Ana Sayfa Blog Sayfa 4265

AKP’nin ekonomi masalları, Türkiye’nin kronik istihdam sorunu, gerileyen eğitim seviyesi ve karanlık insan hakları sicili – K. Murat Güney

0

 

Ortalama Ülke Türkiye


Kendisini dünyanın merkezinde sayma sanrısı aslında oldukça tehlikeli bir psikolojidir. Bu sanrının, ülke dışındaki herkese karşı paranoyaya varan aşırı bir şüphe ve düşmanlığı, ülke içinde de aşırı milliyetçilik ve muhafazakârlığı körüklediği aşikârdır. Hâlbuki çok kolaylıkla ulaşılabilecek istatistikî verilere bakılırsa Türkiye’nin 2011 sonu itibariye 74 milyonu aşan nüfusunun 7 milyarı aşan dünya nüfusunun tam olarak %1,07’sini temsil ettiği görülebilir. IMF’nin 2011 yılı sonu itibariyle Gayri Safi Yurt İçi Hâsıla’yı (GSYİH) temel alarak yaptığı ekonomik büyüklük sıralamasına göre de 778 milyar dolarlık GSYİH’i ile Türkiye 69,66 trilyon dolarlık dünya ekonomisinin tam olarak %1,11’ini temsil etmektedir. 2011 sonu itibariyle nüfusu ve ekonomik büyüklüğü dünyanın %1’ine denk gelen Türkiye’de kişi başına düşen gelir de dünya ortalaması olan 10.144 doların hemen üzerinde 10.522 dolardır. (İlgili raporlar için bakınız: IMF – Dünya Ülkeleri Kişi Başına Düşen Gelir Tablosu 2002-2011ve IMF – Dünya Ülkeleri GSYİH Verileri 2002-2011)

 

En basit araştırmayla ulaşılabilecek bu veriler ışığında Türkiye’nin ekonomik açıdan dünyada ortalama bir ülke olduğu görülebilir. Bu da AKP hükümetinin Türkiye’nin 2002 yılından beri yaşadığı ekonomik gelişimi allayıp pullayan hikâyesiyle ters düşmektedir. Şimdi gelin, “ekonomi hep büyümek zorunda mıdır?”, “ekonomik büyümenin yoksullara faydası var mıdır?”, “gelir adil dağılmadıkça ekonomik gelişmenin bir anlamı var mıdır?” gibi mevcut AKP hükümetinin hiç mi hiç gündeme getirmediği soruları biz de daha sonra tartışmak üzere şimdilik erteleyelim ve Türkiye’nin ekonomik görünümünü AKP’nin, kapitalizmin ve onun kurumlarının diliyle ve kategorileriyle değerlendirelim. Bakalım neoliberal AKP hükümetinin ekonomik hedeflerini kendi silahlarıyla vurduğumuzda bu hedefleri tutturabiliyor muyuz?

AKP hükümetinin ekonomi söylemine göre, Türkiye her şeyde olduğu gibi ekonomi de karanlık günleri geride bırakmış, hızlı bir büyümeyle 2002’den bu yana son on yılda Gayri Safi Yurt İçi Hasılası’nı (GSYİH) tam üç kat artırmıştır. IMF, Dünya Bankası ve OECD verileri de bunu doğrulamaktadır. Türkiye’nin GSYİH’i bu dönemde 250 milyar dolar civarından 750 milyar dolara ulaşmıştır. AKP hükümeti de bu veriyi ısıtıp ısıtıp tekrar gündeme getirmekte, bu büyümeyi en büyük başarısı olarak lanse etmektedir. Peki, bu ekonomik büyüme AKP’nin bir mucizesi midir yoksa dünyadaki genel ekonomik gelişmelerin bir sonucu mudur? TUİK verilerine göre Türkiye ekonomisi 2002-2011 yılları arasında ortalama yıllık %5,2 büyümüştür. Aynı dönemde gelişmekte olan ülkelerden Çin ortalama yıllık %9’un üzerinde, Hindistan %8, Vietnam %7 ve Endonezya %6 civarında büyümüştür. Yani adı geçen bu ülkelerin GSYİH’leri 2002-2011 yıları arasında üç kattan yani Türkiye’den daha fazla artmıştır. Aynı dönemde, Rusya ekonomisi yılda ortalama %4,7, Polonya %4,5, Brezilya ise %4’e yakın oranda büyümüştür. Görüldüğü gibi Türkiye’deki ekonomik büyüme gelişmekte olan ülkelerin ortalaması civarındadır. (Şu linkten dünyadaki tüm ülkelerin 1999-2010 yılları arasındaki ekonomik büyüme oranlarına bakılabilir: Dünya Ülkeleri 1999-2010 Yılları Arasında Büyüme Oranları)

Şimdi isterseniz Türkiye’nin dünya ekonomileri içindeki sıralamasındaki değişimlere bir göz atalım ve Türkiye’nin ekonomik gelişmesinin sıra dışı olup olmadığını bir de bu açıdan gözlemleyelim.

1980 yılında IMF, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler verilerine göre Türkiye dünyanın 20. en büyük ekonomisidir. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında ise Türkiye dünyanın 18. büyük ekonomisi konumundadır. Peki, bugün yani o “mucize büyümenin” sonucunda Türkiye kaçıncı sıraya gelmiştir. Türkiye 2011 yılı sonunda yine tıpkı 2002 yılında olduğu gibi dünyanın 18. ekonomisi konumundadır. Türkiye’nin ekonomik büyüklüğünün dünya ekonomisi içindeki ağırlığı 2002 ila 2011 arasında %1,1 ila %1,2 arasında salınmış, bu konuda çok büyük bir değişiklik olmamıştır. Yani Türkiye aşağı yukarı dünyada gelişmekte olan diğer ülkelerin ortalaması kadar bir ekonomik büyüme gerçekleştirmiştir. Bu durum aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden beri böyledir. Türkiye tarihi boyunca inişli çıkışlı bir ekonomik büyüme grafiği çizse de ortalama olarak en fazla dünyadaki ekonomik büyüme ortalamasını tutturmuştur. AKP ile birlikte bu noktada değişen hiçbir şey olmamıştır. Durumu daha iyi anlatmak için Çin, Kore ve Endonezya örneklerine bakabiliriz. IMF’nin Dünya Ekonomik Görünümü Nisan 2012 raporuna göre Türkiye’nin sıralamada yerinde saydığı son 30 yıllık süreçte Çin dünyanın 9. büyük ekonomisi iken 2. büyük ekonomisi haline gelirken, Güney Kore 27.’likten 15.’liğe, Endonezya ise 22.likten 16.cılığa yükselerek 18. Türkiye’yi sıralamada geride bırakmıştır. Keza Hindistan, Tayvan, Vietnam gibi ülkeler de sıralamada çok daha yüksek basamaklara tırmanmıştır. Dolayısıyla AKP’nin de savunusunu yaptığı neoliberal kapitalizmin ideolojisini benimseyenlerin ekonomik mucize arayacakları yer Türkiye değil yukarıda adı geçen ülkelerdir.

