Ana Sayfa Blog Sayfa 4336

Avrupa ve ABD’den Türkiye’ye LGBT hakları uyarısı

Avrupa Parlamentosu (AP) 2013 yılı Türkiye İlerleme Raporu’na dair “AP Karar Tasarısı”nı 18 Nisan’da benimsedi. Tasarı, Türkiye’yi, kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi standartlarına ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarına uymamakla eleştiriyor.

Hollandalı Hıristiyan Demokrat parlamenter Ria Oomen-Ruijten tarafından rapor formatında hazırlanan tasarı, Türk Hükümeti’ni, LGBT’lere yönelik ayrımcılık ve şiddet ile etkin mücadeleye çağırıyor; Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurulu Yasası taslağından “cinsel kimlik” korumasının çıkartılmasını eleştiriyor. Metin, özellikle transların maruz kaldığı tacizlere dikkat çekiyor.

Tasarının benimsenmesinin ardından Türkiye Hükümeti Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış aracılıyla açıklama yaptı. Açıklamada, Kürt Sorunu’nda çözüm sürecine dair AP tasarısındaki desteğe teşekkür edilirken, LGBT’lere dair insan hakları ve demokratikleşme meselesinin dikkate alınmadığı görüldü. Türkiye Hükümeti’nin yanıtı, Kıbrıs Sorunu, Suriye, AB’ye vize muafiyeti, yeni kurulan insan hakları yapıları gibi siyasi ve idari konulara odaklandı.

ABD’den de insan hakları eleştirisi

ABD de Türkiye Hükümeti’nin “savunmasız” bırakılan kimlikleri gerektiği biçimde korumadığını belirtiyor. Geçen hafta yayımlanan ABD Dışişleri Bakanlığı İnsan Hakları Raporu, bu kimlikleri “LGBT’ler, çocuklar, kadınlar” şeklinde tanımlıyor ve yeni anayasa sürecinin yaratabileceği fırsatlara işaret ediyor. Diğer vurgulanan konular arasında adalete erişim ve adil yargılanmadaki ihlaller ile ifade özgürlüğünün önündeki engeller yer alıyor.

Haber: Murat Köylü

(Kaos GL)

Tarihsel ittifaka doğru /mu? – Nabi Yağcı

 

Askeri -vesayet rejimi problemini çözen veya en azından gerileten Türkiye şimdi bir başka kadim sorununu çözmeye hazırlanıyor. Umarım öyle olur. Adı da zaten “Çözüm süreci.”  Özellikle ülkemizde toplum olarak kendi sosyal/siyasal  problemlerimizi kendimizin çözmesini çok önemsiyorum, demokrasi de bunun için değil mi? Ne var ki,  yakın tarihimize kadar toplum olarak bize problem çözme deneyi kazandıracak örnekler pek olmadı, hatta hiç olmadı.

Şimdi birinci problemi çözme pratiğimizden dersler çıkararak ikincisine bakmamız gerekiyor. Dersler babında çok şey söylenebilir ama kanımca olumlu anlamda en önemli ders resmi tarihin yalanlarını ortaya döken karşı-tarihi askeri-vesayetin  çözülme süreciyle eş zamanlı olarak tartışmaya açabilmiş olmamızdır. Böylece çözmeye uğraştığımız soruna, gündelik kısır polemiklerin dışına çıkararak daha soğukkanlı ve perspektifli bakmanın koşulları doğmuş oldu.

Askeri-vesayet rejimiyle mücadeleden çıkarılacak olumsuz ders ise bu süreçte fazlaca heyecanlı ve sabırsız olmaktı. Bir çırpıda derin devletin derinine inilebileceğini sandık. Bu yüzden itirazları, eleştirileri, kaygıları olanlara karşı, olması gereken hoşgörü ve sabır gösterilemedi, gereksiz yere “Ergenekoncu” olarak suçlananlar ve hatta tutuklananlar oldu. Ahmet Şık, Nedim Şener gibi.  Kürt sorununa ilişkin çözüm sürecinde de bu yanlışı yapanları görüyorum.  Kaygıları ya da eleştirileri olanları kolayca barış düşmanı ilan edenler var. Kamplaşma yaratarak süreci sabote etmek isteyenler ortadayken kamplaşmaya çanak tutmak doğru değil. Barış bekçiliği bu sürece zarar verecek en önemli yanlıştır. Ne sanılıyor, PKK dağdan çekilince Kürt sorunu bitecek mi? Mesele bu denli basit mi? Üstelik Güneydoğuda Kürtlerin üstünde operasyonların devam ettiği noktalar varken.

Kimileri kantarın topuzunu o denli kaçırdı ki saygın bir bilim insanını, İsmail Beşikçi’yi dahi öteki kampa, savaş yanlıların yanına atıverdi. Eleştirilecek görüşleri olabilir ama unutulmasın ki bugün Türkler, Türk entelektüelleri  Kürt sorununun hakikatini konuşabiliyorlarsa bunda Beşikçi’nin entelektüel ahlakının ve cesaretinin çok ciddi bir payı var. Bugünün reel gerçekliğiyle tarihi hakikatin doğrultusu arasında doğru bağıntılar kuramazsak çözüm sandığımız şey kördüğüm haline de gelebilir.

