Ana Sayfa Blog Sayfa 4176

Seamus Heaney, “Yeats’den sonra gelen en önemli İrlandalı şair”

Yayıncısının dün sabah yaptığı açıklamaya göre, İrlanda’nın Yeats’den sonra ilk Nobel ödüllü şairi Seamus Heaney, kısa süreli bir hastalıktan sonra, Dublin’de bir hastanede yaşamını yitirdi.

Amerikalı şair Robert Lowell tarafından “Yeats’den sonra en önemli İrlandalı şair” olarak adlandırılan Heaney, edebiyat dünyasında oldukça saygı görüyordu.

Heaney’nin kazandığı çok sayıda ödül arasında 2006’da TS Elliot Ödülü, 1995 Nobel Edebiyat Ödülü, İrlanca’dan İngilizce’ye çevirdiği Sweeney Astray çevirisiyle 1985’de aldığı PEN Çeviri Ödülü bulunmakta. Doğa aşığı olan Heaney’nin şiirleri, genellikle doğa manzaralarına ve insanın doğayla olan karşılıklı etkileşimine odaklanıyordu.

Heaney 13 Nisan 1939’da dokuz kardeşin en büyüğü olarak Kuzey İrlanda’da doğdu ve çiftlikte büyüdü. Şairliği meslek edinmeden önce öğretmenlik yaptı. 1989 ile 1994 yılları arasında Oxford’da şiir profesörüydü.

On yıl önce şairin bütün eserlerine ev sahipliği yapan Seamus Heaney Centre for Poetry Queens Üniversitesi, Belfast’te açıldı.

1966’da yayınlanan ilk kitabı Death of A Naturalist, kırsalda büyümesini yansıtıyordu. Fakat, İrlanda’nın sorunları arttıkça şiirleri de daha politik bir hal aldı.

2006’da felç geçiren Heaney, 2010’da hastalığından esinlenerek yazdığı 12. derlemesi Human Chain’i yayınladı.

Eski Saray Şairi ve Heaney’nin yakın dostu Andrew Motion Telegraph’a Heaney’nin “büyük bir şair, şiir hakkında yazan harika bir yazar ve fevkalede ince ve zeki biri” olduğunu söyledi.

İrlanda’nın Sanat Bakanı Jimmy Deenihan, büyük bir edebiyatçı ve İrlanda temsilcisi olarak  Heaney’nin yapıtlarını övdü.

Temmuz ayında memleketi güney Derry’de eylülde düzenlenecek olan On Home Ground Şiir Festivali’nde onur konuğu olacağı açıklanmıştı.

 

Haber: Özde Çakmak

(Yeşil Gazete, Guardian, Telegraph, BBC)

 

İki yazar iki kitap: Alejandro Zambra ve Hakan Tağmaç

BOL KÖPÜKLÜ KAHVE KEYFİNDE BİR KİTAP

 

“Bu ülkede yetmişlerde doğmuş tüm küçük burjuva erkekler söz birliği edip, o nisan akşamı eve gittiklerinde karılarına, “Bu hafta sonu için çocuk oyun grubu, bale, drama kursu, ne varsa unut; taklacı güvercin uçurtmaya gideceğiz,” dese ne olurdu gibi saçma bir soru aklıma gelmiş, heyecanlanmıştım.” Hakan Tağmaç’ın Pupa Yayınları etiketiyle çıkan ikinci kitabı, ‘Ne Olur Geri Dönme’ işte o taklacı güvercin aslında. Kitap bağımsız öykülerden oluşsa da, Nadir’in üniversite, askerlik, iş ve evlilik sarmalındaki hayatının romanı olarak da okunabilir. Üniversitede okurken kırılacağı sanılan bu fasit dairenin nasıl olup da, dönüp dolaşıp, bir marketin koli kafesinin önünde noktalandığının öyküsü anlatılıyor. Büyük yengiler ya da yenilgiler yaşamadıkları için, anlatılmaya değer bulunmayan, okulda, işte, markette, berberde, semt lokantasında rastlayabileceğiniz insanların öyküsü anlatılıyor. Yazarın ilk kitabı ‘Rüyası Tekrar’ leziz bir yemek gibiydi ve okuru şaşırtan, heyecanlandıran, tedirgin eden iştahlı bir dili vardı. Yerli yerine oturan sözcükleri, her bir öyküsüyle okurunu da geçmiş günlerine götürmeyi başaran usta dili ve sakin anlatımıyla ‘Ne Olur Geri Dönme’ ise güzel bir yemeğin üzerine içilen bol köpüklü bir kahve gibi. Yemeği doymak için yersiniz, kahveyi keyif için içersiniz. ‘Ne Olur Geri Dönme, edebiyatın keyfine varmak isteyenlerin seveceği bir kitap.

