Ana Sayfa Blog Sayfa 4175

Bayer ve Syngenta, Avrupa Komisyonu’nun Neonikotinoid yasağı kararını mahkemeye taşıyor

Fotoğraf tapscape.com’dan alınmıştır

Başta arılar olmak üzere, tozlaştırıcı canlıların sayılarının azalmasından sorumlu olan neonikotinoidli tarım zehirlerinin kullanımını yasaklayan Avrupa Komisyonu’nun kararı, en büyük zehir üreticilerinden Bayer ve Syngenta tarafından mahkemeye taşınıyor.

Neonikotinoid türü tarım zehirlerinin, tüm dünyada endişeye yol açan arı ölümlerinin en önemli sorumlularından biri olabileceğinin araştırmalarla ortaya konması üzerine oluşan kamuoyu baskısı konuyu bu senenin başında Avrupa Komisyonu’nun gündemine getirmişti. Uzun tartışmalara ve tütün sektörünün geçmişte gerçekleştirdiğine benzer ve yanıltıcı bilimsel verilerle süslenmiş korku senaryolarıyla dolu lobi faaliyetlerine sahne olan süreç sonunda Avrupa Komisyonu geçtiğimiz Nisan ayında arılar için çekici olabilecek tarım ürünlerinde thiamethoxam, imidacloprid ve clothianidin isimli neonikotinoid türü tarım zehirlerinin kullanımını iki seneliğine yasaklamıştı.

Yasağın yürürlüğe gireceği Aralık ayından önce harekete geçen tarım zehiri üreticileri Bayer ve Syngenta, kararın kusurlu bir süreç sonunda alınmış olduğunu, Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu’nun eksik verilere dayanan yanlış bir karar verdiğini ve Avrupa Birliği üye ülkelerinin tam desteği olmamasını öne sürerek kararın bozulması için mahkemeye başvuruyor. Syngenta’dan yapılan basın açıklamasında açıklamada şirket yöneticilerinden John Atkin’in kararın uygulanmasının Avrupa Birliği Pestisit Yönetmelikleri‘ne uymadığını ve ihtiyatlılık prensibinin yanlış şekilde uygulandığını sözlerine yer verilirken kararın çiftçiler tarafından da endişeyle karşılandığı eklenmiş:

“Avrupa Birliği thiamethoxam yasağını açıkladığından beri, çiftçiler ve çiftçi organizasyonları bu çok etkili ve düşük dozlu zehirin artık kullanımda olmamasından ve bu ürün kadar sürdürülebilir olmayan ikame ürünler  kullanacak olmaktan dolayı duydukları endişeleri dile getirdiler”

Şirketlerin duruma bakışı buyken neonikotinoidlerin ekosisteme getirdiği tehditler her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Yeşil Gazete’de de yayınladığımız George Monbiot’un son yazılarından birinde yazar bu zehirleri çağın DDT’si olmakla suçlamış ve ekosistemde yarattığı tahribatla ilgili çarpıcı örnekler vermişti. Bugün yağmur sularında bile rastlanmaya başlanacak kadar yoğun kullanılır hale gelen neonikotinoidli zehirlerin getirdiği risklerin göz ardı edilemez olduğunu düşünen sivil toplum örgütleri yasağın devam etmesini ve hem süre olarak hem de uygulama alanı olarak genişletilmesini istiyorlar.

Pesticide Action Network (Tarım Zehirlerine Karşı Hareket Ağı) Avrupa’dan yapılan açıklamada şirketler, bir yandan arıları öldüren zehirleri satarken, diğer bir yandan sosyal sorumluluk projeleri ile arılara dostmuş imajı yaratmaya çalışmalarından dolayı ikiyüzlülükle suçlanıyor. Kurumun arı projeleri koordinatörü Martin Dermine neonikotinoidlerin DDT’den binlerce kat daha zehirli, olduğunu ve zehirlerin sadece hedefledikleri böcekleri değil suları, toprağı ve tozlaştırcı canlıları da etkilediğini belirtiyor. Konu ile ilgili sumofus.org’da başlatılan bir imza kampanyasında katılımcılara Bayer ve Syngenta’nın bu davaları geri çekmesi için imza vermeleri çağrısında bulunuluyor.