Kaldı ki çözüm için adım atıyoruz diyen iki taraf da, yani hükümet de PKK’de kaygılarını başından beri gizlemiyorlardı. Zaten bana göre bu adımın özelliği kaygılara rağmen birlikte adım atılmasıydı. Bu nedenle iki tarafı da buna cesaret ettikleri için kutlamak gerekir. Cesaret kaygılara rağmen yürümektir, sonucu önceden belli bir mücadele için cesarete ne hacet? Bu süreci kaygılarına rağmen destekleyenleri de en az onlar kadar cesur görmek gerek;  içinde olmadıkları, neyin konuşulup neyin konuşulmadığını bilmedikleri bir adımı sırf “Ne yapın yapın silahları susturun. Bir daha asla analar ağlamasın” diyerek destekledikleri için. Bu doğru bir duruştur.

Akîl insanların yaptıkları toplantıların izlenimlerini okuyoruz. Katılan vatandaşların büyük bir çoğunluğu hem kaygılarını dile getiriyor hem de çözüm adımını destekliyorlar.  Silah bırakma ve çekilmenin yasal güvencelere kavuşturulması isteği, yolu tehlikelerden temizlemek için bilinen anti demokratik yasalarda değişiklik istekleri neden sürece zarar versin? Aksine güvence sağlamaz mı? Böylesine önemli ve kırılgan süreç kişisel güvene dayalı olarak nereye kadar gidebilir?

Yukarıda değinmiş olduğum olumlu dersi çözüm süreci için de uygulamak gerek. Kürt sorununun tarihsel arka plânı aydınlatılabildiği, şiddetin ve mağduriyetin tarihsel objektif nedenleri sergilenebildiği ve bu gerçekler halka taşınabildiği ölçüde çözüm süreci kısır polemik ve kısır yorumların kurbanı olmaktan kurtulabilir.

Artık çözümde yol haritası netleşiyor, ilk adım silahların bırakılması ama daha önce de yaşadığımız ateş kes halene aşan bir yani durum olarak  çatışmasızlık halinin geri dönüşsüz biçimde sağlanması. Bu aşamanın stratejik hedefi ise silahların değil siyasetin konuşması. Bu siyaset daha en baştan demokratik bir siyaset olacaksa bunun anlamı “silahların eleştirisinin yerini eleştiri silahın” almasıdır. Ne yani, yüzyıllık sorun çözüm süreciyle tereyağından kıl çeker gibi mi çözülecek? Açık veya örtük eleştiri yasaklarıyla çözüm süreci geri dönüşsüzlük güvencesini sağlayamaz ve dolayısıyla barışı da garantileyemez.

Kürt sorunun çözümüne, yani kalıcı bir barışın sağlanmasına doğru ilerleyeceğini umduğumuz bu ilk adımlar eğer kesintiye uğramazsa Türkiye Cumhuriyeti’nin çoğulcu-katılımcı bir demokrasiye geçişi sağlayacak köklü bir yapısal değişimi zorunlu kılacaktır. PKK’nin silahlı güçlerini Türkiye sınırları dışına çekmesi aşaması başarıyla tamamlandığında gündeme kaçınılmaz olarak düşünce ve örgütlenme özgürlüklerinin önündeki bütün engellerin kaldırılması, rejimin köklü bir şekilde idari ve siyasi ademi-merkezci temelde çoğulcu-katılımcı bir demokratik rejime dönüştürülmesi meselesi gelecektir. Bu aynı zamanda Kürt sorunun şiddete başvurmaya gerek bırakmadan demokratik yollarla çözülmesini sağlayacak koşulların yaratılmasıdır. Kürt sorunun nasıl çözüleceği, eyalet sistemi de dahil yerel yönetimlere daha geniş haklar tanınmakla mı yetinileceği yoksa özerklik, federasyon, vb. biçiminde Kürtlere özel bir statü mü verileceği o koşullarda verilecek siyasi mücadele, müzakere ve mutabakatlarla belirlenecektir. Acele edip sürecin sonunu önceden belirlemeye çalışmamak ve daha kötüsü sonuçları, çözüm sürecinin önkoşulu haline getirmek yanlış olur. Yepyeni bir dünyadayız, ulus-devletlerin yükselişi değil çözülmesi ve belirsizlikler zamanını yaşıyoruz, ulus-devlet ötesi bakış, Kürt sorununun çözümünde olduğu gibi Ortadoğu için de çözümleyici bir bakış olabilir. Öcalan’ın da böyle baktığı anlaşılıyor.

Sürecin sonucunu şimdiden ön görmeye çalışmak yerine Kürt sorununun ontolojisini yani tarihsel varlık nedenini aydınlatmak çözüm sürecinin de kaderi açısından önemli olacaktır. Sürecin tarihsel anlamı, kökleri çok eskilere uzanan Türk-Kürt ittifakının günümüz dünyasının koşullarında bir bakıma yeniden tesisidir. Bu çerçeve içinde İslam’ın birleştirici özelliğinin önemi göz ardı edilmemeli  kuşkusuz ama bu “yeniden tesis” basitçe, Alevilere olduğu kadar bizzat Kürtlere de ağır bedeller ödetmiş olan o eski “İslam kardeşliği”nin dar sınırları içine de hapsedilmemeli. Eski ittifakın Tanzimat Fermanı’yla birlikte nasıl bozulduğunu bilmek, bu tarihsel arka planın ne olduğunu aydınlatmak bu nedenle son derece önemlidir.