Ne Olur Geri Dönme – Hakan Tağmaç – Öykü – Pupa Yayınları – Eylül 2012

 

DOSTUM ALEJANDRO İLE KONUŞTUK BİRAZ…

Alejandro Zambra, 1975 doğumlu Şilili bir yazar. Eve Dönmenin Yolları’nda, doğumundan iki yıl önce gerçekleşen Pinochet askeri darbesi sonrasını bir çocuğun gözünden anlatmış. Ben doğumumdan dört yıl önce olan muhtırayı ya da beş yıl sonra darbeyi nasıl anlatırdım? Acaba Latin Amerika edebiyatını her iki coğrafya da darbelerle yoğrulduğu için mi bu kadar seviyor ve anlıyoruz? Neyse bunlar uzun bir öykü ya da yazı konusu ben şimdi bu kısacık romanı, kısa da olsa tanıtma peşindeyim.

Dört bölümden oluşan kitap birbirine paralel olarak ilerleyen iki ayrı hikâyeden oluşuyor. Bir kitap yazan ve belki de bu kitap sayesinde ayrılmak üzere olduğu karısı Eme’yi yeniden elde etmeye çalışan yazarın ve âşık olduğu Claudia üzerinden -darbe sonrasındaki dönemde sorulan soruları yıllar sonra kızın dönüşüyle cevaplanan- çocuğun hikâyesi.

Alejandro Zambra çok yalın ve basit anlatıyor, karşınızda oturmuş sohbet ediyormuşsunuz gibi akıyor roman. Her şeyi aktarma telaşına da girmiyor; bir adamın geride kalan aşkından aklında kalan parçaları hatırlaması gibi anlatıyor.

Hikâyesi, anlattıkları bir yana kitabı altını çizip dönüp dönüp okumak isteyeceğiniz sözler için bile sevmek mümkün:

“Bir keresinde kayboldum. Altı ya da yedi yaşındaydım. Aklım başka yere gitmişti, birden annemle babamı kaybettim. Korktum ama sonra yolumu buldum eve onlardan önce vardım – ümitsizlik içinde beni arıyorlardı. Ama bence o akşamüstü asıl onlar kaybolmuştu. Çünkü ben eve dönmeyi biliyordum ama onlar bilmiyordu.”

“Artık çok geçti, bozguna âşık olmuştuk, yaralarımız ganimetimizdi, tıpkı çocukken ağaçların arasında oynadıktan sonra olduğu gibi.”

“Hikâyesini acı vermiyormuş gibi anlatmayı öğrenmek. Bu, (Claudia için) büyümek demekti.”

“Kimse kimsenin adına konuşamaz. Çünkü her ne kadar bir yabancının hikâyesini anlatmak istesek de eninde sonunda hep kendi hikâyemizi anlatırız.”

Belki de önce Eve Dönmenin Yolları’nı okuduğum için yazarın ilk kitabı olan, çeşitli ödüller kazanan sinemaya da aktarılan Bonzai’yi pek sevemedim. Ama Eve Dönmenin Yolları’nda karşılıklı oturup sohbet ettiğim, dertleştiğim, acısını hissettiğim Alejandro Zambra sonsuza dek dostum benim. Siz de iyi bir dost istiyorsanız, önce Eve Dönmenin Yolları’nı öğrenin.

