Eski Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in bugün hapisten çıkarak ev hapsine alınması bekleniyor.
Başbakanlıktan yapılan açıklamada, Çarşamba günü yolsuzluk suçlamasından aklanan 85 yaşındaki devrik liderin ülkede uygulanmakta olan olağanüstü hal kapsamında ev hapsinde tutulacağı belirtildi.
Mübarek, 2011’de kendisini deviren halk ayaklanması sırasında protestocuların ateş açılması nedeniyle de yargılanıyor.
Temyiz süreci
Mübarek bu davada geçen yıl ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı. Ancak avukatları kararı temyize götürdü.
Temyiz davası Mayıs’ta başladı ancak Mübarek mahkumiyet öncesi azami tutukuluk süresini doldurdu.
Başbakan Hazım el Biblavi’nin makamından Çarşamba gecesi geç saatlerde yapılan açıklamada, “Başkomutan vekili (Biblavi) olağanüstü hal yasasını gözününe alarak Mübarek’in ev hapsinde tutulması talimatını verdi” denildi.
Mısır’da 3 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin darbeyle devrilmesinden sonraki protestolar kanlı bir şekilde bastırılmış, olağanüstü hal ilan edilmişti.
Geçici yönetim, Mursi’nin de üyesi olduğu yüzlerce Müslüman Kardeşler üyesini gözaltına almıştı.
Gözaltına alınanlar arasında Müslüman Kardeşler’in şiddete teşvik ve cinayetle suçlanan lideri Muhammed Bedii de var.
Başbakanlığın açıklaması, Mahkeme’nin Mübarek için tahliye kararının hemen ardından yapıldı.
Gözlemciler, Mübarek’in serbest kalması halinde bunun, darbe sonrası oluşturulan geçici yönetimin 2011 öncesine dönüşe yöneldiğine ilişkin güçlü bir işaret olacağını belirtiyor.
İklim değişikliği ve etkileri konusunda dünyanın en önemli bilimsel yayın organı olan Nature Climate Change dergisinde bu hafta yayınlanan bir makale iklim değişikliğinin tüm dünyadaki kıyı şehirlerine etkisini inceledi. Bu araştırmaya göre kısa vadede acil önlemler alınmadığı takdirde büyük zarar görecek dünyadaki ilk on şehir arasına İstanbul ve İzmir de katıldı.
Dünya Bankası, OECD, Middlesex University ve University of Southampton işbirliği ile yapılan bu çalışma dünyadaki önemli 136 deniz kenarındaki büyük şehri inceliyor. Bu araştırmaya göre 2005 yılında bu 136 şehrin su baskınları nedeniyle gördüğü hasar 6 milyar dolar iken, iklim değişikliğinin getireceği deniz seviyesindeki yükselmeye karşı önlem alınsa bile 2050 yılında bu hasarın 52 milyar dolara çıkması öngörülüyor. Deniz seviyesinde bir artış olmayacağı düşünülerek hazırlık yapılacak olursa bu hasar 60-63 milyar dolara ulaşabiliyor.
2005 yılı rakamlarıyla en fazla zarara açık beş şehir Guangzhou (Çin), Miami, New York, New Orleans (ABD) ve Mumbai (Hindistan) olarak sıralanıyor. Burada Guangzhou’nun su baskını riski, alınan tüm önlemlere rağmen 687 milyon dolar tutuyor. 2050 yılında iklim değişikliği ve neden olacağı deniz seviyesi yükselmesine karşı önlem alınsa bile Guangzhou’yu 11 milyar dolar su baskını riski bekliyor.
İklim değişikliğinin getireceği deniz seviyesindeki yükselmeye şimdiden önlem alınmayacak olursa bunun getireceği ek risk açısından yapılan sıralamada ilk on şehir ise sırasıyla şöyle;
Science Time’da 9 Ağustos’da Bryan Walsh imzası ile yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete ekibinden Begüm Ağca‘nın çevirisi ile sunuyourz
* * *
TIME dergisinin kapağında “arı kıyametine” yer verdi fakat yine de iyi idare edilen bal arıları bu durumu atlatacağa benziyor. Yaban arıları –ve genel olarak diğer yaban türler- ise insan hakimiyeti altındaki dünyada pek şanslı olmayacak.