Geçmişte Türkiye Komünist Partisi’nin ( tarihsel TKP) Kürt sorununda milliyetçi bir yaklaşım içinde kalmış olmasının birçok nedeni sayılabilir ama en temel neden kurulmakta olan yeni devlete yani cumhuriyete tarih dışı, salt konjonktüre hapsolarak bakmasıdır. Balkanlarda kurulan devletlerle, örneğin Yunanistan’da kurulan ulus-devletle bizimkinin, Cumhuriyet Türkiye’sinin farkını görememesidir. O tarihsel dönemde yani ulus-devletlerin yükselişi zamanlarında görülmesi belki de zor olan bu gerçeği bugün bizim kuşaklar çok daha iyi görebilirler. Çok etnisiteli, çok dinli, çok dilli, çok kültürlü, çok renkli bir sosyal yapıdan (Osmanlı) monolitik ve tek renkli (kırmızı)  bir siyasal yapıya  (Cumhuriyet) geçmenin, ademi-merkezci bir idareden katı merkezci bir idareye geçmenin kaçınılmaz tarihsel sorunlar yaratacağını ve bugün karşı karşıya kaldığımız sorunların pek çoğunun bu temelden neşet ettiğini görebiliyoruz.

Kürtlerin statü talebi

Kürt sorunun çözümü konusunda Türklerle Kürtler arasında bir mutabakatın ve ittifakın oluşmasının önündeki en büyük engellerden biri de, Türklerin, bu sorunun ne zaman nereden kaynaklandığı konusundaki bilgisizlikleri olacaktır. Türk milliyetçisi çevrelerin, “çözüm arayışının” daha ilk adımlarının henüz atılmakta olduğu bugünden,  bu bilgisizlik üzerine inşa edilmiş “bölünme tehlikesi”nden söz ederek Kürtlerin statü taleplerine karşı bir direniş cephesi örmeye çalıştıkları görülüyor. Oysa bu çevrelerin yerli yersiz tekrarlanmasından çok hoşlandıkları “Türk-Kürt kardeşliği” ya da “İslam kardeşliği” 16. yüzyılda Kürtlere tanınmış olan özerkliğin 165 yıl önce Kürdistan’ın Osmanlı tarafından işgal edilip beylik düzenine son verilmesiyle bozulmuştur. Bu aynı zamanda, bugün “Kürt sorunu” dediğimiz meselenin doğum tarihidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlıdan miras aldığı bu sorunu kurduğu tekçi devlet-ulusçuluğuyla bugünkü boyutlarına vardırdı. Türklerle eşit haklara sahip olabilmenin bir şartı haline gelebilecek olan ve demokratik bir ortamda yürütülecek müzakerelerin ve mutabakatların sonucuna bağlı olarak çok çeşitli biçimler alabilecek statü talebinin peşinen “bölücülük” olarak damgalanması Kürt sorunun çözümünün ve Türk-Kürt ittifakının önündeki en büyük engellerden biri olduğunu görebilmek için Kürt sorunun kökleri 19. yüzyıla dayanan tarihinin öğrenilip anlaşılması önem taşıyor.

Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan

Tam da bu dediklerim açısından aydınlatıcı ve tam zamanında bulduğum için yeni çıkan bir kitaptan kısaca da olsa söz etmek isterim.

Beşinci kuşak torunu olduğunu babaannesinden kalmış eski bir defter sayesinde sonradan öğrendiği Bedirhan Bey hakkındaki Osmanlı Arşivi’ndeki belgeler üstünde çalışan sevgili dostum Ahmet Kardam’ın ikinci kitabı da yayımlandı. Kardam’ın “Direniş ve İsyan Yılları” başlığını taşıyan birinci kitabı* Osmanlı’nın Tanzimat Fermanı’yla birlikte ademi-merkezci bir idareden katı merkezci bir rejime geçişi bağlamında, Osmanlının Kürt beyliklerine tanınmış olan özerkliğe son verme girişimine karşı Bedirhan Bey’in 1839’daki Nizip Savaşı sonrası başlattığı direnişin ve isyanının yenilgisiyle (1847) Kürdistan’ın Osmanlı tarafından nasıl fethedildiğini gösteriyor. “Sürgün Yılları” başlıklı ikinci kitapta ise,** Kürdistan’daki direniş ve isyanları bastırmak için Cumhuriyet döneminde de başvurulan sürgün politikasının, havuç-sopa uygulamasının nasıl başladığını, aldatma amaçlı söz vermelerin ve direnişçi ve isyancılara karşı uygulanan mülksüzleştirme politikalarını okuyoruz.

Bir o kadar ilginç olanı, Kardam’in her iki kitabında da, özerk/bağımsız bir Kürdistan için verilen mücadelenin efsanevi kahramanlarından Bedirhan Bey’i itibarsızlaştırma amaçlı anti-Kürdolojinin ilk ve daha sonraki örneklerini vererek, bunların Bedirhan Bey üzerine çalışma yapmış akademisyen ve araştırmacıların yapıtlarına nasıl damga vurduğunu sergiliyor olmasıdır.

Değerli bilim insanı İsmail Beşikçi’nin Kardam’ın ikinci kitabının arka kapağına yazdığı tanıtım yazısında da belirttiği gibi, Ahmet Kardam’ın bu iki ciltlik çalışması, 19. yüzyılda Kürt-Osmanlı ilişkilerinin ve bunun günümüzdeki Kürt sorununun köklerinin anlaşılması bakımından önemli bir kaynak oluşturuyor.

Tarih, tarih, tarih…

 

Nabi Yağcı – Küyerel ( www.kuyerel.org )

—————

* Ahmet Kardam, Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan: Direniş ve İsyan Yılları, Dipnot Yayınları, Ankara 2011.