Kaldı ki, Hindistan ve Endonezya hariç yukarıda adı geçen ülkelere göre Türkiye’nin nüfusu aynı dönemde çok daha hızlı artmıştır. Dolayısıyla son 30 yıllık dönemde Türkiye’de kişi başına düşen gelirdeki artış oranı gelişmekte olan ülkelerdeki artışın altında kalmaktadır. Örneğin 1960’lı yıllarda Türkiye’den çok daha fakir olan ve 1980 yılında Türkiye ile aynı kişi başına düşen gelire ulaşan Güney Kore’nin bugün itibariyle kişi başına düşen milli geliri Türkiye’nin iki katına yani 20.000 dolara ulaşmıştır. 1980-2011 arasında Türkiye’de kişi başına düşen gelir Rusya, Brezilya ve Meksika ile aşağı yukarı aynı ve Polonya’nın biraz altında artış göstererek 10.000 dolara ulaşmıştır. (Dünya Bankası verilerine dayanarak 1960 yılından bugüne kadar ülkeler arası tarihsel karşılaştırmalı kişi başına düşen gelir grafiklerini incelemek için şu linke bakılabilir: 1960-2010 Ülkeler Arası Karşılaştırmalı Kişi Başına Düşen Gelir)

Burada da açıkça görülecektir ki, 1960’lı yıllarda Türkiye ile aşağı yukarı aynı kişi başına düşen gelire sahip olan Yunanistan ve İspanya yaşadıkları ekonomik krize rağmen bugün Türkiye’den sırasıyla 2.5 ve 3 kat daha fazla kişi başına düşen gelire sahiptir. Bu ülkelerdeki asgari ücretler de yine Türkiye’nin 2-3 katı civarında olup çalışmayanlar işsizlik maaşı ve birçok başka sosyal güvenceden ücretsiz olarak yararlanabilmektedir. Avrupa Birliği’nin şu an içinde bulunduğu krize bakarak Türkiye ekonomisini Avrupa’dan üstün görme sanrısı ve sahte gururu içindeki AKP ve yandaş medyasının Türkiye ekonomisinin İspanya ve Yunanistan’ın ölüsünün bile üçte biri etmediğini görmeleri için internette beş dakikalık bir araştırma yapmaları yeterli olacaktır. Aşağıda ayrıntılı biçimde inceleyeceğim AKP’nin zihniyetiyle hareket edilmeye devam edildiği müddetçe de Türkiye’nin son zamanların popüler söylemiyle “artık ihtiyaç duyulmayan” ve burun kıvrılan Avrupa Birliği’nin ekonomik ve toplumsal imkânlarına ulaşması maalesef yakın gelecekte mümkün gözükmemektedir.

Türkiye’deki İşsizlikten Büyük İstihdam Sorunu: “Haydi Kadınlar Evinize!”
Açıkça görüldüğü gibi Türkiye’de bazı istatistikler ideolojik olarak öne çıkarılırken bazı istatistikler bilinçli olarak gündeme getirilmemekte ve göz ardı edilmektedir. Bunlardan biri de Türkiye’deki işsizlik oranlarıdır. Burada yapılan şey istatistikleri çarpıtmaktan ziyade (ki bu da bir miktar yapılmaktadır), hükümetin işine gelen istatistiği öne çıkarıp işine gelmeyeni hasıraltı etmesidir. Bizlere aktarılan istatistiklere göre Türkiye’de işsizlik düşmektedir. 2008 krizinde %14’lere varan işsizlik bugün %10’un altına düşmüştür. Bu veriler doğru olabilir. Ama doğru olan bir başka veri de Türkiye’de çalışma yaşındaki nüfusun istihdam edilme oranının ne kadar düşük olduğudur. Eurostat (Avrupa Birliği İstatistik Kurumu) verilerine göre 2011 yılında Türkiye’de çalışma yaşındaki nüfusun ancak %48,4’ü istihdam edilmektedir. Bu istihdam oranıyla Türkiye Avrupa ve OECD ülkeleri arasında sonuncu sıradadır. Hâlbuki işsizliğin her geçen gün arttığından yakınılan Avrupa’da istihdam ortalaması %64’tür (ilgili Eurostat verisi için bkz: Avrupa Ülkeleri Cinsiyete Göre İstihdam Oranları)

OECD ülkeleri istihdam ortalaması da yine %64 civarındadır. Yani Türkiye’de işsizlik sorunundan önce bir iş sorunu vardır. Ortada yeterince iş, yeterince istihdam olanağı yoktur. Üstüne üstlük Türkiye’de çalışma yaşında olan kadınların büyük bir bölümü Avrupa’da var olmayan bir kategoriyle “ev kadını” olarak sınıflandırılmıştır. Yine Eurostat verilerine göre Türkiye’de çalışma yaşındaki kadınların istihdam edilme oranı 2011 yılında %27,8’dir. Bu oran Avrupa ortalaması olan %59’un yarısından azdır, hatta Türkiye kadın istihdamındaki bu oranla krallık ve şeriat hukuyla yönetilen birçok Ortadoğu ülkesinin dahi gerisinde yer almaktadır. Kadınların ekonomik bağımsızlığının garanti altına alınmadığı bir ortamda kadınların toplum içinde maruz kaldığı ayrımcılığa da kadına yönelik şiddete de yapısal bir çözüm bulmak maalesef mümkün değildir. Ne var ki, ülkenin başbakanı hala kadınlara “en az üç annesi olmak” çağrısı yapmakta, kadının toplum içinde değil evin içinde ve erkeğe ekonomik, siyasal, toplumsal her alanda bağımlı olarak yaşamasını uygun görmektedir.

