Ana Sayfa Blog Sayfa 4266

Bir devrimin mimari şifreleri – Ömer Kanıpak

Sizinle, sizde hiç olmayan mimarlık bilgimiz ve kentli olma görgümüz ile mücadele ediyoruz!”

20 gündür ülkenin durmasına, borsanın son on yılın en hızlı düşüşüne, turizm rezervasyonlarının gerilemesine, konser ve kongrelerin iptal edilmesine neden olan Gezi Parkı direnişi bu ülkenin son on yılda yaşadığı en önemli kırılma, sadece siyasi açıdan değil, sosyal açıdan da bir devrim oldu. Genç nüfusun apolitik değil tam tersine sağduyulu bir politik bilinci olduğunu öğrendik. Devlet korkusunun ve toplumu kompartmanlara ayıran önyargıların duvarları yıkıldı. Hiç bir şey değişmese bile bu ikisi yeter. Bu nesil Taksim’i kaybetse bile kendine yeni bir Taksim rahatlıkla yaratır. Bu hareketin sosyal, siyasi, ekonomik hatta psikolojik analizlerini şimdiden onlarca uzman yapmaya başladı. Daha uzun süre bu konu hakkında konuşulacak, siyasi partiler bu ayarla yola devam edecek, hatta belki şirketler bile kendilerine çeki düzen verecektir. Medya ise ümitsiz bir vaka.

Bir imar inatlaşmasından çıkan bu krizin büyümesi ve tüm ülkeyi hatta Avrupa’yı etkileyen siyasi ve sosyal bir olaya dönüşmesi kimsenin de beklediği bir şey değildi. Tenceredeki basınç o kadar artmış ki, düdüğün ötmesi için gerekli bahane, kesilmekten zor kurtardığımız bir kaç ağaç yerine başka bir şey de olabilirdi. Ama madem mimarlık bu krize neden oldu, bu toz duman ortamında gözden kaçan bir kaç hususa bir mimar olarak dikkat çekmek istiyorum.

1- Başbakan, 2011 seçim kampanyasında yanlış yönlendirilmiştir. İstanbul için vaatlerini belirlerken niteliksiz ve cahil danışmanları yüzünden şu anda bir batağa saplanmış ve çıkmak için çırpınırken fazlası ile ortalığı kırıp dökmekte. O kampanyada, hukuken ve mimari açıdan yanlış olan Topçu Kışlası’nın yeniden üretilmesi ve şehircilik açısından da aslında yayalar için bir azap olacak Taksim’i yer altına almak gibi iki vahim yanlış projeyi yapmak için danışmanları yüzünden halka söz vermiş oldu. Bu yanlışta en büyük sorumluluk da Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ındır. Ne yazık ki başbakanın yanlış yaptığını kabul eden bir karakteri olmadığı için de ısrarla bu hataların yol açtığı olaylarla meşgul oluyoruz 20 gündür.

2- Gezi Parkı’nda sürdürülmek istenen inşaatın yürütülmesini durduran bir mahkeme kararı vardır. Bu kararı yok farzedip “Demokratik bir ülkeyiz biz, halka soralım o zaman” demek düpedüz demokrasi kalkanı altından diktatörlük yapmaktır. Kaldı ki uzmanlık gerektiren konularının (mimarlık, şehircilik, peyzaj) yanısıra temel yaşam hakkının parçası olan ağaç, su, hava gibi doğal ve kültürel değerlerin tartışmaya açılması referandum konusu yapılamaz. En fazla Kışla AVM ne renk olsun diye sorabilirsiniz!

3- AKM koruma altında 1.derece tescilli bir kültür varlığıdır. “Yıkıp oraya daha iyisini yapacağız” diyerek insanları kandırmak da hukuku çiğneyen iki yüzlü bir davranıştır. Depreme dayanıksız, o yüzden yıkıp daha iyisini yapalım da diyemezsiniz. Depreme dayanıksız ise güçlendirme ve ya o da olmuyorsa yıkıp “AYNISI”nı yeniden yapmak zorundasınız çünkü kültür varlığı olarak tescilli bir yapıdır.

Kaldı ki üç hafta öncesine kadar AKM’nin restorasyonu ilerliyor sanıyorduk. Oranın restorasyonunu yapmak için bu hükümet para bulamayıp yarısını bir holdingden istedi. Bir anlaşma yapıldı, bu senenin sonunda açılacaktı. Sözler verildi. Madem yıkıp daha büyüğünü ve daha “barok”unu yapmak için para vardı neden böyle bir sponsorluk anlaşması yapıldı? Ayrıca bütçe mesele değilse neden bir kaç yıl önce yarışması yapılmış Şişhane’deki tiyatro binası inşa edilmiyor? Yeni bir kültür merkezi yapılmak isteniyorsa neden Tepebaşı’ndaki otopark ve TRT binasının yeri kullanılmıyor? Cevaplar yok biliyoruz, ama yine de sormadan olmaz.

4- Gezi Parkı’nın yerine yapılmak istenen Topçu Kışlası bir araçtır. Otoritesini taşa dönüştürmek isteyen bir iktidarın İstanbul’un en önemli noktasına bir bina dikme arzusunun “tarih”i kullanarak meşrulaştırması aracıdır. Kışlanın ideolojik geçmişi de önemli elbette ama amaç bu geçmişe bir referans vermek değil, bildiğiniz düpedüz “edifice complex” denen, diktatörlerin ve otoriter yönetimlerin özelliklerinden biri olan anıtsal yapı inşa etme sendromu. Gezi Parkı’nın yerinde zamanında böyle bir yapı olmamış olsaydı da Taksim’de büyük bir yapı yapmayı başbakan isteyecekti. Yıkılmış olan Topçu Kışlası, bu niyetin meşrulaştırma vizesi oldu. O Topçu Kışlası yapılamasa bile haşmetli bir yapıyı bu meydana dikmeyi her şekilde AKP istiyor. Süreç içinde AKM’nin restorasyonun durdurulmuş olması, tescillendiği halde hala yıkılmak istenip yerine “barok” bir şey dikilmek istenmesi de bu sendromun belirtileri. Sadece Taksim değil, Çamlıca gibi en yüksek tepeye ihtişamlı bir cami kondurmaya çalışmak, hatta Trakya’yı boydan boya yarmayı düşünmek de bu sendromun bariz göstergeleri. Amaç bir ihtiyacı giderecek yapı yapmak değil. İktidarın ve belediye başkanının kafa karışıklığı da bunu ispatlıyor zaten. Bir gün buz pistli AVM, bir gün şehir müzesi, ertesi gün rezidans ve otel olabiliyor bu yapı. Maksat “büyük” bir yapı inşa etmek. İçi boş bile olabilir. Ama ihtişam şart.

Bu konuda daha önce de yazdım; tarihteki tüm örneklerde anıtsal yapı sendromuna giren kişi, kurum, şirket, devlet farketmez, iktidar sahibi her kim ise, bu inadın ürünü ile birlikte tarihin bir sayfası haline gelmekte. O anıtsal yapı, er geç muktedirin mezarı olmakta. Anlayana artık.