** Ahmet Kardam, Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan: Sürgün Yılları, Dipnot Yayınları, Ankara 2013.

Türkiye’nin İklim Envanteri: Tarih artık bugündür! – Önder ALGEDİK

%.124’lük bir artış ile 422.2 Milyon Ton karbondiksit eşitine ulaşan Türkiye’nin 2011 yılı sera gazı envanteri, 1990 yılından bu yana salımların yıllık ortalama %3.92 arttığını ortaya koyuyor. 2010 yılına göre ise %5.1’lik bir artış anlamına geliyor. Yani iklim değişikliği için atılması gereken adım ile Türkiye’nin yapması gereken arasındaki makas her geçen gün büyüyor.

2011 yılı sera gazı envanterini Türkiye 12 Nisan 2013 tarihinde BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası’na iletti. 2004 yılından bu yana ve 1990 yılını baz alarak hazırlanan bu raporlar, aslında iklim değişikliğine dair neler yaptığınızın bir özeti.

Küresel salımların 1990 yılına göre 2020’de %40 azaltılması gerektiğini yıllar önce bilim dünyası söylemişti. Son yaşanan Kuzey Kutbu yaz sonu buzulunda aşırı küçülme, Grönland kara buzulunda yüzey tabakasındaki hızlı erime ve en son Kuzey Kutbu sıcaklık rekorları haberi, durumun bilimin tahminlerinden daha kötü olduğunu ortaya koyuyor. Küresel düzeyde, artık yıllık %6 seviyesinde azaltım iklimin üstümüze yıkılmaması için son şans.

İşte böylesi bir bilimsel ve yaşamsal arka planda, Türkiye’nin sera gazı envanteri, çok şey anlatıyor.

Envanter Ne Söylüyor?

2012-2013 kışı Türkiye’de günlük meteoroloji verilerinin toplumun gözünde aşırılıklara cereyan ettiği bir dönem oldu. İşin kötüsü, yaşadıklarımız 1990’lı yıllarda saldığımız sera gazlarının etkisi aslında. Atmosfere salınan her karbondioksit molekülü, belli bir zaman sonra iklim değişikliğinde etkisini ortaya koyuyor.

%.124’lük bir artış ile 422.2 Milyon Ton karbondiksit eşitine ulaşan Türkiye’nin 2011 yılı sera gazı envanteri, 1990 yılından bu yana salımların yıllık ortalama %3.92 arttığını ortaya koyuyor. 2010 yılına göre ise %5.1’lik bir artış anlamına geliyor. Yani iklim değişikliği için atılması gereken adım ile Türkiye’nin yapması gereken arasındaki makas her geçen gün büyüyor.

Yaklaşık 20 milyon ton karbondioksit eşdeğeri artışın en büyük kısmı, 16.2 milyon tonu enerji kaynaklı. Geri kalanının 2.2 milyon tonu endüstri kaynaklı 1.7 milyon tonu ise tarım kaynaklı artış.

Enerji kaynaklı artışın 9.4 Milyon tonu elektrik üretiminde kullanılan doğalgaz ve kömür iken, kalan artışın 3.2 milyon tonu ulaşım, 3.4 milyon tonu ise, sıkı durun, demir-çelik ve çimento sektöründeki enerji kaynaklı. Neredeyse, termik santraller, daha fazla karbon yoğun ulaşım ve köprü, baraj ve konut yapımı nedeniyle 80 milyon nüfuslu Etiyopya’nın bir yıllık salımının yarısı kadar arttırmışız. Biz bu benzetmeyi yaparken, Etiyopya’nın da aralarında bulunduğu 49 ülkeden oluşan Az Gelişmiş Ülkeler sera gazı azaltım hedefi alacaklarını açıkladı.

Geçmiş daha mı kötü?

2011 yılındaki %5.1 artış ile Türkiye 1990 yılından bu yana yıllık ortalama %3.92 gibi bir artış oranı yakalamış görünüyor. Eğer baz yıl olarak 1990 değil’de, mevcut hükümetin seçildiği yılı seçerseniz, 2002-2011 yılı artış ortalaması %5.07 gibi ciddi yüksek bir oran karşınıza çıkıyor. Kısacası, son 9 yılın ortalaması çok daha yüksek. Bu arada hatırlamakta fayda var, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine 2004 yılında, Kyoto Protokolü’ne ise 2009 yılında Türkiye taraf oldu.

Türkiye son 21 yıllık temel politikasını sürdürürse (Grafikte 2020-Y1 ile gösterilmiştir), 2020 itibariyle 600 milyon ton toplam salıma ulaşacak, kişi başı salım ise 6.7 tona aşarak bilimin hedef koyduğu kişi başı 2 ton mertebesini bir daha hayal edemeyecek.

2002 yılından bu yana politikalarını sürdürürse(Grafikte 2020-Y2 ile gösterilmiştir), 660 milyon ton mertebesinde bir salım ve 7.2 ton kişi başı salımları ile AB’nin 2011 yılı ortalamasını yakalayacak. Unutmadan, AB 2011’de kişi başı salımlarını %3 azalttı .

Kısacası, bilimin ortaya koyduğu veriler bir yana, sayısal veriler de pek iç açıcı olmayacak.

 

Konutlar Daha mı Kötü Artık?

Türkiye 2011 yılında kömür ve doğalgazdan elektrik elde etmeyi sevdi. Bunu gelişmişlik ya da kalkınmışlık olarak gören eski öğreti bugün hala güçlü. Bu öğretiye göre eskimiş konutlardan kurtulmak, yeni “rezidanslara çıkmak” çok daha makbul. Ama envanter bunu söylemiyor.

