Ana Sayfa Blog Sayfa 4335

Önder, PKK’nin çekilme tarihini verdi

BDP’li Sırrı Süreyya Önder, PKK’nin 25 Nisan’dan itibaren sınır dışına çekilmeye başlayacağını söyledi.

BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, 25 Nisan’da Kandil’de uluslararası bir basın toplantısının ardından PKK’nin sınır dışına çekilme sürecinin başlayacağını söyledi.

TBMM’de düzenlenen 23 Nisan resepsiyonunda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Önder, PKK’nın çekilme süreciyle ilgili “Daha önce 24 Nisan olacağı söylenmişti” sözlerine, ‘’25 Nisan kayabilir ama 24 ya da 25 ne önemi var? Kandil açıklama yapar, çekilme süreci başlar” dedi.

Aslolanın yönelim olduğunu belirten Önder, “İki tarafta bu yönelim ve arkasındaki irade görüldükten sonra doğrudan ikinci aşamaya geçilir” diye konuştu.

Önder, “Hükümette bu iradeyi görüyor musunuz?” sorusu üzerine,“Görüyorum. Samimiyetleriyle ilgilenmiyorum. Samimiyet ölçer bir şey yok elimizde ama bir irade var” ifadesini kullandı.

CHP’nin çözüm süreciyle ilgili tavrının sorulması üzerine Önder,“CHP’nin Allah yardımcısı olsun diyorum başka da bir şey demiyorum” dedi.

Önder, ‘‘Bu süreçte sıkıntı yok. Birileri kendilerini tarihin çöp sepetine atacak, birileri barışın mimarı arasında yer alacak. CHP, kendi yöneticisine tahammül edemiyor, ne sıkıntı verebilir? Yoluna halı döşedik gelmedi. Halen diyoruz ki ‘bilgilendirmeye hazırız’. Merak etmiyorlar. CHP’nin yapısı buna müsait değil. CHP, içine aldığını demokrasi bilinci anlamında öğüten bir değirmen”diye konuştu.

Önder, “İmralı’ya mektuplar gitmeye devam edecek mi?” sorusuna da “İmralı ile görüşmeler devam eder ama artık mektup şeklinde olmaz” karşılığını verdi.

Önder, bir soru üzerine, “Süreçte hiçbir sıkıntı yok” dedi.

(Ajanslar)

 

“Obama yaralandı” tweeti ABD’yi karıştırdı

0
Associated Press (AP) haber ajansının sosyal paylaşım sitesi Twitter’daki hesabını ele geçirenbilgisayar korsanlarının “Beyaz Saray’a saldırı, Başkan Obama yaralandı” mesajının, Dow Jones Sanayi Endeksi’nin 150 puan düşmesine neden olduğu bildirildi.

AP Sözcüsü Paul Colford, Twitter hesaplarının bilgisayar korsanlarının saldırısına uğradığını belirterek, gönderilen son dakika haberinin doğru olmadığını açıkladı.AP muhabirlerinden Mike Baker ise önce bazı çalışanların şifrelerinin çalındığını, daha sonra haber ajansının Twitter hesabının saldırıya uğradığını söyledi.

Yaklaşık 150 puan düşen Dow Jones Sanayi Endeksi, “Beyaz Saray’a saldırı, Başkan Obama yaralandı” mesajının AP yönetimince yalanlanmasının ardından yeniden yükseldi.
AP, olayın ardından Twitter hesabını askıya aldı. AP, hesapların bilgisayar korsanlarının eline nasıl geçtiğini bulmak için Twitter yöneticileriyle işbirliği yapıyor.

(Ajanslar)

[Özel Haber] Tarsus’un dağ köylerine “HES’e hayır” ziyareti: Anadoluyu Vermeyeceğiz!

HES mücadelesi Anadolu’nun her karış toprağında devam ediyor. Fındıklı’da, Solaklı’da, Alakır’da, Loç Vadisi’nde ve Boğazpınar’da.

HES mücadelesinin simge fotoğraflarından bu duvar yazısı Tarsus'un Boğazpnarı köyünde bulunuyor. Köylüler ile birlikte hep birlikte, "Anadoluyu Vermeyeceğiz!" pozunda biz de Yeşil Gazete olarak yer aldık

Bu mücadelenin başarılı olabilmesi için tek geçer koşul yerelde yaşayan, kendi toprağına, kendi suyuna, kendi yaşam alanına sahip çıkan bölge halkının gözünü kar hırsı büyümüş sermayeye geçit vermemekte kararlı olması.

Prof. Dr. Beyza Üstün, Yeşiller ve Sol Gelecek eş sözcüsü Sevil Turan ile bilikte köylülere HES'in arkasındaki gerçekleri anlatıyor

Tarsus’un dağ köylerine 23 Nisan Salı günü bir ziyaret gerçekleştirildi. Doğa korumacılar, Yıldız Teknik Üniversitesi öğretim görevlisi Beyza Üstün, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eş sözcüsü Sevil Turan, aynı partinin Mersin eş sözcüsü Osman Yılmaz ve KESK Tarım Orkam-Sen Mersin Şubesi’nden Yılmaz Kilim‘in de içinde bulunduğu ekip HES mücadelesini yerinde görmek, bölge halkına enerji lazım masalı ardında yatan asıl amacın ne olduğu hakkında ilk elden bilgi vermek üzere Boğazpınar, Oluk Koyağı ve İn köylerinde köylülerle buluştu, onları dinledi, onlara dünya ölçeğinde suyu tahakküm altına almak için sermayenin yürüttüğü akıl almaz dalavereler hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Beyza Üstün: "Sadece bir tek şeyden korkuyorlar. Yerel halkın mücadelesinden. Borsada değerleri düşüyormuş"

Yeşil Gazete olarak bu ziyaretleri sizlere bütün çıplaklığı ile aktarmak üzere biz de onlarla birlikte idik.