Oylama sürecinde çıkan Yeşil Gazete haber ve çevirilere aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

Avrupa’da Arılara Yine Rahat Yok (21 Mart 2013)

AB’de arı nüfusunu yok edecek tarım ilaçlarına yasak geliyor (30 Nisan 2013)

Haber: Bora Kabatepe – Yeşil Gazete

İklim değişiyor, tarım zararlıları yayılıyor

Nature Climate Change dergisinde 1 Eylül tarihinde yayınlanan yeni bir araştırma, ekinlere zarar veren canlıların iklim değişikliğinin de etkisiyle yılda ortalama 2,6 km kutuplara doğru yayıldığını ortaya koydu.

Oxford Üniversitesi’nden Mark Ramotowski, Exeter Üniversitesi’nden Sarah Gurr ve Daniel Bebber tarafından yapılan araştırma kapsamında, aralarında böceklerin, virüslerin, mantarların, nematodların bulunduğu farklı sınıflardan toplam 612 tarım zararlısının 50 sene içerisindeki coğrafi yayılışları incelenmiş. Araştırma bulgularına göre, zararlıların yılda ortalama 2,6 km hızla ekvatordan uzaklaşıp kutuplara doğru yaklaştığı görülürken, bazı kelebek türlerinde bu hızın yılda 20 km’ye kadar çıkabildiği gösterilmiş.

Bu durumun gıda güvenliği konusunda endişelenilmesi gereken bulgu olduğuna dikkat çeken. Dr. Bebber makaleyle ilgili yapılan bir basın açıklamasında: “Eğer zararlılar iklim değişip, havalar ısındıkça kutuplara doğru ilerlemeye devam ederse, zararlılar nedeniyle kaybedilen mahsul gıda güvenliğimiz konusunda büyük bir tehdit haline gelecek” diyerek konuya dikkat çekiyor.

Yayılmanın sebepleri arasında artan uluslararası ticaret gösterilirken, taşımalar sırasında yeni yerlere gitme şansı bulan zararlıların ancak uygun şartlarda çoğalmaya devam edebileceğine dikkat çekiliyor ve son yıllarda özellikle iklim değişikliği nedeniyle daha önce zararlılar için uygun olmayan bölgelerin de cazip hale geldiği belirtiliyor. Örnek olarak Colorado patates böceğinin daha önceleri soğuk kışlardan dolayı yaşayamadığı Finlandiya ve Norveç’te yaşamaya başlaması gösteriliyor.

Günümüzde yıllık ürünün %10-16 arasındaki oranı tarım zararlıları tarafından kullanılamaz hale getiriliyor. Araştırmacılar bu oranın kutuplara doğru yayılma devam ettikçe artacağı konusunda uyarılarda bulunuyorlar.

Haber: Bora Kabatepe – Yeşil Gazete

Erdoğan, Yeşiller ve Sol’u hasta etti: “Biz de sana hastayız!”

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eşsözcüleri Sevil Turan ve Arif Ali Cangı, Başbakan Erdoğan’a “Biz de sana hastayız!” diye seslendi.

Başbakan Erdoğan’ın bugün Kamu Denetçiliği Sempozyumu’nda yaptığı konuşmada “Yeşile hayranım, hastayım. Bu işi çok severim ve bize adeta ‘çevre düşmanı’ gibi bir yaklaşım içerisinde olmak inanın bize karşı çok büyük bir haksızlık olur” sözlerine cevaben yapılan açıklamada Başbakan’ın imza attığı doğa katliamları hatırlatıldı ve çevreciliğin ağaç dikmekmiş gibi gösterilmesi eleştirildi.