TIME dergisi, "Arılar olmayan bir Dünya" kapak manşeti ile çıktı
Yaklaşık 10 yıl önce, bal arıları alışılmadık ve gizemli derecede yüksek oranlarda ölmeye başladı- geçtiğimiz kış aylarında, ABD’nin bal arısı kolonilerinin neredeyse üçte biri öldü ya da ortadan kayboldu. Başlarda bu duruma Koloni Çöküşü Sorunu (CCD=Colony Collapse Disorder) adı verilen bir şeyin – kovanların uyarı vermeden ve geride bal ve balmumu bırakılarak terk edilmesi- neden olduğu düşünülüyordu. CCD’nin kıyametvari doğası insanların ilgisini çekmeyi başardı; birçokları arıların yok olmasının “göğe yükselişin” habercisi olduğunu düşündü. Son günlerde arı yetiştiricileri daha az CCD vakası ile karşılaştı, fakat bal arıları ölmeye ve arılar da düşmeye devam etmekte. Bu durum beslenme sistemimiz için oldukça kötü: arılar polenleşme sayesinde ürün değerine sadece ABD’de en azından $15 milyar ekliyor ve koloni kayıpları devam ettiği takdirde polenleşme ihtiyacı karşılanamayabilir ve badem gibi değerli ürünler de ortadan kaybolabilir.
Market rafları sonuçlarından öte bal arısı durumu bizleri alarma geçirmekte çünkü binlerce yıldır bağımlı olduğumuz bir tür ölmekte ve bunun gerçek sebebini bilmiyoruz. CCD konusuna dikkat çeken, arı yetiştiricisi ve blog yazarı Tom Theobald, bu tehlikeli durumu şu şekilde ifade etti: “Arılar daha sadece başlangıç”
Ama CCD’e ya da bal arılarının fazla sayıda ölümüne neyin neden olduğunu tam olarak bilmesek de, şüphelileri biliyoruz: küçük dozlarda bile arıları etkilediği gözlenen yeni nikotin bazlı sinir sistemi zehirleri (neonikotinoid) sınıfı dâhil zirai ilaçlar; vampirsel Varroa kenesi türü biyolojik tehditler; ve tek türlü buğday, mısır gibi emtia ürünleri tarımcılığının, arılara hayatta kalmak için ihtiyacı oldukları polenden azını sunmalarından dolayı neden olduğu beslenme azlığı. Büyük olasılıkla, arı ölümlerine bahsedilen tüm bu tehditlerin birlikte gerçekleşmesi neden olmakta: zirai ilaçlar ve besin azlığı bal arılarını güçsüzleştirebilir ve Varroa tarzı haşereler de güçsüz arıların karşı koyamayacağı hastalıklar yayarak işlerini bitirebilir. Ne yazık ki bu durum bal arılarını kurtarmak için kolay bir yol da olmadığı anlamına geliyor. Örneğin neonikotinoidlerin yasaklanması bal arılarına fayda sağlayabilir fakat bilim adamların büyük çoğunluğu bunun sorunu çözmeye yetmeyeceği görüşünde. (ve neonikotinoid kullanımını durdurma tarımsal açıdan beklenmeyen sonuçlar doğurabilir çünkü zirai ilaçların benimsenmesinin bir nedeni de insan dâhil memeli hayvanlar açısından daha güvenli olarak nitelendirilmeleriydi). Bal arıları biz onlara karşı gün geçtikçe daha da barınılmaz hale gelen bir dünya yarattığımız için acı çekmekte.