Köy ziyaretlerinde ikinci durak Oluk Koyağı köyü idi

Sabah 08:00!de iki araç ile Mersin’den hareket ettik. Tarsus’un dışına henüz çıktığımızda bizi Boğazpınar köyündeki HES karşıtı mücadeleyi ilk günden beri örgütleyen Boğazpınarlı sınıf öğretmeni Ahmet Öztürk ve arkadaşları karşıladı. İlk durağımız köy ziyaretlerinden önce köy muhtarları ve ileri gelenleri ile kavvaltılı bir tanışma sohbeti yapmak üzere bir çay bahçesi idi.

Gök Hes doğanın kalbine bıçak gibi saplanmış görüntüsü ile Boğazpınarlı köylülerin kanayan yarası

Yöreye özgü endemik mor domatesler eşliğinde kahvaltımızı ederken bir yandan da  Yeni Mahalle elektrik teknisyenleri odası başkanı Murat Özdemir, Boğazpınar muhtarı Tevfik Sarı, Kavaklı muhtarı Erol Bal, Boğazpınar HES karşıtı platform’dan Ahmet Öztürk ve bölge köylerinin diğer ileri gelenlerinden tüm HES hikayesini dinledik.

Oluk Koyağı köylülrti Beyza Hocayı ilgi ile dinliyor, Beyza hocanın anlattıklarına ara sıra, "Yaşa" nidası ile katkı veren amcamızı da anmış olalım

Karasu’nun Boğazpınar, Fakılar ve Olukkoyağı köylerinin arasında kalan bölümünde ilk hidro elektrik santral GökHes tamamlanmış ve faaliyete geçmiş. Kendisi de Boğazpınarlı Halil Gök’e ait santral nedeniyle bölge halkı Gök’ten bir hayli şikayetçi. İlk HES’in etkileri ortaya çıkınca ortaya zaten HES direnişi mücadelesi çıkmış. İlki için bizim de hatamız var, kabul ediyoruz diyor köy muhtarları ve ekliyor, “Ama başka bir santrale izin vermemeye kararlıyız. HES’in nelere yol açtığını henüz bilmeyenlere de anlatmak, doğamızın, suyumuzun, nefes alıp verdiğimiz toprağımızın nasıl yok olmaya yüz tuttuğunu anlatmak istiyoruz”

Köy ziyaretlerinde üçüncü durak İnköyü'ne oldu

Kahvaltıdan sonra üç araç ile kelimelere dökerek anlatmanın nerdeyse imkansız olduğu doğal güzellikler arasında ilerleyerek önce Boğazpınarı köyü kahvesine ulaştık.

Prof. Dr. Beyza Üstün kendi deneyimlerini köylüler ile paylaştı. Bu yapılanların enerji ihtiyacı ile ilgisi olmadığını, tek dertlerinin suyun tahakkümünü ellerine almak olduğunu belirten Üstün, “49 yıllığına tüm suyun kullanım hakkını devletten aldılar. Bu mücadele bugün yarının mücadelesi değil, her zaman tetikte olmalısınız” şeklinde konuştu.

Yeşiller/Sol eş sözcüsü Sevil Turan, "HES mücadelesinde de yaşamın tüm alanlarında olduğu gibi kadınların da hareketin içinde olması çok ama çok önemli"

HES şirketlerinin bir ırmağa göz diktiklerinde nasıl aşama aşama hareket ettiğini de Boğazpınarlılar ile paylaşan Üstün, “Önce köy muhtarlarına rüşvet verirler, ardından köy ileri gelenlerini ikna yoluna giderler, köydeki gençlere sigortalı iş vaadinde bulunur ancak üç ayda biten HES inşaatı sonrasında işten çıkartırlar, son olarak kendi çocuklarınızı size karşı santrali savunsun diye güvenlik görevlisi olarak istihdam ederler” diye konuştu.

Yeşiller ve Sol Gelecek eş sözcüsü Sevil Turan ise parti olarak yerelden ve yerinden ilkesi ile hareket ettiklerini. Enerjinin, suyun nerede üretiliyor ya da çıkıyorsa orada tüketilmesi gerektiğinin altını çizdi. Yeşiller/Sol’un Çevre ve İklim Adaleti’nden söz eden Turan, doğanın haklarına, yerelde yaşayan insanların yaşam haklarına parti olarak sahip çıkmak için mücadele ettiklerinin altını çizdi.

Yeşiller ve Sol Gelecek eş sözcüsü Sevil Turan, "Çevre ve İklim Adaletinin tam olarak sağlanması için parti olarak her hareketin, her mücadelenin içinde olacak. Anadoluyu sermayeye Vermeyeceğiz"

Üstün’ün, “Niye burada eşleriniz, bacılarınız, kızlarınız, kadınlarınız yok. Mücadele edilecekse hep birlikte edilmeli” uyarısından sonra iki kadın, Beyza Üstün ve Sevil Turan köy içine, köyün kadınlarına HES mücadelesini iletmek üzere, gittiler.

Tarsus dağ köylerinden Boğazpınar, Olukkoyağı ve İn köylerinin hepsinde köy halkına tüm içtenlikleri ile HES masalı ardında yatan asıl gayeyi anlatan Üstün ve Turan’ın konuşmalarından sonra üç köyden de gelen ortak tepki, “Bize daha önce bu şekilde anlatılmış olsa idi biz ilk HES’e de müsaade etmezdik” oldu.

Akademi ve Siyaset doğanın katline karşı elele. Pof. Dr Beyza Üstün ve Yeşiller/Sol eş sözcüsü Sevil Turan

Yeşiller/Sol Mersin eş sözcüsü Osman Yılmaz ise HES mücadelesini yakından takip etmek üzere haftalık olarak parti olarak köy ziyareti gerçekleştireceklerini kaydederek, HES’e karşı mücadeleyi yerelde sürdürürken ülke gündemini de konu hakkında sürekli bilgilendirmenin önemine değindi.

İnköylü kadınlar Beyza Üstün ve Sevil Turan'ı ilgi ile dinliyor

Heyet üç köyde köy halkı ile temaslarda bulunduktan sonra “Anadoluyu Vermeyeceğiz!” kararlılığı ile dağ köyleri ziyaretlerini şimdilik kaydı ile sonlandırdı.

