Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Ankara İl Örgütü (Yeşiller/Sol) üyeleri, Mısır’daki katliamı kınamak amacıyla Mısır Büyükelçiliği önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada, “Darbeciler katlediyor, dünya seyrediyor” pankartı açılırken sık sık, “Mısır halkı yalnız değildir” , “Darbeye hayır” sloganları atıldı. Elçilik önünde açıklama yapan Yeşiller/Sol Ankara İl Eş Sözcüsü Aydın Şimşek, darbecilerin Mısır halkına yönelik, çok sayıda ölüm ve yaralanmalara yol açan planlı saldırısının devam ettiğini belirterek, katliama sessiz kalan, darbe yönetimine açık ya da üstü örtülü destek veren tüm tarafların bu katliamın suç ortağı olduğunu kaydetti.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Mısır’daki katliamı kınamamasının utanç verici olduğunu ifade eden Şimşek, “Müslüman Kardeşler’in iktidardaki bazı hatalı uygulamalarını gerekçe göstererek Mısır’ın ilk demokrasi deneyiminin boğazlanmasına ve barışçı direnişin tanklarla ezilmesine bahanelerle destek vermek kabul edilemez. Silahlı bir kalkışmanın bastırıldığını iddia etmek açık bir yalandır ve hiç bir insani değerle bağdaşmaz. Sol kisvelerle darbeyi ve onu izleyen katliamları meşrulaştırma çabaları insanlık için yüz karasıdır” dedi. Şimşek, Türkiye’de ve diğer ülkelerde bu güne kadar gerçekleşen darbelerin arkasında ABD ve işbirlikçileri olduğuna dikkat çekerek, planlanan darbe girişimlerinin de ABD’nin desteği olmadığı için hayata geçirilmediğini kaydetti.
Mısır’ın darbeci iktidarının işten el çektirilmesi için bütün şartların zorlanması ve Olağanüstü Hal’e son verilmesi gerektiğini de ifade eden Şimşek, dünyanın ve Türkiye’nin barış, demokrasi, insan hakları ve evrensel değerlerden yana bütün güçlerin bu doğrultuda harekete geçmeye ve dayanışma göstermeye çağırdı.
Açıklama “Mısır halkı yalnız değildir” ve “Darbeye hayır” sloganları eşliğinde son buldu.
Suç romanı denince akla gelen ilk isimlerden, “Rum Punch” romanından Quentin Tarantino’nun sinemaya uyarladığı “Jackie Brown” ile de bilinen, Elmore Leonard, 87 yaşında hayatını kaybetti.
Leonard, 45. romanı Raylan’ın İngiltere’de basılmasının hemen ardından geçirdiği felç hayranlarını endişeye sevk etmiş fakat daha sonra felci yendiği ve 46. romanı üzerinde çalışmaya başladığı haberleri okurları tarafından sevinçle karşılanmıştı.
Hollywood yönetmenleri, Leonard’ın – aralarında başrolünde John Travolta’nın olduğu, Leonard’ı kült statüsüne taşıyan 1990 tarihli romanı Get Shorty’nin kapalı gişe oynayan filmi de olmak üzere – eserlerinin bir çoğunu beyaz perdeye uyarladı.
Beşinci romanı Hombre, 1967′de başrolünde Paul Newman’ın olduğu bir western filmi yapılmış; 1992 tarihli kitabı Rum Punch ise Quentin Tarantino tarafından Jackie Brown filmine uyarlanmıştı. 1998′de yönetmen Steven Soderberg, Out of Sight’ı George Clooney’nin başrolünde bir hite dönüştürdü.
Lambdaistanbul LGBTİ’den Agos’a hitaben yazılan mektup şu şekilde;
“Agos Gazetesine
Agos gazetesinin internet sitesinde 19 Ağustos Pazartesi günü “Bir eşcinselin başına kışlada neler gelir?” başlığıyla ve Ulaş Gürpınar imzasıyla yayınlanan ve birçok haber sitesi tarafından kullanılan haberde, Türkiye’de LGBTİ bireylerin haklarının neden anayasal güvence altına alınması gerektiğini vurgulamak amacıyla, eşcinselliğinden dolayı çürük raporu alma başvurusu olumsuzlukla sonuçlanınca TSK tarafından zorla askere alınan bir eşcinsel erkeğin orduda yaşadıkları anlatılmıştır.
Adı Ü.G. olarak belirtilen bu şahsın söylemleri doğrultusunda, haberin bir bölümüne “LGBT örgütünde şok muamele” alt başlığı atılmış ve şöyle yazılmıştır:
“Bu üstesinden gelmeler sırasında tek başına üstesinden gelemediği mevzu için LGBT örgütleri gelir aklına. Bir çarşı izninde kapılarını çalar, destek alabilmek umuduyla. Aldığıysa destek değil, yeni bir tokat olur onun için: Şu anda yetkili kimse yok, ben size iki tane gay pornosu vereyim, rahatlarsınız.”
Gerek haberin altında imzası olan Gürpınar’ın, gerekse Agos gazetesi editörlerinin, habercilik etiği gereği bahsi geçen iddiayı LGBTİ örgütleriyle görüşerek doğrulamayıp, “Şok muamele” gibi bir başlık atmasını üzüntüyle karşıladık. Agos gazetesinin, anaakım medyanın alışkanlık edindiği üzere sansasyon yaratarak haberi dikkat çekici kılmak için bu başlığı koyduğuna ihtimal vermek istemiyoruz. Gazete, LGBTİ sitelerinde ve sosyal medyada konuyla ilgili eleştiriler yayınlanmasının ardından söz konusu metne bir tanıklık olması itibariyle habercilik refleksiyle yaklaşılmadığı bilgisini paylaştı. Teknik olarak ifade edilen bu durum LGBTİ derneklerini zan altında bırakır nitelikte olan ara başlıktaki ifadeyi açıklamıyor.