5- Topçu Kışlası niyetine yapılacak replika binanın parktaki ağaçlara zarar vermeyeceğini danışmanları tarafından bugüne kadar hep yanlış yönlendirilen sadece Başbakan iddia etse iyi, mimar olan Kadir Topbaş bile hala savunabiliyor. Külliyen yalan ve çarpıtma bir iddia. Gezi Parkı dikdörtgen forma sahip ve en gelişkin ağaçlar bu diktörgenin kenarlarında sıralı. Parkın ortası büyük bir boşluktan ibaret. Topçu Kışlası da diktörgen forma sahip, ortası avlu olan bir yapı. Bu ikisini üst üste çakıştırdığınızda altta kalan ağaçlar elbette kesilecek, kimi kandırıyorsunuz? Uyduruk da olsa belediyenin proje görsellerine baktığınızda ise ortada bir kaç güdük ağaç görebilirsiniz belki. Sizi aldatmasın, çünkü o ağaçlar ancak saksı içinde yaşayabilecek ağaçlardır. Çünkü yer altına otopark yapmak için tüm Gezi Parkı kazılacaktır. Henüz ağaçları beton üstünde yetiştirmek mümkün olmadığı için (gelişkin bir ağaç için en az 1.5-2m toprak derinliği gerekiyor) bu yeni yapının ortasındaki yeşillikler AVM’lerde gördüğünüz o dev saksılardaki bodur süs ağaçlarından farklı bir şey olmayacak.

Şimdi AVM’den vazgeçmiş gibi görünüp bu binaya şehir müzesi fonksiyonu yüklenmeye çalışılıyor. Müze dediğiniz şey salt bir binadan oluşmaz. Kim işletecek bu müzeyi, neler nasıl sergilenecek? Topkapı’da zaten böyle bir müzenin inşaatı devam ederken bir tane de buraya mı yapılacak şehir müzesi? Bir şehrin kaç tane şehir müzesi olur? Şehir müzesi olabilecek onlarca bina, yeni bina yapılacaksa onlarca arsa varken neden kentin en nadide parklarından birini yok edip oraya yapmak istenir? O müzede yok olan parkın maketi de sergilenecek midir? Gibi onlarca soruya cevap vermeleri gereken sayın Kadir Topbaş “taşınacak” ağaçları saymakla meşgul.

6- Olayların ortaya çıkmasına neden olan “sökerek taşıyoruz” dediğiniz ama kepçelerle kırılan Divan Oteli tarafındaki ağaçlar sahiden de kışla inşaatı için kesilmedi. Belediyenin uyduruk proje görsellerinde de görüldüğü gibi, kışla yapılsa bile Intercontinental otelinin yanında kalan parkın bu kısmı yıkılmayacak. Peki neden ağaçlar yok edildi, neden çıktı bu patırtı. Çünkü Kadir Topbaş yönetiminde yapılan Taksim Yayalaştırma Projesi seçim dönemine yetiştirilmek için o kadar alelacele hazırlanıp ihaleye çıkartıldı ki doğru dürüst bir projesi bile yok. Müteahhit firma inşaat safhasında karar veriyor nereye kazık çakılacağını ve kaldırım yapılacağını. Divan Oteli tarafında ise yolun yer altına girdiği kısımda yaya kaldırımı kalmadığı anlaşılınca parkın ucundan traşlamayı denediler ve olaylar gelişti. Bu bile Kadir Topbaş yönetiminin İstanbul’u nasıl yönettiğinin bariz bir ispatıdır.

7- On beş gündür İstanbul’un en önemli meydanı ve trafik kavşağı kapalı. Farkındaysanız İstanbul’da ciddi bir trafik krizi oluşmadı. Araç sahipleri bu duruma göre davranmayı kısa sürede kabullendiler. Yayalar koşullara göre hareket ediyorlar. Gündelik hayat ilk günler aksadı sonra yolunu buldu. Peki neden “yayalaştırma projesi” diye bu kadar zahmetli ve pahalı bir proje, yapılan tüm itirazlara rağmen inşa edilmeye çalışılıyor? Çünkü belediyenin, AKP’nin mimarlık ve şehircilik danışmanları bu konuda cahil ve köhnemiş fikirlere sahip, klişelerle hareket eden kişiler. 1960’larda terk edilmeye başlanan trafiği yer altına alarak yayalara alan açma fikrini hala inatla İstanbul’un meydanlarına uygulamaya çalışıyorlar.

Bu konuda da yıllarca yazıldı, itirazlar edildi: “Taksim Yayalaştırma Projesi Taksim’in katledilmesidir” diye. Araçların giremediği bir meydana yayalar da gelmez. Bu kadar geniş ve amaçsızca düzeltilmiş bir meydanda yayalar güneş altındaki düz tepside gezen karıncalar misali ne yapacaklar? Meydana çıkan yolların tünellere dönüştürülmesi ile kenardaki kaldırım alanları iyice daralacak, yayalaştırmanın ruhuna taban tabana zıt bir sonuç çıkacak. Bu konuda o kadar itiraz edildi ama ısrarlı tutumundan belediye geri adım atmadı.

Bugün direnişin 20.günü. Taksim’i kullanan 70’e yakın otobüs hattı 20 gündür Taksim’i kullanmıyor. Ama toplu taşıma işliyor. Taksim’e erişimde ciddi bir sıkıntı yok. O kadar yazıldı, anlatıldı. Yayalaştırma trafiği yer altına saklamakla değil, yer üstündeki trafiği kısıtlamak ve düzenlemekle mümkün diye. Gezi Parkı’nın önünü tıkayan otobüslerin tarifelerini ve hatlarını düzenlemek, meydana yayaların konforu için oturma elemanları ve gölgelikler yapmakla Taksim zaten istendiği gibi yayalaşacaktı. Taksi ve toplu taşıma araçları hariç Taksim’i trafiğe kapatmak bile mümkün olabilirdi. Hala bu hatadan geri dönülebilir ve tüneller kapatılarak trafik eskisi gibi yer üstünden düzenlenebilir. Çok ihtiyaç duyulan(!) “şehir müzesi” de istenirse bu tünellerde çok da güzel bir şekilde açılır çünkü müzeler zaten doğal ışığın olmadığı mekanlardır. Ama gelin görün ki Belediye Başkanı Topbaş’ın ve AKP hükümetinin niyeti gerçekten yayalar için bir şeyler yapmak değil; niyet her koşulda inşaat yapmak. En büyük inşaatlar en iyi projelerdir mantığının bizi getirdiği noktadayız. Türkiye uydurulmuş bir kavram olarak “faiz lobisi” ile değil bildiğiniz, çok daha tehlikeli “gayrimenkul ve rant lobisi” ile bir inşaat cumhuriyetine dönüşerek mahvolmakta.

8- Şu anda Yenikapı ve Maltepe sahillerine, İstanbul’daki bütün inşaatların molozları ve hafriyatları dökülmekte. Çok kişi farkında değil ama bu da en az Gezi Parkı’ndaki kadar büyük bir çevre felaketi ve Taksim ile ilişkili. Amaç ise masum gibi duran sinsi bir bahane: İstanbullular için bir milyon kişinin kullanabileceği dev miting alanları yapmak. Artık herhalde herkes “miting alanı” denen şeyin böyle cetvelle çizilmiş sonradan imal edilmiş bir şey olmadığını anlamıştır. Bu tip miting alanları ancak taşıma kitlelerin otobüslerle getirildiği, kontrolü kolay, müsamere alanları olarak işe yarar.

Bu Taksim arenasının kodlarının arasında Tarlabaşı’nın hijyenleştirme projesi; İstiklal’deki işletmelerin ruhsatlarının değiştirilmesi ile çok fonksiyonlu yapısının homojen açık bir AVM’ye evrilmesi; Demirören’den sonra Emek ve Serkldoryan’ın da konvansiyonel bir AVM’ye dönüştürülmesi ve Elmadağ’dan Tünel’e dek tek tip, salt tüketici formuna uygun bir fiziksel ortam yaratılması da var. Bütün bunların Y.Mimar olan bir belediye başkanının kenti yönettiği bir dönemde olması ise “keşke sadece ironi olarak kalsa” diyeceğimiz bir çelişkidir.