AKP Tarzı Ekonomik Büyüme Modelinin Karanlık Yüzü
Şimdi gelelim AKP’nin Türkiye için öngördüğü ekonomik büyüme ve istihdam programının ağır bedellerine ve acı sonuçlarına:

Yabancı fonların gecelik finansal yatırımlarını vergisiz Türk borsası ve bankaların yüksek faiziyle cezbetmeye çalışıp bu fon akışından sağlanan sermaye ile yapılan ithalata dayalı ekonomik büyüme modelinin Türkiye’ye ilk armağanı 75 milyar dolara ulaşan dış ticaret açığıdır (AKP 2002 yılında iktidara geldiğinde Türkiye’nin cari açığı 0.67 milyar dolar ve cari açığın GSYİH’e oranı sadece %0.27 idi). Türkiye’nin bugün GSYİH’sine oranı %10’a ulaşan cari açığı, Türkiye’yi cari açığın GSYİH’ye oranı açısında dünya birincisi yapmaktadır! (Aynı oran “krizdeki” Yunanistan’da %8 civarındadır). 75 milyar dolarlık cari açıkla Türkiye ABD’den sonra miktar olarak dünyada en çok cari açık veren ikinci ülkedir!(Türkiye’nin cari açık miktarı kendisinden 3-4 kat büyük ekonomiler olan Fransa, İtalya, Hindistan gibi ülkelerden çok daha fazladır).

Türkiye’nin ekonomik büyümesi yabancı fonlardan gelen sıcak parayla finanse edilirken üretim de emek gücünün sömürüsüne dayanmaktadır. Son derece kötü koşullarda çalışmaya zorlanan işçilerin yaşadığı iş kazaları sonucu sadece resmi ve kaydı tutulan verilere göre yılda 1.500 işçi hayatını kaybetmektedir. Bu da ölümlü iş kazalarının tüm çalışanlara oranı açısından Türkiye’yi Avrupa birincisi ve dünya ikincisi yapmaktadır.

AKP’nin ekonomik büyüme için “istikrar” politikaları Türkiye’yi demokrasi anlamında açıkça geriye götürmüştür. “Sınır Tanımayan Gazeteciler” örgütünün her yıl hazırladığı “Dünya Basın Özgürlüğü Endeksine” göre AKP’nin 2002’de iktidara geldiği dönemde basın özgürlüğü açısından 179 ülke arasında 99. sırada yer alan Türkiye bugün 148. sıraya kadar düşmüştür (ilgili rapor için bkz: Sınır Tanımayan Gazeteciler Dünya Basın Özgürlüğü Raporu 2011-2012).

Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’de görülen davalarda, Türkiye 2011 yılında 159 davada mahkûm olarak Avrupa İnsanları Sözleşmesini en çok ihlal eden ülkeler sıralamasında AKP iktidarıyla beraber üçüncü sıradan birinci sıraya yükselmiştir. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında hapishanelerdeki hükümlü ve tutuklu sayısı 59 bin iken bugün bu rakam 122 bine ulaşmıştır.

Yine Türkiye gelir dağılımı dengesini ortaya koyan GINI endeksine göre gelir adaletinde Avrupa sonuncusudur.

OECD’nin eğitim imkânları ve lise üzeri eğitim alan nüfusun toplam nüfusa oranı araştırmasında Türkiye tüm OECD ülkeleri içinde Brezilya, Şili ve Meksika’nın da gerisinde kalarak sonuncu olmuştur. Keza yine OECD’nin üç yılda bir lise öğrencileri arasında yaptığı PISA Edebiyat, Matematik ve Fen Bilgisi becerisi testlerinde OECD ülkeleri arasında Şili ve Meksika’dan sonra sondan üçüncü olabilmiştir. (ilgili OECD rapor özeti için bkz: OECD Ülkelerinin Eğitim Seviyesi Açısından Sıralaması Rapor Özeti)

Tüm bu verilerin bir özeti olarak değerlendirilebilecek ve dünya ülkelerinin ekonomi, sağlık ve eğitim alanlarındaki gelişmişliklerini değerlendiren Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Endeksi’nde Türkiye AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılına göre 2011’de yedi sıra birden gerileyerek değerlendirmeye dâhil edilen 187 ülke arasında 85. sıradan 92. sıraya inmiştir. Kısacası Türkiye ekonomik olarak dünya ortalamaları kadar büyümüş, eğitim alanında ise dünyadaki gelişmelerin gerisinde kalmış böylece 2002-2011 yılları arasında BM İnsani Gelişmişlik Endeksinde yedi sıra birden geriye düşmüştür. (Konuyla ilgili olarak BM İnsani Gelişmişlik Endeksi 2011 Raporu Türkçe Özetine bakılabilir.)

Tüm bu veriler bize göstermektedir ki, AKP iktidarıyla beraber Türkiye ekonomik olarak en fazla ortalamaları tutturabilmiştir. Bu ortalamaları tutturmak için “istikrarı korumak” adı altında demokratikleşme çabalarının baskı altına alınması sonucunda Türkiye insan hakları, basın, ifade ve düşünce özgürlüğü alanlarında radikal biçimde geriye gitmiştir. Ekonomik gelişmişlik ve demokratik kültürün yerleşmesi anlamında tek umut kaynağı olan eğitim alanında ise Türkiye’nin hali içler acısıdır. İşin daha da kötüsü, demokrasi, insan hakları ve eğitim alanlarında reforma yönelik herhangi bir program AKP hükümetinin gündeminde dahi yer almamaktadır. Bu durum, AKP tarzı ekonomi ve siyaset yönetimi altında bir Türkiye’nin geleceği konusunda bizleri derin bir endişeye sevk etmektedir.

Bu yazı ilk olarak http://www.davetsizmisafir.org/ da yayınlanmıştır

 

 

 

K. Murat Güney

Darphane 25 yıl sonra greve gidiyor

Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü, 1988’den bu yana ilk kez greve gidiyor.

Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü çalışanları 1988 yılından bu yana ilk kez grev kararı aldı. Anlaşma sağlanamazsa altın fiyatları artabilir.

Grev ilanının asılmasıyla birlikte yasal sürenin dolmasına 45 gün kaldı.

1.562 TL net ücret aldıklarını, bu miktarla İstanbul’da geçinilmediğini söyleyen Darphane çalışanları, “İnsan onuruna yaraşır ücret istiyoruz. Çalışma koşulları çok ağır” şeklinde konuştu.

Eğer anlaşma sağlanamazsa Ağustos ayında grev uygulanacak.

 

Emniyet, Ethem Sarısülük’ü vuran polisin ismini açıkladı

Gezi Parkı’na destek eyleminde Ethem Sarısülük’ün ölümüne neden olduğu iddia edilen polis memurunun kimliği savcılığa, silahı ise kriminal incelemeye gönderildi. Sarısülük’ün avukatı Kazım Bayraktar, A.Ş isimli polis hakkındaki soruşturmanın sürdüğünü, savcılığın ifadesine başvuracağını söyledi.

Olayı soruşturan Cumhuriyet Savcısı Veli Dalgalı, ön otopsi raporu ve Jandarma bilirkişinin raporu ile görgü tanıkları, olay yeri MOBESE ve güvenlik kameralarının görüntülerini inceledi.