Toplumsal mücadelenin önündeki en büyük engellerden birinin örgütlere karşı güvensizlik yaratan siyası ortam olduğunu Agos gazetesinin de bizim gibi sık sık deneyimlediğini biliyoruz. Bu nedenle, homofobik ve transfobik yargılara karşı ayakta durma mücadelesi veren LGBTİ örgütlerinin karalanmaya ve küçük görülmeye çok açık olduğu toplumumuzda Agos gazetesinden web sitelerinde söz konusu başlığı değiştirmelerini ve metnin altına “LGBT örgütünde şok muamele” başlığını neden kaldırma gereği duyduklarının dipnotunu düşmelerini talep ediyoruz.
Artvin Borçka’ya bağlı 6 köyü kapsayan Macahel (Camili)Havzası Türkiye’nin ilk “Organik Tarım Havzası” olacak.
Ali Ekber Yıldırım’ın Tarım Dünyası.net‘de yer alan haberine göre TEMA Vakfı’nın 1998 yılında Ali Nihat Gökyiğit Vakfı’nın sponsorluğunda başlattığı Macahel Kırsal Kalkınma Projesi kapsamında havzada arıcılık, organik tarım ve eko turizm yapılıyor.Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Müsteşarı Vedat Mirmahmutoğulları, havzada üretilen her ürünün zaten organik nitelikte olduğunu belirterek, yapacakları çalışma ile havzanın tamamını “Organik Tarım Havzası” olarak belirleyebileceklerini söyledi.
Birleşmiş Milletler UNESCO tarafından 2005 yılında Türkiye’deki tek Biyosfer Rezerv Alanı olarak kabul edilen Macahel Havzası’nda en büyük tehlike ise Karadeniz’deki birçok yerleşim alanında olduğu gibi derelere kurulacak Hidroelektrik Santralleri (HES). Machael’de hem üreticiler hem de halk ise bölgelerinde HES istemiyor.
George Monbiot‘un sitesi monbiot.com’da 5 Ağustos’da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete ekibinden Bora Kabatepe‘nin çevirisi ile sunuyoruz
* * *
Birleşik Krallık hükûmeti, neonikotinoidli tarım zehirlerinin güvenli olduğu iddiasını yaymak için iş dünyasıyla el birliğinde.
Bu yeni bir DDT hikayesi: Gerekli testlerden geçmeden yaygın olarak kullanımına izin verilen ve doğayı yerle bir eden bir zehir sınıfı. Bu aynı zamanda tarihten ders almayanların onu tekrarlamaya mahkum olduklarının yeni bir kanıtı.
DDT’nin yaygın olduğu zamanlarda Time dergisinde yayınlanan Penn Salt şirketine ait reklam görseli
Ancak şimdi, yani neonikotinoidler1 dünyanın en fazla kullanılan böcek zehirleri ünvanını aldığından beri, zehirin etkilerinin nasıl geniş olduğunu anlamaya başlıyoruz. Üreticiler, tıpkı DDT’de yaptıkları gibi ürünlerinin hedefledikleri böcekler dışındaki canlılara tamamen zararsız olduğunu iddia etmişlerdi. Tıpkı DDT’de yaptıkları gibi konuyla ilgili endişelerini dile getirenleri tehdit ettiler, yanıltıcı iddialar yayınladılar ve toplumu aldatmak için ellerinden ne geliyorsa yaptılar. Ve sanki hikayeyi geçmiştekilere tıpa tıp uydurmak istercesine bazı hükûmetler bu çabalara ortak oldular. En kabahatlilerin başında ise Birleşik Krallık geliyor. (Ç.N.: Geçtiğimiz Nisan ayında Avrupa Komisyonu’nda görüşülen ve neonikotinoidlerden bazılarına yasak getiren tasarı sürecinde Birleşik Krallık yasağın geçmemesi için yoğun lobi faaliyetinde bulunmuş ve bunun için eleştirilmişti.)
Prof Dave Goulson’un araştırmasında ortaya konduğu üzere, çoğu canlının bu zehirden nasıl etkilendiği konusunda neredeyse hiç birşey bilmiyoruz. Ancak kanıtlar çoğalırken, bilim insanları zehirin doğal yaşamın çok farklı alanlarında etkili olduğunu keşfetmeye başladılar.
Neonikotinoid kullanımının arıların ve diğer tozlaşmaya yardımcı böceklerin sayısında azalmaya neden olan önemli etkenlerden birisi olduğunu bilinen bir gerçek. Bu zehirler ekinlerin tohumlarına uygulanabiliyor, böylece bitki büyürken zehir bünyesinde bulunmaya devam ediyor ve bitkiyi yemeye çalışan böcekler ölüyor. Böcekleri ortadan kaldırmak için gereken miktarlar inanılmayacak kadar az: hacimler karşılaştırıldığında bu zehirler DDT’den 10.000 kat daha kuvvetli. 5 nanogram neonikotinoide maruz kalan balarılarının yarısı ölüyor. Arılar, sinekler, kelebekler, güveler, kın kanatlılar ve diğer tozlaştırıcılar ilaçlanmış bitkilerin çiçeklerinden polen aldıklarında hayatlarına mal olacak seviyede neonikotinoidi de bünyelerine almış oluyorlar.
Fakat çiftçiler tarafından kullanılan zehirin çok küçük bir kısmı bitkinin özüne ya da polenlerine nüfuz edebiliyor. Bugüne kadar yapılan araştırmalar tohuma uygulanan zehirin yalnızca %1.6’sı ile %20’si arasında bir oranın bitki tarafından emildiğine işaret ediyor: bu oran yapraklara püskürtme yöntemiyle alınan sonuçtan bile çok daha düşük. Kalıntıların bir kısmı toz haline gelerek uçuyor ve yakın çevredeki, örneğin tarlanın kenarlarındaki çalı çitlerdeki böcek kolonilerinde hasara yol açıyor. Ancak tohuma uygulanan zehirin büyük çoğunluğu – Goulson’a göre “tipik olarak %90’dan fazlası” – toprağa karışıyor. Yani gerçeklik, zehirlerin tohumlara uygulanışını “hassas” ve “hedeflenmiş” olarak tanımlayan şirketlerin yaratmaya çalıştığı algıdan çok farklı.