Kadir Topbaş, bir yandan otobüslerin rengini halka sorarken, bizzat Haliç’in üstündeki metro köprüsünün tasarımcısı olduğunu hiç çekinmeden beyan edebiliyor. Kendisine sormak gerek. Süleymaniye silüetini ortadan yaran, gereksiz büyüklük ve yükseklikte, egoistçe gösterişli ve kent için çok önemli bir köprü nasıl olur da kimseye danışılmadan “tarihe çok saygılı, korumacı” bir belediye başkanı ve onun yakın arkadaşı olduğunu herkesin öğrendiği mimar Hakan Kıran tarafından tasarlanabilir? Kadıköy’deki Salı Pazarı’na yapılması son anda durdurulan AVM’nin mimarı Hakan Kıran’ın, ihaleyi alan Taş Yapı’nın sahibi Emrullah Turanlı ile ortak olması tesadüf müdür örneğin? Nasıl olur da Muhsin Ertuğrul Sahnesi ve Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nin projelerini, ve Seyrantepe’ye yapılması planlanan İBB’nin yeni merkez gökdelenini yine Topbaş’ın yakın arkadaşı Erol Kuzbaşıoğlu tasarlar? Nasıl bir tesadüfle Topçu Kışlası’nın yeni projelerini çizen Halil Onur’un 2012 sonunda yeni kurduğu şirketinin ortağı aynı Erol Kuzbaşıoğlu olur? Cevaplarını bildiğimiz sorular işte. Bu çok tartışmalı ve iri projelerin neden hep Kadir Topbaş’ın çevresinde dönen ihale zincirinin içinde işlediğini penguenlere soralım iyisi mi?

Öte yandan mimar olan bir belediye başkanı nasıl olur da Fikirtepe gibi koca bir mahallede hesapsız bir şekilde imar artışı verir; insanları ve şirketleri 3 sene boyunca zor durumda bırakır? Başbakanımızı küstüren Zeytinburnu’ndaki Sultanahmet’in arkasından sırıtan gökdelenlere nasıl da izin vermiş olabilir? Zorlu Center, Mecidiyeköy’deki Likor Fabrikası Arazisi’ndeki kuleler, Feneryolu’ndaki Four Winds kuleleri, Kadıköy Salı Pazarı’nda yine Hakan Kıran’ın tasarladığı AVM gibi bir sürü şaibeli ve kentin dengelerini alt üst eden proje ile Kadir Topbaş’ın kabahatler listesi uzar gider.

Artık bu son olaylardan da anlaşılmış olduğu gibi Kadir Topbaş, insiyatif kullanamayan ama ustaca arkadaşlarına proje dağıtımı yapabilen, hem meslek etiği hem de kamu yöneticisi etiğinden uzak, Başbakan’dan önce istifası istenecek, bu kenti yönetmekte yetkinliği sorgulanması gereken ilk sorumlu. Başbakan ne de olsa teknik biri değil, mimar hiç değil, danışmanları ise yetersiz ve bilgisiz. Bir seçim yatırımı olarak önüne konan projeleri seçmenine vaat ederken, en azından mimar olan Belediye Başkanı Topbaş’ın başta Topçu Kışlası’nın hayaletini inşa etme ve diğer tartışılan pek çok sakıncalı proje konusunda gerekli uyarıları ve itirazları yapmış olması gerekirdi.

Ama ne yazık ki İstanbul hala Başkent’in gölgesinde ve biz referandumla oyalanmak istenen, bir avuç çevreci çapulcular olarak görülüyoruz. Sayın başbakan ve hükümet arkadaşları, sayın belediye başkanı siyasi olarak çok iyi manevralarla duyarlı vatandaşlarını ve biz mimarları ezebilir; hatta gazları ile boğabilir ve TOMA’ları ile dövebilirler. Ama biz de sizinle, sizde hiç olmayan mimarlık bilgimiz ve kentli olma görgümüz ile mücadele ediyoruz. Bizim paramızla bize rağmen doğayı katledip, kenti talan edip istediğiniz kadar barok kütür merkezi, tarihi kışla ve AVM yapsanız da bu mücadelede kazanma şansınız yok. Silip kazımaya çalıştığınız Taksim Meydanı’ndan, yok edip yeniden üretmeye çalıştığınız AKM’den daha iyisini yapma ihtimaliniz ise hiç yok. Çünkü 10 senelik performansınızın ispat ettiği gibi mimari ve şehircilik görgünüz yetersizsiniz ve bilgiye saygınız yok, niteliğe değil niceliğe önem veriyorsunuz ve kimseyi dinlemiyorsunuz. Alkol yasası gibi yeri geldiğinde referans verdiğiniz Avrupa gibi niteliğe önem veren tüm ülkeler, mimari rüküşlüğünüz ve şehircilik facialarınızı gözleri açık ve üzülerek seyrediyorlar. Görgüsüzlüğünüz ve kibriniz dünya çapında ün saldı. Ne yazık ki tüm gücünüzle kentlerimizi, coğrafyamızı, doğamızı mahvettiğinizde iş işten geçmiş olacak. Sonuçta rant faizi ve gayrimenkul lobisi ile birlikte çirkinleştirdiğiniz kentlerdeki kartonpiyerlerle süslü uyduruk kopya bir camiden sizi ebediyete uğurlayacağız. Hatalarınızı düzeltmek şu anda Gezi Parkı’nda direnen yeni nesile düşecek.

Ömer Kanıpak – www.arkitera.com

Düzeltme ve Özür!

17 Haziran Pazartesi günü yayınladığımız “çArşı, “Yeni Gezi, Abbasağa Parkı’dır, bekleriz!”” ve “Subcomandante Marcos’tan Gezi’ye mesaj var!” haberlerini %100 doğrulatamadığımız için, doğrulatana kadar yayından kaldırıyoruz.

Tüm okurlarımızdan özür dileriz.

Yeşil Gazete

İzlanda Korsan Partisi Mecliste!

0

Avrupa’nın kuzey ülkelerinden İzlanda’da bu hafta sonu seçimler gerçekleşti. İzlanda Korsan Partisi, 63 sandalyeli İzlanda Meclisi’ne (Alþing) 3 temsilci sokmayı başararak ulusal çaptaki ilk seçim başarılarını yaşadılar. Gerçi daha önce Korsan Parti, Ekim 2012′de Çek Cumhuriyeti Senatosu seçimlerinde de aday olarak gösterdikleri Libor Michalek’in seçilmesini sağlamayı başarmıştı ancak o seçimlerde Yeşiller’in ve Hristiyan Demokrat Parti’nin desteğinde bir koalisyon mevcuttu. Şimdi ise Korsan Parti İzlanda’da tek başına katıldığı seçimlerde 3 milletvekili çıkartmayı başardı.

İzlanda’da %5,1 oy alarak barajı son anda aşan Korsan Parti, bir parti oluşumu olarak Kasım ayında kurulup Nisan’daki seçimlerde barajı aşmayı başararak çok önemli bir yol kat ettiğini göstermeyi başardı. İzlanda Korsan Parti oluşumu, Smári McCarthy ve aynı zamanda WikiLeaks destekçisi olan Birgitta Jónsdóttir gibi aktivistlerle birlikte zaten bir süredir son derece faal bir oluşum durumundaydı. İzlanda Parlamentosu’nda Korsan Partisi’ni temsil etmeye hak kazanan milletvekillerinin Birgitta Jónsdóttir, Jón Þór Ólafsson, ve Helgi Hrafn Gunnarsson oldukları açıklanmakta.