Fotoğraflar: Hakan Mert, Alper Tolga Akkuş, Sevil Turan

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

“Sıfır tolerans” diye diye GDO şekerini yedirecekler!..- Ali Ekber Yıldırım

Biyogüvenlik Yasası, gıdada GDO(Genetiği Değiştirilmiş Organizma) kullanımına izin vermiyor. “Sıfır tolerans” öngörüyor.Pirinçte yaşanan tartışmalar gösterdi ki, içeride ve dışarıda çalışan GDO yanlısı lobi, gıdada genetiği değiştirilmiş ürünlere kapıyı aralamak için her yolu deniyor.Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın hazırladığı Şeker Kanunu Tasarısı ile Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ)kotasının yüzde 10’dan yüzde 15’e çıkarılması öngörülüyor. Biliniyor ki, dünyada nişasta bazlı şekerin önemli bölümü GDO’ lu mısırdan elde ediliyor. Mısırdan elde edilen bu şeker yüzlerce gıda ürününde kullanılıyor.Şeker Kanunu Tasarısı bu yönüyle çok önemli. Yakında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülecek. Nişasta bazlı şeker kotası bu tasarının deyim yerindeyse canlı bombası. Tasarı hakkında Ziraat Mühendisleri Odası’nın yaptığı ve kamuoyu ile paylaştığı önemli bir çalışma var. Bilgilendirici ve uyarıcı olması dileği ile o çalışmayı aynen paylaşıyoruz:
NBŞ LOBİSİ YİNE İŞ BAŞINDA!
Doğal ve sağlıklı şeker pancarından üretilen şeker yerine, ithalatçı olduğumuz mısırdan üretilen NBŞ`ler kapımızda!
Hükümet tarafından hazırlanarak TBMM`ye gönderilen Şeker Kanunu Tasarısı`nda, “pancar dışı kaynaklardan (!)” elde edilen şekerin halen yüzde 10 olan kotası yüzde 15`e çıkartılmaktadır. İthalatçı olduğumuz mısırdan elde edilen Nişasta Bazlı Şeker`e (NBŞ) karşı kamuoyunda oluşan tepkilerden kaçınmak için NBŞ ifadesinin kullanılmadığı tasarı, içerdiği kelime oyunlarıyla daha en başta gizli hedefleri olduğunu ortaya koymaktadır.
Bilindiği üzere Türkiye`nin yüzde 10 olan NBŞ kotası hemen hemen her yıl Bakanlar Kurulu kararıyla yüzde 50 oranında artırılmaktadır. Şeker pancarı sektörü, fabrikalarda çalışanlar, tarım işçileri ve üretici ailelerle birlikte 8 milyonu aşkın insanı doyurmaktadır. Türkiye`nin yıllık şeker gereksinimi 2.5 milyon tondur. Bunun yüzde 85`i şeker pancarından, yüzde 15`i ise NBŞ`den karşılanmaktadır. NBŞ fabrikaları, içerden ve dışarıdan aldıkları mısırı işleyerek fruktoz ve glukoz şurubu üretmektedirler.
Mısır şurubundaki yüksek fruktozun pek çok sağlık sorununa neden olduğu belirtilmektedir. Ayrıca NBŞ fabrikaları yurt içi üretimlerinde yerli mısır kullanmak zorunda olsalar da, her yıl binlerce ton mısır ithalatı yapılması ve NBŞ kotasının yükseltilmesiyle bu ithalatın daha da artacak olması, beraberinde GDO riskini de getirmektedir. Ülkemizde yaygın olarak tarımı yapılan ve üretiminde dünya dördüncüsü olduğumuz şeker pancarında ise GDO yoktur.
Türkiye pancardan şeker üretiminde Avrupa ülkeleri arasında Fransa ve Almanya`dan sonra üçüncü sırada gelmektedir. Birinci sıradaki Fransa üretiminin tamamını şeker pancarından sağlamaktadır; NBŞ üretimi yoktur. İkinci sıradaki Almanya`nın NBŞ üretimi, toplam şeker üretiminin sadece yüzde 2,5`tir. Polonya`nın NBŞ kotası yüzde 3,9 iken, onun arkasından gelen İngiltere ise üretimini tamamıyla şeker pancarından elde etmektedir. Görüldüğü üzere Avrupa şeker pancarına sahip çıkmakta ve üreticisini korumak için NBŞ kotalarını düşük tutmaktadır.
Şeker pancarı sektörümüz tümüyle ulusaldır, dolayısıyla üretilen katma değer de ülke içinde kalmaktadır. Oysa ülke mısırda dışa bağımlıdır, başka bir deyişle yapılan dışalım ile yurtdışına kaynak aktarılmaktadır. NBŞ sanayi piyasasının yüzde 75`ine çokuluslu şirketler egemendir, üretilen katma değer de bunlara transfer edilmektedir.
Pancar tarımı buğdaya göre 13, mısıra göre 8, ayçiçeğine göre 5 kat daha fazla istihdam sağlamakta ve bu yönüyle kırsal alandan kentlere göçü de önlemektedir. Yan ürünleri olan pancar posası ve melas ile pancarın baş ve yaprak kısmı hayvan yemi olarak kullanılmaktadır. Şeker pancarı sanayi yılda yaklaşık 3 milyar dolar katma değer yaratmaktadır. Bulundukları birçok ilde tek sanayi tesisi olma özelliği taşıyan şeker fabrikaları 20 binden fazla insana istihdam sağlarken, 6 NBŞ fabrikası sadece bin kişiyi istihdam etmektedir.
Bugün gazozdan çikolataya ve hamur tatlılarına dek uzanan pek çok şekerli üründe kullanılan NBŞ`ler bir yandan toplum sağlığını olumsuz yönde etkilerken, diğer yandan da ülkemizde önemli bir geçim kaynağı olan şeker pancarı tarımının gerilemesine neden olmaktadır. Türkiye şekerini şeker pancarından üretmeli, sadece gıda dışı sektörlerin ihtiyacını karşılamak amacıyla NBŞ kotası yüzde 1 veya 2`lere düşürülmelidir.
Tasarı ile gıda dışı amaçla sanayide kullanılmak üzere kotasız şeker üretimi de öngörülmektedir. Oysa herhangi bir denetim eksikliğinde bu şekerlerin piyasaya sürülmesi tehlikesi her zaman için vardır. Özetle TBMM gündeminde bulunan tasarı, yarattığı inanılmaz rant ile “siyaset-iş dünyası” ilişkisini yeniden kurgulayan şeker sektöründe, üreticiler, tüketiciler ve kısaca tüm halkımız aleyhine işleyecek bir sürece işaret etmektedir. Bu kapsamda TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası olarak AKP Hükümeti’ni, çok uluslu şirketler yerine kendi halkının yanında yer almaya ve tüm halkımızı da şeker sektöründeki oyunlara artık “dur” demeye çağırıyoruz.”

