Ana Sayfa Blog Sayfa 4179

50. yılında Martin Luther King’in ünlü konuşmasını yanlış hatırlamak – Gary Younge

Washington’daki yürüyüşten 50 yıl sonra, Dr. King’in ünlü konuşması, tıpkı ardından bıraktığı siyasi miras gibi, oldukça yanlış anlaşılıyor.

28 Ağustos 1963’de, Dr. Martin Luther King podyuma çıktığında, Adalet Bakanlığı izlemedeydi. Kışkırtıcı söylemlerde bulunmak için mikrofonun gaspedilmesinden korkan Kennedy’nin Adalet Bakanlığı ne olur ne olmaz hoparlörü susturmayı planladı. Bu olasılığa karşı, ses sisteminin yanına kalabalığı yatıştırması planlanan “He’s Got The Whole World in His Hands”i söyleyen Mahalia Jackson’ın bir kaydını tutan bir yetkili oturtuldu.

Washington’daki yürüyüşten ve o ünlü “Bir Hayalim Var” konuşmasından yarım asır sonra, bu olay titizlikle Amerika’nın vatansever mitolojisine kaldırıldı. Kennedy yönetiminin organizatörlerin yürüyüşü iptal etmelerine çalıştığını; FBI’ın insanların gelmesini önlemek için cesaretlerini kırmaya çalıştığını; ırkçı senatörlerin liderlere çamur atmaya çalıştığını; Amerikalıların yarısından fazlasının yürüyüş hakkında olumsuz görüşe sahip olduğunu görece az kişi biliyor ya da hatırlıyor. Bunun yerine, yürüyüş, kitlesel, çok ırklı dramatik bir ayrışma olarak değil ulusun kurucu ideallerine doğru yılmayan ilerlemesine örnek teşkil eden Benetton Technicolor’da bir cümbüş olarak alkışlanıyor.

Tarihin tekrar ambalajlanmasının merkezinde, King’in konuşmasının yanlış hatırlanması var. King’in konuşması, varlığını hala sürdüren Amerikan ırkçılığının keskin bir ithamı değil, mazide kalmış bir dönemin acılarına değinen dokunaklı bir dönem yazısına dönüştürülmekte. Bu yüzden, “I Have a Dream”in ellinci yıldönümünde konuşma hakkında sorulan en sık ve bence, en sıkıcı sorulardan biri “King’in hayali gerçekleşti mi?”, ikincisi ise “Başkan Obama King’in hayalinin gerçekleşmesini mi temsil ediyor?” Daha uzun yanıtlar soruların hak ettiğinden ilginç olsa da her iki sorunun da kısa ve net cevabı, “hayır”. King’in hayalinin, yalnızca tek bir konuşmanın retoriği ile sınırlı olmadığını biliyoruz. Onunki kadar dolu ve karmaşık bir ömrü, bir kısmı doğaçlama verilen onaltı dakikalık bir söylevle yargılamak, ne saygılı ne de ciddi olur.

Ne olursa olsun, King’in “Bir Hayalim Var” konuşmasının mirasına dair çağdaş her tür tartışma, o zaman öne sürülen konuları şimdi yorumlama biçimimizi teslim ederek başlamalıdır. Tarih boyunca ezilen bir azınlık oy kullanmaktan mahrum bırakıldığında “ırk”, “eşitlik”, “adalet”, “ayırımcılık” ve “tecrit” gibi kelimeler,  Amerika Birleşik Devletler’in başkanı siyahi olduğundan çok farklı bir anlama gelir. King, konuşmasında “zenci” (negro) sözcüğünü on beş kez kullandı; bugün, nihayet, bu ifade ırkçı kategoride yer alıyor.

Belki de King’in konuşmasının bugün nasıl anlaşıldığını kavramanın en iyi yolu, konuşmayı yapana yönelik tutumlardaki radikal değişimi düşünmek. Ölmeden önce King, toplumdan dışlanmak üzereydi. 1966’da onun hakkında olumsuz görüşe sahip olan Amerikalıların sayısı, olumlu düşünenlerin iki katıydı. Life dergisi, Riverside Kilisesi’nde verdiği Vietnam Savaşı karşıtı konuşmasını, “demagojik iftira” ve “Hanoi Radyosu senaryosu” olarak damgalamıştı.

Fakat King, otuz yıl içerisinde yüz karasından ikona yükseldi. 1999’da bir kamuoyu anketi, Amerikalılar arasında en çok hayranlık duyulan halk figürlerinden biri olarak King’in, hemen hemen Kennedy ve Einstein ile eşit olduğunu ortaya koydu. King; Franklin Delano Roosevelt, Papa II. John Paul ve Winston Churchill’den daha üst sırada yer aldı; yalnızca, Rahibe Teresa ondan daha çok seviliyordu. 2011’de National Mall’da birincil derecede kültürel arazinin dört dönümüne (acre) yerleştirilen 9 metre yüksekliğinde heykelin ön plana çıktığı anıtın açılışı yapıldı. Amerikalıların %91’i (%89’u beyaz) onayladı.

Bu evrim, yalnızca zamanla azalanan kötü duygular ve acı veren acılar meselesi değildi. King’i meşhur eden konuşmanın bugün nasıl anlaşıldığına ışık tutan uzun süreli bir mücadelenin sonucuydu. King’in doğumgününü federal tatil ilan etmek için sunulan tasarı, başarı umudu olmadan, King’in ölümünden sadece birkaç gün sonra sunuldu. Sendika lideri Cleaveland Robinson, 1969’da King’in dul eşiyle katıldığı bir mitingte, “Kongre’nin bunu geçireceğini umduğumuzu sanmayın” dedi. “Bundan sonra, o gün, bizlerin, Amerika’daki siyahilerin çalışmayacağını söylüyoruz, hepsi bu.”

Kongre, kavga dövüş de olsa tasarıyı geçirecekti. 1983’de Ronald Reagan istemeye istemeye Martin Luther King Günü’nü yasalaştırdığında King’in komünist sempatizan olup olmadığı soruldu. Reagan FBI’ın dinleme teyplerinin nihayet ortaya çıkmasına atıfta bulumarak, “Otuz beş yıl içinde öğreniriz, değil mi?” dedi.

Ülkenin King’i kabul etmesi, yasal ayrımcılığın sona ermesi gerektiği –  kitle yürüyüşleri, sivil itaatsizlik ve halk aktivizmi ile kazanılan – nihai mutabakatıyla sağlandı. King’in “Bir Hayalim Var” konuşmasının taslağını yazan Clarance Jones, “Amerika müptela, ırk ayrımına bağlı işlevsiz bir uyuşturucu bağımlısı ya da alkolik gibiydi” diyor. “Başka tedaviler denemiş ve başarısız olmuştu. Sonra çok aşamalı – iyileşme, pasif direniş, sivil itaatsizlik ve entegrasyon – programıyla Martin Luther King geldi ve Amerika’yı alenen vicdanıyla yüzleşmeye zorladı. Ve bu iyileşme programı, Amerika’nın tarihin en büyük politik değişimini benimsemesini sağladı.”

Beyaz Amerikalılar, King’e duydukları antipatinin geçtiğini ve bunun boşuna olduğunun farkına vardıklarında; o, ona hayran olmalarının kendi çıkarlarına olduğu bir dünya yaratmıştı. Onu kabullendiler, çünkü kısacası başka seçenekleri yoktu.

Geriye kalan tek soru, King’in hangi versiyonunun onurlandırılması gerektiğiydi. Onu yoksullara yardım için daha büyük hükümet müdahelesi isteyen  ya da 1967’de Riverside Kilisesi’nde yaptığı gibi Birleşik Devletler’i “bugün dünyadaki şiddetin en büyük tedarikçisi” yaftalayan bir lider olarak hatırlamak, doğruluk adına gelecek nesilleri gözden çıkarmaktır. Bu şeylerin savunuculuğunu yaptı. Ama bu sorunlar özellikle de savaş ve ekonomik kriz döneminde canlı, bölücü ve acil olmayı sürdürür. King’i bu sorunlarla ilişkilendirmek onu tartışmanın dışında bırakmaz, hayatta olduğu kadar ölümünde de tartışmalı bırakarak içine çeker.

Oysa onu yasal ayrımcılığa karşı ikna edici biçimde ve zor kullanarak konuşan bir adam olarak hatırlamak, onu ilkeli tavrı kriz anında ülkeyi kurtaran uyumlu bir figür olarak sunar.

King’in uzun süreli arkadaşı, Riverside Kilisesi konuşmasının taslağını hazırlayan Vincent Harding, “O konuşma, son derece ve kasten yanlış anlaşılır,” diyor. “En az araştırma, en az değişiklik, en az iş gerektiren kısımlar alınır. Ülkemiz, King ile birlikte çalışmanın en kolay yolunu seçti. Çok güçlü bir şeyin ona bağlandığının ve onun da o güçlü şeye bağlandığının farkındalar. Ama onun daha o zaman tartışmaya açtığı türden konuları ele almaya gerçekten hazır değiller.”

Ülke, bunun yerine, “Bir Hayalim Var”ın yalnızca King’in mirasını baltalamakla kalmayıp konuşmanın kendisi hakkında da doğru olmayan bir hikaye anlatan bir versiyonunu anımsamayı seçti. King, söylevinde yüzyıllardır devam eden  ikinci sınıf vatandaşlığın sonuçları ile yüzleşmek için hem yasal çözümün sınırlarına hem de ekonomik ıslah ihtiyacına açıkça değinmişti.

“Bir asır sonra Zencinin yaşamı, ne yazık ki, ırk ayrımının kelepçesi ve ayrımcılığın zincirleriyle sakat bırakılmıştır,” dedi (vurgu benim). “Bir asır sonra, Zenci, engin maddi refah okyanusunun ortasında ıssız yoksulluk adasında yaşıyor.”

Mantıklı hiçbir okuma King’in vizyonunu, Jim Crow’un yürürlükten kalkmasıyla sınırlandıramaz. Anca yazılı ayrımcılığı ırkçılıkla birleştirerek ve King’in yalnızca başka yerlerde söylediklerini değil konuşmadaki bol bol aksini ortaya koyan kanıtı da gözardı ederek, Amerika’nın ırksal sorunlarına yanıtın yasayı değiştirmek olduğu iddia edilebilir.

***

Konuşmanın siyasi içeriğini değerlendirirken, ayrımcılık ile ırkçılığı birbirinden ayırmak şarttır. King’in sözcüklerinin yazılı, yasal ayrımcılığa son vermek ile olduğu ölçüde, hayal gerçekleşti. “Sadece Beyazlar” tabelaları kaldırıldı; yasalar çıkarıldı. 1979’dan beri Birmingham, Alabama’da yalnızca siyahi valiler var. Ekonomik, toplumsal ya da siyasi ilerlemenin önündeki tek engel sadece siyah olmak – ırkçılığın tarihsel mirasının aksine – idiyse, bu engel resmen ortadan kalktı.

Fakat, konuşmanın ırkçılığı sonlandırmak üzerine olduğu düşünülürse, gerçekleşmesinin yanından bile geçilmediği aynı kesinlikle söylenebilir. Siyahların işsizliği, beyazların nerdeyse iki katı; yoksulluk içinde yaşayan siyahi çocukların yüzdesi, beyazlarınkinin nerdeyse üç katı; Washington, DC’de siyahi erkeklerin ortalama ömür uzunluğu, Gazze Şeridi’ndekilerden düşük; 2001’de doğan her üç siyahi erkek çocuktan biri, ömür boyu hapse girme riski taşıyor; 2004’de suçlu oldukları için haklarından edilen siyahi erkeklerin sayısı görünürde 15. Değişikliğin oy kullanma haklarını güvence altına aldığı 1870’den daha fazla.