Alejandro Zambra, Eve Dönmenin Yolları, çev. Çiğdem Öztürk, Notos Kitap, Nisan 2013

 

Mehmet Fırat Pürselim

Alternatif Film Önerileri: Yaşam Kaynağı Kadın (La Source des Femmes)

Kendini azınlıkların ve ezilenlerin hikayesini beyazperdeye yansıtmaya adamış aykırı yönetmen Radu Mihaileanu bu kez kamerasını içine kapanık Arap toplumu ve bu topluluk içinde en çok ezilen kesim olan kadınların hikayesine çeviriyor.

 

Yaşam Kaynağı Kadın (La Source des Femmes)


Yaşamın sürdürülebilir kaynağı olan su ve doğanın günümüzde güçlü tarafından talan edildiği bu dönemde filmine Hayat Kaynağı Kadın (La Source des Femmes) ismini veren yönetmen,insanlığın kendi yaşantısını sürdürebilmesinin kaynağı olan kadının gelişmemiş bir toplumdaki yerini sorgulayarak yaşam kaynaklarının nasıl fütursuzca yok edilebildiğini, bu yok oluşun nasıl görmezden gelindiğini anlatıyor.

Hikaye kapitalizmin girip çıkmadığı bir yer kalmadığı, insanoğlunun kulak memesine buseler kondurduğu günümüzde henüz medeniyetin (!) uğramadığı, dağlar arasında dünyada olup bitenlerden uzak bir Müslüman köyündeki kadınların erkeklere karşı verdiği varolma mücadelesini anlatıyor.

Filmin ilk sahnesinde köylü kadınların sırtlarında su getirmek için sarp kayaları dik yokuşları aşarak köyün tek su kaynağından su doldurmalarına; aynı zamanda köyde ise doğum yapan bir kadının telaşına tanık oluyoruz. Bir kadının doğum yapmasına, diğerinin sırtındaki sukovalarıve karnındaki bebeği ile varolma mücadelesi vermesine tanıklık ediyoruz.

http://www.youtube.com/watch?v=yLbE2cVXtHE

Kadın Çığlığı ile biri hayata merhaba diyen, diğeri doğmadan yitip giden bir bebek…  Köyde doğan erkek çocuğun sevinci, zılgıtı… Dağda ise Kaynak suya feda edilen bir minik beden daha…

Mutluluk ve matem aynı coğrafyada kadının hikayesi… Kadın ise bazen baş aktör bazende tanık…

Bu köyde Aşk Grevi Var!

Köyün yabancı(!) gelini, tek okuma yazma bileni henüz bir basketbol takımı kadar çocuk sahibi olmamış, köyün öğretmeni ile evli olan Leyla, çevresindeki kadınların yaşadığı zulme DUR demek için harekete geçer.

Toplu bir hamam sefasında, Leyla ile köyün akil kadını Filinta,dağ yolunda anne karnında ölen bebeklerin sona ermesi için kaynaktan su getirme işini köy kahvesinde oturan erkeklerin yapması gerektiğini söyler ve kadınların bu amaca ulaşmak için“aşk grevine” başlamalarını söyler.  Aşk grevi (Erkekler Kaynaktan su getirene kadar kocalarıyla ilişkiye girmeme kararı) ilk başlarda kadınlardan destek görmese de zamanla kadınlar tarafından benimsenmeye başlar. Fakat aşk grevine destek veren kadınlar, kocalarından daha fazla şiddet görmeye başlar ve ilişkiye girmeye zorlanır.

Kapalı bir toplumu ele alıp, küresel bir sorun olan kadınların eşit haklara sahip olma mücadelesini,eleştiri oklarını esirgemeden anlatan yapım, İslamiyet’in kadın hakları ve özgürlükler konusunda yanlış yorumlandığı eleştirilerini de içerisinde barındırıyor.