Neonikotinoidler son derece kalıcı kimyasallar, toprakta (bugüne kadar yayınlamabilmiş birkaç araştırmanın sonuçlarına göre) 19 yıla kadar yapılarını koruyabiliyorlar. Kalıcı olmaları demek birikim olacağı anlamına geliyor: zehir uygulanan her sene toprağı daha da toksik hale getiriyor.
Bu zehirler toprağa girdiğinde nasıl sonuçlara yol açıyor, yeterli araştırma olmadığı için henüz kimse bilmiyor. Ancak, böceklerde küçük dozları dahi bu kadar ölümcülken, toprak faunasında büyük kayıplara yol açmaları ihtimal dahilinde. Bu risk toprak solucanlarını da kapsıyor mu? Ya da o solucanlarla beslenen kuşları? Peki ya böcekleri ya da zehirlenmiş tohumları yiyen kuşları ve memelileri? Bu sorular karşısında bir karara varabilmek için henüz yeterince şey bilmiyoruz.
Bu, böcek zehirleri ile ilgili sürekli duyacağınız bir hikaye: bu dünyaya körlemesine bir giriş yaptık. Hükûmetlerimiz bu zehirlerin kullanımını, yaratacakları sonuçların ne olabileceği konusunda en ufak fikirleri olmadan onayladılar.
Avrupa Birliğinde neonikotinoidlerin yasaklandığını düşünüyor olabilirsiniz. Hayır! Bu sınıfa dahil zehirlerin yalnızca birkaçının belli uygulamalarda kullanımı 2 seneliğine askıya alındı . Kanun yapıcıları dinlediğinizde zehirden etkilenen tek türün arılar olduğunu onların da yalnızca tohumlarına zehir uygulanmış olan bitkilerin çiçekleri yüzünden öldüklerini zannetmiş olabilirsiniz; bu son derece anlaşılır. Ama neonikotinoidler birçok ekinde yapraklara püskürtülerek uygulanıyor. Çayırlara ve hatta parklarda, toprak içinde yaşayan ve kökleri yiyen böcekleri öldürmeleri için taneli olarak yere serpiliyor. Tüm bu uygulamalar, etkilerinin ne olduğu araştırılmamış olsa bile Avrupa Birliği’nce yasal olarak görülmeye devam ediliyor. Ancak bildiklerimiz, etkilerin kötü olacağını tahmin etmek için yeterli seviyede.
Bedfordshire’da bir çiftçi ekinlerini ilaçlıyor. Fotoğraf: David Wootton/Alamy
Toprağa giren neonikotinoidler orada sonsuza dek kalmıyor tabii ki. Bir kısmının topraktan akıp gittiğini duyduğunuzda biraz rahatlayabiliriz sandınız, ama zehir akıp nereye gidiyor? Evet, malesef yer altı sularına ya da akarsulara. Orada ne sonuçlar doğuruyor? Kim bilir? Neonikotinoidler Avrupa Birliği su yönergeleri kapsamında takip edilmesi gereken maddeler listesinde dahi yer almıyor, dolayısıyla bizim ve diğer birçok türün kullandığı sulardaki yoğunluklarının ne olduğu konusunda bir fikrimiz de yok.
Ancak Hollanda’da yapılan bir araştırma gösteriyor ki yoğun bahçecilik yapılan bölgelerden gelen sular öyle yoğun zehir derişimlerine sahip ki, bitkilerdeki bitlenmeye karşı bu su tek başına kullanılabilir. Aynı araştırma, neonikotinodilerin çok daha düşük yoğunluklarda bile – Avrupa Birliği sınırlarının üzerinde olmayan seviyelerde – su sistemlerine girmesinin, o sistemde bulmayı beklediğiniz omurgasızların yarısını silip attığını da ortaya koyuyor. Bu gıda zincirinin büyük bir kısmının çökmesi demek.
Beni bu makaleyi yazmaya teşvik eden güney İngiltere’deki Kennet Nehri’nden gelen korkunç haber oldu. Kennet Nehri son derece sıkı şekilde korunan bir ekosistem ve dünya üzerindeki sayılı kireçtaşı nehirlerindenbirisi. Bu bölgede, Temmuzda kimliği hala tespit edilemeyen birisi su giderine bir diğer tarım zehiri olan chlorpyrifos2 döktü. Miktar saf halinde olsaydı sadece iki çay kaşığı dolusuydu. Zehir Marlborough kanalizasyon sisteminden geçti ve nehrin 25 kilometrelik kısmındaki omurgasızlarn çoğunu öldürdü.
Bu haber beni bir yakınımın ölümü kadar sarstı. Bugüne kadar çalıştığım en iyi iş, üniversitedeki bir yaz tatilim sırasında Sutton’a bağlı Kennet Nehri üzerinde geçici görevle yaptığım yaptığım su bakıcılığıydı. Görevdeki memur aniden hayatını kaybetmişti. Çok zor bir işti ve çoğunlukla yüzüme gözüme bulaştırmıştım.
Ancak nehri o bölgesini tanımış, sever hale gelmiş ve temiz suyun barındırdığı şaşırtıcı berekete de hayranlık duymuştum. Günün çoğunda göğsüme kadar suyun içine batmış halde ekoloji ile ilgili düşüncelere dalmışken, su farelerini, yalıçapkınlarını, ağaçların gölgelerinde yüzgeçlerini oynatan kefalleri, yerlerine ölesiye sadık olup durdukların yerdeki taşları kuyruklarıyla beyaza boyayan benekli alabalıkları, yerel kerevitleri, yusufçukları, su sineklerini, tatlı su karideslerini ve diğer tüm dip canlılarını izlemem gerekenden çok daha fazla zaman ayırarak izlerdim.
Akşamları ise, yalnız kalmamak için ve hem protestolara hem de katılan insanlara duyduğum hayranlık nedeniyle Greenham Nükleer Üssü’nün kapısındaki barış kampına giderdim. Bu ziyaretlerin bana getirdiklerini eski bir yazımda dile getirmiştim.