King’in hayal nakaratında harekete geçirdiği imgelerin çoğu, – küçük siyahi erkek ve kız çocuklar, küçük beyaz erkek ve kız çocuklarla elele (veriyor) – basit olsa da bu vaat edilen ülkeye nasıl ulaşabileceğimizin tarifi, kesik kesik ve muğlaktı. (Georgia’ya geri dönün, Lousiana’ya geri dönün…nasılsa bu durumun değişebileceğini ve değişeceğini bilerek.”) Fakat konuşma sadece ayrımcılıktan ziyade, açıkça daha geniş ırkçılık üzerineydi. İkisinin arasındaki ayrımı geçiştirerek – ya da bilfiil yanlış yorumlayarak – bu bahar Anayasa Mahkemesi’nin Oy Kullanm Hakkı Yasası’nı tahrip ettiğinde etkin bir biçimde yaptığı gibi, ırkçılığı geçmişin bir dalaleti saymak mümkündür. Ancak o zaman siyahiler ile beyazların maddi konumu arasındaki muazzam, devamlı farklılıklar süregelen kurumsal, ekonomik ve politik dışlamanın sonuçlarından ziyade bireylerin başarısızlığı olarak anlaşılabilir. Ancak o zaman konuşmanın tek satırına – King’in “tenlerinin rengiyle değil kişiliklerinin muhtevasıyla yargılanacak” yeni nesiller görme arzusunu dile getirdiği –  vurgu yapılması bir anlam ifade edebilir.

Günümüzde özellikle bu yanlış okuma, pozitif ayrımcılık tartışmalarında belirgindir. King, tarihsel eşitsizlikleri düzeltmek için iş ve üniversiteye giriş başvuruları yaparken ırk ve etnik yapıyı dikkate alma taraftarıydı. “Toplumumuzun yüzyıllardır Zencilere karşı özel bir şey yaptığını göz önüne almadan,” diye yazdı, “gelecek için bir formül yaratmak imkansız”.

Fakat bu hak, pozitif ayrımcılığa karşı ırkçılık aleyhtarı kılıf olarak King’i kullanmak için “kişiliklerinin muhteviyatı” satırına dayanmakta. Reagan, 1986’da şunları söyledi: “Her kadın ve her erkeğin başarmak için eşit fırsatlara sahip olduğu bir topluma mensubuz. Bu yüzden, kota kullanmına karşı çıkıyoruz. Renk körü bir toplum istiyoruz. Dr. King’in sözleriyle, insanları “derilerinin rengiyle değil, kişiliklerinin muhteviyatıyla yargılayan” bir toplum”.

Bu tür çarpıtmalar, “Bir Hayalim Var”ı tartışırken Harding gibilerin ve siyahi entelijensiyanın önemli bir bölümünün seslendirdiği duygu ikilemini açıklıyor. Ağızlarını kenetleyen konuşmanın kendisi değil, King’in asimile edilme ve mesajının yozlaştırılma biçimi. King’in Amerika’nın daha iyi günlere yılmaz ve kaçınılmaz ilerlemesini öven vatansever bir maskota yüceltilmesinin acısı sık sık tezahür ediyor.

***

Dolayısıyla, King’in konuşmasının anlamını yüceltme konusunda azımsanmayacak oranda anlaşmazlık mevcut. Ne gariptir ki, ırksal bereberlik konusu ele alındığında, bu farklılıklar en çok ırk açısından dile getiriliyor.

2011 Ağustos’unda yapılan bir kamuoyu anketinde, King anıtının açıldığı ay, siyahların büyük çoğunluğu hem hükümetin “siyahların ve diğer azınlık gruplarının sosyal ve ekonomik konumlarını geliştirmeye çalışma”da önemli rol oynadığını hem de “siyahlara karşı ayrımcılığın azaltılması için yeni yurttaş hakları yasaları gerektiğine” inandıklarını söylediler. Beyazlar için bu rakamlar sırasıyla, yüzde 19 ve yüzde 15 idi. Buna karşılık, siyahların sadece yüzde 29’una karşılık, beyazların yarısından fazlası kendi yaşamları boyunca siyahlar için yurttaşlık haklarının “oldukça geliştiğine” inanıyorlardı. Beyazlar Obama’nın politikalarının “siyahi halka yardım etmek için yardım teşvik etmede… çok ileri gittiğine” siyahlardan neredeyse altı kat fazla inanırken, siyahlar yeterince ileri gitmediğine inanan siyahların sayısı beyazların iki katıydı. Diğer anketler, Amerika’nın ırksal eşitliği sağladığını düşünen beyazların sayısı siyahların dört katı olduğunu gösteriyor. Kısacası, George Zimmerman’ın beraatine ırk açısından kutuplaşmış tepkiler ortaya konurken, siyah ve beyaz Amerikalıların başından geçen tecrübeler birbirinden çok farklı. Ayrımın yasal olarak uygulanması yasaklansa da, fiili tecrübesi hala yaygın. Geniş çapta tanınan coğrafi sınırların ırkları ayırdığı ABD şehirlerinden birine yapılacak bir gezi, bunu doğrulayacaktır. Siyahların ve beyazların aynı sorunları görmesi daha az olası, temel nedenler konusunda anlaşamamarı daha çok olasıdır, bir çözüm yolunda uzlaşmaları ise olası değildir.

“’Derilerinin rengi’ ve ‘kişiliklerinin muhteviyatı” ile ilgili o tek satıra bu kadar dikkat kesilenlere soruyorum,” diyor Harding, “okullarımızın ve müşterek tasarruflarımızın yeniden ayrılması ile birlikte, merak ediyorum, hayata beraberce dahil olmaya istekli olmadığınız takdirde o kişilerin kişiliğinin muhteviyatını nasıl anlayacaksınız?”

Siyah ve beyaz Amerikalıların görüşlerinin örtüştüğü sadece tek bir soru var, o da King’in hayalinin gerçekleştiğine inanıp inanmadıkları. Son yedi yıldır belli başlı anketörler tarafından bu soru ne zaman sorulsa, siyahlar ile beyazlar arasındaki fark yüzde 10’un üzerine nadiren çıkmış. King’in hatırlattığı sorunların çözüldüğüne inanmakta uzlaşıyor, ama bu sorunların ne olduğunda uzlaşamıyorlarsa, kaçınılmaz sonuç, siyahların ve beyazların aynı konuşmayı dinlerken bile çok farklı şeyler işittikleridir.

***

King dirilecek olsaydı, Amerika’daki cezaevlerine, işsizlik kuyruklarına, aşevlerine ya da şehirde yoksulların gittiği okullara bakar ve uğruna ömrünü harcadığı hayalin gerçekleştiğini düşünürdü demek saçma olur. Bu eşitsizliklerin ister kötü seçimler yapan bireylerden isterse de kurumsal ayrımcılıktan kaynaklandığına inanın, böyle bir dünyanın King’in yaratmaya baş koyduğu dünyaya benzediğini iddia etmek absürd olurdu.

Bu manzaranın, Beyaz Saray’daki siyah adamın varlığıyla çok değiştiği de iddia edilemez. Obama’nın seçilmesinin, King’in mirasıyla bağlantılı olduğu iddiasında doğruluk payı vardır. Obama’nın da sık sık dile getirdiği gibi, yeni nesil siyahi politikacıların gelmesini sağlayan koşulları yaratan yurttaşlık hareketi olmadan seçilmesi mümkün olmazdı. Fakat, yurttaşlık hakları hareketinin amacı, herkes için eşitlikti, birilerini yüceltmek değil.

Siyahi bir başkan seçmenin sembolik değeri, elbette, sorgulanamaz. Fakat, sonuç olarak Afrikalı-Amerikalılar’ın Obama kaybetseydi daha kötü bir durumda olabilecekken, maddi olarak şimdi de daha iyi bir durumda da olmadıkları ve Obama’nın başkanlığında artan siyahlar ile beyazlar arasındaki ekonomik uçurum hala gerçekliğini koruyor. Amerika’nın ilk siyahi başkanının yükselişi, siyahi Amerikalıların yaşam standartlarındaki düşüşe denk geldi. Aklı başında kişiler, Obama’nın sorumluluğunu bir dereceye kadar inkar edebilirler. Ama gerçek, yadsınamaz.

Sembollerin önemi yabana atılmamalıdır, ama gerçekle de karıştırılmamalıdırlar. Yeterli temsil edilmeyen insanların liderlik pozisyonlarındaki varlığı, ancak bu yetersiz temsil ediliş şartlarını yaratan engellere meydan okuyorsa, önemli ölçüde anlamlıdır. Aksini iddia etmek, eşit fırsatları, sistemin farklı göstermelik fırsatlarla takas edilmesi demektir; bu sayede, sistem farklı görünür, ama işlevi aynıdır.

Son tahlilde, King’in rüyasının gerçekleşip gerçekleşmediğini sormak, hem genel politikasını hem de konuşmasının kendine has uzun soluklu hedefini, yanlış anlamaktır. King, yalnızca sınırlı bir gündemin peşinden giden türden bir aktivist değildi. King’in genel hattıyla bütün konuşması, özelde de hayal bölümü ütopiktir. Kendisini bir karabasanın ortasında bulan King, tarihi yanlışların düzeltildiği ve iyinin galip geldiği daha iyi bir dünyanın hayalini kurdu. Bu yüzden, konuşmanın benim için anlamı ve büyük ve bu yüzden, baştan sona, zamanın sınavından geçtiğine inanıyorum.

***

İdealizmin alaya alındığı ve “realizm”in ölçüsüz piyasa güçlerinin ve askeri saldırının “kaçınılmazlığı” için bir bahane haline geldiği Thatcher’li yıllarda İngiltere’de büyüdüm. Bu ajandaya karşı gelmek, sağda olduğu kadar solda da, mantıksız ve gerçek dışı sayılıyordu. Realizmin, hayalcilere ayıracak zamanı yoktur.

Doğru, sadece hayallerle yaşayamayız. Ama ütopik fikirlerin yokluğu, bizi net bir ideolojik ve ahlaki merkezden yoksun bırakır ve bu yüzden, siyasetin özgürleştirici potansiyelinden mahrum bırakıldığı ve her durumda uygun olana indirgendiği bir boşlukla karşı karşıya kalırız.

King, 1963 yazında karar sürecindeki yurttaşlık hakları tasarısı ve beyazların gergin olmasıyla birlikte, seslenişini hemen elde edilebilir ve pragmatik olanla sınırlandırabilirdi. On maddden oluşan bir plan açıklayabilir, kanunların daha sıkı olmasını talep edebilir ya da Kuzey’de yeni sivil itaatsizlik gösterileri düzenlenmesini gerekli görebilirdi. Mümkün ve pragmatik olanın ne tatmin edici ne de süürdürülebilir olduğu bir zamanda kendisini mümkün olanın çağrısına indirgeyebilirdi.

Bunun yerine, kendini tribüne attı. Tasvir ettiği dünyayı inşa etmenin boşuna bir çaba mı yoksa sadece zorlu bir görev mi olduğunu bilmeden, siyaset çölünde sesinin bir gün onu etkileme gücü olanlar tarafından duyulacağını ümit ederek haykırdı. Böyle yaparak, yakın gelecekte olası görünmeyenin de gerekli, mücadeleye ve söz etmeye değer olabileceğine inanmanın saflık olmadığını gösterdi. King’in hayalinin temelini oluşturan idealizm, modern haklarımızın üzerine inşa edildiği kaya ve pragmatik parazitlerin beslendiği ettir. Daha iyi bir dünyanın hayalini kuran olmasaydı, uyanmamızın ne anlamı olurdu?