Erkek egemen toplumları, kadınların hayatını zorlaştırmanın yanı sıra hayatı kolaylaştıracak müşterek işleri yapmaktan yoksun olarak göstermekten çekinmiyor.

Eski filmlerinde kolayca hatırlayacağımız üzere, güçlü ve egemen olan ideolojiye göndermeler yapmaktan geri durmayan Radu Mihaileanu bir sahnede suyu olmayan, elektriksiz köyde eşek üzerinde mobil iletişim imkanının olduğunu göstererek kapitalizme kocaman bir gönderme yapmaktan geri durmuyor.

Son olarak; sinemasal yolculuğunda Hitler zulmünden kaçmaya çalışan Yahudi bireylerin(Train de vie , Hayat Treni-1998) Sovyetlerin yıkılmalarıyla cezalandırılan ve sürgüne gönderilen sanatçıların(Le Concert-Son Konser – 2009), dünya vatandaşları olarak kabul edilmeyen çingene toplumunun sorunlarını sinemaya aktaran Radu Mihaileanu, son filmiyle Müslüman toplumun çelişkilerini ve kadınların var olma sorunlarını bizlerle paylaşıyor. Bu filmle beraber Mihaileanu’nun sinema perspektifini genişlettiğini söyleyebiliriz.

 

 

Muhittin Kurban

Salinger’in 5 yeni kitabı yolda

Ünlü yazar J.D. Salinger’in 2010’daki ölümünden sonra 5 yeni kitabının yayınlanması planlanıyor. The Weinstein Company’nin yazar hakkında yayınlayacağı Salinger adlı belgeselin yönetmeni Shane Salerno’ya göre, Salinger arkasında yayınlanması için 5 kitap bıraktı.

Salinger hayattayken de yeni kitaplarının çıkacağına dair bir çok kere söylenti çıkmıştı. Ancak gördüğü fazla ilgiden sıkılıp gözlerden uzak yaşayan yazar 1965’ten sonra yeni bir kitap yayınlamadı. Bu defa kitapların konularıyla ilgili ayrıntılı bilgi verilmesi haberin doğruluğuna dair şüpheleri azaltıyor. The Family Glass adlı hikaye derlemesi yazarın Franny and Zooey adlı hikayesindeki Glass ailesinin geçmişini anlatacak. Uzun zamandır adı geçen The Last and Best of the Peter Pans’ın başka bir hikaye derlemesine eklenmesi düşünülüyor. Diğer kitapların ise Hindu felsefesi, 2. Dünya Savaşı ve yazarın kendi savaş tecrübelerine dair olacağı söyleniyor.

Sallinger Belgeseli 6 Eylül’de  Vizyonda

Shane Salarno imzalı Sallinger belgeselinde gizemli yazarın yaşantısında ortaya çıkmamış gerçekler yer aldığı gibi okul arkadaşları, yakın dostları bugüne kadar Sallinger hakkında konuşmamız insanlar ve sanat çevresinden Sallinger okuyucularının röportajları yer alıyor

1965 yılından beri hiçbir eseri yayınlanmayan ve bir şekilde ortadan kaybolmaya çalışan Sallinger’in yaşantısındaki dönüm noktasındaki olayları konu alan belgeselde ayrıca bugüne kadar yayınlanmamış fotoğraflar ve materyallerinde yer alıyor.

6 Eylül’de yayınlanacak olan belgeselde Edward Norton, Philip Seymour Hoffman, Danny De Vito gibi isimlerin röportajları olacak. 45 yıldır bir şey yayınlamamayı tercih etmiş, fotoğraf çektirmeyip röportaj vermemiş, inzivaya çekilmiş yazarın; öldükten sonra da kitaplarının yayınlanmasını istemeyeceği hele hakkında belgesel çekilmesini hiç istemeyeceği; bu durumun yazarın leşinden yararlanmak isteyen birkaç akbabanın ürünü olduğu ortada. Kızı Margaret Salinger kendisi hakkında bir kitap yazdığı için onu hayatından çıkaran, ilgiden uzak yaşayan J.D. Salinger’in, hakkındaki belgesel yayınlanınca mezarında kemikleri sızlayacak gibi.

