioksitten 26 kat daha fazla oksijeni havaya salıyor. Şeker pancarı bu anlamda iklim değişikliğiyle mücadelede de önemli bir bitki” demişti.

Uzmanlar, şeker pancarından üretilen şekere “alternatif” olduğu iddia edilen tektip/tekkültür mısır tarımının ise ekosistemlere ve tarımsal yapıya verdiği zararların çok yüksek olduğunun altını çiziyor.

 

(Yeşil Gazete)

İklim Ağı, Türkiye’nin Sera Gazı Envanteri’ni değerlendirdi

Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının, iklim değişikliği konusunda ortak kaygılarını ve çözüm önerilerini birlikte dile getirmek için kurdukları “İklim Ağı”, Türkiye’nin geçtiğimiz gün Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği sekretaryasına sunduğu 2011’e ait sera gazı emisyon verileri doğrultusunda Türkiye’nin iklim değişikliği ile mücadelede nerde olduğuna dair bir açıklama yayınladı.

İklim Ağı, Türkiye’nin raporuna göre, 2011 yılında toplam sera gazı emisyonu 422,4 milyon ton (Mt) CO2 eşdeğeri olarak gerçekleştiğini ve 1990’a göre sera gazı salımlarınının %124 oranında arttırarak yeni bir rekora imza attığını belirtti ve Türkiye’nin e  iklim değişikliği ile mücadele etmek yerine iklim değişikliğine sebep olmaya devam ettiğini vurguladı.

İklim Ağı tarafından”İklim değişikliğini durdurmak için Türkiye’nin tutarlı uyum politikalarının yanı sıra acilen mutlak sera gazı salım azaltım hedefi koyması, bu hedefi enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji hedefleri ile destekleyerek bu alanlardaki yatırımları desteklemesi gerekiyor” çağrısının yapıldığı basın bülteni şu şekilde

“Türkiye’nin sera gazı salımları 1990’a göre % 124 arttı. Bu yeni rekorla Türkiye, iklim değişikliği ile mücadele etmek yerine iklim değişikliğine sebep olmaya devam ediyor.

Türkiye, 2011 yılına ait sera gazı emisyon verilerini içeren Ulusal Envanter Raporu’nu Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği sekretaryasına sundu. Türkiye’nin raporuna göre, 2011 yılında toplam sera gazı emisyonu 422,4 milyon ton (Mt) CO2 eşdeğeri olarak gerçekleşti ve Türkiye sera gazı salımlarında yeni bir rekora imza attı. 1990’a göre sera gazı salımlarını %124 oranında arttıran Türkiye, iklim değişikliği ile mücadele etmek yerine iklim değişikliğine sebep olmaya devam ediyor.

Sera gazı emisyonları 1990 seviyesine göre % 124 oranında arttı

2012'deKatar’ın başkenti Doha’da gerçekleşen İklim Değişikliği Konferansı’nın ikinci gününde Türkiye, iklim değişikliği konusunda taahhütte bulunmadığı için “Günün Fosili” seçilmişti

Kyoto Protokolü’ne Ek – 1 üyesi olarak taraf olan Türkiye, “gelişmekte olan” ülke olmasından kaynaklanan “özel statüsü”nü mazeret göstererek sera gazı emisyonlarına yönelik herhangi bir azaltım hedefi belirlemedi.  Ek – 1 statüsündeki diğer ülkeler 2012 yılına kadar sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin en az % 5 altına çekme hedeflerini uygularken, 2011 yılı itibariyle Türkiye’nin sera gazı emisyonları 1990 seviyesine göre % 124 oranında arttı.

Türkiye’nin 2011 yılı sera gazı salımlarının % 71’i enerji, % 13’ü endüstriyel işlemlerden kaynaklandı. Şu anda içinde bulunduğumuz süreçte, güneş, rüzgâr, jeotermal gibi Türkiye’nin yüksek potansiyele sahip olduğu yenilenebilir enerji kaynaklarına yapılacak yatırımların hızla artırılması gerekirken, iklim değişikliğine, hava kirliliği ve sağlık sorunlarına sebep olan kömür kaynaklarına ve iklim değişikliğine uyumu imkânsız hale getiren İstanbul’a 3. Köprü ve 3. Havaalanı gibi projelere yatırım yapılması gelecek için endişe verici.

Yıllık kişi başı sera gazı salım miktarımız en fazla 2 ton olmalı

2011 yılında Durban‘da yapılan Birleşmiş Milletler Taraflar Konferansı’nda devletler, ortalama sıcaklılardaki artışı 2 C0’nin altında tutmak için anlaşmışlardı. Bunun hayata geçebilmesi için yıllık kişi başı sera gazı salım miktarımız en fazla 2 ton olmalı. Bilim insanları, küresel ölçekte ortalama 4 ton olan kişi başına sera gazı salım 2 tona indirmediğimiz takdirde iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinin önüne geçmek için çok geç kalacağımızı belirtiyorlar. Ancak, 2011 yılı verilerine baktığımızda, Türkiye’de kişi başına sera gazı salım miktarının 5,7 tona ulaştığını görüyoruz. Türkiye, bu konuda hemen harekete geçmezse, sera gazı azaltım hedefi koymuş ülkeleri kısa zamanda geçerek liste başı olabilir.

Türkiye küresel çözümün parçası olma fırsatını kaçırıyor

Türkiye iklim değişikliği konusunda, tarihsel sorumluluğu bulunmadığını belirterek, sera gazı azaltım hedefi belirlemiyor. Ancak, geçtiğimiz günlerde iklim değişikliğinde tarihsel sorumluluğu en az olan “En Az Gelişmiş” 49 ülke bile sera gazı azaltım kararlarını açıkladılar. Bunun yanı sıra, G8 üyesi devletler, iklim değişikliği ile mücadele için sera gazı salımlarını azaltmayı bir öncelik olarak belirlediklerini duyurdular. Hemen arkasından, Türkiye’nin “önce onlar harekete geçsin” dediği Çin ve Amerika Birleşik Devletleri, iklim değişikliği ile mücadele için ortak bir çalışma grubu kurduklarını açıkladılar.

Tüm dünya ülkeleri, iklim değişikliği ile mücadele için sera gazı azaltım hedefleri çerçevesinde harekete geçerken; Türkiye “bekle ve gör” politikası ile yalnızca iklim değişikliğini hızlandırmakla kalmıyor; aynı zamanda küresel çözümün parçası olma fırsatını kaçırıyor.

İklim değişikliğini durdurmak için Türkiye’nin tutarlı uyum politikalarının yanı sıra acilen mutlak sera gazı salım azaltım hedefi koyması, bu hedefi enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji hedefleri ile destekleyerek bu alanlardaki yatırımları desteklemesi gerekiyor”

(Yeşil Gazete)