Gary Younge, The Nation, 14 Ağustoıs 2013

Çeviren: Özde Çakmak – Yeşil Gazete

(Yeşil Gazete)

Ünlü yazar Alberto Manguel Ankara’da

Çankaya Belediyesi’nin dünya edebiyatçıları, siyasileri, düşünürleri ve bilim adamlarını Ankaralılarla buluşturmayı hedeflediği ve mart ayında başlayan Özgür Sesler Söyleşileri, ‘Hayali Yerler Sözlüğü’ ve otuzdan fazla dile çevrilerek dünya ölçütünde en çok satanlar arasında yer alan ‘Okumanın Tarihi’kitapları ile tanınan, çok dilli çevirmen, antoloji yazarı ve editör olarak ün yapmış Alberto Manguel’le devam edecek.

Çağdaş Sanatlar Merkezi, mart ayında “Vitrindeki Kaplan” ve Aşil’in Nişanlısı” kitapları ile tanınan Yunan edebiyatçı Alki Zei ile başlayan Özgür Sesler Söyleşileri, haziranda Pakistan asıllı Britanyalı yazar, edebiyatçı ve siyaset bilimci Tarık Ali’yi konuk etmişti. Alberto Manguel ise 6 Eylül 2013 tarihinde Ankaralılarla bir araya gelecek.

ALBERTO MANGUEL KİMDİR?

1948 yılında Arjantinli bir anne ve babanın çocuğu Buenos Aires’te doğdu. Çocukluğunu babasının diplomatik görevi nedeniyle İsrail’de geçirdi. Çek bakıcısından İngilizce ve Almanca öğrenen Manguel, ana dili İspanyolca’yı 1955’te Arjantin’e döndükten sonra öğrendi.

Fransa, İtalya ve İngiltere gibi değişik ülkelerde hayatını geçiren yazar, 1988’de Kanada vatandaşı oldu. 1992’de ‘Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi’ adlı romanı McKitterick Ödülü’nü kazandı. Aynı şekilde, Resimleri Okumak: Aşk ve Nefretin Tarihi adlı eseri de Kanada’da kurmaca-dışı dalında Genel Vali Ödülüne layık görüldü.

Kimileri ‘sıcak’ sever – Pelin Cengiz

Küresel ısınmanın olumsuz etkilerini giderek tüm ülkelerin hissedeceği, öte yandan kıtlık ve kuraklığın yanı sıra, deniz seviyesinde yükselme, seller, kasırgalar, orman yangınları gibi aşırı iklim olayları sonucu yaşanan felaketlerden dünyanın en yoksul kesimlerinin daha fazla zarar göreceği artık tartışmasız herkesin malumu. Küresel ısınmanın baş sorumlusu seragazı emisyonlarının azaltılması için pek çok kuruluşun bilimsel çalışması mevcut, hükümetlerden de bu alanda ortak bir tavır almaları bekleniyor. Ancak, gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler kalkınma, büyüme ya da artan enerji ihtiyacı gibi çeşitli bahanelerle seragazı emisyonlarını düşürmeye yönelik radikal önlemler alınmasına yanaşmıyor.

Bu kısırdöngü devam ederken, iklim değişikliği dünya ticaretini de farklı açılardan etkiliyor. Mesela, geçen ay, küresel ısınma nedeniyle Kuzey Kutbu bölgesindeki buzullarda görülen erimenin, bölgedeki ticari gemi trafiğinin rekor oranda yükselmesine neden olduğu açıklanmıştı. Kuzey Kutbu Denizi, buzlarla kaplı olması nedeniyle gemilerin geçişi için uygun bir rota değildi, fakat artık küresel ısınmanın da etkisiyle eriyen buzullar, bu bölgenin popülaritesini epey arttırmış durumda. Financial Times’ta yayımlanan bir makalede, 2030’da Asya ve Avrupa arasındaki ticaretin dörtte birinin bu hat üzerinden yapılacağının tahmin edildiği belirtilmişti.

Özellikle, Çin’in bu denizlerde seyahat edebilecek gemiler inşa ederek, normalde Süveyş Kanalı’nı kullanarak ulaştığı Avrupa’ya artık Kuzey’den gitmeyi planladığı kaydediliyor. Nitekim yol daha kısa! Çin devletine ait COSCO Group’un (China Ocean Shipping Company) 8 Ağustos’ta Çin’in kuzeydoğusundaki Dalian’dan ayrılan gemisinin Bering Boğazı’ndan geçerek 11 Eylül’de Hollanda’nın Rotterdam şehrine varması planlanıyor. Süveyş Kanalı ve Akdeniz üzerinden 48 günde tamamlanan yolculuk böylece 35 günde tamamlanmış olacak.

Yine bu yolu canlı bir ticaret güzergâhı hâline getirmek isteyenlerden biri de Rusya. Rusya’nın kontrolündeki NSR (The North Sea Region) yönetimi, bu yaz 393 gemiye Sibirya’nın kuzeyini kullanarak geçme izni verildiğini açıkladı. Geçen yıl bu suları kullanan gemi sayısı 46 iken 2010’da bu sayı sadece dörtmüş. Bu rota genelde temmuzda açılıp kasımın sonunda suların buzullaşması ile kapanıyor.

Yine WSJ’da yayımlanan bir makalede, nakliyat sektörüyle ilgili verileri derleyen Lloyd’s List şirketinin, 2021’de Kuzey Kutbu aracılığı ile 15 milyon ton yük taşınacağı tahmininde bulunduğu yazılmıştı. Yine de bu rakamın şu an 17 bin geminin 900 milyon ton yük taşıdığı Süveyş Kanalı’ndaki hacmin yanında çok ufak kaldığı ifade ediliyor.

Bu gelişme iklim değişikliğinin “faydalı bir yanı” olarak değerlendirilse de, bu bakış açısı dünyanın içinde bulunduğu tehdidin doğru algılanamadığını göstermesi açısından önemli. Hâl böyle olunca, dünyayı en fazla kirletenlerin bırakın küresel ısınmadan şikâyet etmesini ya da önlem almasını memnuniyetlerini gizlemeyecek kadar fütursuz olduğuna şahitlik ediyoruz. Buzulların erimesinden yeni bir ticari avantaj elde etme niyetindeki ülkelerin dünyayı en çok kirletenler olması da şaşırtıcı değil. Dünyaya en fazla seragazı salan ülkelerin başında Çin geliyor, Rusya ise dördüncü.

Bu gelişmeler artık “küresel ısınmanın önüne nasıl geçeriz” sorusunun anlamını yitirmiş olabileceğine işaret ediyor. Zira, küresel ısınmanın memnun ettiği ülkeler ve firmalar varken, en fakirlerin ve küresel ısınmadan en az sorumlu olanların en fazla etkilenecekler sınıfında olması işleri güçleştiriyor. Bundan sonra belki de sormamız gereken soruyu, “küresel ısınmadan fayda sağlayacak kesimlerle nasıl mücadele ederiz” şeklinde güncellememiz daha gerçekçi olacak. Ancak, bu melanetten kimseye hayır gelmez.

Pelin Cengiz – Taraf

Suriye: Kimyasal silahlar Türkiye’de üretildi

Suriye rejimi, silahlı grupların Batılı ülkeleri müdahaleye çekmek için “Türkiye’de üretilen” kimyasal silahları kullandığını iddia etti.

Ria Novosti’nin haberine göre Suriye’nin BM nezdindeki daimi temsilcisi Başar El Caferi, “Silahlı gruplar Suriye’ye karşı bir askeri müdahale ve saldırıyı provoke etmek için kimyasal silahlar kullandı” dedi.

Caferi’ye göre Türkiye ve birçok Batılı ülkenin desteklediği “terörist gruplar”, Türkiye topraklarında kimyasal silah üretimine yönelik bir laboratuvar kurdu. Temsilci, kimyasal silah üretimi için gerekli maddelerin ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar tarafından sağlandığını savundu.

CAS, Fenerbahçe’nin cezasını onayladı

CAS, Fenerbahçe’ye verilen 2 yıl men cezasını onadı. UEFA, sarı-lacıvertli takımın bu yıl UEFA Avrupa Ligi’ne katılıp katılamayacağına yarın karar verecek.

Fenerbahçe Kulübü’nün, UEFA Disiplin Kurulu’nun verdiği Avrupa kupalarından iki yıl men cezasıyla ilgili, Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi’ne (CAS) yaptığı başvurunun kararı açıklandı. CAS, Fenerbahçe’nin 2 yıl olarak belirlenen cezasını onadı.

CAS’ın yaptığı açıklamada, “Bugün Fenerbahçe’nin ve Metalist Kharkiv’i men etme kararlarını reddetti. İki davanında aciliyeti nedeniyle kısa sürede bu karar verildi. Fenerbahçe’nin UEFA ile ilgili davasında da Fenerbahçe UEFA tarafından 2 yıl şike nedeniyle Avrupa’dan men edilmişti” denildi.

Kura çekimine katılmayacak

Fenerbahçe, Cuma günü yapılacak olan kura çekimine katılamayacak. Ayrıca Fenerbahçe bu sezon sonunda Avrupa kupalarına katılma hakkı kazanırsa yine önümüzdeki yıl Avrupa kupalarında yer alamayacak.

CAS, detaylı açıklamayı ise yarın kararı Fenerbahçe Spor Kulübü’ne bildirdikten sonra yine kendi sitesinden duyuracak.

Ceza ne zaman başlayacak?

Fenerbahçe’ye verilen 2 yıl men kararı sonrası UEFA, yarın acil olarak toplanacağını resmi internet sitesinden duyurdu. CAS’ın avrupa kupalarından men ettiği Fenerbahçe’nin cezasını bu yıldan itibaren mi, yoksa gelecek yıldan başlamak üzere 2014-2015, 2015-2016 sezonlarında mı çekeceği UEFA’nın yarınki acil olarak yapacağı toplantıda ele alınacak

Fenerbahçe, CAS’ın kararını KAP’A Bildirdi

Fenerbahçe Kulübü’nün, UEFA Disiplin Kurulu’nun verdiği Avrupa kupalarından iki yıl men cezasıyla ilgili, Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi’ne (CAS) yaptığı başvuru için karar verildi. CAS iki yıllık men cezasını onadı. Bu karar Fenerbahçe AŞ tarafından KAP’a şöyle duyuruldu:

“UEFA Tahkim Kurulu’nun Fenerbahçe Spor Kulübü aleyhine vermiş olduğu 2 yıl Avrupa kupalarından men cezası ile ilgili kararın iptaline ilişkin Kulübümüz tarafından yapılan başvuru, CAS Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi’nin 28.08.13 tarihli kararı ile reddedilmiş ve UEFA Tahkim Kurulu’nun 10 Temmuz 2013 tarihli kararının onandığı tarafımıza bildirilmiştir”

Bursaspor harekete geçti

Fenerbahçe’nin CAS kararı ile Avrupa kupalarından men edilmesinin ardından Bursaspor harekete geçti. Yeşil beyazlılar, UEFA’ya başvurarak sarı lacivertlilerin yerine UEFA Avrupa Ligi grup maçlarına katılma hakkı istedi. Bu talebi ve kararı UEFA yarın yapacağı olağanüstü toplantıda verecek.

 

Yargı-Sen Başkanı’ndan ‘Türklüğe hakaret’ maddesinin iptali için dava

Ömer Faruk Eminağaoğlu 301. maddenin 2. fıkrası ve soruşturmayı bakan iznine bağlayan 4. fıkrasının iptali için AYM’ye dava açtı.