Tüm bu alarm uyandıran koşullara rağmen, bal arıları yine de durumun üstesinden gelebilecek gibi görünüyor. Arı yetiştiricileri, birçoklarını bu iş kolunu terk etmeye sevk edecek kadar büyük masraflarla da olsa, kayıp kolonilerinin yerine yenilerini koymayı büyük ölçüde başardı. Arı yetiştiricileri yeni kraliçe arılar alıyor, kovanları bölüyor; bu üretkenliği ve bal üretimini azaltsa da koloni sayılarını yeterince yüksek tutarak polenleşme talebini karşılamayı başarıyorlar. Ayrıca vahşi yem eksikliğini kapatmak için şeker ve mısır şurubu gibi ek besinler kullanıyorlar. Bilimsel ve tarımsal toplum bu konuda iş birliği içerisinde: Monsanto’nun son bal arısı zirvesi ve şirketin Varroa kenesine karşı genetik silah çalışmalarına göz atabilirsiniz. Bir arı yetiştiricisi ve bağımsız araştırmacı olan Randy Oliver’ın tahminlerine göre bal arıları gün geçtikçe tavuklar gibi besi hayvanı olma yönünde ilerleyecek- bir amaç için üretilip bakılacaklar ve yemekleri hali hazırdaki yarı-vahşi beslenme yöntemlerindense kendilerine hazır sunulacak. Bu kulağa son derece korku uyandırıcı geliyor- ve de arıcılık endüstrisinden kimsenin görmek istemeyeceği bir durum olduğu kesin- ama bal arılarının tam olarak doğal olmadığının, özellikle de Kuzey Amerika’da 17. Yüzyılda Avrupalı göçmenler tarafından ithal edildikleri de hatırlanması gereken çok önemli bir gerçek. Hannah Nordhaus’un A Beekeeper’s Lament (Bir Arıcı’nın Matemi) adlı kitabında yer verdiği gibi, bal arıları her zaman insanlara, insanların onlara olduğundan daha bağımlı olmuştur.
Gerçek şu ki bal arıları insanlar için son derece faydalı ve bize faydalı türler- örneğin evcil hayvanlar- İnsan Çağı denilen artan insan hâkimiyeti altındaki dünyada iyi durumda olma eğilimindeler. Ama diğer vahşi türler aynı oranda şanslı değiller- ve bu türler binlerce tür vahşi arıyı ve diğer polen taşıyıcıları da içermekte. Yabanarıları yakın zamanda ABD’de hızlı bir nüfüs kaybı yaşadı, geçtiğimiz haziran ayında Oregon’da toplu haşere zehirlemesi ile noktalanan bu durum neredeyse 50.000 yaban arısının ölümüne yol açtı. 2006 tarihli bir Ulusal Bilim Akademileri raporuna göre bir çok vahşi polen taşıyıcının nüfus sayıları -özellikle de vahşi arıların- “görünür şekilde azalma” eğiliminde. Karşı karşıya oldukları tehditler bal arıları ile büyük ölçüde aynı: haşereler, vahşi yem eksikliği, parazitler ve hastalıklar. Tek fark bal arıları ile ilgilenen, nüfus sayılarını artırmaya çalışan binlerce insan bulunması. Hiç kimse aynılarını vahşi arılar için yapmamakta. Farz edilen arı kıyameti TIMES’ın kapağında, ama Doğal Kaynaklar Korunumu Konseyi kıdemli bilim kadını, Jennifer Sass “Yüzlerce tür vahşi arının azalması hakkında hiçbir şey duymuyorsunuz.” diyor.
Bu neredeyse kelimenin tam anlamıyla artık onları duymadığımız anlamına geliyor. Arıların bu zor durumu bizim bu gezegen üzerindeki ölçü dışı etkilerimizi göstermekte- bilinçli ya da bilinçsizce anlık ihtiyaçlarımızı karşılamak için gezegeni yeniden şekillendirirken yol açtığımız etkiler. Ama bu güce sahip olmamız onu ya da kendi dünyamıza etkimizi tam anlamıyla anladığımız anlamına gelmiyor. Biz gittikçe artan bir sınırsız güce sahip fakat her şeyi bilme yetisinden yoksun bir türüz. Bu durum, bu gezegeni paylaştığımız hayvanlar ve bitkiler için tehlikeli bir birleşim. Ve nihayetinde bizler için de tehlikeli olacak.
CHP’li Parti Meclisi (PM) Üyesi ve Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer, Başbakan Yardımcısı Arınç’a ‘IMDB listesinde dünyanın en beğenilen dizileri arasında yer alan Leyla ile Mecnun’un yayından kaldırılmasının nedeni Gezi direnişi midir?’ diye sordu.
Sosyal medyada tepkiyle karşılanan, Leyla ile Mecnun’un yayından kaldırılması Meclis gündemine taşındı. CHP’li Candan Yüceer, konuyla ilgili TBMM Başkanlığına, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın yanıtlaması istemiyle yazılı soru önergesi verdi.