Avukat Bayraktar, ölümün silahla olduğunun kesinleşmesi ve raporların incelenmesinin ardından savcılığın emniyetten, polisin ismi ve silahını istediğini anımsattı. Bayraktar, Emniyetin, A.Ş, isimli polisin bilgilerini ve silahını savcılığa ilettiğini açıkladı.

Bayraktar, “Savcı, polis memurunun ifadesini alacak. Silahı da kriminal inceleme içinİstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. Biz jandarma kriminale gönderilmesini bekliyorduk. Neden İstanbul’a gönderildiğini de savcılıktan öğreneceğiz” dedi.

 

Durmak ve Düşünmek

Gezi Parkı Direnişi’nde 22. gün. İlk 18 günü Mersin’den takip etmiştim. 19. gün öğlen vardım Gezi’ye. Akşam 20:00’ye kadar da tavaf ettim. Hatta bunu paylaştığım fotoğrafımı, “Direniş kabul etsin!” mesajı ile tamamladım.

paylaşmak için tklynz / click for to share

İstanbul’da en sevdiğim mekanlardan olan “eski” Beyoğlu Yeşil Ev taşınmıştı ve ben daha yeni yeri ile müşerref olmamıştım. Dün (17 Haziran / 21. gün) bi oraya gideyim dedim.

Saat 11:00’den, 21:30’a kadar da ordaydım.

Bende ortopedik bir araz vardır (bilgi için bknz) öyle çok fazla yürüyemem, merdiven çıkamam filan. Yeni Yeşil Ev, Beyoğlu Karakolu’nun hemen yanındaki binanın 4,5 ve 6. katlarında imiş.

Eski İstanbul evleri malum, asansörde yok, merdivenler de spiral. Yeşil Ev’in terasına çıkana kadar can vermedi isem allahın bir lütfu.

Lafı uzatmayayım, akşam İstanbul’da kaldığım yere geldim, uzanır uzanmaz da o yorgunlukla sızmış kalmışım.

Sabah uyanıp, akşam ne olduya bakınca gördüm, “Duran adamı, Duran kadını ve Duran insanları”

Haberini yapmaya oturdum, yaptıktan sonrada o anki hissiyatımı yayın ekibimiz ile paylaştım.

“Sen bunu okurlarımız ile de paylaş” dediler.

Size de iletiyorum

#budahabaslangicmucadeleyedevam

” yeşil ev’i 6. kata taşımışlar

ölmedimse de ondan hallice idim ilk çıktığımda
asansörde yok
merdivenler de spiral

sana bura yok koçum demenin yeşiller solcası gibi bir durum

ama ben bu tür durumlarda hep dikine giden bir adam olduğum için
al sana yeni bir mücadele alanı aslanım dedim

ilkokul dört’de bir gün son dersten önce öğretmen açıklama yaptı

“çocuklar” dedi, “son ders bitince okulda yangın tatbikatı olacak
o yüzden zil çalınca hemen dağılmayın”

sonra da bana döndü

“tolga” (sınıfta bi alper daha var diye, ilkokul 4 ve 5’te okulda bana “tolga” derdi hocalar)

“sen şimdi evine git istersen evladım”

ben de

“öğretmenim” dedim
“gerçekten yangın çıktığında ben ölecek miyim yani”

hocanın resmen şaftı kaydı
sesi perdelendi kadının
“tamam çocuğum, sen de kal” dedi çıktı sınıftan

tatbikat sırasında ben o koşturmacada yere düştüm, ezilme tehlikesi yaşadım filan

sorumun cevabını da deneyimleyerek öğrenmiş oldum

“evet, yangın çıksa ben ölecekmişim”

bilim başka bir şey ya!!!

ama bahsim o değil

sabah kalktım
akşam yeşil ev merdiven felaketinden olacak eve gelir gelmez bayılmıştım

duran adamı
duran kadını
duran insanları gördüm

haberini yapmaya başladım
gözlerimden pıtır pıtır akan yaşlara aldırmayarak

“maya takvimi” demiştim

maya beni doğruluyor

budur !”

 

Alper Tolga Akkuş

#anavarrza

Tazyikli suya katılan madde hukukçulara göre ‘işkence’ yöntemi

Polisin tazyikli suyuna katılan madde birinci derecede yanık nedeni. Doktorlara göre çok zararlı, hukukçulara göre ‘işkence’ yöntemi

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu TOMA’larda suyun içine ilaç katıldığını doğruladı. Katılan ilaç, ‘OC Gaz Solüsyonu’, yani biber gazının sıvı hali… İlaç vücutta birinci derece yanığa neden oluyor. Doktorların çok tehlikeli bulduğu ilaç, hukukçulara göre işkence yöntemi…

TOMA’lar günlerdir İstanbulluları tazyikli suyla püskürtülen kamuoyuna çok sayıda ‘sudan yanmış’ beden fotoğrafları yansıdı. İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun “Kimyasal değil, ilaçlı su. Vatandaş bu sulara alıştı” dediği maddenin bidonunda ‘OC Gaz Solüsyonu’ yazıyor. Yani biber gazının sıvı hali. Madde ciltte birinci derece yanıklara sebep oluyor. Maddenin kullanma talimatında “kanalizasyona, yeraltı sularına ya da yüzey sularına saçılması önlenmelidir, göz ve deri temasından kaçının” uyarısı var.

Radikal’in haberine göre, polisin TOMA’lara 10 litrelik bidonlarla koyduğu Jenix OC Gaz Solüsyonu’nun kullanma talimatı, bol bol sıkılan suyun aslında nasıl riskler içerdiğini gösteriyor:

“Çocuklardan uzak tutunuz. Geniş bir alana doğru sızması önlenmelidir. Kanalizasyona, yeraltı sularına ya da yüzey sularına saçılması önlenmelidir. Dökülmesi durumunda emici bir madde ile temizlenmeli. İş bitirildikten sonra yasal düzenlemelere uygun yok edilmelidir. Göz ve deri temasından kaçının, temas halinde bol su ile yıkayınız…”

OC (Oleoresincapsicum) Gaz Solüsyonu, tazyikli suyla birlikte temas ettiği deride kızarıklık, kabarıklık, yanma yapıyor. Uzmanlar maddenin temas şekli ve oranının, etkileri değiştirebileceğini vurguluyor. Adli Tıp Uzmanları Derneği’nden Dr.Ümit Ünüvar biber gazının solunumda yarattığı etki gibi bu kez ciltte tahribat olduğunu belirterek “İlk etapta gördüğümüz etkisi birinci derece yanık şeklinde aşırı reaksiyon” dedi.