Sallinger Belgesel Trailer

(BantMag)

Vizyonda bu hafta

30 Ağustos tarihinde vizyona giren yapımlar 7 film arasından sizler için altını bir kez daha çizmek ve sinemasevelerin izleyebilecek kalitede olan filmleri sizin için derledik..


Kapalı Devre (Closed Circuit)

Londra’da düzenlenen terör saldırısını ve sonrasında derin devlet, adalet anlayışı konusunda büyük eleştirile , içeren yapım, senaryosunun kusursuzluğu ile iyi bir aksiyon olarak karşımıza çıkıyor.

Mobese kameraları tarafından kaydedilen bombalı eylem sonrasında,  yakalanan Faruk Erdoğan isimli Türkiye doğumlu (Soyadı çok manidar) eylemcinin savunmasını üstlenen iyi avukat Eric Bana-RebeccaHall olayın üzerine gittikçe devletin farklı yüzünü keşfetmeye başlarlar.

‘Kapalı Devre’, bir yandan adalet sisteminin devlet çıkarlarını için nasıl görmezdan gelinebileceğini hikayesiyle başarıyla anlatmayı başarıyor.

İzlenebilme Derecesi: Aksiyon ve derin devlet yapısını eleştiren komplo senaryoları üzerine kurulu filmleri sevenler için tavsiye edilir..

 

Cinayet Tezi (Tesis sobre un homicidio)

Bu hafta vizyona giren filmler arasında tek bağımsız film olarak Ajantin-İsanya yapımı olarak nitelendirebilceğimizCinayet Tezi korku gerilim tarzında seyir zevki sunan yapım olarak göze çarpıyor.

Eski bir ceza avukatı, tanık olduğu bir cinayet sonrası, olay yerinde bırakılan izleri takip ederek katili ve bundan sonrası işlenebilecek cinayetleri engellemek adına her şeyi göze alır. Klişelerden uzak gerilim filmlerin aksine Tempo olarak izleyici üzerinde merak duygusunu kolayca uyandırmayı başaran yapımın yönetmen JuanJoséCampanella’nın dünya çapında ses getiren ve ‘yabancı dilde en iyi film’ Oscar’ını kazanan Gözlerindeki Sır(El secreto de sus ojos) filminin yapımcılarının imza attığı Cinayet Tezi‘nin başrolünde Arjantin sinemasının ünlü aktörü RicardoDarín bulunuyor.

İzlenebilme Derecesi: Gerilim ve cinayet çözümlemeleri üzerine filmleri sevenler pişman olmayacaklar

 

Derleyen: Muhittin Kurban

(Yeşil Gazete)

 

Ben diktim be !.. – Aydın Engin

Başbakan yine kükredi. Ankara’daki ortası ağaçlandırılacak bir ana caddenin, hani bulvar deniyor, açılışında konuştu. Uzun konuşmadan bir cümle cımbızlıyorum.

Sordu:

– Eyyy Geziciler, 10 tane ağaçla başladınız değil mi? Acaba hayatınızda bir yere bir tane ağaç diktiniz mi be ?..

Cevabı haketti.

Buyrun:

Ben de kendimi gezicilerden sayıyorum. Hatta yaşıma bakarak kıdemli gezici bile dense yeridir.

Ben hayatımda bir tane değil bir çok ağaç diktim be !..

Terzi Sadık’ın Ege’nin yakıcı yazlarında soluklanmak için aldığı üç buçuk dönümlük tarla ağaçlandırılarak tarladan bahçeye dönüştürülürken 40 incir, 210 asma, iki ayva, bir zerdali, bir şekerpare, üç nar, iki kavak, altı karağaç, iki şeftali, bir armut, bir vişnenin dikimi sırasında küçücük küreğimle ben de çok çalıştım. Bu hesapça ağaç dikmeye altı yaşında başlamışım.