Konutlarda kullanılan fosil yakıt kaynaklı sera gazı salımları envanterin bir parçası. Salımlar ise kullanılan yakıtın verdiği enerji üstünden hesaplanır. Türkiye’de konutlar da  1990 yılında 240 milyon TJ olan toplam enerji kullanımına göre 2002’de 280 Milyon TJ’e  çıkmış. 2011’de ise 836 Milyon TJ’e çıkmış. Sera gazı olarak ifade edersek, 1990’da 23 Milyon ton karbondioksit salımından 2011’de 52.6 Milyon ton’a ulaşmış.

Şimdi burada aklınız karışabilir, 2002’de ne oldu da artış katlandı?

2002 yılına kadar kentsel hava kirliliği nedeniyle kömürden doğalgaza geçiş yaşandı. Bu nedenle kömür kullanımı 2002’de 1990’nın yarısına düştü. Konut sayısındaki artışa bağlı olarak da enerji kullanımında ’lık bir artış 12 yıl içinde gerçekleşti.

2002’den sonra doğalgazın kentleri kömürden kurtarmak için bir araç olmaktan çok her tarafa ulaşan ve düzenli bir gelir toplama aracı olması sonucunda kullanımı çok ciddi arttı. Bunun sonucunda, 2011’de 1990’ın tam 201 katı daha fazla gaz yaktık! Gelir kaynağı görme ve sonucunda fiyat artışı ise, 1990’a göre yarıya düşen kömür kullanımını tekrar cazip hale getirdi ve 2011’de 2002’nin 4 katı kadar evlerde kömür yakar olduk. Yani, kentlerdeki hava kirliliğini çözme amacı bugün fosil yakıtlardan gelir toplamaya, kısacası yüksek karbon ekonomisini geliştirmeye yaradı.

Ancak bu açıklama, tek bir şeye cevap veremiyor, o da konutların daha verimsiz enerji kullandığı. 1990 yılına göre neredeyse 4 katı enerji harcayan konutlar, olsa olsa enerji verimsizliğinin, kentsel dönüşüm ile ortaya çıkartılan geniş evlerin bizlere hediyesidir.

3. Köprü ve Havalimanı!

Ulaşımda kullanılan yakıtlardan kaynaklı  3.4 milyon ton bir artış olduğunu söylemiştik. Böylesi bir artış ile ulaşım kaynaklı toplam salımlar 47.7 milyon ton’a çıktı.

2.16 milyon ton artış  ile karayolu ulaşımı en büyük kaynak. 2010 yılına göre %6 bir artış gerçekleşirken, bu artışa rağmen benzin kaynaklı salımlar azalmış. LPG’den kaynaklı salımlar %3, dizel kaynaklı salımlar ise %9 artarak bu artışın aktörleri olmuş. Kısacası, tüketiciye ulaşım pahalı geldiği için benzinden dizel ya da LPG’ye geçmiş, ama toplu taşıma olmadığı için de bireysel araçlarla ulaşımını sağlamak zorunda kalmaya devam etmiş.

Haydarpaşa Tren garının kapatılması, benzer şekilde Amik gölünün kurutulup  ortasına havaalanı yapacak düzeyde havacılık desteği, salımlarda da kendine yer bulmuş. 2011 yılında salımlar hava ulaşımında 2010’a göre artmış. Bu artış sadece yurtiçi ulaşım kaynaklı. Yurtdışı uçuşlarını da dikkate aldığımızda toplamda ve de garip bir şekilde %213 gibi bir artış söz konusu.

Sonuçta, toplu taşıma değil bireysel taşıma derseniz duble yollar, köprüler ve havalimanları ile ulaşım değil, iklim değişikliğinden başka bir şey ortaya koyamazsınız.

Sonuç Olarak?

Türkiye 2012 yılını kömür yılı ilan etti. Depreme karşı olduğu söylenen kentsel dönüşüm ile Ankara’nın ortasındaki tarihi Saraçoğlu Mahallesini bile yıkma kararı aldı. TUİK tarafından hazırlanan envanterin Sekreterya’ya iletilmesinden sorumlu kurumun başındaki  Çevre ve Şehircilik Bakanı, çimento santraline karşı çıkan halka bundan sonra bölgeye yapılacak yatırımlarda imza atmayacağını söyledi. Diğerlerini de eklediğinizde ortaya iklim dostu teknolojiler üstünde rekabete giren, halkı için yaşanacak topraklar arayan devletlerin olduğu bir dünya ile o dünyaya rağmen kar yağmadan kışı geçiren, yaptığı konutların dere yatağında olduğunu daha fark etmeyen her gün sel felaketleri ile ülkenin bir yeri yara sararken 4’lük bir sera gazı salım artışı çok normal görünmüyor.

“Küresel vicdana en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir çağda yaşıyoruz” demişti Başbakan 8 Nisan tarihinde BM Ormancılık Forumu’nda. Görünen o ki, bu denli  fosil yakıt merkezli politikalar nedeniyle sözlerini tarih içinde değil, bugün çokça sorgulayacağız. Zaten iklim değişikliğinin geldiği noktada tarih artık bugün değil mi?

Bu yazı ilk olarak yesilekonomi.com/ da yayınlanmıştır

 

Önder Algedik

 

Çorum’da Barış ve Anayasa konuşuldu

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi tarafından düzenlenen “Barış ve Yeni Anayasa” konulu panel Cumartesi günü Çorum’da gerçekleşti.

Moderatörlüğünü Çorum Çağdaş Avukatlar Derneği Başkanı Av. Bülent Diken’in yaptığı panele Taraf Gazetesi Yazarı ve Ekonomist Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu, Eski KESK Genel Başkanı Sami Evren ve Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Alev Özkazanç konuşmacı olarak katıldı.

Turgut Özal İş Merkezi Belediye Konferans Salonu’nda gerçekleşen paneli bazı siyasi parti ve sivil toplum kuruluşu temsilcileri ile davetliler izledi.