Özetle, bu tasarı aynen kabul edilirse “sıfır tolerans” diye diye halka GDO şekerini yedirecekler.
Ali Ekber Yıldırım – www.tarimdunyasi.net

 

Yeşiller ve Sol Gelecek’ten 24 Nisan açıklaması

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eş sözcüleri Sevil Turan ve Arif Ali Cangı yarın 98. yılında anılacak olan 24 Nisan Ermeni soykırımı hakkında bir açıklama yaptılar. Açıklamada “Yaşananların acısını yüreğimizde hissetmek geçmişle yüzleşmemize olanak sağlıyor. Acıları paylaşmak, geleceği birlikte kurabilmenin bir adımı oluyor” denildi.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“24 Nisan 1915 günü İstanbul’da Ermeni halkının önde gelenlerinden 240 kişi tutuklandı. Operasyon başlamıştı. Sonra tutuklanan sayısı hızla arttı. Yüz binlerce Ermeni evini barkını, malını mülkünü bırakmak zorunda bırakılarak sürüldü.

Yargısız infazlar, tehcir adı verilen zulüm yürüyüşü, yağmalanan kiliseler, evler ve yüz binlerce insanın öldürülmesi… İttihat Terakki’nin başlattığı, Teşkilat-ı Mahsusa tetikçilerinin sürdürdüğü Ermeni halkına yönelik imha politikası, “Büyük Felaket”, 20. yüzyılın ilk soykırımı böyle yaşandı. Yakın Asya’yı Müslümanlaştırma ve Türkleştirme projesinin en ağır insanlık dışı uygulamalarının sonuçlarını Ermeni halkı çok ağır yaşadı.

Ölenler öldü, kurtulanlar ise yaşadıkları travma ve baskılarla isimlerini ve dinlerini değiştirmek, kendilerini gizlemek zorunda bırakıldı. Bir halk tarihten ve bu topraklardan silinmeye çalışıldı.

Aradan 98 yıl geçti. Devlet özür dilemedi, soykırımı inkâr etmekten vazgeçmedi. Toplumda yaratılan düşmanlık hep kışkırtıldı. İttihatçılara özenenler 2007’de Hrant Dink’i, 2011’de Sevag Balıkçı’yıkalleşçe öldürdüler. Dink suikastını özendirenler, planlayanlar, sivil-askeri bürokrasiden suç ortakları, bebekten katil yaratanlar hâlâ serbest.

Bu düşmanlığı besleyenler ve inkârı sürdürenler, devletçi ve ırkçı-milliyetçi zihniyettekiler uzun yıllar boyunca Ermeni kültürünü ve gerçeğini hafızalarımızdan silmeye çalıştılar. Ama başarılı olamadılar. Bugün vicdan ve adalet duygusuna sahip insanlar, ülkenin her köşesinde geçmişlerindeki o karanlık dönemle hesaplaşmaya ve yüzleşmeye başladı.

Bu anlayışla, 24 Nisan 2013’te 1915’in acılarını da yasını da paylaşıyoruz. Acıları paylaştıkça, geleceği birlikte kurabilmenin, Türkiyeliler olarak eşit yurttaşlık ilişkisi içinde bir arada yaşayabilmenin imkânları artıyor. Geçmişimizle yüzleşirken, ülkenin her köşesinde Ermeni kimliğine sahip yurttaşlarımızla, artık kendilerini gizlemek zorunda kalmadıkları, inanç mekânlarını özgürce kullanabildikleri, eşit bir yurttaş olarak yaşadıkları bir ülke, demokratik bir Cumhuriyet için birlikte mücadele ediyoruz.

1915’le başlayan dönemde katledilen bütün insanlarımızın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz… Yaşananların acısını yüreğimizde hissetmek geçmişle yüzleşmemize olanak sağlıyor. Acıları paylaşmak, geleceği birlikte kurabilmenin bir adımı oluyor.

Devletin özür dilemesi, sürgün edilen ailelere yurttaşlık haklarının iade edilmesi, yaraları saracak hukuki düzenlemelerin gerçekleştirilmesi ve Ermenistan’la ilişkilerin normalleştirilmesi 100. yıla ulaşmadan siyasi iktidarın atması gereken diğer adımlardır.

Ermeni toplumunun yaşadığı insanlık trajedisini yüreğimizin derinliklerinde duyuyor, o süreçte yaşamını yitirenleri bir kez daha hüzünle anıyoruz.

Sevil Turan – Arif Ali Cangı (Eş Sözcüler)”

(Yeşil Gazete)

 

Bursa’da “Sürdürülebilir Yaşam Günü” yaklaşıyor

Bursa Permakültür Kolektifi, “Sürdürülebilir Yaşam Günü” düzenliyor.

Osmangazi Belediyesi sponsorluğunda 18 Mayıs Cumartesi günü Bursa Ördekli Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek olan etkinlik 10:00’da başlayıp 17:30’a kadar devam edecek.

Çağrı metninde “Doğayı, çevreyi sömürmeden ve kirletmeden kendi ihtiyaçlarını karşılayan, sürdürülebilir, ekolojik olarak sağlıklı, ekonomik olarak uygulanabilir bir yaşam mümkün!” diyen Bursa Permakültür Kolektifi, permakültürü ve ekolojik yaşamı daha geniş kitlelere duyurmayı ve tanıtmayı amaçladıklarını belirtiyor.