Yani ben diktim be !..

Sonra Ödemiş’te futbol stadının hemen arkasında bugün her bir ağacı 60 yaşını çoktan geçmiş o çam korusu var ya, işte onların dikim töreninde hem şiir okudum, hem de ilk ağacı ben diktim. Soldan sağa ilk çam benimki. Yanındaki Savga’nın, onun yanındaki Fikret’in, onun da yanındaki Durul’un. Savga, Fikret ve Durul bu dünyadan epey erken ayrıldılar. Ama ben yaşıyorum. Yaşasalardı onlar da su katılmamış birer gezici olurlardı.

Yani biz diktik be !..

Sonra ilerlemiş yaşımda Marmara Adasındaki küçücük bahçeme bir çınar,  bir atkestanesi, iki çam, bir dişbudak, üç acemborazanı, bir morsalkım, bir defne, bir hatmi, bir ipekağacı, sekiz asma diktim. Hepsi de kocaman oldular. Bu yazıyı da büyük asma çardağının altında yazıyorum.

Yani ben diktim be !..

Ve bunların hiçbirini devlet ya da belediye kesesinden fidan satın alıp, gündelikleri belediye ya da devlet kasasından ödenen işçiler çalıştırıp sonra da kendim dikmiş gibi böbürlenmeden diktim be !..

*    *    *

Bir de Türkçe’de “Ocağına incir dikmek” diye bir deyim vardır. Umarım biliyordur. Bilmiyorsa danışmanlarına sorsun…

Bak “Birilerinin ocağına incir dikmek” bağlamında hiç bir marifetim yok.

Mesela Roboski’de 35 Kürt köylüsünün ocağına incir dikmedim be !

El Nusra çetelerine el altından (hatta el üstünden) silah, cephane desteği, sınırdan serbest giriş çıkış fırsatı verip sınırın öte yakasında onca Kürt kadın ve çocuk ve erkeğin, sınırın bu yanında Reyhanlı’da, Cilvegözü’nde, Ceylanpınar’da onca yurttaşımızın ocağına incir dikmedim be !..

Sonra, ne akla hizmetse Suriye karasularında keşif yapmaya askeri jet yollayıp iki gencecik pilotun ocaklarına da incir dikmedim be !..

Destan yazdı diye övgüler düzüp sırtını sıvazladığın polislerin  Gezi direnişine katıldıkları için onlarca gencin zehirli gaz fişeği ile kafalarını yarıp, gözlerini çıkardıkları, altı gencecik fidanı öldürdükleri yetmezmiş gibi Eskişehir’de Ali İsmail Korkmaz’ı tekmeleyip taammüden öldürerek ailelerin ocaklarına incir dikmedim be !..

*    *    *

Hani sormuşun da hiç olmazsa kendi adıma cevap vereyim dedim.

Çok ağaç diktim be ve kimsenin ocağına incir dikmedim be !..

Tamam mı be !

Bu yazı ilk olarak t24.com.tr/ de yayınlanmıştır

 

Aydın Engin

 

TRT Arapça kanalının Mısırlı spikeri Erdoğan’ı kınayarak canlı yayında istifa etti

TRT Arapça Kanalı’nda program yapan Mısırlı spiker Beshir Abdelfettah canlı yayında Başbakan Erdoğan’ın Mısır politikasını sert bir şekilde eleştirdikten sonra canlı yayında istifasını açıkladı.

Abdelfettah, bugüne kadar TRT’de çalıştığı için Mısırlılardan özür diledi ve bütün ilişkilerini kestiğini ilan etti.