Bu haberi sindirdikten sonra, Hollanda’da yapılan araştırma aklıma geldi ve neonikotinoidlerin de birçok yerde içerisinde girdikleri nehirlerde benzer etkiler yapabileceği aklıma geldi: bir kereye mahsus değil de çevredeki toprağa atılışları süresince.
Richard Benyon, doğal hayatı ve biyoçeşitliliği korumakla yükümlü koltuğun ve Kennet Nehri’nin bir bölümündeki balık avı haklarının sahibi olan, ayrıca içinden geçtiği seçim bölgesini de temsil etmekle yükümlü bir insan olarak, chlorpyrifos zehirlenmesi hakkındaki kızgınlığını dile getirmiş. Acaba aynı zamanda nehirlerin rutin olacak neonikotinoidle zehirlenmesi karşısındaki kızgınlığını da dile getirmesi gerekmez mi?
Böyle yapmış olsaydı, başı patronuyla fena halde derde girerdi. Neonikotinoidler tıpkı ekosistemlerimizi zehirledikleri gibi bu maddeleri kontrol altına almakla yükümlü birimlerin hali hazırda yeterince zehirlenmiş olan politikalarını da zehirliyorlar. Nisan ayında Observer gazetesi kısa adı “Defra” olan Birleşik Krallık Çevre, Gıda ve Kırsal Konular Departmanı’nın başı Owen Paterson’ın Sygenta’ya gönderdiği bir mektubu yayınlamıştı. Paterson bu mektupta birçok tarım zehri üreten bu firmaya ürünlerine yasak gelmemesi için yapılan çalışmaların “gelecek günlerde de devam edeceğinin ve yoğunlaşacağının” sözünü vermişti.
Ve tabii ki, Birleşik Krallık hükûmeti, yapılan imza kampanyalarına ve Paterson’a gönderilen 80.000 e-postaya rağmen, zehirlerin askıya alınması konusundaki Avrupa Komisyonu oylamalarında yasakları desteklemedi. Paterson ve departmanı “Defra”nın doğal hayatın ayakta kalması ve zehir şirketlerinin karları arasında bir seçim yapma zamanı geldiğinde ne yönde karar verecekleri konusunda pek az şüphe vardı. Neyse ki başarısız oldular.
2013 başında birçok çevre örgütü arıları öne çıkararak neonikotinoidlerin kullanımının durdurulması talebinde bulunmuştu
Oylarının sebebini anlatmaya çalıştıkları zaman düştükleri durum bu hükûmetin kötü siciline işlenmiş en rezalet anlardan biriydi. Devletin yeni baş bilim insanı Sir Mark Walport sürekli olarak Defra tarafından hazırlatılan bir araştırmayı öne sürdü. Bu araştırma herhangi bir hakemli dergide yayınlanmamıştı, zaten yayınlanamazdı, çünkü bırakın devletin baş bilim insanını kendine saygısı olan herhangi bir bilim insanı bu araştırmanın tamamen çöp olduğunu daha ilk bakışta anlardı. Araştırmadaki birçok kusurun en temeli kullanılan kontrol gruplarının da etkileri test edilen zehirden etkilenmiş olmasıydı. Araştırma daha sonra Avrupa Gıda Güvenliği Ajansı tarafından da işe yaramaz olarak değerlendirildi.
Ancak Walport yeni efendileri adına yanıltıcı açıklamalar yapmaya devam ederek, korkutma taktikleri ve şantaja kadar varacak yöntemler kullanarak zehirlerin yasaklanmasının önüne geçmeye çalıştı ve yanlış adımlarına yenilerini ekledi.
Bu durumun önemini ve barındırdığı tehlikeleri ne kadar vurgulasak az: devletin ana bilimsel tavsiye kaynağının çuvallaması, hem de görev süresinin başında. Baş bilim insanının yağ çekmeye çalışan bir yaltakçı değil, tüm politik baskılara karşı gerçekler ve bilimin prensipleri doğrultusunda ayakta durarak ses çıkartacak biri olması gerekiyor. Walport makamını rezil etmiş, bilim dünyasına ihanet etmiş ve işverenlerini memnun etmek adına doğal yaşamı arkasından vurmuştur.
Geçtiğimiz hafta, sanki bizlere bu hükûmetin aslında kontrol altına alması gereken şirketlerce nasıl ele geçirildiğinin bir kere daha kanıtlamak istercesine Walport ve Paterson’un atıfta bulunduğu çalışmaları yürüten bilim insanı devlet için çalışmayı bırakıp yeni bir iş buldu. Nerede? Sygenta! Bana zaten çoktandır onlar için çalışıyormuş gibi geldi.
Sonuç olarak karşımızda eline bir makineli tüfek almış ve “bu tamamen güvenli” diyerek yalpalayan bir sarhoşa benzeyen bir birim var. Doğal hayatı koruması gereken insanlar zararlarını sadece tahmin edebildiğimiz zehirlerin kullanımlarına izin verilmesi için bu zehirlerin üreticileriyle birlik oldular. Tüm bu yaptıklarıyla yeni bir “Sessiz Bahar”3 tasarlıyor gibiler.
1 Neonikotinoid: 20. Yüzyılın sonlarında geliştirilen ve böceklerin sinir sistemlerini hedef alan kimyasal zehirlere verilen genel ad. Günümüz endüstriyel tarımında en çok kullanılan ilaç türüdür. 29 Nisan 2013’te AB sınırları içerisinde kullanımı 2 sene boyunca askıya alınan clothianidin, imidacloprid and thiametoxam zehirleri de bu sınıfa dahildir.
2 Chlorpyrifos: Organofosfat sınıfına dahil ve insanlar üzerinde sağlık etkileri olduğu kanıtlanmış böcek zehiri. Neonikotinoid değildir.
3 Silent Spring / Sessiz Bahar: Rachel Carsson tarafından 1962’de yazılan ve Yeşil Devrim sırasında kullanılan tarım zehirlerinin insanlar ve ekoloji üzerindeki etkilerini konu alan kitap. Amerika’da çevre hareketinin sembollerinden olmuş ve 1972’de getirilen DDT yasağına giden yolun en önemli adımların biri olarak kabul edilmiştir.