Turan ve Cangı’nın açıklaması şöyle:

“Başbakan Tayyip Erdoğan, bugün yaptığı konuşmada “Milyonlarca ağaç diktik. Yeşile hayranım, hastayım. Bize adeta çevre düşmanı gibi bir yaklaşım içinde olmak, çok büyük haksızlık olur” dedi.

Daha önce de yaptığı konuşmalarda, ‘çevre’ sözünü sadece ağaç dikmekle anlatan Başbakan, bu tutumu ile konuya pek de yabancı olduğunu gösteriyor…

Mesela İstanbul’a 3. Boğaz Köprüsü’nü yaparken binlerce ağacın kesilmesi ve o bölgede doğal dengenin altüst edilmesi;

Mesela Kanal İstanbul adlı ‘çılgın proje’ ve 3. Havalimanı ile Kuzey Ormanları’nın tarumar edilmesi, ekolojik sistemin ve dengenin büyük bir tahribatla karşılaşacak olması;

Mesela yapılan termik santrallar ve HES’lerle halkın doğal yaşam alanlarının, akarsuların, toprakların, köylerin kullanılamaz ve yaşanamaz hale getirilmesi ve buna karşı direnen insanların jandarma ve polis baskısıyla karşı karşıya kalması;

Mesela nükleer santral hazırlıkları ile doğa ve insan hayatına karşı on binlerce yıllık bir tehdidin yaratılıyor olması…

Saymakla bitmez bütün bu örnekler çevre düşmanlığı değil de nedir? Çevre dostu olmak, ekolojik dengeleri gözetmek sadece ağaç dikmekle açıklanabilecek bir konu değildir.

80’li yıllarda Akdeniz’in en güzel koylarına termik santral yapmak isteyen bir bakan, ‘doğa’ itirazını duyduğunda ‘santralın bacasını yeşile boyayacağız’ demişti. Şimdi de Başbakan ‘her tarafa otoyollar yapıyoruz, kenarlarına da ağaçlar dikiyoruz’ diyor. Nerden nereye…

Biz de doğanın tüm dengesini yok sayan, çevreciliği ağaç dikmekten ibaret gören, ekoloji deyince yeşil renkten söz eden kibirli yaklaşımdan, üstten bakıştan, bu konulardaki eksik ve yanlış bilgiden hasta oluyoruz. Bilinsin istedik…

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri

Sevil Turan- Arif Ali Cangı”

(Yeşil Gazete)

1 Eylül ve sorun yok, hallederiz! – Ayhan Bilgen

Bu iki ifadeye hayatın her alanında sıkça rastlayabilirsiniz. Tıpkı her işi yokuşa süren ve “nasıl olmaz” üzerine kafa yoranlar gibi, her işi kolayca halledebileceğini düşünenler de kendi dünyalarında yaşarlar. Ortada basbayağı ciddi bir sorun varken bile, durumu hafife alanlar, dünü kendi pencerelerinden toz pembe okuyup, yarına dair hayata geçmesi imkansız hayalleri ile mutlu olabilirler.
Türkiye siyasetinde ekonomik durum, demokratikleşme beklentisi ve dış politika, “sorun yok, hallederiz abi” lobisi tarafından kontrol altında. Eski deyimle asayiş berkemal. Döviz aldı başını gidiyor ama önemli değil. Dövizin yükselmesi mutlaka kötü bir vaziyet olduğu anlamına gelmez. 

Bayramdan sonra ele alınıp kamuoyuna açıklanacak demokratikleşme paketinden bir haber yok.O da önemli değil, bir icabına bakarız.

Dış politikada ciddi bir çıkmazdayız ve gelinen yol ayrımında acilen yapılacak tercihlerin her birinin ayrı sonuçları olacaktır. Tercih yapıyor gibi gözükür, sonra duruma vaziyet ederiz.

Siyasette ruh sağlığınızı yitirmiş olmanız mutlaka çılgınlık yapacağınız anlamına gelmez. Bazen her şey dilinizde başlar dilinizde biter. 2014 yılında yapılacak yerel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimleri, iç politikada net tercihler yapmayı dayatıyor ama ne yapılacağına karar vermek için son ana kadar herkesin kartlarını açması ve güçler dengesinin nerede şekilleneceğinin görülmesi gerekiyor.