Orduya ve bayrağa hakaretle suçlanan er hakkında başlatılan soruşturma, düşünceye özgürlük talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşındı. Zamanında Hrant Dink’e “Türklüğe hakaret”ten ceza verilmesine de karşı çıkan Çankırı Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi Ömer Faruk Eminağaoğlu, TCK’nın “bayrağa hakaret”le ilgili 300/1 fıkrasıyla “devletin ordusunu-polisini aşağılama” suçuyla ilgili 301. maddenin 2. fıkrası ve soruşturmayı bakan iznine bağlayan 4. fıkrasının iptali için AYM’ye dava açtı. Dava dilekçesinde, bayrağa ve orduya hakareti düzenleyen maddelerin, devleti polis devleti niteliğine büründürüp onu koruduğu, dolayısıyla hukuk devletine ve uluslararası sözleşmeler ile anayasanın düşünce-ifade özgürlüğü maddelerine aykırı olduğu savunuldu.

Bakanları bölen dava

Taraf gazetesinden Adnan Keskin‘in haberine göre, söz konusu dava süreci, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın, 2010 yılında “bayrağı, böyle askerliği, böyle vatanı sinkaf edeyim…” gibi sözler söylediği ileri sürülen piyade er Selim Öztürk hakkında hem orduya hem bayrağa hakaret suçlarından başlattığı soruşturmanın sonunda geldi.

Askerî savcı, er hakkında ‘TC devleti askeri teşkilatını alenen aşağılamak suçu’ndan TCK 301/2-4. maddesi üzerine soruşturma yapabilmek için dönemin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’den izin istedi. Bakanın izin vermesi üzerine er Öztürk hakkında dava açıldı.

Ancak, Öztürk’ün askerliğinin sona ermesi üzerine dava, sivil mahkeme olarak Çankırı Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Hâkim Eminağaoğlu da, TCK 301 için yeniden soruşturma izni talebinde bulundu. Ancak Adalet Bakanı Sadullah Ergin, önceki Bakanın aksine bu izni vermedi.

301’i bitirin

Aynı hükümetin iki bakanından farklı tutum gelmesi üzerine Hâkim Eminağaoğlu, dosyaya konu ceza maddelerini AYM’ye taşıma kararı aldı.

Eminağaoğlu, 301. maddenin orduyu aşağılamakla ilgili 2. fıkrasını; bu suçun soruşturulmasını Adalet Bakanı’nın iznine bağlayan 4. fıkrasının ve bayrağa ve egemenlik alametlerine hakaretle ilgili TCK 300/1. fıkrasının iptali istemiyle AYM’ye başvurdu. Dava dilekçesinde, söz konusu maddelerin Anayasa’nın 2, 10, 11, 13, 14/2, 25, 26, 90/son maddelerine de aykırı olduğu belirtildi.

Ceza anti-demokratik

Eminağaoğlu dilekçesinde, sözkonusu maddelerin anayasaya aykırılığı konusunda şunları vurguladı: “Maddenin (TCK 300) ilk fıkrasında, bayrak yanında, bayrak özelliğinde olan ve egemenlik alameti olarak kullanılan her türlü işaretin de madde kapsamına sokulması, Anayasa’nın 2.maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesiyle açıkça çatışmaktadır. Çünkü bir hukuk devletinde, düzenleme yapılırken belirsizlik yaratılmamalı, düzenlemeler açık bir içerikte olmalıdır.

İfade özgürlüğü

Anayasa’da düşünce ve ifade özgürlüğü düzenlenmiş olup, düşünce özgürlüğü sınırlanamaz. İfade özgürlüğünün kapsamı ve hangi koşullarda nasıl sınırlanacağı ise, Anayasanın 26.maddesinde ortaya konulmuştur. TCY’nın 300/1 nci maddesi, içeriğindeki belirsizlik, orantısızlık ve ölçüsüzlük nedeniyle, bu maddelere demokratik toplum gereklerine uygun olmayan biçimde aykırılık yaratmakta, hakkın özüne dokunulmaktadır.

TCY’nın 301/2 nci maddesinin varlığı hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Hukukun üstünlüğüne yönelik gelişen değerler gözetildiğinde, artık bir hukuk devletinde suç siyasetinin gereği de olsa bu nitelikte bir suçun varlığı kabul edilemez. Aksi durum, hukuk devletinin yerine polis devletinin mi söz konusu olduğu tartışmalarını ortadan kaldırmaz.”

Orduya özel koruma olmaz

Dilekçede, “Bir hukuk devletinde, bir polis devletini andırırcasına, devletin diğer kurumları için doğal olarak ayrı bir madde düşünülmezken, emniyet veya askeri teşkilat için özel bir madde öngörerek onları farklı bir koruma kalkanı içine alarak suç ihdas etmek, demokratik toplum düzenine, anayasa ile amaçlanan özgürlükçü bir sistemin varlığına aykırıdır. Bu yolla konulan suç nedeniyle yaratılan sınırlama ise, hiç bir biçimde ölçülü olarak değerlendirilemez” dendi.

‘Dink kararını unutmayın’

Eminağaoğlu dilekçesinde “izin yetkisine sahip olan irade, bu yetki, ne amaçla getirilmiş olursa olsun, bu yetkiyi sadece kendi bakışına, kendi siyasal, kişisel veya diğer beklentilerine göre kullanmıştır” diyerek Hrant Dink davasının bunun en somut örneği olduğunu belirtti: “Lozan ile azınlık kimliği kapsamında korunan gayrimüslim Hrant Dink hakkında, eleştiri ve ifade özgürlüğü kapsamındaki yazıları nedeniyle soruşturma izin vermemek, dolayısıyla Lozan’la yapılandırılan üst kimlik olan ulus kimliği korumak, kişinin de hedef olmamasını sağlamak olması gerekirken, hem Lozan’a, hem üst kimlik tanımına ve hem de bu sözleri sarfeden Hrant Dink’e, maddede izinle güdülen amaç çerçevesinde bile yaklaşılamamıştır.

TCY’nın 301/4.maddesinde öngörülen izin yetkisi, bu örnekten de anlaşılacağı üzere, kullanılmaması gereken yerlerde kullanılmış, kullanılması gereken yerlerde ise kullanılamamıştır. Bu durum yargı bağımsızlığına ve adil yargılamaya aykırı sonuçlar doğurmaya olanaklı olduğu için, hukuka aykırılıklar yaratmaktadır.”

Dolardan yeni tarihi rekor

Dolar/TL TCMB açıklamaları ve Suriye kaygılarıyla 2,07’ye, sepet 2,4174’e kadar yükselerek yeni tarihi zirvelerini test etti.

Dolar/TL TCMB Başkanı Erdem Başçı’nın dünkü açıklamaları ve Suriye’ye müdahale kaygılarıyla uluslararası piyasalarda 2,07 ile yeni tarihi zirvesini gördü.

Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı, piyasanın TCMB’den faiz artışı beklentisine girmemesi gerektiğini, TL’deki değer kaybını döviz tarafında yapacakları müdahaleler ile durduracaklarını belirterek; dolar/TL kurunun yıl sonunda 1,92’ye gerilemesinin sürpriz olmaması gerektiğini söyledi.

Dün güne 2 TL’nin hemen üzerinden başlayan dolar/TL Başçı’nın faiz artışı yapılmayacağı yönündeki kararlı açıklamaları ve Suriye gerginliğinin artık bir askeri müdahaley dönüşebileceği endişeleriyle 2.0372’ye kadar yükselmişti.

Dün Türkiye piyasaları kapanışı itibarıyla 2.38’e kadar yükselen sepet bazında TL ise bu sabah 2.4174’e kadar yükseldi.

Kur ve sepet bu sabah düşük hacimde tarihi seviyelerini test ettikten sonra TSİ 08.20’de zirve seviyelerinden sınırlı geriledi.

Bu saat itibarıyla dolar/TL 2.0585, sepet bazında TL ise 2.4057 seviyesinde işlem gördü.

Suriye Ulusal Koalisyonu ile İstanbul’da düzenlenen toplantıya katılan kaynaklar, Batılı güçlerin Suriye’ye müdahalenin birkaç gün içerisinde gerçekleşebileceğini Suriye muhalefetine ilettiklerini söylediler.

 

 


Hamilelikte ne kadar kahve ve şarap?

ABD’de Chicago Üniversitesi’nde ekonomi dersleri veren Dr. Emily Oster, kendi deneyiminden yola çıkarak hamilelilkte yapılması ve yapılmaması gerekenlere ilişkin tavsiyelerini “Expecting Better” adlı bir kitapta topladı.

Kitapta, kahveden şaraba ve peynir tüketimine Oster’in kendi çıkarımları yer alıyor.

Oster, “Hamile olduğumu öğrenince canım kahve çekti. Her sabah kalkınca kahve içerim. Sonra birden bire ‘kahve içmeme izin var mı’ diye düşündüm” diyor.

Emily Oster hemen internete girmiş ve farklı farklı bilgilerle karşılaşmış. Kitapların da aynı konuda farklı şeyler söylediğini, ve doktorunun kitaplarla her zaman aynı görüşte olmadığını görmüş.

Bazı yazarlar, hamile kadınların kahveden tamamıyla uzak durması gerektiğini söylüyor. Bazıları ise 2 fincandan fazla içilmemesini öğütlüyor. Bazıları çizgiyi üçte çekiyor.

Oster, “Altı diyen kitaplar okudum. Bunun bir cevabı olmalı diye düşündüm. Cevap ne sıfır ne de altı.” diyor.

İstatistik bilgisini kullanarak tıbbi literatürü tarayan Oster, “İki fincan iyidir” sonucuna varmış:

“İlk başta çok kötü hissettim, hamileliğimin ikinci ve üçüncü aylık dönemlerinde günde üç kahve içmeye başladım. Daha fazlası – altı, sekiz fincan kahve riskli olabilir.”

Oster, kanıtların farklılık gösterdiği durumlarda kadınların bilgilere bakarak kendi durumlarına göre karar verebileceğini söylüyor.

Şarap tüketimi

Emily Oster alkol tüketiminde de kendi sonucuna varmış. İngiltere’deki Ulusal Sağlık Sistemi gibi bazı sağlık otoriteleri hamilelikte alkolden uzak durulmasını öğütlüyor.

Oster hamileliğinin ilk üç ayında toplam 3 bardak şarap içmiş.

Sonraki dönemlerde ise haftada 3 ya da dört kez yardım bardağa çıkarmış.

Aşırı alkol tüketmenin çok tehlikeli olduğunu vurgulayan Oster, sonra ulaştığı bilgilerin ilk üç ayda haftada bir iki kadeh, sonraki dönemlerde de günde bir kadehe kadar şarabın sakıncası olmadığına işaret ettiğini belirtiyor.

 

Mehdi Zana sessiz sedasız Diyarbakır’a geldi

Eski Diyarbakır Belediye Başkanı Mehdi Zana (74) kimseler duymadan İsveç’ten Diyarbakır’a geldi.

Sosyalist Kürt aydını, siyasetçi ve eski Diyarbakır Belediye Başkanı Mehdi Zana (74), kimseye haber vermeden, yedi yıldır yaşadığı İsveç’ten Diyarbakır’a geldi.

Hürriyet gazetesinden Gülden Aydın’ın haberine göre doğup büyüdüğü, siyaset yaptığı ve uğruna 16 yıl hapis yattığı memleketinde, geldiğini kimse bilmiyor henüz. BDP yöneticileri, Belediye Başkanı Osman Baydemir, hatta kardeşleri bile.