Etkinliğin programı ise şöyle:

0:00 – 11:15 1. Oturum: Neden Sürdürülebilir yaşam?
11:30 – 13:00 2. Oturum: ÇÖZÜM: Permakültür ilkeleri ile Sürdürülebilir Yaşam Tasarımı
13:00 – 14:00 Öğle arası
14:00 – 15:30 3. Oturum: Bahçecilik, kompost, bitkiler, doğal ilaçlar
15:45 – 17:00 4. Oturum: Toprak, su tutma, gıda ormanı…
17:00 – 17:30 Soru & cevaplar

“Sürdürülebilir Yaşam Günü”ne katılmak ve organizasyonunda yardımcı olmak isteyenler, etkinliğin Facebook sayfasından detaylı bilgiyi alabilir.

(Yeşil Gazete)

 

Dr. Angelika Claussen ve Dr. Alper Öktem: “Radyasyon en çok gelecek kuşakları etkileyecek”

Dr. Angelika Claussen

1986’da yaşanan Çernobil faciası, 3 gün sonra, 26 Nisan’da, 27. yılını geride bırakacak; patlayan nükleer santralden kaynaklanan radyoaktif  serpintiyle yayılan radyasyonun zararlı etkileri ise yaşamı etkilemeye devam ediyor. Kanserin oluşma süreci olan 20-30 yılın geçtiği bugünlerde, Çernobil’den yayılan radyasyondan etkilenen kişilerde hem çeşitli kanser tiplerinde, hem de başta kalp damar hastalıkları olmak üzere kanser dışı hastalıklarda belirgin artışlar görüldüğü dikkati çekiyor. Tüm bu hastalıklara ilave olarak son yıllarda erken yaşlanmanın da radyasyonla ilişkili olduğu tespit edilmiş durumda.

Radyoaktivite, toprakla, havayla ve besin zinciri yoluyla  çevrime girerek radyoaktif etkinin canlılarda yeniden ve yeniden ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu etkinin somut olarak görülmesi için de uzun süre geçmesi gerekiyor. Radyasyonun genetik materyal üzerine olan etkisi de bütün canlı türlerinde en çok gelecek kuşakların etkileneceği anlamına geliyor.

Nükleer Savaşa Karşı Uluslararası Hekimler Birliği IPPNW (International Physicians for the Prevention of Nuclear War) Almanya bölümünün uzun süre başkanlığını yapan, Çernobil faciasının insan sağlığına yönelik zararlı etkileri konusunda uzman olan [1] Dr. Angelika Claussen Yeşil Gazete için Çernobil faciasını değerlendirdi. IPPNW Üyesi Dr. Alper Öktem’in de katıldığı söyleşide, patlamadan sonraki 27 yılın uzun ve kısa vadede ortaya çıkan görülebilir zararlarını ele aldık.

Yeşil Düşünce Derneği ve nukleersiz.org’un düzenlediği Çernobil Tanıkları Türkiye’de etkinliği için Türkiye’de olan Dr. Angelika Claussen, Çernobil’in düşük radyasyonun da önemli etkilerinin olduğunun görülmesi açısından öğretici olduğunu vurguladı. Türkiye’nin atom enerjisiyle ilgili girişimlerine de değindiğimiz söyleşide Dr. Alper Öktem, esprili bir dille “atom enerjisi isteyenlerin son Türk devletinin bekası konusunda kötü niyet taşıdığını düşündüğünü” de sözlerine ekledi.

 

“Çernobil, düşük radyasyonun da zararlı olduğunu öğretti”


Çernobil’in somut etkileriyle ilgili ilk araştırmalar nasıl yapıldı? Rakamlardaki farklılıklar nereden kaynaklanıyor?

Dr. Angelika Claussen:

Dr. Alper Öktem ve Dr. Angelika Claussen

Çernobil  Doktorları ortak adıyla bir araya gelen bir grup hekim Ukrayna, Beyaz Rusya, Rusya başta olmak üzere eski Sovyetler Birliği ülkelerindeki tıbbi enstitülerde konuya ilişkin araştırmalar yapıyorladı. Ama maalesef kazadan sonraki en kritik 5 yıl içinde orada toplanan bilgi,  o zamanki Sovyetler Birliği merkezi hükümetinin “tüm bilgileri saklayacaksınız ya da yok edeceksiniz emri” nedeniyle ya tahrif, ya da yok edildi. Bu yüzden de konuya ilişkin sağlıklı değerlendirmeler yapmada zorluk çekiliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün 1957 yılından kalma bir anlaşmaya göre Uluslararası Atom Enerji Ajansı’nın izni ve onayı olmadan konuya ilişkin araştırma yapamıyor oluşu da sağlıklı bilgilere ulaşmakta en önemli açmazlardan birini oluşturuyor. Çernobil Doktorları [2] ile (Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya’dan hekimler) ve Moskova’da, Minsk’te görev yapan konuya ilişkin çalışmaları olan öğretim üyeleri ile hem kongrelerde, hem de özel görüşmelerde bir araya geldik, konuştuk, tartıştık. Üç uzman arkadaş ile birlikte Çernobil Doktorları’nın da yaptıkları çalışmaları ve yayınları da dikkate alarak ortak bir kitap hazırladık. Bu kitabın ismi ise “Çernobil’in İnsan Sağlığına Etkileri” olarak belirlendi.

Çernobil’de neler oldu?

Nükleer patlama yaşandı, Çernobil’de nükleer serpinti oluştu ve tüm çevre ülkelere yayıldı. Rusya, Beyaz Rusya ve Ukrayna’ya indi. % 53’ü diğer Avrupa ülkelerine ulaştı. % 8’i başta Anadolu olmak üzere Asya’ya ulaştı.