CHP’li Yüceer, önergesinde Başbakan Yardımcısı Arınç’tan şu sorularına yanıt istedi:
– Halk tarafından beğeniyle izlenen Leyla ile Mecnun’un yayından kaldırılmasının nedeninin oyuncuların ve teknik ekibin Gezi direnişine destek verdiği yönündeki iddialar doğru mudur? Dizinin yayından kaldırılmasının temel gerekçesi nedir?
– TRT yönetimi tarafından dizi oyuncularına, teknik ekibe, yapımcı firmaya direnişe destek vermemeleri yönünde herhangi bir uyarıda bulunulmuş mudur?
– Bu yıl IMDB de dünyanın en beğenilen dizileri arasında 13. sırada bulunan Leyla ile Mecnun’un yayından kaldırılmasına kim karar vermiştir?
– Dizinin yayından kaldırılmaması için TRT’ye sözlü ya da yazılı olarak vatandaşlar tarafından başvuru yapılmış mıdır? Bu başvuruların dikkate alınmamasının gerekçesi nedir?
-Dizi hakkında TRT’ye herhangi bir şikâyet gelmiş midir? Bu şikayetlerin konulara göre dağılımı nedir?
– Dizinin son 6 aylık reyting ölçüm raporlarında izlenme oranı nedir?
– Leyla ile Mecnun dizisinin TRT’ye bölüm başı maliyeti ne kadardır?
ABD’nin Irak’ta işlediği savaş suçlarına ilişkin gizli yazışmaları WikiLeaks’e sızdıran Er Bradley Manning, 35 yıl hapsi cezasına çarptırıldı.
İddia makamı tarafından en az 60 yıl hapsi istenen Manning, 35 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 25 yaşındaki Manning’e askeri savcılık tarafından geçtiğimiz ay 20 suçlama yöneltilmişti. Manning’in bu suçlamalar uyarınca 90 yıl hapis cezasına çarptırılması gündemdeydi.
Kararı veren askeri hakim, hükümle ilgili herhangi bir açıklama yapmadı. Manning’in ise karar açıklanırken dikkatli ve sakin tavırlar içinde olduğu gözlendi.
Dava sürecinde Manning için ‘ihbarcı’ ve ‘vatan haini’ ifadeleri kullanılmıştı. Amerikan tarihindeki en büyük belge sızdırma olayı olarak görülen dava, ulusal güvenlik ve ifade özgürlüğü konularında büyük bir tartışmayı da başlatmıştı.
Bradley Manning, 2010 yılında Irak’ta görevli olduğu sırada ABD’ye ait savaş suçlarını belgeleyen 700 binden fazla gizli askeri ve diplomatik yazışmayı WikiLeaks’le paylaşmıştı.
Almanya’da 1 Kasım itibariyle ikili cinsiyet sisteminin kadın ve erkek cinsel organlarını taşımayan bebekler nüfusa cinsiyetsiz olarak kaydettirilebilecek.
Kaos GL’den Ömer Akpınar’ın haberine göre değişiklikle ülkede ilk kez bir kişinin ne kadın, ne de erkek olmayabileceği yasal olarak kabul edilmiş oldu. Karar, Anayasa Mahkemesi’nce, kişinin deneyimlediği ya da yaşadığı cinsiyetin yasal olarak tanınmamasının kişisel bir insan hakkı olarak değerlendirilmesine dayanıyor.
‘Belirsiz cinsiyet’li kişiler hayatlarının herhangi bir döneminde nüfuslarında belirtilen cinsiyeti değiştirme hakkına sahip olacak. Almanya’dan önce 2011 yılında Avustralya, geçen yıl da Yeni Zelanda pasaportlardaki cinsiyet hanesine çarpı işareti koymayı yasal hale getirdi.
Fukuşima nükleer santralinin işletmecisi Tokyo Elektrik Enerji (TEPCO), faaliyeti durdurulan santralin çelik depolama tankından toprağa 300 ton radyoaktif su sızdırdığını duyurdu. Japon Nükleer Düzenleme Kurulu bugün, sızıntının Uluslararası Nükleer ve Radyolojik Olay Ölçeği’ne (INES) göre “anormal” anlamına gelen en düşük seviye 1’den “ciddi” seviyesindeki 3’e yükseltilmesini önerdi.