“Bir hidroelektrik santralına (HES) dava açıp projeyi durdurabilmek için 50 bin lira gerekiyor. Sadece Solaklı Vadisi’nde 36 HES projesi var. Köylüler hangisine dava açsın? Davaları kazanmamıza rağmen projeleri durduramıyoruz. Ama ümitliyiz, geleceği kazanıyoruz. Yargı yoksa, Gezi var.” Çevreci avukat Yakup Okumuşoğlu’nun Ekoloji Kampı’nda söylediği bu sözler HES mücadelesinde gelinen noktayı özetliyor.
Serkan Ocak‘ın Radikal’de yer alan haberine göre kazanılan tüm davalara rağmen Karadeniz’in eşsiz güzellikteki doğasında HES’ler ve madenler açılmaya devam ediyor. Artvin’in 1250 metre yüksekleri. Sisli, nemli, ‘ahmakıslatan’ yağmurun eksik olmadığı bir hava. Bol oksijen, az gürültü. Sınırsız orman kokusu. Çek çekebildiğin kadar. Burası bölgenin en önemli eko-turizm merkezlerinden biri Kafkasör. Şu sıralar Kafkasör’deki gür ormanların arasında küçük bir Gezi Parkı ’nı andıran manzaralar var. Ağaçların arasına kurulan yüzlerce çadırda, insanlar doğayı ve tehditleri yerinde tanıma fırsatı buluyor. Çocuklar için açılan Metin Lokumcu Kütüphanesi, fotoğraf atölyesi, doğa söyleşileri, bol bol Karadeniz müziği… Karadeniz İsyandadır Platformu ve Artvin Çevre Platformu’nun düzenlediği Ekoloji Artvin Kafkasör’de gür ormanda ‘Gezi’ manzaraları: Çadırlar arasında Metin Lokumcu Kütüphanesi. Atölyeler, söyleşiler ve müzik.
Kampı’na yaklaşık 300 kişi katılıyor. Kampta her gün farklı bir program var. Bir gün maden sahalarının yaptığı tahribat, başka bir gün HES’ler ve Karadeniz’in durumu konuşuluyor. Tartışmalar yapılıyor.
Yargı pahalı, köylü fakir
Avukat Yakup Okumuşoğlu’nun önceki gün katıldığı açık hava toplantısı da kampın en önemli etkinliklerinden biriydi. Okumuşoğlu, açılan davalar hakkında bilgiler verdi. Bugüne kadar 70-80 çevre davası açtığını belirten Okumuşoğlu, davaların çoğunu kazandıklarını ancak projeleri engelleyemediklerini anlattı. Okumuşoğlu, “En son Zonguldak’ta bir termik santrale dava açtık. 15 bin lira bilirkişi ücreti istediler. Yargı pahalı, köylü fakir, para yok. Davaları kazanıyor ancak yeni ÇED’ler alınıyor. Proje devam ediyor” dedi.
‘Hukuk yok, Gezi var’
Bir HES projesini davalarla tamamen durdurabilmek için ortalama 50 – 60 bin lira gerekiyor. Artık barolar, meslek odaları gibi kurumların ‘menfaat’ yönünden dava açması da engellendi. Bir vadide bir HES yok. Sadece Solaklı Vadisi’nde 36 proje var. Hangi köylünün gücü buna yeter? Hukuk yok ama Gezi var. Gezi Parkı bir kırılma noktası oldu. İnsanların karşı olduğu bir proje varsa artık jandarmayla, topla tüfekle gelemiyorlar. Biz bu davaları kaybetsek de geleceği kazanıyoruz. Bundan 15 yıl sonra HES’leri, madenleri bu kadar rahat yapıp doğayı tahrip edemeyecekler. 15 yıl önce miting yapacak 7 kişi olmazdı, şimdi köylerde mitingler yapılıyor. İnsanlar mücadeleyi öğreniyor, örgütleniyor ve korkmuyor.” Avukat Okumuşoğlu, Meclis’te bekleyen Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Kanunu tasarısının yasalaşması durumunda korunan alanlarla, korunmayan alanların hiçbir farkı kalmayacağını da söyledi. Artvin’deki sivil toplum örgütlerinin de desteklediği 17 Ağustos’ta başlayan kamp 24 Ağustos’a kadar devam edecek. Artvin’in CHPli Belediye Başkanı Emin Özgün ise ekoloji kampı ve Artvin’deki çevre sorunları ile ilgili şunları söyledi: “Bu kadar çevreci insanların bir araya geleceğini tahmin etmemiştim. Çok önemli ve güzel bir kamp. Artvin’in hassasiyetleri var. Barajlar, madenler yapılıyor. Bunlar doğru mu yanlış mı? Bir ilçeyi feda ettik. Murgul bitti. Artvin’de madenler açılırsa 10 yılda birileri alıp götürecek. Ancak madenler olmazsa binlerce yıl bu doğa fabrikası hep üretecek. Altın Merkez Bankası ’nda duracağına Cerattepe’de dursun. Başbakan Gezi Parkı için referandum yapılmasını istedi. Eğer maden yapılacaksa Artvin halkına sorulsun.”
Reuters’da Ayla Jean Yackley imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete ekibinden Özde Çakmak‘ın çevirisi ile sunuyoruz
* * *
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Salı günü İsrail’i Kahire’nin İslami liderini devirmeye yardım etmekle suçlaması Ankara’nın müttefiki ABD’nin yanı sıra bölgenin liderleri Mısır ve İsrail’i de öfkelendirdi.
Beyaz Saray, suçlamaların “kırıcı” olduğunu söyledi.
Mısır ordusunun Muhammed Mursi’yi devirmesini en sert eleştirenlerden biri olan Erdoğan, İslami kökenli AKP mensuplarına, geçen ay geçen ay yaşanan seçimle iktidara gelen cumhurbaşkanının Müslüman Kardeşlerine sıkı önlem getiren olaylarda İsrail’in parmağı olduğuna dair elinde kanıt olduğunu söyledi.