Çernobil’de nükleer santralden farklı yarılanma ömrü olan çeşitli radyoaktif izotoplar radyoaktif serpintiyle tüm çevreye yayıldı. Bunlar şöyle sıralanabilir: İyot 131, yarılanma ömrü 8 gün; Sezyum 137, yarılanma ömrü 30 yıl; Stronsiyum 90, yarılanma ömrü 28 yıl. İyot 131’in yarılanma ömrü kısa olsa da, etkisi özellikle yakın çevrede büyük oldu. Çünkü patlama 26 Nisan’daydı, 1 Mayıs’a çok yakın bir tarihte gerçekleşti. 1 Mayıs kutlamalarının görkemi bozulmasın diye facia resmi makamlarca saklandı.

1 Mayıs’ta sokaklara çıkan insanlar radyoaktif ışımaya, erken dönem olduğu için de iyot 131’e maruz kaldılar. Kutlamalarda şehirleri gezen çocuklar iyot 131’den daha çok etkilendiler. Çocuklarda normalde 1 milyonda bir olan tiroid kanseri görülme oranı, iyot 131’in etkisine maruz kalan çocuklar için oldukça yüksek çıktı. Çernobil’in ardından 10 yıl kadar sonra yapılan araştırmalara göre sayılar farklı olmakla birlikte Beyaz Rusya- Gomel’de çocuklarda tiroid kanseri 58 kat arttı. Yetişkinlerde ise 6-7 kat arttı.

Çernobil’den sonra 27 yıl geçti, şu an gözlemlenen etkiler neler?

Yetişkin insanlarda kanser sayısı artmaya başladı. Radyasyona bağlı kanserlerin ortaya çıkması için 20-30 yıllık bir latent süre gereklidir. Meme kanserinde 10-20 yıldan sonra ciddi artış görüyoruz.

“Genetik bozukluklar 10. kuşaktan sonra patlama gösterecek”

 

Bunca yılın ardından Çernobil’den yayılan radyasyona ne oldu?

Dr. Angelika Claussen:

Radyoaktif serpinti, toprağa bitkiye çevreye yayılıyor, orada kalıyor, o çevrede yaşayanlar bunu alıyor.  Canlılara giren radyoaktif maddeler ise dokularda birikiyor. Toprakta olduğu gibi insanda da radyasyonun yarılanma ömrü var. Bazıları vücuttan atılırken, bazıları vücutta ışımaya devam ediyor. Çevreden besin zincirine geçiyor, tekrar canlılara ve insana geçiyor ve canlılarda birikiyor. Radyoaktiviteye bağlı bazı kanser türlerinin oluşma süresi 20-30 yıl, biz buna latent süre diyoruz. Son yıllarda yapılan çalışmalara bakıldığında, Beyaz Rusya’da radyoaktivitenin yüksek olduğu yerlerde bütün kanser çeşitlerinde %40-50 civarında artış var.

Fare ve sıçan gibi memeliler üzerinde yapılan araştırmalarda radyasyona maruz kalmış hayvanlarda genetik bozuklukların 10. kuşaktan sonra patlama gösterdiği belirlendi. Her kuşakta artış gösteriyor. Radyasyon konusunda şimdilik buz dağının üstündeki kısmını görüyoruz, asıl tehlike bizden sonraki kuşaklarda görülecek.

Kanser dışı hastalıklar yaygınlaşıyor, daha erken yaşta ortaya çıkıyor, yaşlanma hızlanıyor. Çernobil’de görev yapan 830 bin tasfiye memurunun 125 bini çeşitli nedenlerde öldü, yaşayanların ise çoğu radyasyona bağlı hastalıklarla boğuşmaya devam ediyor. Radyasyonun geç görülen etkilerinden bir diğeri ise kalp damar hastalıklarında gözlenen artıştır. Bu konudaki veriler tasfiye memurları üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda tespit edilmiş olup, bu tür sorunlar tasfiye memurlarında toplum ortalamasının çok üstünde görülmektedir. Çeşitli ensefalitler de dahil olmak üzere biyolojik hastalıkların yanı sıra tasfiye memurlarında intihara oldukça yüksek oranda rastlanmaktadır.

Radyasyonun devam eden etkileri açısından Avrupa’da ne tür tedbirler alınıyor?

Topraktaki radyoaktivite devam ettiği için besin zinciriyle taşınan radyasyon nedeniyle Bavyera’da İskoçya ve İskandinavya ülkelerinde yabani domuzlar avlanıyor, ancak yenmiyor. Yabani böğürtlenlerin yenilmesi tavsiye edilmiyor.

 

Doktor Claussen Karadenizlilere inanıyor


Karadeniz bölgesinde yaşayan insanlar özellikle kanser vakalarında artış olduğunu söylüyorlar, siz ne düşünüyorsunuz?

Dr. Angelika Claussen:

Kanser vakaları artmaya devam edecek. Bilimsel çalışma, epidemiyolojik çalışmalar yapılmadığı için ancak öngörülere bağlı olarak konuşabilirim. Başta Karadeniz olmak üzere Türkiye’ye ciddiye alınması gereken ölçüde radyoaktif serpinti ulaştı. Beyaz Rusya’da, Ukrayna’da etki gösteren radyoaktivite Türkiye’de niye etki göstermesin ki? İlgilileri ve hükümeti bu alanda bilimsel çalışmaları başlatmaya çağırıyorum.

Radyasyonun etkilerinin doza bağlı olduğunu söyleyenler var, hatta güvenli dozdan söz eden resmi kurumlar var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Radyasyon için güvenli doz diye bir şey yoktur. Sadece etkiler doza bağımlı olarak artış gösterir. Bazı dozlarda bu  etkilerin artışı lineer iken bazı dozlarda konveks eğrilerle ilişkilendirilir. İlan edilen bu güvenli doz rakamları keyfidir. 1949 yılında resmi kurum ICRP (Uluslararası Radyasyondan Korunma Komisyonu) güvenli dozu yılda 44 mSv olarak ilan etmişti. Yıllarca güvenli doz sınırını indire indire 1990larda 1 mSv’e indirdiler.

Doğal radyasyon nedir?