Korsan Parti’nin ulusal düzeyde ilk kez meclise girmeyi başardığı ülke durumundaki İzlanda ise, 320.000 gibi son derece düşük olan nüfusu ve kemikleşmiş demokrasi anlayışıyla tam bir Yunan şehir devleti modeli sergilemekte. Bir ordusu bulunmayan ülke, uluslar arası Barış Endeksi listelerinde 1., Demokrasi Endeksi listelerinde ise 2. sırada yer almakta. Sosyo ekonomik anlamda Avrupa’nın en ileri seviyedeki ülkelerinden birisi olarak görülen İzlanda, teknoloji kullanımında da dünya liderlerinden birisi zira ITU’nun (Dünya Telekomünikasyon Birliği) yayınladığı BT gelişmişlik endeksinde 3. sırada yer alıyor.

İzlanda’yı hem demokratik gelişmişlik hem de BT gelişmişliği açısından dünyanın hemen hemen tüm diğer ülkelerinden farklı kılan bir örnek de, ülkenin Anayasa hazırlama sürecini online ortama taşıması olmuştu [1]. 25 kişilik bir heyet taslak bir metin hazırlayarak tüm İzlandalılarla paylaşmış, vatandaşlar da bu metin üzerinden çeşitli öneriler sunarak Anayasa sürecinde aktif birer paydaş haline gelmişlerdi.

Bu başarıyla ilgili olarak Avustralya Korsan Partisi başkanı David W. Campell: “İzlanda korsanlarının bu seçim kampanyasına yaptığı katkılar ve çalışmalarıyla gurur duyuyoruz. Korsan parti hareketinin gelip geçici olduğunu söyleyen eleştirmenler tekrar düşünmeli. Bugün, korsan parti hareketi ve yeni nesil politika için tarihi bir gün. Bugüne kadar çıkar sahibi şirket ve siyasetçilerin egemenliği altındaki sorunların, artık alternatif seslere de açık olmasıyla ilgili tüm dünya çapında bir dalga başladı.” dedi.

Avrupa Komisyonu üyesi Neelie Kroes, “Türkiye’de yargı bağımsızlığı yok”

Gezi Parkı Direnişi’nde 21. gün. Cumartesi akşamı polisin iki ayrı koldan yaptığı saldırı ile direnişçiler parktan çıkarıldı. Gelen son haberler muhtemelen kendisinin “çevrecilerin daniskası” olduğunu ispat etmek isteyen Erdoğan’ın emri ile parkın köşe bucak ağaçlandırıldığı yönünde.

Avrupa Komisyonu’nun sesi de gün geçtikçe daha sert çıkmaya başladı artan polis şiddeti ve gün geçtikçe dozunu yükselten hukuksuzluk üstüne.

Sesi en sert çıkanlardan birisi de, Avrupa Komisyonu üyesi sağ eğilimli liberal Hollandalı politikacı Neelie Kroes

Kroes, yazdığı bir mektupta Türkiye’de başını alıp giden hukuksuzluk örneklerini tabiri yerinde ise yerden yere vuruyor.

Neelie Kroes’un yazısını 3 ayrı dilde (Türkçe, İngilizce ve Flemenkçe) yayınlıyoruz.

Türkçe çeviriyi gerçekleştiren arkadaşımız Özde Çakmak’a teşekkürlerimizle

Türkçe

Türkiye’nin kritik anı

Bu hafta Hollandalı resmi bir gözlemciden Türkiye’de temel haklar ve adaletin nasıl ele alındığında dair endişe verici bir hikaye duydum.

Barolar Birliği başkanı, avukatların haklarının çiğnendiği konusunda hakime itiraz etmiş ve duruşma görülürken dilekçe sunmuştu.

Şüphesiz Türkiye’deki avukatlar gizlice dinleniyor, korkutuluyor ve fakat duruşmalarda işitilmiyorlar. Bu olayın hemen ertesinde, barolar birliği başkanının kendisi kabul edilemez biçimde savcıyı etkilemeye çalışmakla suçlandı.

Dehşet verici

Geçtiğimiz günlerde dava yüzlerce avukat mevcut olmasına karşın en fazla yirmi kişinin sığabileceği bir alanda görüldü.

Asıl caydırıcı olan ise “gerektiğinde müdahele etmek üzere” binanın içerisinde bekleyen coplu, zırhlı ve gaz maskeli polis ekibiydi. Mahkeme başkanı, hakimlerin ismini kaydettikten sonra alan yeterli olmadığı için oturumu kapattı. Duruşma 10 Ekimde devam edecek. Yargı bağımsızlığı bundan böyle yok gibi görünüyor. Türk basını bile bu yaklaşımla avukatların değil, yargının saygınlığını yitirdiğini yazdı.

Bu hikaye Türk toplumunda olup bitenleri yansıtıyor. Küçük bir oluşum, bir yanardağın harekete geçmesi için yeterli olabilir. İstanbul’daki yeni yapılanma planlarına itiraz olarak başlayan şey, iki hafta içinde Başbakan Erdoğan’ın otoriter politikalarına karşı geniş çaplı bir protesto hareketine dönüştü.

Öğrenciler ve sendikalar, vatandaşlar, askerler, gazeteciler ve avukatlar: değişim çağrısı toplumun her kesiminden çok sayıda şehirde duyulabilir. İslam dininin politika üzerinde giderek artan etkisi de bu duruma kısmen tuz biber ekmiştir.

Demokrasi

Tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşen barışçı protestolara aşırı polis müdahelesi, protestocuların endişelerini doğruluyor.

Vatandaşı duyan yok, basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğü tanınmıyor. Tweet atanlar bile isyana teşvik, propaganda ve dezenformasyon yarattıkları gerekçesiyle tutuklanıyor. Bu, Türk yetkililerin kendi vatandaşlarından ne denli uzak olduğunu gösteriyor. Binlerce yaralı, çok sayıda ölü ve giderek büyüyen bir protesto hareketi karşılıklı diyalogu beceremediklerini doğruluyorlar. Hükümetin yapı planlarında referanduma gitme çözümü de vatandaşlarının değerlerine ve hislerine ne denli sağır olduğunu gösteriyor. Atatürk’ün tercihi bu olmazdı.

Erdoğan’ın “Demokrasi, sizi varacağınız yere götürdükten sonra indiğiniz bir trendir” ifadesi kabul edilemez. Demokrasi ve temel haklar, Avrupa Birliği’ne girme koşullarının olmazsa olmazıdır. Bu bize Türkiye’de reformları teşvik etmek için önemli bir vasıta sağlıyor.

Neelie Kroes- Avrupa Komisyonu üyesi”

İngilizce

Turkey’s crucial moment

This week I heard from a Dutch official observer a worrying story about how fundamental rights and justice are handled in Turkey.

The dean of the Bar Association had objected with the judge in court concerning a violation of the rights of the laywers and while the court was in session handed in a petition.

Lawyers in Turkey are indeed bugged, intimidated and not heard at sessions. Immediately thereafter, the dean himself was charged by the prosecution to try to influence the judge in an  unacceptable manner.

Intimidating

The case was recently handled in  a space suitable at most for   twenty people, this while hundreds of lawyers were present.

Downright intimidating was the platoon police with baton, shield and gasmask inside in the building, ‘to intervene when necessary’ After

It was downright intimidating platoon police with batons, shields and gas mask in the building, “to intervene when necessary. After the president of the court had recorded the names of his fellow judges he closed the session because the space was not suitable. The case will be continued on October 10. Of an independent judiciary  seems to be no more. Even the Turkish press wrote that with this approach the judiciary had lost his face,  not the legal profession.