‘Islanan elbiseler hemen çıkarılmalı’

Türk Tabipleri Birliği’nden Dr. Hüseyin Demirdizen ise yüksek basınçla sıkılan suya literatürde ‘su topu’ denildiğini belirterek suyun içine katılan biber gazıyla birlikte nasıl etkiler yaptığını şöyle anlattı:
“Suyun içine bir de bu solüsyon eklendiğinde iki etki birleşiyor. Su topu ciltte zedelenmelere yol açıyor. Biber gazı solüsyonunun eklendiği su şiddetli kızarıklık ve yanık derecesine kadar giden sonuçlar doğurdu. Bidonların üzerinde OC Gaz Solüsyonu yazıyor ama Valilik’ten resmi açıklama bekliyoruz. İlaçlı su deniliyor. Ne ilacı açıklamalılar. Bu su ile ıslanan elbiseler hemen çıkarılmalı. Vücut bol su ile yıkanmalı.”

‘Kullanmak suç’

Avukat Ömer Kavili de maddenin kullanımının suç olduğu görüşünde:
“Basınçlı suya katılan madde, kimyasal bir maddedir. İstanbul Barosu’ndaki görevim sırasında bizzat 10 ve 11 yaşlarında çocukları bile gördüm. Çocukların elbiselerinin altındaki ciltleri yanmıştı. Bu maddenin kullanımı suçtur. Satıcının satış aşamasında bilgilendirmesi ve ürünün kutusundaki uyarıcı bilgiye rağmen bu ürünü alıp kullananlar hakkında derhal soruşturma başlatılmalıdır. Bu maddenin kullanımı TCK’nın 94. maddesinde işkence ve zalimane davranış suçu kapsamına girmektedir. Aynı zamanda yaralama, müessir fiil suçudur ve sonuçta insanlık suçudur.”
Jenix OC Gaz Solüsyonu’nu üreten firma Güler Elektronik, Kozmetik, Kimya Sanayi ve Ticaret’ten bir yetkili şu açıklamayı yaptı:“Biz sadece üretiyoruz. Yurtdışından da alınabiliyor. TOMA’nın içindeki haznelere konuluyor. Bizzat suya katılmıyor. Polis suyu atarken, düğmeyle o haznelerden atacağı dozajı az ya da çok kendi ayarlıyor. Senelerdir bu solüsyon Güneydoğu , İstanbul, Ankara ’da kullanılıyor. Bu kez gündeme gelmesi sanırım dozajını fazla kaçırdıkları için. Görüntüler hoş değil. Emniyet ve askeriye ihale yapıyor. İhaleyi kazanan da ihale şartnamelerine göre üretiyor bu maddeyi. Acısı ne kadar, ne oranda olacak, hepsi orada belli.”

(t24)

ESP, ETHA, Özgür Radyo ve Atılım Gazetesi’ne baskın

İstanbul’da bu sabah 05.00 itibarıyla başlayan polis operasyonlarda, Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Özgür Radyo, Etkin Haber Ajansı ve Atılım gazetesinden çok sayıda kişi gözaltına alındı.

İstanbul’da bu sabah 05.00 itibarıyla başlayan polis operasyonlarda, Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Özgür Radyo, Etkin Haber Ajansı ve Atılım gazetesinden çok sayıda kişi gözaltına alındı.

ESP’nin il binasının yanı sıra, üye ve yöneticilerin evleri de basıldı. ESP’li Alp Altınörs’ün evine yapılan operasyon sırasında BDP vekili Sırrı Süreyya Önder de oradaydı.

ETHA bürosunda hala arama sürüyor. Gazeteciler Arzu Demir ve Derya Okatan de içeride bekliyor.

ETHA Editörü İsminaz Ergün, evlerine yapılan baskını şöyle anlattı:

“Sabah uzun namlulu kar maskeli özel timler kalkanlarıyla evi bastı. Eşimle beni yere yatırdı. Kimliklerimizi bulana kadar biz o halde kaldık. Sonra 3 saat boyunca evi aradılar. Eşimi gözaltına aldılar. Dosyada 24 saat gizlilik kararı olduğu ve gözaltındakilerin avukatlarıyla görüştürülmeyecekleri söylendi.”

Operasyon devam ediyor.

Gözaltına alınanlar şöyle:

İstanbul’da gözaltına alınanlar: ESP MYK üyesi ve İstanbul İl Başkanı Çiçek Otlu, ESP MYK üyesi ve İstanbul İl yöneticisi Beycan Taşkıran, ESP İstanbul İl yöneticisi Erdal Demirhan, Atılım Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü Sedat Şenoğlu, HDK Yürütme Kurulu üyesi Alp Altınörs, Özgür Radyo çalışanı Selvi Coşar, Ali Karaçay, İsmet Yurtsever, Sıtkı Güngör, Ali Haydar Akdeniz, Mehmet Güneş, Hasan Tunç, Okan Danacı, Cemil Yıldız, Boran Atıcı, Serkan Gündoğdu, Cemal Çakmak, Hatice Çakmak, Aykan Şimşek, Mustafa Diren Saygılı, Metin Külekçi, Sinan Polat, ESP MYK üyesi, Dinçer Ergün, Maksut Toprak, Mehmet Güneysel, Şahin Yeşilırmak, Hüseyin Şahin, Ümit Akdağ, Çağrı Aydoğan, Ali Sönmezkaya, ESP Zeytinburnu İlçe Başkanı Mehmet Aslıvar, Çetin Mordeniz, ve soyadı öğrenilemeyen Vedat ve Emir isimli iki kişi. 1 Mayıs Mahallesi’nden ise İmran Aydın, Ulaş Yıldız, Savaş Başar, Kenan Alıcı, Mehmet Tunç, Sercan Genç, Gökhan Değirmenci. Ankara’da da Yoldaş Aydın, Umut Bilgen gözaltına alınıdı.

 

Komşu’dan Gezi’ye destek!

Yunanistan’da, Başbakan Antonis Samaras’ın Yunan Radyo ve Televizyon Kurumu ERT’yi kapatmasını protesto eden kurum çalışanları, kurum binasına Türkçe, “Ertaksim-Samardoğan” yazılı pankart astı.
ERT çalışanları, Agia Paraskevi’de işgal ettikleri kurumun merkez bürolarının bulunduğu binanın ön kısmının büyük bölümünü kaplayacak şekilde, Yunanistan Başbakanı Samararas‘ın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile özdeşleştiren bir pankart astı. Pankartta,  “Ertaksim-Samardoğan” yazısı dikkat çekti.