Doğada bulunan radyoaktif izotoplardır, tabii bunlar da radyoaktif ışın yayıyorlar. Canlılar üzerinde tabii ki etkisi var.

Radyasyon dozlarını hesaplarken endüstriyel radyasyona doğal radyasyonu da eklemek gerekir.Tabi radyasyon her insanı ya da canlıyı aynı şekilde etkilemez, canlıların radyasyona karşı genetik olarak önceden oluşmuş farklı savunma mekanizmaları vardır.Bu nedenlede her canlı birey radyasyondan birbirinden farklı şekilde etkilenir.

Dr. Alper Öktem:

Dr. Alper Öktem

Güvenli radyasyon diye bir şey yok, bilim insanları artık bunu söylüyor. Düşük dozda tehlike yoktur deniyordu, 90’larda tehlikelidir dendi; ancak bu tehlikenin tesadüfî olduğu söylendi. Yani her doz tehlikeli olabilir, doz arttıkça tehlike de artıyor. Düşük doza maruz kalındığı halde Berlin’de, Çernobil’den sonra çocuklarda Down  sendromu görülme olasılığı arttı. Ne yazık ki Dünya Sağlık Örgütü (World Health Organization-WHO)  bu sonuçları kabul etmiyor. İnek sütünde bile sezyum ve stronsiyum görüldü. Dünya Sağlık Örgütü ile Uluslararası Atom Enerji Ajansı arasındaki protokole göre, Dünya Sağlık Örgütü yapacağı bütün çalışmalar için izin almak durumundadır. Bu nedenle de Dünya Sağlık Örgütü’ne güvenmek mümkün değildir. 1991 yılında Çernobil faciasından etkilenen bölgelerde çocuklarda tiroid kanseri patlaması oldu. Dünya Sağlık Örgütü bırakın araştırma yapmayı mevcut çalışma sonuçlarını bile yayınlamadı.

 

“Japonya’da insanların gerçekler konusunda şüpheleri var”

 

Dr. Alper Öktem ve Dr. Angelika Claussen, inceleme yapmak üzere Fukuşima’da  bulundular. Çalışmaları sırasında edindikleri gözlemleri paylaştılar. İlk olarak Japonya’da resmi makamların yanıltıcılığı nedeniyle halkın yaşadığı güvensizlik üzerinde durduk.

Yakın zamanda Fukuşimaya gittiğinizi söylediniz, orada neler oldu son durum hakkında bilgi verebilir misiniz?

Dr. Alper Öktem:

Fukuşima’da çocuklarda ilk tiroid kanserleri görülmeye başladı. Geçen yılın başında on binlerce çocuğa yapılan yaygın ultrason  taramalarında, tiroid tetkiklerinde her 100 çocuktan 35’inde kist ve nodül çıktı.

Fukuşima şu an 20 km çevresine kadar kapalı, nükleer bulut kimi yere çok yayıldı, kimi yere yayılmadı. Daha uzakta olmakla birlikte radyoaktivitenin yüksek olduğu yerler de boşaltıldı. Ancak bazı kuruluşlar, örneğin Amerikan Nükleer Düzenleme Komisyonu NRC’ye göre 80 km çapındaki alan yüksek radyoaktivite bölgesiydi ve tümünün boşaltılması gerekirdi.

Fukuşima’nın yeniden patlama riski var, hala ışın yayıyor, kontrol altında değil. Fukuşima vilayet merkezinde kabul edilemeyecek oranda radyasyon var. Uzmanları hükümet atıyor, bu nedenle açıklamalar güven verici değil.

İnsanlar sahipsiz kaldıkları hissini taşıyor ve yoğun şekilde gerçekler konusunda şüpheleri var. Mesela hükümet çeşitli yerlerde ölçüm yapıyor. Ancak ölçüm cihazlarını kurdukları alanı temizliyorlar, doğal olarak ölçtüklerinde radyasyon oranı düşük çıkıyor.  Sivil kuruluşlar ise bunun 100 metre uzağında çok daha fazla radyasyon tespit ediyorlar. IPPNW desteğiyle bölgede yurttaşlar için bağımsız ölçüm istasyonları kuruldu. Tam vücut radyasyonu ölçülmesini isteyen, resmi ölçümlere güvenmeyen vatandaşlar bu istasyonlara geliyor.

Dr. Angelika Claussen:

IPPW olarak bağımsız radyasyon ölçüm istasyonu kurduk. Aynı zamanda “Çernobil Faciasının İnsan Sağlığında Yarattığı Etkiler” kitapçığını Japonca’ya çevirdik. Japonya’da bu konuda eğitimler yaptık. Japonya’da şu anda 200 bağımsız radyasyon ölçüm istasyonu var. Devletin kurduğu istasyonlar yanlış ölçüm yapıyor. Her Cuma günü çeşitli şehirlerde gösteriler devam ediyor, halk nükleer enerjiye karşı çıkıyor.

 

Söyleşi: Büşra Akman

Editör: Savaş Çömlek

(Yeşil Gazete)


[1] IPPNW’nin 2011’de çıkardığı Healt Effects of Chernobly (Çernobil Faciasının İnsan Sağlığında Yarattığı Etkiler) yayınının yazarlarından, ilgili yayın için TIKLAYIN

[2] Doctors of Chernobly

Füle: “Türkiye enerji faslını açmaya hazır”

0

AB Komisyonu’na göre Türkiye, enerji faslına hazır.

AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Füle, “Komisyon, Türkiye’nin enerji faslında müzakerelere başlayabilmek için yeterince hazır olduğunu düşünmektedir” dedi.

Avrupa Parlamentosu’ndan farklı yazılı soru önergelerini cevaplandıran Füle, AB Komisyonu’nun Türkiye’nin enerji faslında müzakerelere başlayabilmek için yeterince hazır olduğunu düşündüğünü belirterek, enerji piyasasının düzenlenmesi, yenilenebilir enerjinin ve enerji verimliliğinin teşviki ile nükleer enerji güvenliği gibi konularda AB müktesebatınauyumu öngören enerji faslının açılması için henüz tüm ülkelerin rıza göstermediğpini kaydetti.