Alev Özkazanç

Ankara Üniversitesi SBF Öğretim Üyesi Doç. Dr. Alev Özkazanç, 2012 yılının son aylarında BDP’li vekillerin dokunulmazlığının kaldırılmasının tartışıldığını ancak yeni yılla birlikte bir anda barış sürecine girildiğini belirterek, Türk toplumu bunun travmasını yaşıyor. Doğal olarak sol ve sosyalist çevrelerde de ‘acaba neler oluyor’ sorusu sorulmaya başlandı dedi.

Erol Katırcıoğlu

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin “Barış ve Anayasa” panelinde konuşan Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu ise, Türkiye toplumunun bir Alman toplumu olmadığını belirterek, “Alman toplumu homojendir. Türkiye ise bir imparatorluğun bakiyesini devralmıştır. Maalesef Türkiye toplumunda biz duygusu üretilemedi” dedi.

Sami Evren

Eski KESK Genel Başkanı Sami Evren’de, Türkiye’nin bir taraftan barış, diğer taraftan ise yeni anayasa sürecine girdiğini belirterek, yıllardır 12 Eylül anayasasına karşı olduğunu dile getiren sol-sosyalist çevrelerin bu süreçte çeşitli kanatlara savrulduğunu dile getirdi.

Yaklaşık 100 kadar kişinin katıldığı panel karşılıklı soru – cevap bölümünün ardından sona erdi.

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

[Özel Haber] Mut’ta çevre katili santrallere karşı panel

Mersin geneline yayıılan santral çılgınlığının bölge habitatına vereceği geri dönüşü mümkün olmayan yıkıma ait tüm veriler Mut Ziraat Odası Toplantı Salonu’nda 21 Nisan Pazar akşamı gerçekleşen, “Santrallerin Mut iklimine olumsuz etkileri” panelinde masaya yatırıldı.

Panele İstanbul’dan katılan Yıldız Teknik Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Beyza Üstün, Mersin’in Akkuyu Nükleer santral projesi ile tanındığını, nükleerin nelere yol açtığının Çernobil ve Fukuşima kazalarından sonra tartışmaya bile gerek durulmayacak şekilde açığa çıkmış olduğunu söyledi.

Nükleer tehlikenin bu şekilde belirgin olmasından sonra Mersin çevresinde nükleer santral dışında kurulması planlanan HES’lerin, Termik Santrallerin bölgeyi ne hale getireceği hakkında bilgileri paylaşmak üzere panele katıldığını belirten Üstün, tüm bu yıkım sürecinin aslen 1992 yılında iki uluslararası kongre ile başlatıldığını vurguladı.

Rio ve Dublin’de gerçekleşen bu iki kongrede uluslarası güçlerin iki temel karar aldığını aktaran Beyza Üstün, bu kararlardan ilkinin sürdürülebilir kalkınmanın temel değer alınması, diğerinin ise suyun piyasa üzerinden fiyatlandırılması kararı olduğunu söyledi.

Özelde Türkiye’de genelde ise tüm gezegende yaşadığımız bu çevre yıkımının arkasında bu iki kararın olduğunu belirten Üstün, Türkiye’de de önce su kirli söylemi ile insanların pet şişe içerisinde su tüketmeye alıştırıldığını, sonrasında da kademe kademe çevreyi tahribata götüren projelerle bugünkü duruma gelindiğini ifade etti.

Bugüne gelindiğinde artık Ergene Nehri’nin kirli olduğunu kabullenmiş durumda olduğumuzu, Rusya’da pamuk üretmek için çekilen yeraltı suları nedeniye dünyanın en büyük gölü Aral’ın tamamen kuruduğunu, Konya ovasında çekilen yer altı suları sonucu bölge bölge obruklanmalarını başladığını ifade etti.

Mut Ziraat Odası Toplantı Salonu'ndaki panele katılım yoğundu

92’deki kongrelerin ardından 1996’da Dünya Su Konseyi’nin kurulduğunu, kuruluş sırasında her 3 yılda bir toplanma kararı alan konseyin 2009’un ardından bir kez daha İstanbul’da peşpeşe iki kongre gerçekleştirmesinin manidar olduğunu belirtti.

Türkiye üzerinde her nehrin pek çok kolu üzerinde HES projeleri olduğunu aktaran Beyza Üstün, şu anda her türlü mücadele yolunun kapandığını, mahkemelerin, yasaların, tüm mücadele yollarının ellerinden alındığını sadece bölge halkının mücadele direncinin devam ettiğini söyledi ve tüm bu yatırımlarda amacın enerji değil sermaye biriktirmek olduğunu sözlerine ekledi.

Mersin Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı Seyfettin Atar

Panelde ilk konuşmayı yapan Mersin Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı Seyfettin Atar, en iyi enerji kaynağının enerjiyi verimli kullanmaktan geçtiğini belirterek başladığı konuşmasında 2011 yılında Türkiye’nin ürettiği toplam enerjinin 52.000 megawatt, 2012 yılında 57.000 megawatt olduğunu belirtti. 2012 yılında harcanan enerji miktarının ise 39.000 megawatt olduğunu ifade eden Atar, enerji ihtiyacı iddiasının gerçek dışı olduğunu sözlerine ekledi.