This story reflects what’s going on in Turkish society.  A small occasion can be enough to erupt a volcano.  What started as  opposition to new construction plans in Istanbul, grew within two weeks into a broad protest movement against the authoritarian policies of the Turkish Prime Minister Erdogan.

Students and unions, citizens, soldiers, journalists and lawyers: from all levels of society and in several cities, the call for change can be heard. Partly fueled by the underlying concern of the growing influence of Islam on politics.

Democracy

The excessive police crackdown on peaceful protests for the eyes of the world confirms as clear as crystal the concerns of the protesters.

Citizens are not heard, press freedom and freedom of expression are not recognized. Even twitterers are arrested for sedition, propaganda and disinformation. This shows how far the Turkish authorities are from their own people.  With thousands injured, several deaths and a growing protest movement they confirm their inability to equal dialogue. The solution of the government to hold a referendum on the construction plans also illustrates deafness for the  values ​​and feelings of their citizens. This would not have been Atatürk’s choice.

Erdogan’s statement ‘Democracy is a train that takes you to your destination and then you get off ‘ is unacceptable. Democracy and fundamental rights are at the heart of the conditions for accession to the European Union. This gives us an important tool with which to promote reforms in Turkey.

Neelie Kroes European Commissioner”

Flemenkçe

” Turkijes cruciale moment

Deze week hoorde ik van een officiële Nederlandse waarnemer een zorgwekkend verhaal over hoe er in Turkije met grondrechten en rechtspraak wordt omgegaan.

De Turkse deken van de orde van advocaten had bij de rechter bezwaar gemaakt tegen een schending van de rechten van advocaten en overhandigde ter zitting een petitie.

Advocaten in Turkije worden namelijk afgeluisterd, geïntimideerd en op zittingen niet gehoord. Meteen daarop werd de deken zelf door het OM aangeklaagd wegens het op ontoelaatbare wijze van beïnvloeden van de rechter.

Intimiderend

De zaak werd onlangs behandeld in een ruimte die hooguit geschikt was voor twintig mensen, terwijl er honderden advocaten aanwezig waren. Ronduit intimiderend was het peloton politiemensen met wapenstok, schild en gasmasker in het gebouw, om ‘in te grijpen als het nodig was’. Nadat de voorzitter van het gerecht de namen van zijn mederechters had genoteerd, sloot hij de zitting omdat de ruimte niet geschikt was. De zaak wordt op 10 oktober vervolgd. Van onafhankelijke rechtspraak lijkt geen sprake meer te zijn. Zelfs de Turkse pers schreef dat de rechterlijke macht met deze aanpak zijn gezicht had verloren, en niet de advocatuur.

Dit verhaal weerspiegelt wat er breder aan de hand is. Een kleine aanleiding kan genoeg zijn om een vulkaan van ongenoegen te laten uitbarsten. Wat begon als verzet tegen bouwplannen in Istanboel, groeide in twee weken uit tot een brede protestbeweging tegen het autoritaire beleid van de Turkse premier Erdogan. Studenten en vakbonden, burgers, militairen, journalisten en advocaten: uit alle lagen van de samenleving en in meerdere steden klinkt de roep om verandering. Mede gevoed door de onderliggende zorg van de groeiende invloed van de islam op de politiek.

Democratie

Voor het oog van de wereld bevestigt het buitensporige politieoptreden tegen vreedzame protesten, glashelder de bezwaren van de demonstranten. Burgers worden niet gehoord, persvrijheid en vrijheid van meningsuiting worden niet erkend. Zelfs twitteraars worden gearresteerd wegens opruiing, propaganda en desinformatie. Dit toont aan hoe ver de Turkse autoriteiten af staan van hun eigen bevolking. Met duizenden gewonden, meerdere doden en een groeiende protestbeweging bevestigen zij hun onvermogen tot een gelijkwaardige dialoog. De oplossing van de regering om een referendum over de bouwplannen te houden, illustreert ook nog eens doofheid voor waarden en gevoelens van hun burgers. Dit zou Atatürks keuze niet geweest zijn.

Erdogans uitspraak ‘Democracy is a train that takes you to your destination and then you get off’ is onacceptabel. Democratie en grondrechten liggen in het hart van de voorwaarden voor toetreding tot de Europese Unie. Hiermee hebben we een belangrijk middel in handen om hervormingen in Turkije te bevorderen.

Neelie Kroes is eurocommissaris”

Türkçe’ye çeviren : Özde Çakmak

(Yeşil Gazete / Türkiye)

Metropoll anketine göre AKP %35

Metropoll araştırma şirketi, Gezi Parkı eylemleri sonrasında yaptığı ankette yönelttiği “Bu Pazar seçim olsa hangi partiye oy verirsiniz” sorusuna “AKP’ye oy veririm” diyen katılımcıların oranı yüzde 35,3 çıktı. Ankete göre, yüzde 62,9 “Gezi Parkı yeşil alan olarak kalsın” derken, yüzde 49,9’a göre “AKP hükümeti otoriterleşiyor.”

Today’s Zaman’da yayımlanan (17 Haziran 2013) haberin bazı detayları şöyle:

Yüzde 49,9: AKP otoriterleşiyor

Metropoll’un ülke çapında yaptığı araştırmasında “Sizce AKP hükümeti daha otoriter, baskıcı ya da daha demokratik olmaya mı başladı?” sorusuna, katılımcıların yüzde 36’sı “daha demokratik”, yüzde 49,9’un “daha otoriter olmaya başladığını” belirtirken yüzde 14,1’i soruya cevap vermedi.

Hükümetin bireylerin hayatlarına daha çok mu karışıyor sorusuna, yüzde 54.4 “evet”, yüzde 40.4 “hayır” derken, cevap vermeyenlerin oranı yüzde 5,2 oldu. Araştırmada katılımcıların yüzde 49,7’sinin, politik fikirlerini açıklamakta endişe duyduğunu ortaya çıkarırken, “Türkiye’de basın özgür mü” sorusuna katılımcıların yüzde 53,3’ü “hayır” cevabını verdi.

Yüzde 62,9: Gezi Parkı yeşil alan olarak kalsın

Araştırmanın diğer sonuçlarına göre katılımcıların yüzde 62,9’u Gezi Parkı’nın yeşil alan olarak kalmasını isterken, yüzde 23,3 eski yapıların restore edilmesini destekledi. Ankette başkanlık sisteminin kabul edilmesiyle ilgili soruya yüzde 42,9 olumsuz cevap verdi.

Metropoll, geçen seneki anket verileriyle karşılaştırarak AKP’ye desteğin yüzde 11 oranında düştüğünü, Erdoğan’ın popülaritesinde de bir ay içinde yüzde 7 oranında düşüş yaşandığı açıkladı.

Ankette, insanların ülke çapında eylemlerinin meşru olduğunu düşünen yüzde 44,4 olduğu ortaya çıkarken, yüzde 45,5’lik bir kesim meşru olmadığını yönünde fikir belirtti. Yüzde 62,1 de medyanın haberlerini adil bir şekilde yansıtmadığı görüşünde. Yüzde 53,3 basının özgür olmadığını belirtirken, yüzde 41,1 bu görüşe karşı çıkıyor.