ERT çalışanları, kanalın kapatılma kararının açıklanmasının ardından başta başkent Atina’daki merkez binası olmak üzere, ülkedeki tüm devlet radyo televizyon binalarında işgal eylemi başlatmıştı.

Gezi Parkı, sokak çocuğu, biz ve hayallerimiz… / Oya Ayman

0

17 gün parkta kalıp, yemek pişiren, çöp toplayan, erzak taşıyan arkadaşım yanıma yaklaşıp şunları söylemeseydi belki de bu yazıyı yazacak gücü kendimde bulamayacaktım. Uzun zamandır kelimelerim yetersizdi, her şey o kadar hızlı değişiyordu ki…

Cumartesi günü Gezi Parkı boşaltılmadan önce bir sokak çocuğu, arkadaşıma “Abla gitmeyin, siz gidince biz çok yalnız kalıyoruz” demişti. Bu sözleri bana aktardığında, günlerdir pek çok insan gibi boğazıma yerleşen düğüm geri geldi, birşey diyemedim.

Yaşıtları sofraya gelen yemeği seçme özgürlüğünü yaşarken, karnını doyurmak için çaba göstermek zorunda kalan bu küçük çocuğun dileğinin altında yatan duygunun, hepimizin Gezi Parkı’ndaki ortak ruha duyduğu hayranlığın altında yatanlarla benzer şeyler olduğunu düşünüyorum.

Bizler için düşlerimizin gerçekleşmesi gibiydi Gezi Komünü, onlar için de bir düş olmalıydı. Kimsenin umursamadığı, itip kaktığı, kimselere güvenemeyen, kendini sürekli savunmaktan sertleşmiş bu çocuklar onlarla parkta yatan, aynı yemeği yiyen, oyun oynayan, elindekileri paylaşan, onları dinleyen, güldüren, okşayan insanları sevdiler.

Sokakları evi belleyen bu çocuklar, canı pahasına korumak istediği ağacın gölgesini evi sayan insanların şarkılarını, masallarını dinledi. Belki de ilk kez güven içinde uyudu parkta… Kulağına çalınmış ama pek anlam veremediği “barış içinde yaşama”nın ne demek olduğunu gördü.

Va okulda, sokakta ya da televizyonda görmediği bir sürü başka şeyi gördü, yaşadı…

Zor şartlarda da olsa gülünebileceğini…

Dayanışmanın, yardımlaşmanın insanları nasıl birarada tuttuğunu…

Yoga yapanları, saksafon çalanları, karikatür çizenleri, yaralı insanları ve hayvanları tedavi edenleri, çadırının önünü süpürenleri…

Parkta sebze yetiştirilebileceğini, farklı  takımı tutanların birlikte halay çekebileceğini, farklı bayrakları taşıyanların ağaçların altında biraraya gelebileceğini…

Kocaman laflar edenlerin, sessiz oturanların, plazada çalışanların, atölyede ter dökenlerin, lezbiyenlerin, gaylerin, müdürlerin, öğretmenlerin, doktorların, avukatların, milletvekillerinin, işçilerin, memurların, seyyar satıcıların, gazetecilerin, yazarların, çiftçilerin, sinemacıların, reklamcıların, esnafın, annelerin, babaların, amcaların, teyzelerin, çocukların, gençlerin hep birlikte şarkılar söyleyebileceğini…

Belki ilk kez birileri ona resim yapması için kağıtlar, boyalar verdi, karşılık beklemeden… Onun yaptıklarını alkışladılar, iplere asmaya, sergilenmeye değer buldular…

Taksim’in ortasında binlerce kişiyle Beethoven’ın sonatlarını dinledi, parkta namaz kılanları rahatsız etmemek için susanları gördü, eşyalarını tanımadığı insanlara güvenle teslim edenlere tanık oldu, V for Vendetta’yı izlemese de, Çav Bella’nın anlamını bilmese de onların ardındaki hikâyeyi yaşadı.

Sadece o değil, hepimiz açtık bu güvene, dayanışmaya, şiddetsizliğe, paylaşıma, katılmaya, lafımızın dinlenmesine…

O çocuklar, gençler ve bizler hiç bir okulun öğretmediği şeyleri gördük, keşfettik, öğrendik…

O dilek ağacını yakmış olsalar da dileklerimiz hiç bitmeyecek.

O sokak çocuğu Gezi Parkı’nda yaşadıklarını gördüklerini hiç unutmayacak, ağaçların sökülmesine izin vermeyecek, gökyüzünün altında barış ve güven içinde yaşamanın mümkün olduğunu bilecek, umutlarında, kurduğu hayallerde hep bir Gezi Parkı olacak.

Ve bizler de o sokak çocuğu gibi yaşadıklarımızı, gördüklerimizi hiç unutmayacağız. Yazmaya, konuşmaya, yaymaya devam edeceğiz.

Ve Gezi’yi sosyal medyadan nasıl meydanlara, parklara taşıdıysak, şimdi de kendi evlerimize, sokaklarımıza, mahallelerimize, işyerlerimize, köylerimize taşımanın zamanı.

Eğer Gezi Parkı sıradan bir belediye parkı değil, bostanıyla, forumuyla, sanat alanlarıyla, yoga yapanlarıyla, hatta kamp kuranlarıyla herkesin kullandığı bir alan olsaydı insanlar parklarına sahip çıkmak için bu kadar geç kalır mıydı?

Ve şimdi bütün parklarda nasıl bir park, nasıl bir kent, nasıl bir yaşam istiyorsak onu konuşmalıyız…

AVMlerde zaman geçirmek yerine parklarımızda bostanlar yapmalıyız.

Obezleşen kentleri şişirmek, tüketimden beslenerek yüceltilen kentler yerine sürdürülebilir, kendine yeten yerleşimleri ve küçük çiftçinin kente göç etmemek için direndiği kırsalı desteklemeliyiz.

Bize temiz hava veren kutsal bildiğimiz ağacın sökülmesine karşı çıkarken, iklimi değiştireceği için termik santrallere, nehir yaşamını tehdit ettiği için devasa HES projelerine, tarım yapılan alanları, yer altı sularını kirlettiği için altın madenlerine,  gıda bağımsızlığımızı tehdit ettiği için tohumların tekelleşmesine, sağlığımızı ve biyolojik çeşitliliğimizi tehdit ettiği için GDOlara, ormanlarımızı yok ettiği için plansız/vahşi yapılaşmaya da karşı çıkmalıyız.