Panelde Akkuyu Nükleer Santrali konusundaki son gelişmelere katılımcılarak aktaran Mersin NKP (Nükleer Karşıtı Platform) sözcüsü Sabahat Aslan, konuşmasına başlamadan önce Kazım Koyuncu’nun anısına hazırlandığını ifade ettiği ve Koyuncu’nun “Dido” parçasının ezgisi eşliğinde bir slayt gösterdi. Nükleer Santral kazaları Çernobil ve Fukuşima örneklerinin istatiksel olarak aktarıldığı slayt gösteriminden sonra Akkuyu’ya değinen Aslan, dünyada ilk kez başka bir ülkeye kendi toprakalrında nükleer santral yapılması için toprak hibe eden ülke konumuna gelen Türkiye’nin bunun karşılığında Bakü-Ceyhan Boru Hattı inşaatını aldığını ileri sürdü.

Boğazpınar köylüleri HES karşıtı mücadelesini sürdürüyor

Panelde son konuşma için kürsüye gelen sınıf öğretmeni Ahmet Öztürk, kendi köylerindeki deneyim üzerinden Mutlulara HES yapımı öncesi, sırası ve sonrasında neler yaşayacakları hakkında ipuçları verdi.

Mut’a Tarsus’tan geldiğini ifade eden Öztürk, Kadıncık Vadisi üzerinde kurulu kendi köyü Boğazpınar’da 2009’dan beri Hes belası ile uğraştıklarını, köylüyü ikna etmek için Hesçi şirketin gençlere sigortalı iş vaadettiğini ve köydeki yaşamlarına en ufak bir zarar gelmeyeceğini söylediklerini belirtti.

2010 yılında ilk Hes inşaatı bitip faaliyete geçtikten sonra ise bölgede yüzyıllardır yetişen tarım ürünlerinin artık üretilemediğini, suyun kalmadığını, karasal iklimde yetişen ürünlerin yok olduğunu aktaran Ahmet Öztürk, köylüler ile birlikte Hes’e karşı başlattıkları mücadele hakkında da paneli izleyenlere bilgi verdi.

Boğazpınar HES Karşıtı Platformun facebook adresine buradan ulaşmak mümkün.

Panel Fotoğrafları: Yılmaz Kilim

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Bodrum’da “4 Adalet Gelecek” paneli

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Bodrum İlçe Teşkilatı 21 Nisan Pazar günü Bodrum Belediyesi Meclis Salonunda “4 Adalet Gelecek” konulu panelini yaptı.

Açılış konuşmasını Parti Meclisi Üyesi Erol Katırcıoğlu yaptı. Katırcıoğlu konuşmasına ‘Adalet’ konusuyla giriş yaptı. Konuşmasına ‘4 Adalet’ konusuyla giriş yapan Katırcıoğlu, “Sermaye ulus devletin dışına çıktıkça bunun paralelinde yõnetimde aynı oranda dışarı kayıyor. Küresel dünyada hızlı büyüme ulus devlet yöneticilerinin işini zorlaştırıyor. Kısacası kapitalizmde kusurları azaltmak için çok katılımlı kararlar almamız lazım. Bunun da temsilcilerle değil toplumun bireylerinin de katılımı ile sağlanması gerekir. Paranın öneminin azalmasına sebep olacak değişimler sağlamalıyız. Kooperatifler oluşturarak karar mekanizmasının içindeki insanların sayısnı arttırmak gerekir. Yaşadımız toplumun içinde ki kimliklerin üzerinden yapılan siyesetin yeni mağduriyetler oluşturacağını düşünüyorum” dedi.

Panelin ikinci konuşmacısı Ümit Şahin konuşmasında ekolojik krize dikkat çekerek “İklim değişikliğini iyi algılamak lazım. Dünyada şu anda fillerin maruz kaldığ bir soykırım yaşanıyor. Son iki yıl içerinde 150 bin olan fil sayısı 2 bine düştü. Bu örneği çarpıcı bir örnek olduğu için ifade ettim. Çevre adaletinin bozulmasının sonucunda her yıl Hindistan’da 100 bin kişi olüyor. Bunun en üzücü ve düşündürücü yanı urettikleri elektriği kullanamayan fakir insanlar ölüyor. Ortaya çıkan bu ekolojik adaletsizliğin liderliğide artık bu mağduriyeti yaşayan insanların elinde yürütülüyor” diye konuştu.

(Arena Bodrum.com)

Çernobil’in tanıkları Çernobil Haftası için Türkiye’de

Çernobil'in Tanıkları Çernobil Haftası etkinlklerinde 5 ayrı şehirde bulunacak

Avrupa Çernobil Ağı’nın bir parçası olan Yeşil Düşünce Derneği, 22-27
Nisan 2013 tarihleri arasında düzenleyeceği ‘Çernobil Haftası’
etkinlikleri çerçevesinde, The Association for International Education
and Exchange (IBB)’in katkılarıyla Çernobil Kazası sırasında çalışmış
‘‘tasfiye memurlarını’’ deneyimlerini paylaşmaları için Türkiye’ye
getiriyor.

Program:
23 Nisan 2013 – Kırklareli – İğneada Ziyareti

24 Nisan 2013 – İzmir Ziyareti
Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 20 Mayıs Amfisi, Saat: 14.00-16.00

25 Nisan 2013 – İstanbul, Basın Toplantısı ve Konferans
İstanbul Politikalar Merkezi, II. Salon, Saat: 11.00-13.00

Sinop Ziyareti Meliha Kasım Oteli, Saat: 18.00- 20.00
 
Çernobil Felaketi’nde Yaşamlarını Kaybedenleri Anma Etkinliği Galata Kulesi, Saat: 19.30
 
26 Nisan – Mersin Ziyareti
Mersin Ticaret ve Sanayi Odası, Konferans Salonu, Saat: 13.00-16.00
Okul Ziyareti: Hisar Okulları, Kemerköy, İstanbul, Saat: 14.00-15.00
 
(Yeşil Gazete)

Yeşiller/Sol eş sözcülerinin üçüncü durağı Gaziantep oldu

Yeşiller ve Sol Gelecek eş sözcülerinin örgüt ziyaretlerinde üçüncü durak Gaziantep oldu.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eş sözcüleri Sevil Turan ve Arif Ali Cangı Gaziantep il örgütüne bir ziyarette bulundular. Turan, ziyaretin amacının yeşiller ve sol gelecek’in savunduğu politikaları anlatmak olduğunu belirtti.