Bu Pazar seçim olsa…

Ankette, katılımcılara yöneltilen “Bu Pazar seçim olsa hangi partiye oy verirsiniz” sorusuna gelen yanıtlar şöyle oldu:

“AKP’ye oy veririm”: Yüzde 35,3

“CHP’ye oy veririm”:  Yüzde 22,7

“MHP’ye oy veririm”: Yüzde 14,5

“BDP’ye oy veririm”:  Yüzde 6,2

“Kararsızım”: Yüzde 7,6

Cevap vermeyenler: Yüzde 6,2

Metropoll’ün Nisan,2013’teki anket sonuçlarında aynı soruya verilen yanıtta yüzde 36,3 AKP; yüzde 15,3 CHP; yüzde 10,2 MHP; yüzde 3,8 BDP yanıtını vermişti.

Metropll’ün son anketine göre, siyasi figürler arasında en beğenilen isim yüzde 72,5’le Cumhurbaşkanı Abdullah Gül. İkinci srada yüzde 53,5 ile Başbakan Erdoğan geliyor.

Alman Vekillerden ortak açıklama: Türk hükümeti insan haklarına bağlılık ve demokratik hakları korumakla sorumludur!

Federal Almanya Parlamentosu’na mensup 37 vekil bir açıklamayla Türk hükümetini insan haklarını korumaya çağırdı. Açıklama şu şekilde:

İki haftadır Türkiye‘de son yılların en yoğun eylemleri yaşanıyor. Herşey İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı’na yapılacak bir imar projesini engellemek adına başladı. Toplumun farklı kesimlerinden oluşan bir grup Gezi Parkı’nı korumak için bir eylem başlattı. Barışcıl biçimde tepkilerini ortaya koyan eylemcilere polis 31 Mayıs sabahında gözyaşartıcı gaz ve biber gazı kullanarak şiddetli bir biçimde müdahele etti.

Protestolar bunun ardından hükümet karşıtı bir hal alarak tüm Türkiye’ye yayıldı. Eylemlerin yapıldığı neredeyse tüm kentlerde polis eylemcilere karşı gözyaşartıcı gazlar (CR- und CS-tipi), tazyikli su ve yer yer plastik mermi kullanmıştır.

Türk Tabipler Birliği’nden edinilen bilgilere göre şuana kadar dört kişi eylemlerde hayatını kaybetmiştir.

Başbakan Erdoğan polisin „aşırı“ müdahelesini kabul etmekle birlikte güvenlik görevlilerini eylemleri kontrol altına almak için gerekirse zor kullanmaları konusunda yetkilendirildiklerini belirtmiştir. Eylemciler tarafından otoriter bir siyasi tavır güttüğü ifade edilen Başbakan Erdoğan olayların ardından, Gezi Parkı’na imardan vazgeçilmediğini hatta Taksim‘e bir de camii yapılacağını duyurmuştur. Alacağı kararları ne muhalefete ne de ‚bir kaç çapulcuya‘ sorma gereği duymadığını içeren ifadeleriyse halk arasında yeniden rahatsızlık yaratmıştır. Yurtdışı seyahatinden önce eylemcileri engellemek üzere sabırsızlanan seçmenini güçlükle evde tuttuğuna dair sözleriyle de toplumu gererek bölünmelere yol açan açıklamalarına bir yenisi eklenmiştir.

Başbakan Erdoğan ve hükümeti Türkiye’de gerçekleştirilen eylemlerin sadece bir park için olduğu izlenimi yaratmaya çalışmaktadır. Oysa eylemler artık Erdoğan’ın otoriter olarak adledilen siyasetine ve 11 yıldır ülkeyi yöneten partisine yönelmiştir.

Demokrasi ancak fikirlerin hür ifade edilebildiği bir ortamda yaşatılabilir. Bireyler fikirlerini kamuya açık alanlarda dile getirebilecekleri gibi bu görüşler hükümete karşı eleştirel nitelikte de olabilir.  Demokratik meşruiyeti bulunan her hükümetin en sert eleştirileri bile sağduyuyla karşılaması, kamunun ve bireylerin güvenliğini insan haklarına uygun bir biçimde güvence altına alması gerekir.

Türk hükümeti kendi anayasal düzeninin gerekli kıldığı gibi demokratik haklara, fikir ve ifade  özgürlüğüne ve toplanma özgürlüğüne saygı göstermeli ve bu hakları güvence altına almalıdır.

Biz aşağıda isimleri bulunan milletvekilleri, olarak Türk hükümetini şu ortak çağrıda bulunuyoruz:

  • Hükümet kendi halkına karşı şiddet kullanmaktan vazgeçmelidir. Barışcıl biçimde demokratik haklarını kullanan eylemcilere karşı ve hatta kapalı mekanların içine sıkılan göz yaşartıcı gazlar yalnızca eylemcilerin sağlıklarını tehlikeye atmakla kalmamakta aynı zamanda evrensel insan haklarına da aykırılık teşkil etmektedir.
  • Hükümet yetkilileri ve Başbakan Erdoğan eylemcilerle diyalog zemini arayarak gerinliğin azaltılması için çaba göstermelidir.
  • Güvenlik güçlerinin aşırı şiddete başvurduğu haller ivedilikle ve şeffaf bir biçimde hukuk devletinin olanakları dahilinde araştırılmalı ve gerekli yaptırımlar uygulanmalıdır.
  • Tüm tartışmalı ve ekolojik açıdan endişe uyandıran projeler, örneğin nükleer santraller veya Ilısu Barajı, doğrudan etkilenecek olan yurttaşlarla diyalog içersinde geliştirilmeli ve bölge sakinlerinin endişeleri ciddiye alınmalıdır.
    • Yeni anayasa hazırlık çalışmaları geniş bir tabanda ve sivil toplumun yoğun katılımıyla gerçekleştirilmelidir. Tüm yurttaşların imkanları doğrultusunda bu gibi tartışmalara katılımı imkanı en temel demokratik haklar arasındadır.
    • Hükümet, halkının büyük bir çoğunluğunun destek verdiği Avrupa Birliği’ne katılım sürecini yapıcı bir biçimde sürdürmeli ve AB’ye katılım perspektifini popülist ve ayrımcı öğeler taşıyan bir siyaset tarzına kurban etmemelidir.

Milletvekilleri (alfabetik sırayla):

1. Agnes Krumwiede, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

2. Angelika Graf, SPD

3. Arfst Wagner, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

4. Beate Walter-Rosenheimer, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

5. Britta Haßelmann, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

6. Christoph Strässer, SPD

7. Claudia Roth, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

8. Daniela Wagner, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

9. Dorothea Steiner, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

10. Dr. Anton Hofreiter, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

11. Dr. Frithjof Schmidt, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

12. Dr. Harald Terpe, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

13. Dr. Hermann E. Ott, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

14. Ekin Deligöz, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

15. Gernot Erler, SPD

16. Günter Gloser, SPD

17. Johannes Kahrs, SPD

18. Josef Winkler, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

19. Jürgen Trittin, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

20. Katja Dörner, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

21. Katrin Göring-Eckardt, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

22. Kerstin Andreae, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

23. Konstantin von Notz, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

24. Manfred Nink, SPD

25. Memet Kilic, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

26. Monika Lazar, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

27. Stefan Liebich, Die LINKE

28. Steffen-Claudio Lemme, SPD

29. Susanne Kieckbusch, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

30. Swen Schulz, SPD

31. Tabea Rößner, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

32. Tom Koenigs, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

33. Ulrich Schneider, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

34. Uta Zapf, SPD

35. Uwe Kekeritz, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

36. Viola von Cramon, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

37. Volker Beck, BÜNDNIS 90/ DIE GRÜNEN

 

     

    Hayatın sesi çok yükseldi / Mesut Varlık

    John Lennon bir kez daha haklı çıktı; bir şarkısında söylediği gibi: “Sen başka planlar yaparken, başına gelendir hayat.” Kitap Eki’nin gecikmemesi için size ulaşmasından en geç on gün öncesinde yazımı göndermem gerekiyor. Bugünden bir hafta öncesine kadar ne yazacağımdan emindim ama sonra her şey fena halde değişti ve “Ormanın İçinde”de bir miktar “özel yayın” yapmayı daha anlamlı buldum.