Ama Gezi Parkı’nda olduğu gibi karşı çıkarken, yerine koymak istediğimizi de göstermeliyiz. Yaşadığımız yeri temiz tutmalı, geri dönüştürmeli, yeniden kullanmalı, güneş enerjisinde yemek pişirmeli, mahalle bahçelerinde sebze ekmeli, her köşe başında çocukları düşünmeli, bunları yaparken yardımlaşmalı, dinlemeli, halaylar çekmeli, komiklikler yapmalı, şarkılar söylemeliyiz.

Aynı Gezi Parkı’nda olduğu gibi kentimize, köyümüze, ormanımıza, nehirlerimize, göllerimize, denizlerimize, tohumlarımıza, gıdamıza sahip çıkmalı, etrafımızda olan biteni daha iyi anlamalıyız.

Ve Gezi Parkı’nda olduğu gibi insanın, hayvanın ve doğanın haklarını birbirinden ayrı görmeden, bu haklar için çalışanlara destek olmalıyız.

Belki o zaman her yer Gezi her yer direniş olur…

Belki o zaman sokak çocuğunun dileği gerçek olur…

paylaşmak için tklynz / click for to share

 

 

Oya Ayman

 

Duruyoruz !

Gezi Parkı Direnişi 22. gününde.

Duran Adam, performans sanatçısı Erdem Gündüz

Söz bitti artık, performans sanatçısı Erdem Gündüz akşam 20:00 sularında Taksim AKM önünde durmaya başladı, onun peşinden bir kadın Ankara’da Ethem Sarısülük’ün polis kurşunu tarafından vurularak öldürüldüğü yerde durmaya başladı.

Duran Kadın, Ethem Sarısülük'ün Ankara'da öldürüldüğü yerde duruyor

Ve şu dakika itibarı ile duran insanların sayısı onları, yüzleri, belki de binleri buldu.

Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!

#duruyoruz

(Yeşil Gazete / Türkiye)

Size Aarhus’tan bahseden oldu mu? – Pelin cengiz

Gezi Parkı direnişiyle ilgili olarak geçen hafta itibariyle iktidar kanadından daha yüksek sesle dillendirilen ve kamuoyunda tartışmaya açılan referandum/plebisit meselesi, kimilerine göre hükümete geri adım attıran demokratik bir kazanım. Gezi Parkı ve onun gibi dayatılmış pek çok projeye sadece yapılmak istenen “inşaat projeleri” olarak bakarsanız, referandum seçeneğinin iyi bir seçenek olduğu kolaycılığına kapılmaktan öteye gidemezsiniz. İlkesel olarak çevre tahribatı yaratan dev projelere, nükleere, termik santrallere, HES’lere, ÇED muafiyetine karşı çıkan kimi kesimlerin, referandum teklifine, “Gezi Parkı, park olarak kalmalıdır” demek yerine koşar adım “hodri meydan” demesini de yadırgayanlardanım.

Türkiye’nin hâlihazırda hukuki zemininin elverişsiz olduğunu bir kenara koyarsak, iktidar mensuplarının ifadelerinden anladığımız kadarıyla, Gezi Parkı ile ilgili önce hukuki süreç beklenecek, mahkemenin kararının ardından plebisite başvurulacak. Hukuki sürecin sonucunun bekleneceğinin bahşedilmesinin bize demokratlık gibi sunulduğu bir dönemde, referandumun, taktiksel olarak gündeme getirildiğini düşündürtüyor.

Referandum veya plebisit tartışması bir yana, benim açımdan bugünlerin en meşru sorusu, “Türkiye neden Aarhus Sözleşmesi’ne taraf değil” sorusudur. Aarhus Sözleşmesi nedir diyecek olursanız, şöyle özetlemek mümkün: 25 Haziran 1998 tarihinde Danimarka’nın Aarhus kentinde Birleşmiş  Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu tarafından imzaya açılan ve 30 Ekim 2001 tarihinde yürürlüğe giren Aarhus Sözleşmesi (Uzun adıyla

Gezi Parkı direnişiyle ilgili olarak geçen hafta itibariyle iktidar kanadından daha yüksek sesle dillendirilen ve kamuoyunda tartışmaya açılan referandum/plebisit meselesi, kimilerine göre hükümete geri adım attıran demokratik bir kazanım. Gezi Parkı ve onun gibi dayatılmış pek çok projeye sadece yapılmak istenen “inşaat projeleri” olarak bakarsanız, referandum seçeneğinin iyi bir seçenek olduğu kolaycılığına kapılmaktan öteye gidemezsiniz. İlkesel olarak çevre tahribatı yaratan dev projelere, nükleere, termik santrallere, HES’lere, ÇED muafiyetine karşı çıkan kimi kesimlerin, referandum teklifine, “Gezi Parkı, park olarak kalmalıdır” demek yerine koşar adım “hodri meydan” demesini de yadırgayanlardanım.

Türkiye’nin hâlihazırda hukuki zemininin elverişsiz olduğunu bir kenara koyarsak, iktidar mensuplarının ifadelerinden anladığımız kadarıyla, Gezi Parkı ile ilgili önce hukuki süreç beklenecek, mahkemenin kararının ardından plebisite başvurulacak. Hukuki sürecin sonucunun bekleneceğinin bahşedilmesinin bize demokratlık gibi sunulduğu bir dönemde, referandumun, taktiksel olarak gündeme getirildiğini düşündürtüyor.

Referandum veya plebisit tartışması bir yana, benim açımdan bugünlerin en meşru sorusu, “Türkiye neden Aarhus Sözleşmesi’ne taraf değil” sorusudur. Aarhus Sözleşmesi nedir diyecek olursanız, şöyle özetlemek mümkün: 25 Haziran 1998 tarihinde Danimarka’nın Aarhus kentinde Birleşmiş  Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu tarafından imzaya açılan ve 30 Ekim 2001 tarihinde yürürlüğe giren Aarhus Sözleşmesi (Uzun adıyla Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Çevresel Karar Verme Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi) ele aldığı konular bakımından uluslararası çevre hukukunun gelişiminde yeni bir dönemi temsil ediyor. Aarhus Sözleşmesi, herkesin sağlıklı ve refah içinde bir çevre ortamında yaşama hakkını korumak amacıyla, çevresel konularda halkın bilgilendirilmesi, karar mekanizmalarına halkın katılımını ve yargıya başvurulabilmesi ile ilgili konuları içeriyor. Çevresel bilgilere erişim hakkı, çevresel kararların alınma sürecine katılım hakkı ve çevre ile ilgili konularda yargıya ve idari birimlere başvuru hakkı, çevresel sorunlara halkın katılımının sağlanmasına yönelik en önemli araçlar olarak sayılıyor.