Suriye gerilimi dolayısı ile içerde atılması gereken adımlarda çamura yatmak elbette daha kolay ve inandırıcı olacak.

Savaş dolayısı ile ekonomi kötüye gidiyor ve bu olağanüstü şartlarda demokratikleşme mi olur ? Krizi fırsata çevirmekten Türkiye siyasetçilerinin anladığı böyle bir şey. “Acının acıyı keseceği” beklentisi, ana strateji haline gelebilir. Bu durum çok yoğun hazırlık yapıyor gözüküp hiçbir şey yapmamanın perdelenmesi açısından en uygun ortamdır.

Suriye’ye müdahale etme niyeti beyan edildiğinde verilen tepkilerin, blöf olmadığını kabul edenler çoğunlukta. İsrail’e yönelik karşı saldırı ihtimalinin, bırakın işi kontrollü ve noktasal saldırı düzeyinde tutmayı, bütün Ortadoğu’yu kaosa sürükleme ihtimali hiç de zayıf değil. Hava operasyonuna karşı açık tavır koyan ülkelerden Irak merkezi yönetimi bile, böyle bir ihtimal karşısında içerde özellikle silahlı selefi gruplara karşı büyük bir hazırlık içerisinde. Muhtemelen operasyona umut bağlayan Türkiye’de de benzer bir hamleyi Kürt silahlı güçlerine karşı yapmak için fırsat kollayanlar var.

1 Eylül’e bu sene içerde de dışarıda da son derece gergin bir atmosferi soluyarak giriyoruz. Eylül ayı içinde, bir yandan Gezi benzeri gençlik eylemlerine, diğer yandan Kürtlerin çözüme yönelik taleplerini gündemleştirmek için kitlesel olarak sokağa çıkışlarına şahit olacağız.

Türkiye Cumhuriyeti ve mirasçısı olduğu devletlerin geleneklerinde büyük reformlar ya kendini çok güçlü hissettiği dönemlerde yapılır yada çaresizlik içinde sıkıştığında.

‘Sorun yok, hallederiz’ lobisinin aşılması ve ülke çıkarlarının kişi yada parti çıkarlarının üzerinde tutularak hareket edilmesi için demokratikleşme yönünde toplumsal baskıların yoğunlaşması gerekir. İktidarın isteksizliği ve ayak sürümesi ile eski devlete özlem arasında sıkışma pozisyonundan çıkışın yolu, toplumsal muhalefetin etkin ve doğru duruşundan geçmektedir.

Ayhan Bilgen – Özgür Gündem

Düşünün bir savaş var ve kimse gitmiyor!- Mehmet Tarhan

1990’da Irak Kuveyt’i işgal ettiğinde henüz küçük bir çocuktum. Ocak 2011 öncesinde babamın çok sevdiği sevimli tombul adam 1 koyup 3 almaktan bahsederken, biz de İskenderun’daki evimizde bir yandan limana gelen savaş gemilerini, inip kalkan nakliye helikopterlerini seyrediyor bir yandan da evin banyosunun pencerelerini naylon poşetlerle izole etmeye çalışıyorduk. Kimyasal silah deniyordu, biyolojik silah deniyordu, bir de Halepçe’den fotoğrafları görmüştük. İskenderun’u terk edenler yüzünden sınıfın mevcudu düşmüştü ama hem biraz asosyal bir çocuk olduğumdan tenhalık iyi gelmişti hem de tanrılarım olan öğretmenlerin bana daha çok vakit ayıracağını düşünmüştüm. Sonra oturup TV’den savaşı seyretmeye başlamıştık. Yeşile çalan sarı ışıklar uçuşuyordu ekranda ve biz banyoda değil evin salonundaydık. “Keza” kelimesini sormuştum ablama, o da bilmiyordu ama belki de o seyirden bana kalan en görünür şeydi “keza”. Mahalledeki arkadaşlarımın babası orada olmasa bilmezdim Kuveyt’i, bir de harita merakım olmasa. Kuveyt bir masal ülkesiydi bana kalırsa, güzel hediyeler getirilen. Babam içinse Saddam’ın bizim başımıza bela olmasını önleyen yerdi. Verilmiş sadakamız vardı, yoksa Saddam bize saldıracaktı. Tamam işte tarafımız belliydi, masal ülkesini kurtaracak kahramanların sarı-yeşil ışıkları zaten onları Jedi yapmıyor muydu? Ocak ayında portakal olması iyiydi ama keşke evde yenidünya da olsaydı.