    Gezi Parkı Direnişi’nin bir “olay” haline gelmesi; 31 Mayıs Cuma günü, direnişçilerin üzerine sabahın kör vaktinde dozerlerin saldırması ve ardından Sırrı Süreyya Önder’in “dokunulmazlığı” sayesinde ölüm haberlerinin önüne geçmesinin ardından sosyal medya denilen “illetin” (Erdoğan sosyal medyayı, toplumların en büyük belası, olarak tanımlıyor) adeta patlamasıyla baş gösterdi. Ama sonra polis dur durak bilmedi ve 5.000 kadar yaralı ve 3 ölü haberleri geldi.

    “Başımıza gelen hayat” her şeyi kendisine göre yönlendirmeye başladı…

    Cuma, Cumartesi, Pazar… Ülkenin farklı kentlerinde polisin —emir üzerine— kitlelere saldırı haberleri günboyunca kesilmedi. Halkın kurduğu revirlere (sivil) polisler baskın düzenledi! Can havliyle camiye sığınan insanların içki sefası yaptığı yalanları devlet kanalları dâhil her yoldan yayılmaya çalışıldı!

    Geç saatlere kadar süren saldırının dinmesinin ardından, 2 Haziran Pazar günü sabah 5’ten öğle saatlerine kadar insanlar ve hayvanlar ve bitkiler, polisin/devletin “ettiğini” Taksim’den temizledi, üstelik eskisinden de temiz hale getirdi.

    HÂLÂ ANLAMAYANLAR İÇİN BÜYÜK HARFLERLE: BÜTÜN BUNLAR İNSANLARIN, HAYVANLARIN, BİTKİLERİN ORTAK TEPKİSİDİR!

    İnsanlar çöpleri topladı, hayvanlar torbaları taşıdı, bitkiler ve rüzgâr gazı temizledi!

    Ne tam “Tahrir”; ne tam “Bahar”; ne tam “İşgal”! Hem hepsi, hem hiçbiri!
    Tarih yazılıyor; ama böyle mi yazılır, demeyin. Artık böyle yazılıyor! Ya da hep böyle yazılıyordu…

    Hükümet ordusu haline gelen polislerin, her yaş ve meşrepten insanın birarada olduğu kitlelere gaz bombalarıyla saldırmasının üzerinden birkaç gün geçti… Bu yazının okunduğunun ertesi günü, Erdoğan mitingler düzenleyecek.

    Sanırım ülke tarihimizde bu kadar haklı olan ve haklı kalmak için elinden geleni yapan direniş sayılıdır. Tam da bu nedenle Erdoğan’ın sadece 31 Mayıs, 1 ve 2 Haziran günleri yaptığı açıklamalardaki ses tonunu, yüz ifadesini ve argümanlarını incelemek, bence bu direnişin başarısını ortaya koyacaktır. (Ardından gelen konuşmalarında aynı sakızları çiğnemekten başka bir yere gidemedi.)

    Sonra her nedense bir Ortadoğu gezisine çıktı. Sonra da sistemli bir şekilde Parti kitlesini her fırsatta toplayıp hem moral buldu hem de Taksim’de toplanan ve direnen 1 milyon insanla yarışa girmeye çalıştı. (Dolayısıyla, bugüne kadar eğer o kitleler Erdoğan’ın iki dudağı arasında idiyse, artık Erdoğan o kitlelerin iki dudağı arasındadır!)

    Çünkü elinde yapacak başka bir şey kalmadı. Hem ABD hem Okyanus Ötesi “yavaş yahu!” uyarısında bulundu.

    Direniş hareketinin, bir yandan da haklı kalmak için nasıl direndiğini en iyi kendisi ve emir kulları biliyor; zira bu haklı direnişin kirlenmesi ve kırılması için gereken her şeyin yapılması emrini TV yayınları yoluyla herkesin önünde veren ta kendisiydi. Bu sırada klasik medyanın ne durumda olduğu konusuna girme ihtiyacını dahi duymuyorum.

    Gezi Parkı’nda başlayan ama artık niyetin/tahminin/beklentinin çok ötesine varan olayların en başından en sonuna sorumlusunun Başbakan/Hükümet olduğu ve bu sorumluluğu en azından Meclis’in İstanbul Milletvekillerinin (Sırrı Süreyya Önder başta olmak üzere birkaçı haricinde) paylaşmaktan imtina etmediği konusunda sanırım artık kimsenin şüphesi yoktur. Ama keşke iş bu kadar basit olsaydı; “bir kısım” milletvekilini suçlayıp kenara çekilebilseydik.

    İktidar; polisi, sivil polisi, çevik gücü, özel timi, parti kolları ve istihbarat kanallarıyla (bunun elbette en başında gazeteler ve TV kanalları geliyor; onlar sayesinde yapılan dezenformasyon ve algı yönetimini başka hiçbir istihbarat kanalı yapamazdı —eskiden de yapamamıştı zaten) her türlü harekatı sonuna kadar yürüttü, yürütmeye devam ediyor, edecek de.

    Bu olaylar üzerine yazılacak, söylenecek çoook şey var elbette; sadece bazı noktaların altını çizmek istiyorum:

    1) En azından son 40 yıldır bu ülkede bir “sol” muhalefetin gelişmesinin önündeki en büyük engelin, kendilerini “X’in Askerleri”, “Y’nin Orduları”, “Z’nin Güçleri” vs. diye adlandırmaktan —hâlâ— sıkıntı duymayan örgütler olduğunu düşünüyorum.

    Gezi Olayları’nın iktidarın eline kart verecek şekilde şiddet görüntüleriyle birlikte anılmasına neden olanların da çok büyük ölçüde onlar olduğu kanaatindeyim. Çoluk, çocuk, genç, yaşlı, solcu, sağcı… insanların polis karşısındaki “yaşam” mücadelesini kirletmeye kimsenin hakkı olamaz.

    2) Direniş boyunca ismi geçen Taksim Dayanışması, Taksim Platformu, çArşı, Redhack, AKUT vs. örgütlerin hiçbirinin “parti” olmayışı, çok başka bir siyaset yapma dönemine girdiğimizi gösteriyor. Bunun parça parça göstergeleri dünyanın farklı ülkelerinde olmuştu zaten ama bu coğrafyada ilk kez deneyimleniyor. Bunun üzerine gitmek, düşünmek, tartışmaktan başka çaremiz yok artık.

    3) Gezi Olayları’nın ilk dört gününde farklı sanat dallarından sanatçılar tepki gösterdi, direnişe destek verdi, katıldı. Bunlar arasında elbette kimi yazarlar da vardı. Ama “edebiyat dünyamız”? Hemen hiçbir olayda birlikte duramayan edebiyat dünyamız, yine tutarlı davrandı. O ilk günlerin dumanı dağıldıktan sonra sesler nispeten daha fazla yükseldi.

    Ama geri kalanlar arasında “Yahu ‘bilmemne’ kitabımı [evet, iyelik belirten “m”] okumanın tam zamanı ama keşke yayınevi yeniden bassa,” diyenini mi ararsınız, “Ah çok üzücü, Londra’da, Paris’te polis böyle yapmıyor,” diyenini mi! Elbette, hesapta “itidal” çağrısında bulunuyor gibi davranıp, insanların enerjisini soğuranları saymıyorum.