Beshir Abdelfettah istifasını canlı yayında açıklamadan hemen önce şunları söyledi;

“Mısır halkı Türk halkını çok sevmektedir. Bunda şüphe yok. Liderler kendi aralarında ihtilafa düşebilirler. Ama halklar arasında bir ihtilaf yoktur. Mısır halkı Türk halkını çok sevmektedir. Tarihi ilişkilerimiz vardır, bu ilişkiler devam edecektir. Ancak Sayın Erdoğan’ın söylediği şeyler, Ezher hakkında ve Mısır hakkında söylediği şeyler ve siyasi duruşu hatalıdır. Biz Mısırlıların kırmızı çizgileri vardır. Kişisel çıkarlar ve diğer şeyler bir kenaradır. Vatan sevgisi aslolandır. Bu sebeple bugün burada son programımı yaptığımı ve TRT Arapça kanalı ile bütün ilişkimi kestiğimi açıklıyorum. Sayın Erdoğan’ın Mısır halkına bir özür borcu vardır. Kendisi özür dilememiştir. Ama ben burada özür diliyorum. Mısır halkından özür diliyorum. Özür dilemeyen utansın. Ben de bu kanalda ve bu programda çalıştığım için utanıyorum. Şimdi herkesin gözü önünde istifa ediyorum. Allah’a emanet olunuz. “

Cihangiri yenibaştan boyamak için merdiven başına

64 yaşındaki orman mühendisi Hüseyin Çetinel tarafından Gökkuşağı renklerine büründürülen Cihangir merdivenlerinin Beyoğlu Belediyesi tarafından tekrar eski, soluk, renksiz gri haline döndürülmesinin ardından sivil toplum harekete geçti.

Bugün saat 15:00’de ve yarın saat 17:00’de sadece Cihangir’in değil her yerin Gökkuşağı renkleri ile cıvıl cıvıl hale getirilmesi için Cihangir merdivenlerinin girişinde toplanılacak.

Geçtiğimiz çarşamba günü, Fındıklı’dan Cihangir’e çıkan merdivenler 64 yaşındaki orman mühendisi Hüseyin Çetinel tarafından gökkuşağı renklerine boyanmış gören herksin takdir ve beğenisini kazanan bu durumu yok sayan Beyoğlu Belediyesi ise merdivenleri tekrar griye boyamıştı.

Merdivenleri boyuyoruz! Boyanı, fırçanı kap gel etkinliğinin facebook sayfası

Yenipazar Merdivenleri

Cihangir’de belediyenin bu aymaz tutumu tepki çekmişken bir haberde Aydın’ın Yenipazar ilçesinden geldi. Slow Food Yenipazar’dan yapılan açıklamada ilçe meydanı ile Çamlık Piknik alanını birbirine bağlayan 220 basamaklı merdivenler Rio’daki Selaron merdivenlerinden esinlenilerek seramikle kaplandı.

Merdivenlerin kaplanma işleminden önce bir desen çalışması yapıldı, ardından merdivenlere hayat katmaya gönüllü olan bir firma tarafından bedelsiz olarak alınan seramikler üç ay içinde tüm merdivenlere uygulandı.

(Yeşil Gazete)

 

Türkiye tek ses tek nefes, “Savaşa Hayır!”

ABD’nin Suriye’ye müdahalesinin gündeme gelmesi ve 1 Eylül Dünya Barış Günü’nün yaklaşmasıyla beraber, savaş karşıtı gösteriler sosyal medyada da hız kazandı.

Ankara , İstanbul , İzmir’de gerçekleştirilecek eylemlerde oluşturulan insan zincirlerine çağrı yapan taglerde “Savaşa hayır” teması öne çıktı. Tweet atan isimler arasında Ahmet Ümit, Buket Uzuner, Şebnem Dönmez, Gonca Vuslateri, Nilüfer Açıkalın, Can Dündar yer aldı.