TEPCO, radyoaktif madde bulaşan su birikintisinin saatte 100 milisievert radyoaktif madde yaydığını bildirdi. Bu miktar, nükleer santralde çalışan bir işçinin beş yılda maruz kalacağı radyasyona bir saatte maruz kalması anlamına geliyor.
Greenpeace Enerji ve İklim kampanya sorumlusu Levi, “Şinzo Abe ülkesi Japonya’da santralleri faaliyete geçiremediği için Sinop’ta kurmak istiyor
Yeşil Gazete olarak Greenpeace Enerji ve İklim kampanya sorumlusu Cenk Levi ile görüştük ve Japonya’nın başı nükleer ile bu denli dertte iken nasıl olupda Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin halen Sinop’ta bir nükleer santral yapma girişiminden vazgeçmediğini sorduk.
Cenk Levi, İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu (Foto: greenpeace Türkiye)
Cenk Levi, Fukuşima öncesi Japonya’da faaliyette olan 54 reaktör bulunduğunu, kazanın ardından bu reaktörlerin hepsinin bakıma alındı açıklaması ile kapatıldığını bugun ise sadece 2 reaktörün faaliyetine yeniden başladığını belirterek, “Japonya Başbakanı Şinzo Abe kendi ülkesinde nükleer santralleri yeniden faaliyete geçiremiyor çünkü Japon halkı buna kesinlikle izin vermiyor bu nedenle de gerek Türkiye gerek Çekoslavakya gibi merkez avrupa ülkeleri gerekse de Vietnam gibi uzak doğu ülkelerinde kendine yeni nükleer santraller kurmak için araştırmalar yapıyor” şeklinde konuştu.
Greenpeace Enerji ve İklim kampanya sorumlusu Levi, geçen hafta Hürriyet gazetesinde Japonya’da foto muhabiri ve gazetecilerden oluşan bir dernek olan Days Japan’ın “nükleer tehdidi” konusunda Türk halkını uyardığı tam sayfa ilanı da anımsatarak, “Japonyada nükleere karşı çok ciddi bir halk muhalefeti oluşmuş durumdai Haftanın belli günlerinde Tokyo gibi metropollerde nükleer karşıtı gösteriler düzenleniyor. Bunun dışında Japon halkı Türkiye örneğinde de olduğu gibi nükleer kurulması düşünülen ülke halklarını da uyarmak için her türlü faaliyeti yürütüyor” diye konuştu.
Fukuşima Nükleer Santrali’ndeki kazadan iki yıl geçmiş olmasına rağmen halen etkilerinin artarak devam etmesi üzerine Sinop’ta nükleer santral inşaatı için Japonya ile anlaşan Türkiye Hükümeti’ni de nükleerden vazgeçmeye çağıran Cenk Levi,
Japonya Başbakanı Shinzo Abe (solda) Fukuşima santralini ziyareti sıkrasında yetkililerden bilgi alıyor
“Fukuşima nükleer felaketinin üzerinden iki yıldan daha fazla bir süre geçmesine rağmen, nükleer santralde yaşanan insani ve ekolojik felaket kontrol altına alınmaktan uzak. Bunca zaman boyunca santralin işleticisi TEPCO’nun felaketi kontrol altına almaktaki başarısızlığına, çıkan sorunları nasıl saklamaya çalıştığına tanık olduk.
300 tondan fazla radyoaktif su depolama tanklarından toprağa sızıyor. TEPCO ve Japonya Hükümeti, Fukuşima felaketinin başlamasından bu yana yaşanan en büyük sızıntının sebebini ve kaynağını hala tespit edebilmiş değil ve felaketi nasıl kontrol edecekleri konusunda bir yol haritası bulunmuyor. Her geçen gün Fukuşima nükleer santralindeki reaktörler yeni bir alarm veriyor” dedi.
Fukuşima’da yaşanan felaket karşısında aciz kalan Japonya hükümeti ve nükleer endüstrisinin gözünü yeni pazar olarak gördükleri Türkiye’ye, Sinop’a diktiğini ifade eden Levi, “Japon halkı nükleer istemiyor ve ülkelerinin nükleer ithal etmesini de istemiyor. Buna rağmen Hükümet nükleer lobinin çıkarlarını gözetmeyi sürdürüyor” şeklinde konuştu.