Erdoğan, devlet televizyonu TRT’nin yayınında yaptığı yorumlarda, “Mısır’da ne diyorlar? Demokrasi, seçim sandığı değildir. Arkasında kim var? İsrail. Elimizde belgeler var,” dedi.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun yardımcılarından biri, yorumları “saçmalık” olarak nitelendirdi. Mısır’ın yeni, ordu destekli hükümeti “aklı başında ya da dürüst” hiçkimsenin Erdoğan’ın iddialarını kabul edemeyeceğini belirtti.
Washington’da Beyaz Saray sözcüsü Josh Earnest şunları söyledi: “Başbakan Erdoğan’ın bütün yaptığı açıklamaları şiddetle kınıyoruz. İsrail’in Mısır’da yaşanan olaylardan sorumlu olduğunu iddia etmek, rahatsız edicidir, asılsızdır ve yanlıştır.”
Erdoğan’ın partisi AKP’nin temeli, Türk ordusunun etkisinin büyük olduğu bir zamanda yasaklanan İslami bir harekete dayanıyor ve kendisini diktatörlükten uzaklaşan Orta Doğu’da demokratik, muhafazakar politikacılar için bir rol modeli olarak konumlandırıyor.
Erdoğan’ın Mısır’daki Müslüman Kardeşler hükümetine verdiği destek ve İsrail’le bir ara iyi olan ilişkilerin bozulması, Ankara’ya giderek artan bir bölgesel güç vermiş görünüyordu. Mısır’daki iktidar değişimi bunu engelleyebilirken, İslamcıların açıkça savunulması Türkiye’nin Batı ile olan ilişkilerini etkileyebilir.
Laik anayasası olan Türkiye, NATO’da en büyük ikinci ordunun sahibi ve Avrupa Birliği için uzun zamandır üye.
Devlet haber ajansı MENA’nın aktardığına göre, bakanlar Erdoğan’ın yorumlarının Mısırlıları bölmeyi amaçladığını söylediler: “Bakanlar Kurulu, Mısır’ın sabrının tükenmekte olduğunun altını çiziyor. Mısır, başkalarının husumetlerini paylaşmıyor ve yeni bir kimlik arayışına çıkacak değil. Mısır’ın Arap ve İslami doğası açıkça ortadadır.”
Erdoğan, elindeki belgeleri açıklamadı; fakat, İsrailli bir bakanın Hüsnü Mübarek’i yerinden geçen ayaklanma sonrasında gerçekleşen Mısır’daki genel seçimden önce yaptığını söylediği yorumlara göndermede bulundu.
Erdoğan: “2011 seçimlerinden önce, Fransa’da bir oturum sırasında, adalet bakanı ve Fransız bir aydın – o da Yahudi – tam olarak şu yorumu yaptılar: “Müslüman Kardeşler seçimi kazansa bile, demokrasi seçim sandığı anlamına gelmediği için kazanmayacaklar” dedi.
Ne bakanın ne de Fransız aydının ismini vermeyen Erdoğan, “Aynen böyle oldu,” dedi.
Görünüşe bakılırsa, Erdoğan 2011 ortasında Fransız filosof Bernard-Henry Levi ile o zamanın İsrail’in muhalefet partisinin lideri, şimdinin adalet bakanı Tzipi Livni’nin katılımıyla gerçekleşen seminerin internette dönen videosunda yapılan yorumlardan bahsediyor. Livni, Kardeşler’in demokratik muhalefete saygı duyma konusundaki istekliliğini sorguluyordu.
Erdoğan’ın açıklamaları hakkında, Livni’nin sözcüsü şunları söyledi: “İsrail ve Bakan Livni’yi Mısır’ın iç ilişkilerine bağlamaya çalışan her teşebbüs, asılsızdır.”
Son yıllarda Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler bozuldu ve 2010 mayısında İsrailli komandoların Mavi Marmara’ya – İsrail tarafından deniz yoluyla ablukaya alınan Gazze’nin ablukasını delmeye çalışan konvoydaki bir gemi – çıktıkları sırada dokuz Türk aktivisti öldürmesiyle dibe vurdu.
Bu yılın başlarında Erdoğan Siyonizme, “insanlık suçu” demesi ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin itirazına neden olmuştu. Akabinde Barack Obama, Mavi Marmara baskını için İsrail’in özür dilemesine önayak olmuştu.
En az iki AKP’li üst düzey görevli, mayıs sonu ve haziran aylarında Türkiye’yi sarsan hükümet karşıtı ptotestolarda Yahudi parmağı olduğunu iddia etti.
Erdoğan, AKP’nin her seferinde oyunu arttırdığı son üç seçimi feshetmek için anti-demokratik bir çaba olarak gördüğü bu protestolar için devamlı adlandırılamayan yabancı çıkarları ve bir “faiz lobisi”ni suçladı.
Erdoğan, “Batı’nın demokrasinin tanımını öğrenmesi gerek,” dedi. “Öğrenmezlerse,… bu çatışmalar dünyayı farklı bir yere götürecek. Nedir o? Despot rejimlere götürecek. Endişemiz bu.”
Eskişehir’de üniversiteli Ali İsmail Korkmaz’ın dövülerek öldürülmesi soruşturmasında son olarak tutuklanan Ebubekir Harlar’ın ifadesinde tutuklu sanık polis Mevlüt Saldoğan’ın “Yakalayın” diye bağırması üzerine Korkmaz’ı çelmeyle düşürdüklerini, üç fırıncının tekmeyle vurduğunu, en son polisin gelip çocuğun kafasını tekmelediğini söyledi. Harlar, tutuklanan diğer üç sivil gibi “Biz devletin polisine yardım etmek istemiştik” diye savunma yaptı.
Eskişehir 6. Sulh Ceza Mahkemesi’nde 15 Ağustos’ta sorgusu yapılan Harlar, bir pide fırınında ocakçı olarak çalıştığını, olay günü gösteriler nedeniyle Sanayi Sokak’taki Harman Ekmek Fırını’na girip beklediğini anlattı.