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde el ele tutuşularak eylemler gerçekleştirilecek. İstanbul’da oluşturulacak zincirin Boğaz hattı boyunca olması planlanıyor. Eylemi gerçekleştiren Barış İçin Elele Grubu, etkinliğin hiçbir siyasi parti, organizasyon, dernek ve vakıfa bağlı olmaksızın gerçekleştirildiğini açıkladı. Grup yine twitter üzerinden yaptığı açıklamada, “uzlaşma, hoşgörü, çoğulculuk ve barış temelli hareket ediyoruz” dedi.

İşte ünlülerin twitter hesaplarından yaptığı ‘barış’ paylaşımları:

Demet Evgar @dmtevgarKızgınlık ve savaş bu devre ait değil…Bu yüzden, #barışiçinelele

Deniz Baysal @BaysalDenizİnsanlar için, minik yürekler için #barışiçinelele

SUAVİ @SUAVI_SUAVIBu gün hava çok sıcak. 1 Eylül’de de öyle olacak.! Lütfen içebildiğiniz kadar-kana-kana “Barış için” Serinleyeceksiniz. Arınacaksınız…

CEZA @Ceza_Uskudar#barisicinelele #savasahayir

Barbaros Sansal @barbarossansalSavaş istemiyoruz, sadece barış istiyoruz. Haydi gel 1 Eylül’de #barışiçinelele verelim.

enver aysever @enveraysever2RT @edihvet: 1 Eylül’de #barışiçinelele veriyorum, bu el başka ellere gitmez..)

Şebnem Sönmez @edihvet1 Eylul’de #barışiçinelele veriyorum butun #savaşahayır diyenlerle!

HAYKO CEPKİN @HAYKOCPQN1 Eylül Dünya Barış gününde #barışiçinelele diyoruz!”

 

(Ötekilerin Postası)

Cannes ve Berlin’in ödüllü filmleri de Altın Koza’da

16-22 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilecek Adana Altın Koza Film Festivali’nin uluslararası bölümünde, Cannes ve Berlin gibi önemli festivallerden ödülle döndükten sonra Türkiye’de ilk kez izleyici ile buluşacak olan birçok film yer alıyor.

Hany Abu-Assad’ın son filmi Omar da Altın Koza'da

Festivalin ‘Dünya Sineması’ bölümünde yer alan ve Türkiye’deki prömiyerleri gerçekleştirilecek olan bu filmlerden bazıları şöyle:

* Coen Kardeşler’in geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nde yarışan ve Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan filmi Inside Llewyn Davis

* Berlin Film Festivali’nde büyük beğeni toplayan ve En İyi Kadın Oyuncu ödülüne layık görülen, Sebastian Lelio imzalı Gloria

* Bu yılki Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan filmler arasında yer alan, Amerikan bağımsız sinemasının önemli isimlerinden Jim Jarmusch’un yönettiği Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive)

* Bir Ayrılık adlı filmiyle büyük ses getiren Ashgar Farhadi’nin yönettiği, bu yıl Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan Geçmiş (Le passé)

http://www.youtube.com/watch?v=6pg1lyP_vcQ

* Cannes’da Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen, Hirokazu Koreeda imzalı Benim Babam Benim Oğlum (Soshite chichi ni naru )

http://www.youtube.com/watch?v=f7HVxj3WUiQ

* Meksikalı Amat Escalante’ye Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü getiren Heli

* Arnaud Desplechin imzasını taşıyan, Cannes’da Altın Palmiye için yarışmış olan Düş ve Gerçek (Jimmy P.)

* Karlovy Vary Film Festivali’nde büyük ödül Kristal Küre’yi kazanan Janos Szasz’ın yönettiği Macaristan yapımı Not Defteri (A nagy füzet)

* Vaat Edilen Cennet (Paradise Now, 2005) ile tanınan Hany Abu-Assad’ın son filmi Ömer (Omar)

http://www.youtube.com/watch?v=GSuYB61gfvE

ve Cannes’da Eleştirmenler Haftası İzleyici Ödülü’nü kazanan, Ritesh Batra’nın yönettiği Sefertası (The Lunchbox).

http://www.youtube.com/watch?v=U35tPjwzSbA

(Altyazı)