Yıllar geçtikçe savaş denilen şeyin yenidünyayla bile iyi gitmediğini, televizyonu kapatınca bitmediğini öğrendim. Babamın kürtçe öğrenmemi neden istemediğini, aksanımı niye bu kadar dert ettiğini de öğrendim. Ama taraf hep ikiydi, biri değilsek öbürü olmalıydık. İki buçuk yıldır Suriye’de olan bitene bakınca ikiden fazla taraf olması oldukça kafa karıştırıcı görünüyor. Esad kötü, ÖSO iyi ama bazı ÖSO’lar kötü, bazı ÖSO’lar iyi. Tabii kürtler yok, bazı iyi kürtler var, bazı kötü kürtlere karşı savaşan bazı kötü ÖSO’lar var ama aslında onlar da iyi olabilir. Yüzbinlerce insan öldü/ölüyor, milyonlarca insan yerinden yurdundan edildi/ediliyor ne gam? Şu şemayı çizebilsek de kimin tarafında olacağımızı bilsek. Keşke hükümet kadar emin olabilsek. Ya da bir strateji oyunu, uluslararası ilişkiler uzmanıcılık oynamaya devam edebilsek, savlarımızı güçlendirebilecek fotoğrafları, videoları gösterip “barış çığırtkanlarının sefaleti”ni faş edebilsek. Kangrenli organı kesen tıbbi metaforlarla milyonlarca insanı kangren yerine koyabilsek, bıçak bulunur nasıl olsa.

11 eylül sonrasında Afganistan işgali öncesinde ya bizdensiniz ya terörist diyordu küçük Bush ama Irak işgalinde bozulmaya başlamıştı saflaşma. Fakat en azından bizim ülkemizdeki savaş karşıtı hareket sadece Türkiye’nin Irak işgaline katılmamasıyla yetinmişti. Oysa işgal oldu ve Irak’taki halklar hala katlediliyor. Bizim Irak’ta barışı dilemek dışında bir önerimiz var mı? Şiddetten sorumlu iktidar odakları yerine Iraklılarla kurduğumuz bir ilişki var mı? Sanırım Suriye için de aynı soruları sormak mümkün. Suriye’de bir müdahale olsa da olmasa da, işgal edilse de edilmese de insanların katledilmeye devam edeceği neredeyse herkesin kabulü. Peki bir insan olarak olasılıkları matematiğe vurmak, binlerce insanın ölümünü makul bir bedel olarak görmek mümkün mü?

Ellerin temiz kalması önemli elbet, onca dökülen kanı elinde görmek istememek meşru. Fakat barışı savunmak hiçbir şeye dokunmadan mümkün mü? Katilleri lanetlemekle mümkün mü? Barış’ı insanın çizdiği sınır çizgilerine hapsedip dikenli telin öbür tarafındaki kardeşine arkanı dönmek mümkün mü? Antimilitarizm de savaş karşıtlığı da “yapma” demenin ötesinde bir sorumluluk yüklüyor: Barışçı bir siyaset hattı oluşturup mücadele etmek.