İşte, Aarhus Sözleşmesi tüm bu konulara yönelik düzenlemeler getirmesi açısından çok önemli. Sözleşmeye çoğu Avrupa ülkesi olmak üzere 40’ın üzerinde ülke imza atmış. Tahmin edeceğiniz üzere, dört bir yanında çevre ihlallerinin sürdüğü, mahkemelere taşınmış yüzlerce davanın bulunduğu Türkiye’nin bu sözleşmeye dahil olmak gibi ne bir niyeti ne de girişimi var. Aarhus Sözleşmesi, her şeyden önce, yapılması planlanan herhangi bir projeyle ilgili pek çok konuda bilgi edinmeyi kolaylaştırıyor. Eğer, projeye halkın büyük bir bölümü karşı çıkarsa ya da projenin çevre tahribatı yaratacağına ilişkin endişeler varsa, projenin hayata geçirilmesi de zora giriyor. Aynı zamanda sözleşme yerel halk oylamalarının da önünü açıyor. Bu, hem halkın katılımının sağlanması hem de halkın ne dediğinin ciddiye alınması açısından dikkat çekici bir husus. Türkiye, Aarhus’a imza atmış olsaydı, yerel bazda halk sandığa giderek, projeler için oyunu atar, istenmeyen yatırımlar da böylece çöpe atılırdı. Ancak, yöre halklarının ne düşündüğünün bir önemi olmadığını madenlerden, HES’lerden, nükleer ve termik santrallerden gayet iyi biliyoruz.

Bu noktada sorulması ve sorgulanması gereken nokta şudur: Türkiye’de, ihtilaflı projelerle ilgili çözüm konusunda etkin rol oynayabilecek, halkın taleplerini hukuk desteği ile güçlendirecek Aarhus Sözleşmesi gibi bir mekanizma neden yok? Bugün Türkiye’de referanduma muhatap olacak tek mesele Gezi Parkı ile ilgili değil, enerji ve kalkınma projeleri başta olmak üzere halkın muhalefetine rağmen yapılmak istenen pek çok proje mevcut. Fakat, bu tür bağlayıcılık getirecek anlaşmalar, inşaat odaklı kalkınma yatırımları için tehdit olarak kabul edildiğinden doğanın kalkınmaya feda edilmesine göz yumuluyor.

Demokrasi adına kalıcı çözümler peşindeysek, önce Aarhus Sözleşmesi’nin imzalanmasını talep etmek, ardından ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) süreçlerinin doğru şekilde işletilmesini sağlamak gerekiyor. Halkın katılımını sağlayan ve demokratik açılımlar sunan Aarhus Sözleşmesi’ni imza atarsınız, sonra Gezi Parkı ile ilgili referandumu konuşuruz. Bu tür uluslararası sözleşmelere imza attığınızda, hem her taşın altında dış mihrak aramaktan kurtulur, hem de sorumlu olduğunuz halka karşı samimiyetinizi gösterirsiniz. Fena mı?

Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Çevresel Karar Verme Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi) ele aldığı konular bakımından uluslararası çevre hukukunun gelişiminde yeni bir dönemi temsil ediyor. Aarhus Sözleşmesi, herkesin sağlıklı ve refah içinde bir çevre ortamında yaşama hakkını korumak amacıyla, çevresel konularda halkın bilgilendirilmesi, karar mekanizmalarına halkın katılımını ve yargıya başvurulabilmesi ile ilgili konuları içeriyor. Çevresel bilgilere erişim hakkı, çevresel kararların alınma sürecine katılım hakkı ve çevre ile ilgili konularda yargıya ve idari birimlere başvuru hakkı, çevresel sorunlara halkın katılımının sağlanmasına yönelik en önemli araçlar olarak sayılıyor.

İşte, Aarhus Sözleşmesi tüm bu konulara yönelik düzenlemeler getirmesi açısından çok önemli. Sözleşmeye çoğu Avrupa ülkesi olmak üzere 40’ın üzerinde ülke imza atmış. Tahmin edeceğiniz üzere, dört bir yanında çevre ihlallerinin sürdüğü, mahkemelere taşınmış yüzlerce davanın bulunduğu Türkiye’nin bu sözleşmeye dahil olmak gibi ne bir niyeti ne de girişimi var. Aarhus Sözleşmesi, her şeyden önce, yapılması planlanan herhangi bir projeyle ilgili pek çok konuda bilgi edinmeyi kolaylaştırıyor. Eğer, projeye halkın büyük bir bölümü karşı çıkarsa ya da projenin çevre tahribatı yaratacağına ilişkin endişeler varsa, projenin hayata geçirilmesi de zora giriyor. Aynı zamanda sözleşme yerel halk oylamalarının da önünü açıyor. Bu, hem halkın katılımının sağlanması hem de halkın ne dediğinin ciddiye alınması açısından dikkat çekici bir husus. Türkiye, Aarhus’a imza atmış olsaydı, yerel bazda halk sandığa giderek, projeler için oyunu atar, istenmeyen yatırımlar da böylece çöpe atılırdı. Ancak, yöre halklarının ne düşündüğünün bir önemi olmadığını madenlerden, HES’lerden, nükleer ve termik santrallerden gayet iyi biliyoruz.

Bu noktada sorulması ve sorgulanması gereken nokta şudur: Türkiye’de, ihtilaflı projelerle ilgili çözüm konusunda etkin rol oynayabilecek, halkın taleplerini hukuk desteği ile güçlendirecek Aarhus Sözleşmesi gibi bir mekanizma neden yok? Bugün Türkiye’de referanduma muhatap olacak tek mesele Gezi Parkı ile ilgili değil, enerji ve kalkınma projeleri başta olmak üzere halkın muhalefetine rağmen yapılmak istenen pek çok proje mevcut. Fakat, bu tür bağlayıcılık getirecek anlaşmalar, inşaat odaklı kalkınma yatırımları için tehdit olarak kabul edildiğinden doğanın kalkınmaya feda edilmesine göz yumuluyor.

Demokrasi adına kalıcı çözümler peşindeysek, önce Aarhus Sözleşmesi’nin imzalanmasını talep etmek, ardından ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) süreçlerinin doğru şekilde işletilmesini sağlamak gerekiyor. Halkın katılımını sağlayan ve demokratik açılımlar sunan Aarhus Sözleşmesi’ni imza atarsınız, sonra Gezi Parkı ile ilgili referandumu konuşuruz. Bu tür uluslararası sözleşmelere imza attığınızda, hem her taşın altında dış mihrak aramaktan kurtulur, hem de sorumlu olduğunuz halka karşı samimiyetinizi gösterirsiniz. Fena mı?

Pelin Cengiz – Taraf