Mehdi Zana süreç hakkında konuşmayı ‘erken’ buluyor.

Fehim Caculi: “Demokrasi bir kazanımlar sürecidir”

Fehim Caculi

Suriye’de iç savaş, Mısır’da darbe ve katliamlar, Barış sürecinde tıkanma ihtimali, yeni Anayasa yapmak için bir türlü uzlaşamayan siyasi partiler ve hepsinin üzerine de yaklaşmakta olduğu iddia edilen ekonomik kriz… Bütün bunlar Gezi süreciyle birlikte daha da otoriterleşen AKP iktidarının 11. yılında meydana geliyor. Ve önümüzdeki iki yılda 3, belki de 4 kez sandığa gideceğiz.

Bugünlerde siyaset konuşmak öngörü (ve bazen de falcılık) gerektiriyor. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin kurucularından ve Parti Meclisi üyesi olan Fehim Caculi‘nin 40 yıla yaklaşan siyaset tecrübesinin yanı sıra, uzun yıllar meslek olarak sürdürdüğü dış ticaret ve işletme deneyimi de var. Siyaseti, ekonomiyi ve dış politikayı birlikte ve yakından takip eden Fehim Caculi’yle bu karmaşık süreç hakkındaki düşünce ve öngörülerini konuştuk.

Not: Bu röportajı Suriye’ye bir askeri müdahale ihtimalinin güncel bir mesele haline gelmesinden önce yaptığımız için bu sıcak gündemi konuşma şansımız olmadı.

– Türkiye’de siyaset yoğun bir 2 yıla giriyor. Önümüzdeki Mart ayında yerel seçimler, ardından cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimler var. Arada bir de anayasa referandumu olma ihtimali var. Bu süreçte partiler ve belki de bloklar arasında yaşanacak iktidar mücadelesini etkileyecek çok önemli küresel ve bölgesel gelişmeler yaşanıyor. Tam da bu sırada Türkiye ekonomisinde özellikle ABD Merkez Bankası’nın aldığı ve alması beklenen kararların ve uluslararası piyasalarda yaşanan gelişmelerin etkilediği sorunlar, en son geçen Perşembe günü doların 2 liraya çıkması ile birlikte iyice görünür hale geldi. Öncelikle yaşanan ekonomik gelişmeleri nasıl özetlememiz ve önümüzdeki süreci nasıl etkileyeceğini beklememiz gerektiğini sorabilir miyim?

Bugüne bakabilmemiz için önce Türkiye’nin ekonomisinin nasıl bir yapı üzerinde yaşam savaşı verdiğine bir bakmamız gerekir. Ülke ekonomisinin temel dengeleri yapısal olarak belli dengesizlikler üretmektedir. Tasarruf açığı en belirgin sorunlarımızdan biridir. Tasarruf açığı, tasarruf-yatırım dengesini bozmaktadır. Açığı kapatmanın yolu olarak sermaye akımlarının ülkeye girişine serbestlik kazandıran önlemler 30 yıllık bir zaman diliminde  alınmıştır, alınmaktadır. Yatırımların ve tasarruf açığının finansmanı yabancı sermaye (sıcak para) girişi vasıtasıyla sağlanmaktaydı. Ancak 80’lerden itibaren küresel ekonomiye ve dolayısıyla küresel rekabet pazarına eklemlenmeye çalışan ekonomimiz küresel krizlere de açık, krizlerden doğrudan etkilenen şartların içine girmiştir. Dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen bir iktisadi krizden etkilenmemek ancak dönemsel geçici önlemler ile mümkün olmuş, ekonominin yapısal sorunlarının kökten çözümüne (kısa Kemal Derviş dönemi hariç) kimse teşebbüs etmemiştir.

Tasarruf-yatırım dengesine ilaveten, bütçe dengesi de ülke riskini arttıran bir diğer önemli dengesizlik alanındır. Ülke ekonomisi genelde ithalata dayalıdır. Sermaye ithaldir, yatırım malları ithaldir, ara malları ithaldir, ham madde ithaldir, enerji ithaldir… Ya da her birinin önemli bir kısmı ithaldir. İthalat demek döviz ihtiyacı demektir. Döviz ihtiyacı büyük ölçüde ya ihracat dövizleri, ya turizm gelirleri ya da dış krediler ile karşılanır. Bunun yanında yüksek istihdamlı devlet bürokrasisi, askeri harcamalar, kayıt dışı ekonomi, servet sahibi sınıfın birikimlerini yurt dışında tutma arzusu kamu maliyesine olumsuz etki eden faktörlerin başında gelmektedir.

Bir diğer dengesizlik de ithalat-ihracat ilişkisinden kaynaklanan dış ticaret dengesizliğidir. İthalata dayalı bir üretim sisteminde, ne kadar ihracatı artırıcı önlemler alsanız da, daha fazla ihracat yapabilmeniz için daha fazla ithalat yapmanız gerekeceğinden ve buna bir de nüfusun önemli bir kesiminin üretmeden tüketen toplumsal alışkanlığını (lüks tüketim) ilave edersek, söz konusu dengesizliğin ne boyutlara tırmanabileceğini tahmin etmemiz zor olmayacaktır.

En son döviz açığı-cari açık dengesizliğine baktığımızda, esasında büyük bir yumağı oluşturan ipliklerin nasıl birbirine girip düğüm olduğunu ve birbirini tetikleyerek yumağın açılmasını önleyen  unsurlar olduğunu görürüz. Küresel kriz nedeniyle fiyatların dibe vurduğu dönemlerde özelleştirmelere başlayan Türkiye’de 30 sene içinde neredeyse satılmadık mal bırakmadık. Bir mirasyedi olmuştuk, satıp satıp yiyorduk. Yetişmezse dış borç alıp yine yiyorduk. Bugüne başkalarının tasarruflarını kullanarak geldik. Esas itibariyle  yukarıda saydığım dört temel dengesizlik alanı, ekonominin yapısal sorunlarının bel kemiğini oluşturmaktadır.

– Dünyada neler oluyor?

FED (Amerikan Merkez Bankası), 2008 krizinden itibaren genişletici bir ekonomi politikası uygulama kararı aldı. Krizle mücadele yöntemi olarak para arzını artırdı, faizleri düşürdü. Bu uygulama uzun bir müddet uluslararası kapitalist sistemde ferahlama yarattı. Dolayısıyla biz de – 2008 öncesi Derviş önlemlerine ilave olarak –  bu ferahlamadan önemli bir pay aldık. Ancak bu durum sürdürülebilir bir durum değildi. G-20’lerin gelinen durumu senkronize etmeleri gerekirken beceremediler ve FED kendi başına karar alarak bu duruma müdahale etme kararı aldı. Ne yaptı? Para arzını kıstı, faizleri yükseltti. Küresel dolaşan sermaye bu önlemler neticesinde anayurduna dönecek gibi görünüyor, hatta dönmeye başladı bile diyebiliriz. Nereden anlıyoruz bunu? Küresel sermaye –sıcak para– nereye geliyor? Nereye yatırım yapıyor? Ya gittiği ülkenin borsasına ya da Hazine bonosuna. Nereden çıkıyor? Borsadan ve hazine bonosundan. Çıkarken nasıl çıkıyor? Borsaya ve bonoya getirdiği dövizi bozuyor ve Türk Lirası ile giriyor, borsa ve bonodan çıkarken de Türk lirası ile çıkıyor, sınırları geçerken de dövize dönüp öyle çıkıyor. Yani içerde dövize olağanüstü bir talep başlıyor. Talep artınca kurlar yükseliyor. Olumsuzluk ilk önce dövize yansıyor. İçerde Merkez Bankası önlem olarak rezervlerin azalması pahasına döviz arzını artırıyor.  Rezervlerimiz azaldıkça, sıcak para çıkışı hızlandıkça, kurlar yükseldikçe ihracata olumlu yansır ama, yukarıda da ifade ettiğim gibi Türkiye’nin ihracatı büyük ölçüde ithalata bağımlı olduğu için cari açığı artırıyor.

Toplam ithalatın yaklaşın dörtte biri, yani 60 milyar doları enerji ithalatının finansmanına ayrılmaktadır. Küresel ısınmaya, iklim değişiklerine ve doğanın katliamına neden olan geleneksel enerji kaynaklarına sarf edilen kaynaklar rüzgâr, güneş gibi yenilenebilir ve sürdürülebilir enerji yatırımlarına kaydırılırsa yine iktisadi alanda önemli tasarruf elde edilir ve cari açığın artması önlenebilir.

– Peki önümüzdeki günlerde neler olabilir?

Cari açığın daha artması risk primini artırır. Zira cari açığı finanse edememe hali beraberinde ülke riskini de artırır. Yabancı para gelmek için sadece faize bakmaz, esas itibariyle ülke riskine bakar, risk düzeyine bakar. Parasının geri dönüşüm kabiliyetine bakar. Risk beklentisi olan ülkelere gitmez. Tasarruf açığı olan ülkelerde istikrar ve düşük ülke riski önemlidir.

Merkez Bankası-Hükümet ne yapabilir? Dövizin çıkmasını önlemek için daha cazip faiz oranlarını açıklaması gerekir. Yani net olarak faizlerini uluslararası rekabet piyasasındaki ortalamanın üstüne çıkartması, artırması lazım. Merkez Bankası artırmıyor, ama piyasa artırıyor. Günümüzde dünya böyle bir şey. Sen ne kadar karar alırsan al, piyasanın iç işleyişi kendi işliyor. Bu sefer MB geçtiğimiz günlerde borçlanma faizinin üst sınırını yükseltmek zorunda kaldı. Faizler yükselince fiyatlar artacaktır, enflasyon yükselecektir, büyüme düşecektir. Yeni yatırımlar duracak, istihdam düşecek ve işsizlik artacaktır.

Tasarruf ve cari açığın kapatılması yönünde atılması gereken en önemli adımlardan biri ekonominin yaklaşık yarısının kayıt dışı olduğu ülkemizde söz konusu kayıtdışılığı ortadan kaldırmak olmalıdır. Türkiye’nin kadim sorunlarından olan kayıt dışını önleyici tedbirler (vergi reformu gibi) alınırsa kamu maliyesini rahatlatacak önemli bir finansal girdi sağlanmış olur.

Diğer bir konu da 40.000’den fazla insanımızın kaybına neden olan 30 yıllık kirli iç savaşın sona ermesi. Kirli savaşın ülkeye maliyeti, resmi açıklamalara göre 300 milyar doları geçmiş. Barış ve çözüm sürecinin başarıya ulaşması yıllık 10 milyar dolar gibi bir miktarın insanların refahına kaynak olarak ayrılmasına neden olabilir.

Bir diğer husus, servet sahibi sınıfın yurt dışında tuttukları birikimleri… Türklerin yurt dışında tuttukları döviz miktarı devletin verilerine göre 170 milyar dolar civarında, Avrupalı banka yöneticilerinin ifadelerine göre bunun 2 misli, yani 300 milyar dolar civarı. Yarım yüzyıldan fazla bir süredir sermaye birikimi sağlamak amacıyla acımasızca sömürülen halkın yarattığı artı değerler sermaye olarak yeniden ekonomiye gireceğine servet sınıfı yaratılmasına kaynak teşkil etmiştir. Yurtdışında tutulan söz konusu miktarın hiç olmazsa bir kısmının yurt ekonomisine sokulmasını sağlayan şartların oluşması için bazı tedbirlerin alınması da olumlu etki yapabilir.