Arif Ali Cangı,  4 Adalet kampanyasını anlatırken Tanınma adaletine değinerek, ülkenin tarihinden kaynaklı sorunlar yaşadığını,bu sorunların bugün Kürt sorunu,Alevi sorunu,etnik,inanç ve kültürel sorun olarak yaşandığını belirtti.

Cangı, Katılım adaletinin de önemine vurgu yaparak yerellerde halkın kendi sorunları konusunda söz ve karar sahibi olması gerektiğini, kadınların ve gençlerin gerek siyasal yaşamda gerekse sosyal yaşamda var olmasının önünü açan kanaların oluşturulması gerektiğini sözlerine ekledi.

Sevil Turan ise İktiadir adalet konusuna değinerek, ülkede ekonomik eşitsizliğin boyutuna dikkat çekti. Turan, çevre ve iklim adaleti talebinin devrimci bir talep olduğuna da değinerek,kapitalizmin doğanın tahrip edilmesinde sınır tanımadığını, Hidroelektrik santrallerinin
doğaya zarar verdiğini bunun yerine sürdürülebilir bir enerji olan güneş ve rüzgar enerjisinden azami ölçüde faydalanmak gerektiğinden söz etti.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eş sözcüsü Sevil Turan, Mersin ve Adana Toplantılarından Gaziantep’e geldiklerini buradan da Karadeniz illerini ziyaret etmeye başlayacaklarını belirtti.

(Yeşil Gazete)

Anonymous interneti karartıyor

İnternet ve bilgi özgürlüğü hareketi Anonymous, bugün interneti “karartacak”.

ABD’de onaylanan CISPA Kanunu’na karş harekete geçen Anonymous, tüm bileşenlerini özgür internet için 22 Nisan’da GMT saatiyle 06:00’da “interneti karartmaya” davet etti.

Eylem TSİ 09:00’da başlayacak.

İnternete sansüre karşı yaptıkları güçlü eylemlerle adından bahsettiren hareket, ABD hükümet yetkililerine yönelik yaptıkları yazılı açıklamada “Biz internetiz. Siz ise enerjiyi, medyayı, finansı, kısacası her şeyi kontrol edenler olarak, şimdi de internet özgürlüğümüze yeni bir saldırı düzenliyorsunuz. Bunu kabul etmiyoruz, interneti ele geçiremeyeceksiniz” denildi.

Anonymous’un protesto etmek için 24 saat boyunca interneti karartacağı CISPA Kanunu, ABD devletine Facebook, Google ve Twitter gibi sitelerin tüm kullanıcı bilgilerine istediği zaman ulaşma hakkı veriyor.

Kanun ABD’da Senato’nun ilk kanadı olan Temsilciler Meclisi’nden geçmiş durumda. Anonymous’un isteği ise bu kanunun Kongre’den geçmemesi, Obama tarafından da veto edilmesi ve bir daha gündeme gelmeyecek şekilde kaldırılması.

1.5 milyon insanın “CISPA’ya hayır!” imzası vererek reddettiği CISPA Kanun tasarısına karşı başlatacakları eylem için “Obama bu kanunu geçirmeyeceğine söz verdi, ama Temsilciler Meclisi’nin gözleri, kanunu geçirmek isteyenlerin sunduğu paralarla kör olmuş durumda. Yaptığımız bu eylemle bütün popüler ve anaakım siteleri 24 saatliğine göçerteceğiz. Bu yaptığımızı ister bir uyarı olarak görün, isterseniz bir eylem… Sonuçta kesin bir şey var: İnterneti kimse kontrol edemeyecek, o yüzden denemekten vazgeçin artık!” cümlelerini kullanan Anonymous’un bildirisi, artık slogan haline gelmiş cümleleriyle son buluyor.

“Biz Anonymous’uz (Anonim), bir birliğiz, affetmeyiz, unutmayız. Bekleyin, geliyoruz.”

(Anoninsiders, Yeşil Gazete)


Bendika.org yayında!

0

Hava-İş Sendikasıyla dayanışma için kurulan bendika.org yayına başladı.

Yayın amacını “Hava-İş üyelerinin dışında bir kuruluş değil, üyeleriyle var ve gücünü üyelerinin bir arada aynı amaç doğrultusunda hareket etmesinden alıyor. Hava-İş üyeleriyle anlamı olan bir sendika. Üyelerinin birbiri ile kenetlendiği kadar güçlü. Hava-İş seninle. Sen ona bendika dediğin, sahiplendiğin kadar da sendika.” cümleleriyle açıklayan bendika.org, THY’de yaşanan emek mücadelesiyle ilgili son gelişmeleri aktaran bir portal özelliğine sahip.

 


Okuyucuların konuyla ilgili merak ettikleri soruları ilgililere yöneltme imkanı da soran siteye www.bendika.org adresinden ulaşmak mümkün.

Site aynı zamanda Twitter üzerinden şu adreste, Facebook’ta da bu adreste izlenebilir.

(Yeşil Gazete)