Radikal gazetesinden İsmail Saymaz‘ın haberine göre, o gece fırına polislerin girip çıktığını söyleyen Harlar, görüntülerdeki eli sopalılar için ise “Bildiğim kadarıyla sivil giyimli polis memurlarıydı” dedi. Normalde fırının o saate kadar açık olmayacağını anlatan Harlar, şunları söyledi: “ Gezi Parkı eylemcileri fırına zarar vermesin, yağma yapmasın diye bekliyorlardı. Polisler eylemcileri yakalamak üzere oradaydı.” Saat 23.57’de, Ali İsmail Korkmaz olduğu anlaşılan bir gencin sokağa koşarak girdiğini ifade eden Harlar, şöyle devam etti:
Çelme takıp düşürdüm
“Bir polis ‘Geleni yakalayın’ diye bağırdı. Birinin fırının sahibi olduğunu düşündüğüm, diğer ikisini ise fırında gördüğüm kişiler şahsa hamle yaptı. Ben de şahsın ayağına çelme takarak düşürdüm ancak vurmadım. Ben ‘devletin polisine yardım edeyim’ diye hamle yaptım. Fırındaki üç kişi elleri ve ayaklarıyla vurdular. Bunun üzerine erkek şahıs bir süre yerde yattı. Hızlı adımlarla yerde yatan şahsa doğru yürüyen ve üç dört tekmeyle şahsın başına vuran kişi, bize ‘Yakalayın’ diyen sivil giyimli polisti. Polis tekme atarken ‘Kimmiş o.ç., şimdi söyle’ diye bağırıyordu. Polis öldürücü nitelikteki tekmeleri vurduktan sonra yerde yatan şahıs ayağa kalkarak kaçtı.”
Bu arada, 5 Ağustos’ta tutuklanan fırındaki üç sivilden biri olan Muhammet Vatansever’in de, sorgusunda, ‘polise yardımcı’ olmak için Korkmaz’a çelme takıp düşürdüklerini, kendisinin bir tekme attığını, sonra polis memuru Mevlüt Saldoğan’ın gelip vurduğunu anlattı.
Polisin elinde sopa vardı
Vatansever, “Polis olduğunu düşündüğüm şahsın elinde 40-50 santimetrelik bir cisim vardı. Bu cismi kullanıp kullanmadığını hatırlamıyorum. Ayaklarıyla vurduğunu hatırlıyorum” dedi. Fırıncı İsmail Koyuncu ve özel güvenlik görevlisi olan kuzeni Ramazan Koyuncu da “Polislere yardımcı olmak kastıyla yapmıştık” diye savunma yaptı. Soruşturmada şüpheli sıfatıyla ifadesi alınan ikinci polis Terörle Mücadale Şubesi’nde görevli Y.A. oldu. Ali İsmail Korkmaz’ın kendilerine taş attığını ileri süren Y.A. , ifadesinde, polislerin yanında meşe odunuyla görülen ve tutuklandıktan sonra serbest bırakılan Serkan Kavak’ı tanıdığını ifade etti. Dört sivil kişinin eylemcilere müdahale ettiğini anlatan Y.A. “Eylemcilerin dövülmesi veya yakalanması konusunda resmi veya sivillere herhangi bir emir ya da talimat vermedim. Sadece bir grup göstericiyi kovalarken benim önüme çıktılar. O şekilde sivillerin yakalayıp kovaladıklarını gördüm. Darp edip etmediklerini bilmiyorum” diye konuştu.
Gezi Parkı olaylarında yaşamını yitiren ve yaralananların suçlularının yargılanmaları için Antalya’dan 18 Temmuz Perşembe günü “Adalet Yürüyüşü” başlatan gruba polis İstanbul Gümüşsuyu’nda müdahale etti.
Antalya, Eskişehir ve Ankara’dan yürüyerek yola çıkan grup dün İstanbul’a ulaşmıştı.
13 kişi akşam saatlerinde Beşiktaş İskelesi’nden Gezi Parkı’na gitmek için tekrar yola çıktı. Eylemcilerin yürüyüşüne İnönü Stadı önünde BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü ile yazar İhsan Eliaçık da katıldı.
Saat 21.00 sıralarında Çevik kuvvet polisleri grubun önünü Gümüşsuyu Caddesi üzerinde keserek dağılmaları konusunda ikazda bulundu.
Dolmabahçe’de yürüyüşe katılan BDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü’nünde aralarında bulunduğu yaklaşık 20 kişilik grup Gümüşsuyu’ndaki parkın içinde bulunan merdivenlerde oturma eylemine başladı.
Çevik kuvvet ekipleri, kaldırıma oturarak kendilerine direnen eylemcileri yerlerde sürükleyerek merdivenlerden uzaklaştırdı. Bunun üzerine polisin sert müdahalesi karşılaşan grup dağıldı. Polis eylemcileri yaka paça uzaklaştırılırken, Kürkçü de biber gazından etkilendi. Müdahale sırasında fenalık geçiren bir kişi ise Taksim İlkyardım Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı.
Polisin müdahalenin ardından gözaltı yapmadığı öğrenilirken, Ertuğrul Kürkçü’nün de Taksim Meydanı’na doğru gittiği belirtildi. Hastaneye kaldırılan eylemcinin sara krizi geçirdiği ve hastanedeki müdahalenin ardından durumunun iyi olduğu öğrenildi.
33 gün 1100 kilometre
Kadir Canbek, Ulaş Çakar ve Canberk Apiş’in başladığı 1100 kilometrelik yürüyüş 33’üncü günde tamamladı. Kadir Canbek, Ulaş Çakar ve Canberk Apiş Antalya’dan başlayarak, yürüyerek sırasıyla Burdur, Isparta, Afyonkarahisar, Eskişehir, Bolu, Düzce, Sakarya ve Kocaeli’nin ardından İstanbul ulaştı.
Ali İsmail, Ethem ve Mehmet’e kırmızı karanfil
Yürüyüşçü gençler, yolculuk güzergahında Eskişehir’de Gezi olayları kapsamında hayatını kaybedenlerden Ali İsmail Korkmaz’ın dövüldüğü sokağa, Ankara GüvenPark’ta Ethem Sarısülük’ün, Ümraniye’de de Mehmet Ayvalıtaş’ın hayatını kaybettiği yerlere kırmızı karanfiller bıraktı.