Ayrıca bilindiği gibi toplam ithalatın yaklaşın dörtte biri, yani 60 milyar doları enerji ithalatının finansmanına ayrılmaktadır. Küresel ısınmaya, iklim değişiklerine ve doğanın katliamına neden olan geleneksel enerji kaynaklarına sarf edilen kaynaklar rüzgâr, güneş gibi yenilenebilir ve sürdürülebilir enerji yatırımlarına kaydırılırsa yine iktisadi alanda önemli tasarruf elde edilir ve cari açığın artması önlenebilir.

– Peki mevcut durumda bu tür yapısal kararlar alınabilir mi?

Ülke insanımız 90 yıllık cumhuriyetin yaratmış olduğu bildiğimiz tarihsel nedenler ile bir kez daha bugünkü şartlara örgütsüz yakalandı. Kayıkçı kavgasına düşmüş siyaset gündemin uzağında kalmıştır. Merkez Bankası’nın, hükümetin alacağı önlemlerin palyatif düzeyde kalacak, ekonominin yapısal sorunlarına çözüm üretmekten uzak, günü kurtaran kararlar olacağı inancındayım. Ürettiği gayri safi milli hasıla 1 trilyon dolara yaklaşmış, dış ticaret hacmi yarım trilyon dolara yaklaşmış bir ülkenin küresel ekonomide ve siyasette otobüsün arka koltuğunda oturma hakkı yoktur. Oyun kurucu olma yönünde alternatif radikal politikalar üretmek zorundadır.

Türkiye eğer sadece terminal ülke olmayı kabul etseydi zaten konuya bu kadar dahil olmazdı kanaatindeyim. Yani sadece topraklarından geçecek boru hattı için küresel güçler tarafından ödenecek kira bedeline razı olsaydı, onu tatmin etseydi bir sorun olmayacaktı. Bence Türkiye bu noktada daha fazlasını istedi ve musluğun başında diğer oyuncular ile ortak olmak, beraber olmak istedi.

Peki, Suriye’deki iç savaş ve Mısır’daki darbe Türkiye siyasetini ne ölçüde belirleyebilir? Türkiye son yıllarda örneği görülmemiş bir şekilde Orta Doğu’daki çalkantıların içinde bir aktör olarak yer alıyor. İktidar ve muhalefet partilerinin karşı cephelerde yer aldığı görünen bu bloklaşma başta yerel seçimler olmak üzere iç siyaseti nasıl etkileyebilir?

Orta Doğu’da siyaset esas itibariyle iki ana eksende yapılır. Bir tarafta ABD ve AB ekseni, diğer tarafta da Rusya, İran ve Çin ekseni. Tabii kaba hatları ile böyle… Çin bu denklemde içinde görünmese de, daha çok Kara Afrikası ile ilgilense de ikinci blokta yer almaktadır. Birinci bloğun kaptan köşkü Katar. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail de bu bloğun içindeki oyuncular. Türkiye, esas itibari ile de AK Parti, bu blok içinde oyuncu olmayı tercih etmiştir. Bölgede siyaset yapmak isteyen ülkelerin siyasetlerini bunların dışında bağımsız bir hatta kurgulamaları zor gözükmektedir. Belki de imkansızdır.

Ana tema bölgedeki enerji kaynaklarıdır. Bu kaynakların bir 60-70 yıl daha Batı’nın ihtiyacını karşılayacak olması konunun önemini gösterir. Sorun ise  bunun yönetimi ve yöntemidir. Senaryonun başında Türkiye’ye “terminal ülke” rolü biçilmişti. Yani çevre ve ekoloji sorunlarına duyarlı her siyasetin, yaşamakta olduğumuz en büyük evrensel sorun olan küresel ısınmanın,  iklim değişikliğinin en önemli sebeplerinden olan fosil yakıtların kullanımına karşı çıkmasına rağmen küresel güçlerin yaşam tarzlarının devamı için elzem gördüğü petrol ve doğal gazın üretimini ve dağıtımını kendi kontrolleri altında tutmak istemeleri bu politikaların özünü teşkil etmektedir.

Türkiye eğer sadece terminal ülke olmayı kabul etseydi zaten konuya bu kadar dahil olmazdı kanaatindeyim. Yani sadece topraklarından geçecek boru hattı için küresel güçler tarafından ödenecek kira bedeline razı olsaydı, onu tatmin etseydi bir sorun olmayacaktı. Bence Türkiye bu noktada daha fazlasını istedi ve musluğun başında diğer oyuncular ile ortak olmak, beraber olmak istedi. Bunun neticesinde de ABD-AB hattında kurgulanan politikalara entegre olmanın yanında onlardan bağımsız özerk politikalar üretmeye çalıştı. Uyumlu olduğu zaman problem yoktu, ancak küresel güçlerden azade politik girişimlerde bulunduğunda sıkıntılar doğdu.

ABD, İsrail ve AB , AK Parti’nin radikal siyasal islam ile kurduğu bu ilişkiden son derece rahatsız oldu. Son dönemde ABD-AB-İsrail ekseninde yaşanan sıkıntıların odağında radikal islamla AK Parti’nin kurduğu yakın ilişki yer almaktadır.

– Suriye iç savaşındaki tercihi ve aktif tutumu buradan mı doğdu?

Açayım… Özellikle Türkiye’nin Kürdistan federe bölgesinde bulunan kaynakları Kürt Yönetimi ile birlikte yönetme isteği ABD’de ve karşı bloğun önemli oyuncularından İran, Suriye ve Irak yönetimlerinde önemli rahatsızlıklara neden oldu. AK Parti’nin muhafazakâr, dini politik kimliği, geleneği, Orta Doğu’daki Sünni İslam partiler ve gruplar ile işbirliği içine girmesine neden oldu. Gerek saydığım 3 ülkede, Suriye’de ÖSO, Irak’ta Sünni blok, gerekse de Filistin’de Hamas ve Mısır’da İhvan gibi örgütler ile Katar ve Suudi Krallığı rejimleri ile birlikte ortak davranmaya başladı. Ülkenin dış politikasını da uluslararası dengeleri gözeten bir yerden değil bölgedeki müttefiklerinin çıkarlarının kesiştiği bir yerden okumaya ve uygulamaya başladı. Bu başlı başına diplomaside girift sorunlar yaratılmasına ve bölgesel komşularımızla dostane ilişkiler geliştirmemiz gerekirken onlarla çatışır hale gelmemize neden oldu. ABD, İsrail ve AB , AK Parti’nin radikal siyasal islam ile kurduğu bu ilişkiden son derece rahatsız oldu. Son dönemde ABD-AB-İsrail ekseninde yaşanan sıkıntıların odağında radikal islamla AK Parti’nin kurduğu yakın ilişki yer almaktadır.

Muhalefet partilerinden “ana” olanı da mevcut durum karşısında refleks olarak ülkede yaratmış oldukları kutuplaşmayı dış politikaya da taşıyarak sorunların daha karmaşık hale gelmesine yardımcı olmaktadır. Toplumda  yarattıkları algı, Ak Parti’nin politikalarının alternatifinin sanki karşı blok politikalarına uyumlu davranıldığı takdirde yaratılabileceği yönünde gelişmektedir. Örneğin CHP bu sene içinde en önemli dış gezisini Çin’den başlatmış, büyük bir heyetle üst düzey temaslarda bulunmuştur. Geçen sene yine CHP kadın kollarının önderliğinde aralarında ADD, Çağdaş Kadınlar Derneği, İşçi Partisi gibi kurumların temsicilerinin yer aldığı bir heyet Şam’a bir ziyarette bulunmuş, bu sene başında ise aralarında Şafak Pavey’in de bulunduğu 4 CHP’li milletvekilinden oluşan bir heyet Şam’da Başer Esad’ı ziyaret etmiştir. Bildiğiniz üzere geçen hafta da Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında bir heyet Erbil’i yok sayarak Bağdat’a bir ziyarette bulunmuştur.

Tüm bu taşları yan yana getirmek CHP’nin bölgede hangi Blok’un politikalarına yatkın olduğu yönünde bir algı oluşturmamıza yardım eder. Halbuki CHP hayatın gerçeklerinden o kadar uzak bir parti ki, Orta Doğu’da 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ve sömürge devletinin kurumlarını miras alan askeri ulus-devlet Irak artık yok. Geriye gelmesi de zor. Suriye için de durumun aynı olduğunun farkında değil. Hala eski devlet refleksleriyle hareket ediyor.

Ülkemizin demokrasi, özgürlük güçleri barış, adalet, ekoloji ve eşitlik bağlamında önümüzdeki dönemde siyasi aktör olmak istiyorlarsa sözlerinin bir ağırlığı olmalı. Dolayısıyla kendi gerçeklerini inkar eden bir yerden politika üretmemeye özen göstermeliler. Topluma böyle bir politik hattın da var olduğunu işaret etmeliler, umut vermeliler.

– Bu tablodan Kürt politikaları nasıl etkileniyor?

BDP’nin, dolayısıyla Kürtlerin genel anlamda bölgedeki çıkarları belli denge politikaları üzerinde yükselmekte, gayet akılcı bir bölgesel ve uluslararası diplomasi yürüterek hiçbir şekilde iki ana bloğu kendine düşman yapmadan ilerlemektedir. Bölgedeki Kürt politikaları Suriye’deki iktidar boşluğu sebebiyle orayla geliştirdikleri ilişkilerde ciddi sorunlar olabilir. Ancak Irak’ta merkezi hükümet ile imzaladıkları sözleşmelere ve Irak anayasasına uygun hareket etmektedirler. Türkiye’ye baktığımızda ise gerek Barzani ve Talabani, gerekse de Kürt siyasi hareketi, devlet ve hükümet ile akılcı ilişkiler içine girmiş bulunmaktadır. Çok büyük trafik kazaları olmadığı takdirde çözüm süreci kapsamında orta vadede bu ilişkilerin daha olumlu, sistematik ve kurumsal bir bütünlük arz edecek kanaatindeyim. Türkiye devleti ve hükümeti tercihini yapmış; mezhep savaşlarına batmış merkezi Irak ve Suriye devletlerinden yana değil, ekonomik  ve sosyal olarak Türkiye Cumhuriyeti ile senkronize olmuş, onunla işbirliği içine girmiş, kendine bağlı, Şii ittifakından uzakta laik bir Kürdistan’dan yana tavır almıştır.

AK Parti’nin Mısır ve Suriye’de aleni taraf olması, CHP’nin buna karşı cephe alması ve karşı blokta gözüküyor algısı yaratması aralarında bir işbirliğinin olamayacağını göstermektedir. MHP’nin ise bu tabloda daha çok CHP’ye benzer politikalar geliştireceğini ve CHP ile örtülü ya da örtüsüz bir işbirliğine gireceğini tahmin ediyorum. BDP’nin bu kargaşada rahat olduğunu, hedeflediği yerlerde tek  başına yerel yönetim seçimlerini kazanacağını düşünüyorum. Batıda ise HDP adı altında mı girerler, BDP adı altında mı girerler bilemem (zira hala bu konuda tartışmalar sürüyor), bazı ilçelerde seçim kazanabileceklerini, bazı yerlerde (özellikle ana kentlerde) ise alacakları pozisyonun niteliğini ve sonuçlarını hep beraber göreceğiz. Ülkemizin demokrasi, özgürlük güçleri barış, adalet, ekoloji ve eşitlik bağlamında önümüzdeki dönemde siyasi aktör olmak istiyorlarsa sözlerinin bir ağırlığı olmalı. Dolayısıyla kendi gerçeklerini inkar eden bir yerden politika üretmemeye özen göstermeliler. Topluma böyle bir politik hattın da var olduğunu işaret etmeliler, umut vermeliler. Topluma, onu kıskaca alan çıkmazdan çıkartacak yerel ve uluslararası sorunlar için politik  çözümler  sunmalılar.