Çernobil’den 25 yıl sonra dünyanın en büyük ikinci nükleer kazasının meydana geldiği Fukuşima Nükleer Santrali felaketinin ardından Japonya’da 160,000 kişi evlerinden tahliye edimişti. Aradan iki yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen radyasyonun okyanusa yayılmasının önüne geçilemedi.
Hatay’da kamp dışında yaşayan Suriyeli aileler için insani yardım çalışmalarını sürdüren Hayata Destek Derneği, Altınözü ilçesinde yaşayan çocuklar için Türkiye’nin ilk ekolojik parkı, “Bir Dünya Çocukları Parkı”nı inşa etti.
“Bir Dünyanın Çocukları” için hep birlikte, kendilerine ve doğaya zarar vermeden üretebilecekleri, yeniden kullanıma örnek olabilecek bir alan oluşturmayı hedeflenen park projesi ile Suriyeli ve Türkiyeli çocukların birlikte oynayabilecekleri, beraber aktivitelere katılabilecekleri bir alan oluşturuldu.
Hayata Destek Derneği, Ekim 2012’den bu yana Hatay, Şanlıurfa ve Kilis bölgelerinde kamp dışında yaşayan Suriyeli aileler için insani yardım çalışmalarını sürdürüyor. Dernek, doğal ve insan kaynaklı afetlerden etkilenen hassas grupların başında gelen çocuklara çeşitli faaliyetlerle hem eğitim, hem de psiko-sosyal olarak destek veriyor.
Hijyen, gıda yardımı ve çeşitli eğitim çalışmalarına devam eden Hayata Destek Derneği, Hatay’da çocuklar için ekolojik oyun parkı inşa etti. Altınözü Belediyesi’ne hediye edilen park, Altınözü Stadyumu’nun yanına kuruldu. Dernek, belediyenin katkılarıyla “bir dünyanın çocukları” için hep birlikte, kendilerine ve doğaya zarar vermeden üretebilecekleri, yeniden kullanıma örnek olabilecek bir alan oluşturmayı hedefledi. Park projesi ile Suriyeli ve Türkiyeli çocukların birlikte oynayabilecekleri, beraber aktivitelere katılabilecekleri bir alan yaratıldı.
Engelli çocuklar da düşünüldü
Parkın mimarı Fikriye Pelin Kurtul Vacek, projesini oluştururken çocukların da görüşlerini aldı. Kısıtlı bütçe ile ekolojik birparkın hangi ilkeler izlenerek yapılabileceğini gösteren parkta “reuse” yani “tekrar kullanım” örnekleri bulunuyor.
Parkın içindeki ahşap ev, Antakya’dan toparlanan ikinci el paletlerin kullanımı ile yapıldı. Mekana tekerlekli sandalyeli çocukların da girebilmesi için platform kuruldu.
Çocuk oyun alanının üç tarafını çevreleyen taş duvar için Altınözü’nde başka bir parkın yıkılan duvarlarından arta kalan taşlar kullanıldı. Taştan duvarın örülmesi için Altınözü’nden bir usta bulunmasına özen gösterildi.
Park alanının doğal eğimi kullanılarak yapılan merdiven ve kaydırak da yine Antakya ustalarının ürünü olmakla beraber tekerlekli sandalyeyle gelen çocukların da kaydırağın keyfine varmasını sağlayacak şekilde tasarlandı.
Hayata Destek Derneği Genel Müdürü Sema Genel Karaosmanoğlu, Ekolojik Oyun Parkı şu sözlerle anlatıyor: Hayata Destek Derneği olarak tasarladığımız ve yürüttüğümüz tüm projelerde çevreye duyarlılık çok hassas olduğumuz bir konu. Acil malzeme dağıtımından uzun vadeli iyileştirme projelerine kadar çevreye duyarlılığı her çalismamızın bir parçası yapıyoruz. Bugün hem bölge halkına hem de Türkiye’ye böyle önemli ve güzel bir park kazandırmaktan mutluluk duyuyoruz. Çocuklar derneğimizin faaliyetlerinin önemli bir odak noktası, onlara böyle bir mutluluğu yaşatmaktan da gurur duyuyoruz.