Genişleme Komiseri Füle, yargı ve temel haklar faslında da tüm üye ülkelerin henüz onay vermemesi nedeniyle resmi açılış kriterlerini Türkiye’ye iletemediklerini bildirdi.

Füle, her iki faslın AB’nin, Ek Protokol anlaşmazlığı nedeniyle Türkiye’nin katılım müzakerelerinde dondurduğu sekiz fasıl arasına bulunmadığına dikkat çekti.

Kıbrıs, limanların açılmamasını gerekçe göstererek enerji ile yargı ve temel haklar fasıllarına ilaveten iş gücünün serbest dolaşımı, eğitim ve kültür, dış güvenlik ve savunma ile adalet, özgürlük ve güvenlik olmak üzere toplam altı faslı tek taraflı olarak engelleme kararı almıştı.

(Dünya.com, Yeşil Gazete)


Nükleere bütün Kıbrıs da karşı

Kıbrıslılar hep beraber, nükleere karşı sokağa iniyor.

Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santrali protesto etmek için, Yeni Kıbrıs Partisi ve Kıbrıs Yeşiller Partisi’nin öncülüğünde iki toplumlu/ortak protesto eylemleri düzenlenecek.

Çernobil nükleer felaketinin başladığı tarih olan 26 Nisan’ın yıl dönümünde, cuma günü 18:30’da Ledra’da (Lokmacı) düzenlenecek insan zincirinin çağrısında “Unutma, nükleer güç tehlikelidir. Nükleerin tehlikesini dün Çernobil’de, bugün Fukushima’da yaşadık, Girne’nin kıyısından 90 km uzakta olan Akkuyu’da böyle bir senaryonun tekrarlanmaması için hiç bir gerekçe yok! Gelin, sesimizi çocuklarımızın geleceği için yükseltelim!” deniyor.

Yeni Kıbrıs Partisi ve Kıbrıs Yeşiller Partisi tarafından yapılan ortak basın açıklamasında 2 sene önce 11 Mart’ta Fukuşima’da başlayan ve yüzlerce yıl devam edecek olan nükleer felaketin ortaya çıkardığı sonuçlar hatırlatılarak “İnsanlık, çokça reklamı yapılan nükleer santrallerin güvenli olduğu olgusunun şüpheye ne kadar açık olduğu konusunda dramatik bir şekilde bilinçleniyor” deniyor. Avrupa başta olmak üzere dünya kamuoyunun artık net biçimde nükleeri reddettiğini belirten açıklama, “Kıbrıs’ın karşı sahillinde ve deprem kuşağı üzerinde olan Akkuyu’da” inşa edilmek istenen nükleer santralin tüm Akdeniz havzası için ölüm anlamına gelebileceği hatırlatılarak “Japonya’nın bugün karşı karşıya kaldığı nükleer tehlike, dünyanın birçok bölgesi ve özellikle de Ecemiş fay hattı yakınında olduğu bilinen Akkuyu için önemli bir örnektir.” deniyor.

Nükleer atıklar meselesine de değinen açıklama, şu soruyu soruyor: Gerçekten merak etmekteyiz: Kim nükleer attıkları on binlerce yıl topraklarında muhafaza etmek isteyebilir?”

Çernobil’in 27. yıldönümü olan 26 Nisan akşamı 18:30-19:30 saatleri arasında, adanın kuzey ve güneyinde yaşayan iki toplum  Ledra Sokağı’nın her iki tarafında Çernobil mağdurlarını anmak için mumlarla bir araya gelip bir insan bir zinciri oluşturacak.

Bu, Kıbrıs Yeşiller Partisi ve Yeni Kıbrıs Partisi önderliğinde yapılan iki toplumlu nükleer karşıtı eylemlerin ilki değil. Anma ve eylemin ilki 2011, ikincisi ise 2012 yılında, yine iki partinin çağrıcılığıyla ve Ledra (Lokmacı) Sokak’ta gerçekleştirilmişti.

Hükümetin Akkuyu’da nükleer santral yapma inadı, halkın büyük bölümünün itirazına ve nükleer enerjinin artık hiç bir anlamı kalmadığının uzmanlarca belirtilmesine rağmen devam ediyor.

 

*Fotoğraflar, 2011 eyleminden alınmıştır (Yeni Kıbrıs Partisi web sitesi)


(Yeşil Gazete)

 


Budapeşte’ye bisikletli istilası

22 Nisan Yeryüzü Günü’nde bisikletliler Budapeşte’yi istila etti.

Onbinlerce bisikletli 22 Nisan Yeryüzü Günü’nde Macaristan’ın başkentini istila ederek pedalın gücü ile bir devrimi gerçekleştirdi. İki tekerin şehir içi ulaşımında ağırlığını arttırmak amacında olan bisikletliler doğu avrupanın trafik sorununu en fazla yaşayan şehirlerden Budapeşte’de tüm caddeleri bisikletlerle doldurarak başka bir çözümün de mümkün olabileceğini kanıtladı.

Budapeşte’de yaşayan şehir plancısı Miklos Szalka geçmişe oranla herşeyin değiştiği görüşünde, Szalka “90lı yılarda yolda tek tük bisiklet süren kişilere rastlanıldığını ancak günümüzde onbinlerce bisikletinin caddeleri istila ettiğini” vurguluyor.

20 yıl önceye göre büyük bir değişimin içinde olduklarını kaydeden Budapeşteli şehir plancısı Miklos Szalka, kendi işini icra edenlerin de bu yeni duruma uyumlu çalışmalar yapmak zorunda olduklarını kaydediyor.

Macaristan’da Critical Mass etkinliği 2004’de başladı ve hızla kendisine destek topladı.  22 Nisan’da dünya üzerindeki yüzlerce şehirde bisikletliler caddeleri doldururken bu sayı Budapeşte’de organizatörlerin iddiasına göre 80.000 bisikletliyi buldu ki bu rakam Critical Mass organizasyonu için bir rekor.

(Yeşil Gazete, Aljazeera )