Anayasanın dört başlangıç maddesine sahip çıkmak 12 Eylül generallerinin iradesini sahiplenmek demektir. Bunu topluma iyi anlatmak gerekir. Demokrasi güçlerinin tıkaç görevi gören partiler ile bu konuda işbirliği yapabilmelerinin mümkün olmadığı kanaatindeyim.

– TBMM’deki anayasa uzlaşma komisyonu çalışmaları da tekrar hız kazandı. Burada yaşanacak bir uzlaşma ya da uzlaşamama hali yerel seçimlere dönük olası koalisyonları etkileyecek mi sizce? Bunu hem genelde, hem de BDP ve solun ortak adaylık zemini açısından soruyorum.

Evet, tekrar hız kazandı. Zira AK Parti’yi destekleyen sermaye grubu uluslararası rekabet piyasasından pay alabilmek için ülkede istikrar istiyor. Niçin? Çünkü yeterli sermaye birikimi yok. Yabancı sermayeye muhtaç. Yabancı sermaye de istikrar olmadan gelmiyor. İç savaş yaşayan, her an askeri darbe ihtimali olan bir ülkeye yabancı sermaye gelmek istemiyor. Cumhuriyet sermayesinin içinden filizlenip palazlanmış olan söz konusu sermaye grubu istikrarın olabilmesi için bazı ön şartların yerine gelmesi gerektiğinin bilincindeler. Nedir onlar? Demokratikleşme ve doğru maliye politikası. Eski askeri vesayet rejiminin kendilerini rahatsız eden bölümünün yok edilmesi ile başladılar işe, şimdi anayasanın yeniden yazılması noktasına geldiler. Bugün gelinen noktada CHP ile MHP’nin tıkaç görevi görmelerinin yanında AK Parti’nin tabanında ve yönetiminde bir kesimin de karşı çıkması sebebiyle bizim istediğimiz anlamda bir yeni anayasa muhtemelen yazılamayacak.

Ancak iş buraya gelmişken, her kesim kendi meşrebi, kapasitesi ve dünya görüşü çerçevesinde eski anayasada hatırı sayılır bazı maddelerde uzlaşma sağladılar, şu sıralar çalışmalar hala devam ediyor. Fakat biliyoruz ki, anayasanın dibacesinde (başlangıç ilkelerinde) bir ilerleme sağlanamadı. Değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddelere dokunulamıyor. Nedir bunlar? Örneğin Devletin dili Türkçedir maddesi. Devlet canlı bir organizma mıdır ki dili olsun? Devletin dili olmaz, resmi dili olur. Diğeri devletin milleti olmaz milletin devleti olur. Bir diğeri ise milliyetçilik kötü bir şeydir. Başına devletin kurucusunun ismini getirirseniz iyi bir şey olmaz. Sonra hem dibacede devletin tanımına demokratik, hukuk devleti diyorsun, hem siyaseti Atatürk milliyetçiliği ile sınırlıyor, kısıtlıyorsun. Bütün partiler Atatürk milliyetçisi olacaksa demokrasiye ne gerek var?

Önce dibacedeki bu ucubeleri değiştirmeliler, sonra demokrasiden bahsetmeliler. Dolayısıyla demokrasiden yana olan partiler için anayasanın başlangıç ilkelerinde  yapılacak değişiklikler maksimalist bir talep değil aksine demokrasinin temel taleplerinin başında gelir. Anayasanın dört başlangıç maddesine sahip çıkmak 12 Eylül generallerinin iradesini sahiplenmek demektir. Bunu topluma iyi anlatmak gerekir. Demokrasi güçlerinin tıkaç görevi gören partiler ile bu konuda işbirliği yapabilmelerinin mümkün olmadığı kanaatindeyim. “Başkanlık” konusunda Ak Parti geri adım atarsa belki süreçte bir esneme olabilir.

– Meclis’teki partiler nasıl seçim stratejileri izleyebilirler?

Seçimler bağlamında muhalefet partilerinden BDP’nin daha çok resmin bütününü düşünerek adım atacağını bekliyorum. CHP’nin ise bütün hayali ve düşüncesi hâlâ eski silah arkadaşlarını, yeni kadrolarını da bu yönde kullanarak kurtarmak, eski statükoyu, rejimi güncelleştirmek, sanki değişiyorlarmış gibi yaparak davranmak. Ancak son tahlilde kurucu felsefenin devamından yana olduklarından, kutuplaşmanın önlenmesi yönünde bir adım atacaklarını düşünmüyorum. CHP’nin demokratikleşme yönünde gönlünün olmadığından ise adım gibi eminim. Demokratikleşmeyi gerçek bir demokratikleşme olmaması için, yani bir aldatmaca olarak isteyeceklerdir ve içeriğini de böyle biçimlendireceklerdir.

MHP için fazla bir şey söylemeye gerek olduğunu düşünmüyorum. CHP ile birlikte ülkenin önünde tıkaç vazifesi görmeye devam edeceklerdir.

AK Parti, temsil ettiği sermaye sınıfının istekleri kadar bir demokratikleşmeden yanadır. Bizim beklentilerimiz düzeyinde bir demokratikleşme gerçekleştirmeseler de, kısmi rahatlama yaratacak girişimlerde bulunacaklardır. Bu noktada MHP’den ümit yoktur. BDP akılcı politikalarla oluru istemektedir. CHP akılcı davranıp siyaset arenasında gelecekte yer almak istiyorsa devreye girip AK Parti üzerinde ileriye dönük baskı yapmalıdır. BDP ile asgari müştereklerde anlaşabilirse laik kesimde yeni bir girişim başlatılabilir. Ancak ben bunun uzak bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. CHP sahip olduğu ulusal oy tabanını kaybetmek istemeyecektir. Geçen seçimde olduğu gibi MHP ve İP ile örtülü bir işbirliğine gireceğini düşünüyorum. Geleneksel solu temsil eden siyasi partilerin bir kısmı da bu işbirliğine sempati ile bakabilir, hatta örtülü desteğe katılabilir. BDP ve AK Parti arasında çözüm süreci bağlamında önemli bir yol kazası olduğu takdirde “AK Parti’yi cezalandırma” çerçevesinde BDP’nin de batıdaki ana kent belediyelerinde, özellikle İstanbul Büyükşehir seçimindeki pozisyonunda belli güncellemeler yapabileceğini, bazı ilçelerde ise kendi başına (HDP olarak da olabilir) gireceğini düşünüyorum.

Yerel seçimlere dönük bir etkileme olursa bu kapsamda olur diye düşünüyorum.

Unutulmamalıdır ki demokrasi bir kazanımlar sürecidir, atılan her olumlu adım bir kazançtır. Hayatta hadi artık demokratikleştik diye bir şey yoktur. Her dönem kendi toplumsal ilişkileri çerçevesinde kendi özgül koşullarını yaratır. Devlet-toplum-siyaset bu koşullara göre şekillenir. Kurumlar da kendini yeni döneme göre yeniden tarif ederler ve konumlandırırlar.

– 2014 yerel seçimleri  bir kez daha genel, hatta küresel politik zeminde gerçekleşecek gibi görünüyor. Sizce yerel seçimlerde ağırlık verilmesi gereken politik tartışma ne olmalı? Özerklik veya yerinden yönetim üzerinden yürüyecek ve Türkiye’nin idari yapısını reforme etmeyi ve demokratikleşmeyi öngörecek bir yerel seçim kampanyası sizce mümkün mü, başarı şansı var mı?

Sorunuzu mevcut Türkiye koşullarında fazla iddialı buldum. Düşünce doğrudur, meşrudur, talep elzemdir ama gerçekleşmesi bugünkü politik iklimde zordur. Toplumun hazmetme kapasitesi zaman içinde genişleyebilir. Bölünme paranoyası içindeki bir toplumun bunu hemen sindirmesi kolay olmayacaktır. Öncelikle adem-i merkeziyet ilkesinin yeni anayasaya girmemesi halinde (her ne kadar Kılıçdaroğlu bir zamanlar “biz de Avrupa Yerel Yönetimler Şartname’sine Türkiye’nin koyduğu şerh’in kaldırılmasından yanayız dese de”),  mevcut bazı yasa maddeleri marifetiyle “yerinden yönetim” ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ilkeleri hayata geçemeyecek, pratiğe yansımayacaktır. Yerinden Yönetim, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve özerklik konusunda bir ilerleme kaydedebileceklerini zannetmiyorum. Aksine cansiperane bir şekilde karşı çıkacaktırlar. Dolayısıyla BDP’nin olası bir CHP işbirliğinde bu talebi görüşebilecek bir ortam bulabilmesini dahi bir şans olarak kabul ederim. Ana dilde eğitim Türkiye’yi böler diyen bir başkanının olduğu CHP’nin bu konuda esneyebileceği yönünde bir umut taşımıyorum.

O zaman geriye AK Parti ve BDP ve/veya HDP kalıyor. AK Parti’nin bu talebi de kendi anlayışı çerçevesinde ele alacağını, taban ve yönetimindeki muhafazakar ve milliyetçi kesimin ağırlığını düşündüğümüzde onları rahatsız edecek böyle bir girişimden uzak duracağını zannediyorum. Olsa olsa yerel yönetimlerde belli reformlara gidebilir, ancak eyalet, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ya da özerklik gibi talepleri kapsayan adem-i merkeziyet ilkesinin anayasaya girmesini kabul edeceğini zannetmiyorum. Ederse sürpriz olur, ülke yararınadır. Tabii burada adem-i merkeziyet ilkesinin sadece eyalet, yerinden yönetim ya da özerklik kavramlarını içerdiği düşünülmemeli, aksine yerel yönetimlerin güçlendirilmesi meselesinin toplumun demokratikleşmesi yolunda nefes alma kanallarının açılmasına önemli katkılar sağlayacağını da düşünmek gerekir.

O zaman BDP ya da HDP veya diğer emek, özgürlük, ekoloji ve demokrasi güçlerinin oluşturacağı bir bloğun meseleyi kendi uhdelerine alıp sahaya çıkmaları gerekecektir. Üçüncü hat dediğim cumhuriyetin kurucu felsefesini savunanlarla (Kemalistler, ulusalcılar), muhafazakar-milliyetçi bloktan uzak,  bağımsız bir yoldan yürüyenlerle birlikte ülkenin demokratikleşmesinde önemli katkı sağlayacak bir kampanyayı örgütlemek gerekecektir. Muradım odur ki, böyle bir kampanyayı mevcut 3 parti ile (AK Parti, CHP ve MHP ) ile yapmak mümkün değildir.

Halkların kendi sesini duyuracak, kendi örgütlenmesi ile özerklik, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve yerinden yönetim üzerinden yürüyecek, ülkenin idari yapısını reforme edecek, karar alma süreçlerinde katılım mekanizmalarını, modellerini geliştirecek, demokratikleşmeyi öngörecek bir seçim kampanyasını harekete geçirmek mümkündür. Ancak böyle bir seçim kampanyasının başarı şansı vardır, halkların yalnızlık duygusuna çare olunabilir, onlara umut olunur. AK Parti ve CHP’den herhangi birisinin bir bölümünü  bu yönde harekete geçirmek kısmen de olsa yanlarına çekebilmek demokrasi güçlerinin kazanımı olacaktır. Unutulmamalıdır ki demokrasi bir kazanımlar sürecidir, atılan her olumlu adım bir kazançtır. Hayatta hadi artık demokratikleştik diye bir şey yoktur. Her dönem kendi toplumsal ilişkileri çerçevesinde kendi özgül koşullarını yaratır. Devlet-toplum-siyaset bu koşullara göre şekillenir. Kurumlar da kendini yeni döneme göre yeniden tarif ederler ve konumlandırırlar.