Yazar, çizer ve bisiklet sever Aydan Çelik, Sokak Bizim Derneği’nden Arzu Erturan, Cansu Ertan, Erman Topgül ile,“Kent, Sokaklar ve Bisiklet Üzerine…” bir söyleşi gerçekleştirdi.
Kent deyince aklıma farklı renklerin aynı yüzeyde buluştuğu bir yelpaze,sallandıkça ferahlık veren bir renk çümbüşü geliyor diyen Aydan Çelik, “30 yıldır İstanbul’da yaşadığını, İstanbul’da yaşamanın bir ayrıcalık olduğunu belirterek, “Dünyanın en güzel sokağında, Boğaziçi’nde yaşadım. Orhan Pamuk’un İstanbul kitabında da yazar ya, insanın ruhunun daralmasına karşı en iyi ilaç Boğaz’da yapılacak bir yürüyüştür” diye konuştu.
Bisiklete olan ilgisi herkesçe bilinen Çelik’in, “Bi tur versene” kitabı üzerinden bisiklet konusuna da değinilen söyleşide, “Bisiklet insanı çocukluğuna çağırıyor. Bu şehirde ne eksik diye soruyorsunuz ya şefkat problemi var burada. Hoyratlık bu şehri mahvediyor.” diyen Aydan Çelik, bisikletin hayatta kalmanızı, payandalara ihtiyaç duymadan özgüven geliştirmenizi sağladığını vurgulayarak,İstanbul’un temel problemlerinden birisinin de hoyratlık ve yabancılaşma olduğunun altını çizdi.
Kaldırım nerede?
Sokak Bizim Derneği tarafından başlatılan gerek basında gerekse de kamuoyuında yoğun ilgi ile karşılanan “Kaldırım nerede?” kampanyasının da konu edinildiği söyleşide İstanbul’a gelmeden önce hep Yeşilçam sokağını merak ettiğini belirten Aydan Çelik, sokak ile ilk karşılaştığında hayalkırıklığına uğradığını,İstanbul’a hiç gelmemiş birisinin de hep duyduğu Nişantaşı, Cihangir gibi semtleri gördüğünde benzer duyguları yaşayabileceğini belirterek, “Milyon dolarlık evler dikili ama aşağıda doğru düzgün kaldırım yok, yürüyeceğin bir yer yok. Yani böyle bir karikatürize durum var ortalıkta” şeklinde konuştu.
Sokak Bizim.org sitesinde yayınlanan röportaja buradan ulaşmanız mümkün.
16-22 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilecek 20. Adana Altın Koza Film Festivali kapsamında yer alan ‘Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’na katılacak filmler belli oldu.
Reha Erdem’in vizyonda uzun süre kalamayan son filmi “Jin”, Toronto Festivali’nde gösterimi yapılan Mahmut Fazıl Coşkun’un ikinci filmi “Yozgat Blues” ve İstanbul Film Festivali’nde Seyfi Teoman İlk Film ödülünü kazanarak dikkatleri çeken Deniz Akçay Katıksız’ın “Köksüz”ü festivaldeki dikkat çeken yapıumlar.
Altın Koza’da yarışacak filmler şöyle:
İstanbul Film Festivali’nden Seyfi Teoman ilk filmi ödülü ile dönen Köksüz de Altın Koza’da gösterilecek yapımlar arasında
Çanakkale Yolun Sonu / Yönetmen: Mustafa Kemal Uzun Daire / Yönetmen: Atıl İnaç Eve Dönüş Sarıkamış 1915 / Yönetmen: Alphan Eşeli Gözümün Nuru / Yönetmen: Hakkı Kurtuluş – Melik Saraçoğlu Hadi Baba Gene Yap / Yönetmen: Emre Yalgın Hayatboyu / Yönetmen: Aslı Özge Jin / Yönetmen: Reha Erdem Köksüz / Yönetmen: Deniz Akçay Katıksız Lal / Yönetmen: Semir Aslanyürek Soğuk / Yönetmen: Uğur Yücel Yarım Kalan Mucize / Yönetmen: Biket İlhan Yozgat Blues / Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun
En İyi Film seçilecek eserin 350.000 TL’lik ödülün sahibi olacağı yarışmanın sonuçları 22 Eylül gecesi yapılacak kapanış töreninde açıklanacak.