    4) Onca üyesi olan, sayıları iki elin parmaklarını çokça aşan koca koca yazar, edebiyat ve yayıncı örgütleri var memleketimizde; olaylara tepkisini ve direnişe desteğini verenlerin sayısı ise bir elin parmaklarını ancak buluyor.

    Sıradan memleket günlerinde, en radikal solculuktan, en kucaklayıcı muhafazakârlığa mangalda kül bırakmayan meşrepteki edebiyat ve yayın örgütleri, son 30 yılın en büyük toplumsal olayında nerede —idi?

    Yarın, bu olaylar üzerine oturumlar düzenleyip, kitaplar basarken, çıkıp sizlere hesap soranlar olacak mı?

    Gezi Olayları üzerine mesela öykü yazma atölyesi düzenlediğinizde katılanlar olacak mı?

    Faaliyetlerinizin —kişisel ve kurumsal olarak— büyük kısmını 1980 sonrası neo-liberal politikalar çerçevesinde kurduğunuzu görecek misiniz? Yahut ne kadar daha saklayabileceksiniz?

    Edebiyat örgütleri, hayatı yayıncılığın sektörleşmesinden daha fazla önemsemeye ne zaman başlayacak?

    Hibeler kovalamak, yazarlık kursları açmak, yayıncılığın sektörleşmesi için kan ter içinde kalmaktan başka?

    Taksim/Beyoğlu ve İstanbul kitapları basarak onca para kazanan yayınevleri, o kitapları yazarak onca saygınlık devşiren yazarlar?

    Hayatın sesi çok yükseldi!

    Türkiye’de bir şeylerin değişmesine neden olacak mı; bilmiyorum.

    Bu yazıya son halini verdiğim sırada Gezi Parkı’nda işler yolunda “görünüyor” ama farklı kentlerden ve alanlardan gelen haberler kesilmiyor. Hâlâ telefonla, sosyal medya yoluyla, dostlarımdan haberler alıyorum. Verdikleri haberlere dayanamıyorken, başlarına bir şey gelmediği için hazin bir huzur duyuyorum.

    Her türlü saçmalığı ve terbiyesizliği bir kenara koyunca, geriye muazzam bir dayanışma ve insanlık tablosu çıkıyor. Bu çağın tarihini yazacak insanları merak ediyorum…

    Polis, aldığı emirler üzerine barbarlığını yaygınlaştırarak sürdürdü, durmak bilmiyor. Kitleler mücadeleye, direnişe devam ediyor. Bir kısmı “çapulcu”, bir kısmı —umarım— yaptığının neye mal olduğunun farkında olmayan “askerler/ordular”.

    Tarihi okumanın da yazmanın da zorluğu tam burada yatıyor sanırım: Hepsi, aynı anda, aynı yerde, birarada var! Bunu bir nesil ilk kez, diğer nesiller de uzun yıllardan sonra ilk kez deneyimliyor.

    Gezi Parkı’ndaki ağaçlar hâlâ endişeli; ama artık kendileri için değil…

    [email protected]

    Bu yazı ilk olarak Taraf Kitap ekinde yayınlanmıştır

     

    Mesut Varlık

    Eskişehir’de Gezi direnişine biber gazlı ve TOMA’lı müdahale

    Eskişehir’de devam eden gösterilerde polis direnişçilere boyalı su sıktı. Gezi Parkı direnişçileri ile polis arasında çatışma yaşandı.

    Gezi Parkı direnişi 20. gününe girerken ülkenin birçok yerinde düzenlenen eylemlere polisin müdahalesi devam ediyor. Sabah 06:00 sularında Eskişehir’de polisin cadır alana girmesiyle çatışmalar başladı.

    Eskişehir’de, Taksim Gezi Parkı eylemine destek vermek için geçen 4 Haziran’da Espark Alışveriş Merkezi önünde kurulan yaklaşık 250 çadırı bu sabah erken saatlerde Çevik Kuvvet ekipleri kaldırdı.

    Çeşitli kentlerden gelen Çevik Kuvvet polislerinin de katıldığı müdahalede, çadırlar kaldırılıp kamyonlara yüklendi. Eylemci grupla bir esnaf arasında çıkan kavgayı polisler büyümeden önledi.

    Çadırın kaldırılmasından sonra eylemci gruba TOMA’larla sokak aralarında biber gazlı müdahalede bulundu. Atılan taşlardan bir basın mensubu yaraladı. Olaylarda çok sayıda kişi gözaltına alındı. Polisin gruplara zaman zaman müdahalesi sürüyor.

    ‘Bir savaş gibiydi’

    Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth da polis müdahalesi sırasında Taksim’deydi. Roth, yaşananları “bir savaş gibiydi” sözleriyle nitelendirdi. Gün içinde Taksim’e girmek isteyen Roth’a polis izin vermedi.

    Roth, 15 Haziran Cumartesi yaşanan polis şiddeti sırasında gaz bombasından yaralanmış ve Divan Oteli revirinde tedavi görmüştü

     

    Cumartesi akşamı polis Gezi Parkı’nı boşaltmak için tazyikli su ve gaz bombası kullanarak müdahale etti. Müdahale sırasında Taksim Meydanı’ndan bulunan Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth da gazdan etkilenenler arasındaydı.

    Roth, olayın hemen ardından yaptığı açıklamada, “Kaçmaya çalıştık ve polis bizi takip etti. Bir savaş gibiydi. Caddelerde insanları adeta avlıyor ve göz yaşartıcı gazları insanları hedef alarak kullanıyorlar” dedi.

    Claudia Roth pazar günü ise Alman Phoenix kanalının canlı yayınına katılarak yaşadıklarını anlattı. Roth, “Uygulanan şiddet, demokratik haklarını kullanmak isteyen vatandaşlara karşı bir şiddettir” dedi.

    ‘Devletler hukukuna aykırı’

    Ayrıca, Roth, tedavi gören yaralılara ve hastaneye yönelik polis müdahalesine de dikkat çekerek bunun devletler hukukuna aykırı olduğunu vurguladı.

    Olaylar üzerine Türkiye’nin AB içinde yeri yok demenin doğru olmayacağını kaydeden Roth, “Türkiye Erdoğan ile eşitlenemez. Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilişkileri kesmesi en başta sokaklara çıkan insanları olumsuz etkiler. Burada toplananlar yeni bir Türkiye’yi temsil ediyor. Bu yeni Türkiye desteklenmelidir” ifadelerini kullandı.

    (DW)

    Gaz bombası polis otobüsünde patladı

    Taksim’de bekleyen bir polis otobüsü içerisinde biber gazı bombası patladı. Etraf bir anda biber gazıyla dolarken bir polis gazdan etkilenerek rahatsızlandı.

    Taksim Point Otel önünde bekleyen polis ekipleri otobüs içerisinde dinlendikleri sırada bilinmeyen bir nedenden dolayı otobüste biber gazı bombası patladı. Etraf bir anda biber gazıyla dolarken bir polis gazdan etkilenerek rahatsızlandı.

    Gece saatlerinde Point Otel önünde bekleyen polis ekipleri otobüs içerisinde dinlendikleri sırada bilinmeyen bir nedenden dolayı otobüste biber gazı bombası patladı. Otobüs içerisi ve çevre bir anda biber gazıyla dolarken polisler kendilerini dışarıya zor attı. Bir polis biber gazından etkilenerek rahatsızlandı. Polisler rahatsızlanan arkadaşlarını otobüsten dışarıya çıkararak başından uzun süre ayrılmadı.