Ancak Gezi zihniyeti ne zaman diğer mağduriyet alanları  ile hemhal olur, mağduriyetler arası bir hiyerarşiyi aynı Gezi’deki gibi reddeder, o zaman kimlikler üstü politika yapmanın koşulları yaratılmış olur. Her kesim kendi kimliğinin mağduriyeti içinden politika yapmaktan vazgeçerse, “Gezi” zihniyeti politik aktör olarak siyaset sahnesinde yerini alır.

– Gezi direnişinin önümüzdeki sürece etkisinin çok büyük olacağı yorumları yapılıyor. Buna katılıyor musunuz? Gezi, bir demokratik protesto hareketi olmanın ötesine geçip Türkiye’deki politik dengeleri sarsacak bir etki yaratabilir mi?

Devlet ile siyaset, siyaset ile toplum ve toplum ile devlet ilişkileri ülkelerin ne kadar demokratik, özgür ve adil olduklarının göstergesidir. Tabi ki o toplumun ne kadar eşitlikçi, barışçı, çevreci ve ekolojik değerlere uyumlu, doğa haklarını koruyan bir toplum olduğu da ilk üç ilişki biçimi ve düzeyi ile ilişkilidir. Siyasi kararlar toplumun değerleri ile evrensel değerler süzgecinden geçirilerek diğer değerler ile hemhal edilerek alınırlar. Merkezi yönetimler de yerel yönetimler de, siyasi kararlarını alırken bu ilişkiler bütününe sadık kalmadan hareket ederlerse top bir yerde patlar ve mekanizma işlemez hale gelir. Kolektif akılcılığı ve denetimi devre dışı bırakıp, keyfiliği devreye sokarsan hukuk zemin kaybeder ve güçlünün baskı aracı haline dönüşür.

Halbuki esas olan özgürlük ile hukuk arasındaki ilişkidir. Özgürlük ve özgür düşünce bir toplumun can damarıdır. Siyasi kararlardan bireysel kararlara   kadar özgür düşünce var oluşun temelini oluşturur. Birbirini dinlemek ötekini anlamak değer vermek demektir. Tartışmadan her iki taraf da birbirinden bir şey öğreniyorsa, birbirini etkileyebiliyorsa, buradan bir zenginlik yaratılabiliyorsa, hele bu eşitlikçi ve özgürlükçü kurallar çerçevesinde bir mutabakata varılabiliyorsa demokrasiden beslenen ve demokrasiyi besleyen bir kazanım elde edilmiş demektir. Demokratikleşmeye katkı yapar.

Bence “Gezi”, bir politik liderin toplum mühendisliğine soyunarak aynı kendinden evvelkilerin tek tip toplum yaratma yönünde çabalarına benzer bir şekilde tepeden inme yaşamı şekillendirmeye çalışması neticesinde toplumun diğer kesimi tarafından şiddetle protesto edilmesidir. Bu yönde alınan önleyici tasarruflar, stres birikimi yaratan düzenlemeler, baskılar neticesinde  patlama noktasına gelen toplumun en duyarlı kesimi olan gençler (ki kendilerine  o güne kadar apolitik deniyordu) çevreci bir talebe karşı merkezi otoritenin ağır müdahalesi ile bugüne kadar cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir şekilde birbirlerinin haklarına ve taleplerine saygı duyarak karşı çıktılar.

Sonunda ülkenin Cumhurbaşkanı’na “demokrasinin sadece sandık olmadığını anladık” veciz sözünü söylettiler. Her ne kadar Başbakan bugün bile Cumhurbaşkanı’nın aksine, ona karşı hâlâ bildiğim bildik, dediğim dedik dese de o söz artık tarihe geçti. Bunun anlamı neydi? Yıllardır demokrasi ve özgürlük güçlerinin savunduğu çoğulcu, katılımcı ve müzakereci demokrasi talebinin, haklılığının hayatın canlı pratiği içinde, yaşanmışlıktan kaynaklı olarak kanıtlanması… Bu öyle bir değişimin ipuçlarıydı ki, muktedirlerin 90 yıldır birbirlerine kırdırarak yönetmeye çalıştığı toplumun değişik kesimlerinin birbirlerine saygılı duygudaşlar olarak ortak akıl yaratma potansiyeline ulaşmalarını sağladı. Bugüne kadar sosyalist ateist olur, dini inançlarını yoğun yaşayanlarla ortak bir yaşam tarzı kuramaz tezini havaya astılar. Nihayetinde kandil kutlamalarından tutun, cami dayanışmasına, başörtülü kadının haklarını başı açık kadınların ortak savunmalarından tutun dini olarak kutsal günde içki içilmemesine, namazlara saygıya kadar bir dizi “ilk” yaşandı. BDP bayrağı taşıyan bir erkek, Türk bayrağı taşıyan genç kadını sorunlu alandan çıkarmaya yardım etti.

Mücadele ederken eğlenmesini bildiler, gündüz işlerine gittiler mesai saati bittikten sonra eyleme geldiler, eve gitmek vakit alacak diye bazıları alanda, bazıları hostellerde kaldı, vs… Ama arkadaşlarını alanda yalnız bırakmadılar, dayanışmaya ara vermediler…

Evet, bu bir ilkti. Ne geleneksel partilerin, sol grupların çalışma yöntemiydi, ne onların sloganlarına benziyordu sloganları, ne de tipoloji olarak onlara benziyorlardı. Profil tamamen farklıydı. Sonra parklarda forumlar dönemi başladı. Ulusalcılar ve geleneksel gruplar sürece müdahale edip etkilemek ve yönlendirmek istediler. Kâh başardılar kâh başaramadılar.

Orta ve uzun erimde bu hareket Türkiye’nin politikalarına etki edebilir. Ancak yakın vadede böyle bir şey beklemiyorum. Yine eskinin yöntemleri geçerli olacaktır.  Gençler folklorik öge olarak  partilerde yer almaya devam edeceklerdir. Zaten 12 Eylül koşullarının yarattığı hukuk sistemi tüm kanunları ile yaşamda yer alırken bu değişimin dönüşüme evrilmesi epey zaman alacaktır. Ancak Gezi zihniyeti ne zaman diğer mağduriyet alanları  ile hemhal olur, mağduriyetler arası bir hiyerarşiyi aynı Gezi’deki gibi reddeder, o zaman kimlikler üstü politika yapmanın koşulları yaratılmış olur. Her kesim kendi kimliğinin mağduriyeti içinden politika yapmaktan vazgeçerse, “Gezi” zihniyeti politik aktör olarak siyaset sahnesinde yerini alır.

Doğa haklarını koruyan, çevreye saygılı, insanı ve bireyi merkezine alan çoğulcu, katılımcı, müzakereci, uzlaşmacı ve dayanışmacı bir demokrasi kültürü eşitliğin ve özgürlüğün güvencesi olacaktır

– Yine Gezi direnişi, kent ve çevre hareketlerinin makro siyaset üzerinden belki de küçümsendiği kadar etkisiz bir bileşen olmadığını gösterdi. Üçüncü köprü, yeni havaalanı, Kanal İstanbul, nükleer ve termik santraller gibi büyük kalkınmacı projeler yine önümüzdeki seçim maratonu düzleminde hangi bağlamda ele alınmalı sizce? Bu tartışmada çevre, ekonomi veya demokrasinin hangisi ağırlık noktasını oluşturuyor?

Söze son sorunuza yanıt vererek başlamak isterim. Zira çevre, ekonomi ve demokrasi birbirinden kopartılmayacak öneme sahiptir, birbirini besleyen ve tamamlayan etkiye sahiptirler. Demokrasi mücadelesi 80’lerden itibaren başlayan neoliberal politikalara karşı geniş halk kesimlerinin kendilerini bu saldırılardan korumalarına yardımcı olacak temel mücadele sürecidir. Çevreye saldırıları ve iktisadi gelişmeleri de demokrasi mücadelesinden koparamazsınız. Dolayısıyla üreteceğiniz politikalar belli bir bütünsellik içinde ana kapitalist ülkelerin yaklaşık 400 senede biriktirdiği demokratik kazanımları baz alan ama güncel sorunlara çözümü de içeren bir yerden kurgulanmalıdır.

Örneğin Marx’ta adalet kavramı yoktur. Neden? Zira komünist toplumda bolluk olacaktı ve herkes ürettiğine göre değil ihtiyacına karşı alacaktı. Örneğin 60 birim üreteceksin ama ihtiyacın 90 birim ise, devlet sana bolluk olduğu için 90 birim verecekti. Ancak günümüzde anti-kapitalist olmak öyle fazla idealist hayallerle gerçekleşebilecek bir şey değildir. Yılların yıpranmışlığında doğa artık o kadar cömert değildir. Artık doğa kendi sınırlarını bize dikte ettiriyor. Ona göre kısıtlı imkanlarla yaşayacağız. Dünya nüfusu kontrolsüz bir şekilde çoğalıyor, ona paralel olarak yaşlı nüfus artıyor, istihdam sorunları artıyor, yaratılan artı değerler çok az sayıda insanın elinde yoğunlaşıyor ve merkezileşiyor. İlaveten doğanın talanı, yıpratılması, kaynakların idareli kullanılmasını gerektiriyor. Ekolojik kısıtlar Marx’ın döneminde yoktu. Bu sebeple mevcut duruma alternatif olarak artık kapitalist olmayan modeller geliştirmeliyiz. Örneğin ortak mülkiyet alanlarını genişletmeliyiz. Piyasanın daraltıldığı, düzenlendiği, denetlendiği ve hatta bazı alanlarda kaldırıldığı modeller geliştirmeliyiz. Metasız alanları, paranın geçmeyeceği alanları genişletmeliyiz.

Küreselleşen dünyada artık sınırların önemi yavaş yavaş yok olmakta. Bilginin, bilgiye erişimin, üretimin, iletişimin, ulaşımın, sermayenin, nitelikli iş gücünün küreselleştiği (sadece az nitelikli ve niteliksiz iş gücünün dolaşıma giremediği) bir dünyada artık iktisadi, sosyal ve siyasal sorunlar ve çözümleri de küreselleşmektedir. Büyük dönüşümün yaşandığı günümüzde yönetim ya da yönetişimin de dönüşmemesi düşünülemez. Doğa haklarını koruyan, çevreye saygılı, insanı ve bireyi merkezine alan çoğulcu, katılımcı, müzakereci, uzlaşmacı ve dayanışmacı bir demokrasi kültürü eşitliğin ve özgürlüğün güvencesi olacaktır. Bu nedenle çevre, ekonomi ve demokrasi birbirine öncelliği olmayan bir mücadelenin paydaşlarıdır. Demokrasi temelinde siyasallaşmamış bir çevre hareketinin başarı şansı yoktur. Aynı zamanda çevreye duyarsız bir siyasi hareket ya da ekonomik sistem ya da modelle de demokratikleşme mümkün olamaz.

Dolayısıyla, Üçüncü Köprü, Kanal İstanbul, yeni havaalanı, hidroelektrik santrallar, termik santrallar ya da nükleer santrallara karşı mücadele hem önümüzdeki seçimler bağlamında, hem de siyasi yaşamımız boyunca daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük, daha fazla eşitlik ve adalet mücadelemizin bir parçası olarak ele alınmalıdır.

– Teşekkür ederiz.

Röportaj: Ümit Şahin – Yeşil Gazete