Berkin’i ziyaret
Dün Ümraniye’de karanfil bıraktıktan sonra başından vurulan 16 yaşındaki Berkin Elvan’ı tedavi gördüğü Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde ziyaret eden yürüyüşçüler, saat 21.00’de Gezi Parkı’nda olmayı planlıyordu.
Böyle bir başlık koyunca işe başlığı anlatmakla başlamak gerekiyor. Dışsallıklar herhangi bir eylemimizin sonucu olarak bizi doğrudan ilgilendirmeyen çıktılardır. Mesela yaşamak için nefes alıp veririz ve bunun sonucu olarak bulunduğumuz ortama karbondioksit ve su buharı salarız. Benzer şekilde yemek yapmak için marketten çeşitli ürünler alırız, bunların kabuklarını soyar, ambalajlarını çıkartır yemek için kullanır, kabukları ve ambalajları çöp olarak atarız. Havaya saldığımız karbondioksit veya çöpe attığımız ambalajlar bizim için bir dışsallıktır. Dışarıya saldığımız bu dışsallıklardan bir kısmı konusunda önlem alırız; çöp kutularına attığımız çöp gibi, bir kısmını da herhangi bir önlem almadan doğaya salarız, arabamızdan çıkan egzoz gazları gibi.
Doğaya bıraktığımız bu atıkların bir kısmını doğa kendiliğinden temizleyebilmektedir; ancak doğanın temizleyemeyeceği kısmını da temizleme sorumluluğu o atığı oluşturan kişilere düşmektedir. Yani, aldığımız nefesten ürettiğimiz karbondioksit doğa açısından temizlenebilir bir çıktı yaratırken çöpe attığımız içecek kutuları doğanın kendiliğinden temizleyebileceği bir çıktı oluşturmaz. Bu sebeple ürettiğimiz çöpün bir temizlenme veya geri dönüştürülme maliyeti vardır. Üretilen çöpün temizlenme veya geri dönüştürülme maliyetinin çöpü üreten kişi tarafından karşılanmasını sağlamak dışsallıkların içselleştirilmesine bir örnektir.
Dışsallıkların içselleştirilmesi konusunda iki temel problemle karşı karşıyayız ve bu iki problem de kolay çözülebilecek problemler değil. Bu problemlerin ilki bir anlayış problemidir. Arabada portakal soyup kabuğunu camdan dışarı attığınız an bir dışsallık yaratıyorsunuz. Sizin arabanız temiz kalırken kabuğu attığınız yer için attığınız kabuk bir çevre sorunu oluşturmaya başlıyor. Portakalı soyduğunuzda kabuğunu saklayıp, bir çöp kutusuna atmanız bu problemi gidermek için yeterlidir. Böylesi bir eylem için özel bir çaba sarf etmeniz gereklidir; ancak sarf edeceğiniz çabanın mali bir boyutu yoktur.
Dünyada pek çok ülkede, ülkemize kıyasla sokaklara çok daha az çöp atıldığını hepimiz biliyoruz. Bunun nedenini o ülke yasalarındaki ciddi cezalarla açıklamak mümkün olsa da o ülkelerin bu problemi sadece yasalarla mı çözdüğüne biraz daha kafa yormakta fayda vardır. Yani, bir Alman içtiği suyun şişesini atacak bir çöp kutusu ararken bunu sadece yakınlardaki bir polisin kendisine ceza yazacağından korktuğu için mi yapar yoksa içinde yaşadığı kültür ve aldığı eğitim o kişinin bu dışsallığı kendiliğinden içselleştirmesine mi neden olur? Bu kişiler bu davranışlarını sadece polisin kendilerini görebileceği bir yerde gerçekleştirip polisin olmadığı bölgelerde çöpü yere atmaktan çekinmiyorlarsa bu olguyu ceza ile birleştirebiliriz. Ama biliyoruz ki durum böyle değil. Çoğu noktada, hatta ormanda kendi başına gezerken bile çöplerini toplayıp geri getirdiklerine göre konu bir eğitim ve kültür meselesidir.
Konuyu ülkemize getirecek olursak ve ülkemizde çöplerin her yere serbestçe atıldığını da düşünecek olursak sorunumuzun boyutu ortaya çıkabilir. Ancak bizdeki sorun eğitim ve kültür meselesi olmanın ötesindedir. Kişinin temelde bu eğitimi içselleştirebilmesi için verilen eğitimin doğru olduğuna inanması gerekmektedir. Yani, sokaktan geçerken çevreye atılmış izmaritler veya portakal kabukları kişiyi rahatsız etmiyor ve kişi bu görüntüyü doğal karşılıyorsa onu eğitmenin imkanı neredeyse yoktur. O halde, “ülkemizde çoğu kişi bu görüntüyü neden doğal karşılıyor?” sorusuna cevap aramamız gerekiyor en başta. En basit mantıkla bizler daha göçebe hayatından yerleşik düzene veya padişahın mülkünden şahsi mülkiyete daha yeni geçtiğimiz için yaşadığımız yerin bizim olduğunu daha içselleştirmeye başlayamadığımız söylenebilir. Başka bir deyişle, evimizin ya da arabamızın içi “bizim” ama sokaklar “bizim değil”, dolayısıyla da evimizin içini ya da kapımızın önünü temiz tutmak bizim açımızdan önemli, ancak bir adım ötesi bizim olmadığı için “devletin” sorunu haline geliyor. Burada da bizim aslında devleti içselleştiremememiz ve devleti yurttaşların bütününden farklı bir varlık olarak algılamamız yatıyor. Ne zaman devleti içselleştirebilirsek, o zaman bireylerden doğan çevre sorunlarına eğitim ve kültür ile çözümler üretmeye başlayabiliriz.
Bireylerden kaynaklanan çevre sorunları ana problemin ilk ve nispeten kolay çözülebilir ayağını oluşturuyor; esas, dünyanın karşılaştığı büyük problem dışsallıkların ciddi bir maddi sorun oluşturması noktasında ortaya çıkıyor.