Savaştan kaçan insanlara mülteci statüsü bile vermeyen, kamplarını askeri hedeflere dönüştüren, Genel Kurmay Başkanlığı koltuğunda Kürdistan’da “Kimyasal Necdet” denilen bir generalin oturduğu bir devletin Suriye’ye saldırıya katılmaması bizim için yeterli olmamalı. Saldırıyı engellemek kadar var olan durumda savaşın kurbanlarıyla nasıl dayanaşacağımızı tartışmak zorundayız. Sanırım en önemlisi bu siyaseti oluştururken diplomatik düşünceden kaçınmak. Devletler gibi konuşmaya başladığımızda devletleşiriz, insan önemini kaybeder ve aslında öyle ya da böyle savaşın tarafı olmuş oluruz.

Vicdani red savaşan tarafların insan kaynağı olmamak adına tek başına bile çok kıymetli ancak hem ülkedeki hem de bölgedeki barışın sağlanması için yeterli bir tavır olmaktan uzak. Savaşmayı reddedenleri sınır gözetmeksizin birleşmesi ve dayanışması elzem.

Düşünün bir savaş var ve kimse gitmiyor! Ve savaşmayı reddedenler barışı kuruyor.

Mehmte Tarhan – www.t24.com.tr

Kadıköy’den ortak ses, “Barış, hemen şimdi!”

Dünya Barış Günü’nde İstanbul’u baştan başa #barisiçinelele sloganı ile bir barış köprüsüne çeviren savaş karşıtlarının bir kısmıda Kadikoy’de düzenlenen mitinge katıldı.

HDK’nın çağrısı ile yapılan Barış mitinginin ana slogan “Gezi’den Lice’ye barış için elele ” idi.

HDK  bayraklarının öncülüğünde oluşturulan korteje, BDP,ESP,EMEP,SDAP,EHP,SYKP,ODP,SDP,DSİP,Yeşiller/Sol gibi siyasal partilerin yanısıra çeşitlii sivil toplum örgütleri de iştirak etti.

Hükümeti Barış için adım atmaya çağıran sloganlar ile birlikte, “Her yer Gezi Her yer Direniş, Her yer Lice Her yer Direniş, Her yer Rojova Her yer Direniş” sloganları da atıldı.

Yeşiller/Sol üyelerinin “Oldürmiycez ölmüycez Kimsenin askeri olmuycaz” ile “Barışa barışa kazanacağız, Sevişe sevişe kazanacağız” sloganları miting alanında alkışlarla karşılandı.

İnsan Hakları Derneği adına yapılan konuşmaların ardından İstanbul HDK bağımsız milletvekilleri Sırrı Süreya Önder ile Levent Tuzel’in yaptığı konuşmaların ardından Selahattin Demirtaş kürsüden halka hitap etti. Hepsinin ortak mesajı, “Barış, hemen şimdi” idi.

Haber ve Fotoğraflar: Savaş Çömlek

(Yeşil Gazete)

 

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde #barisicinelele

Bugün 1 Eylül Dünya Barış Günü. Türkiye Hükümetinin, Suriye’ye müdahele için fırsat kolladığı bugünde ülke çapında “Savaşa Hayır” diyenler barış zincirleri oluşturuyor.

Twitter üzerinden #barisicinelele hashtagi altında barış zincirinde biraraya gelenlerin fotoğrafları paylaşılıyor.

İşte İstanbul’un Barış için İnsan Zinciri Yol Haritası

ve Memleketimden Barış için İnsan Zinciri Manzaraları

Ortaköy / İstanbul

Foto: Barış Gençer Baykan

Yeniköy / İstanbul

Foto: Serkan Köybaşı

Çeşme / İzmir

Foto: Ötekilerin Postası - Gönüllü Muhabir

Beşiktaş / İstanbul

Foto: Abbasağa Park Meclisi

Rumelihisarı / İstanbul

Foto: Yasemin Şefik

Fındıklı – Karaköy arası / İstanbul

Foto: Aslı Çavuşoğlu

Suadiye / İstanbul

Foto: Mehveş Evin

Bağdat Caddesi / İstanbul

Foto: Can Günay

Emirgan / İstanbul

Foto: Uğur Ayçiçek

 

Kadıköy / İstanbul

Foto: Gözde Kalyoncu

İstiklal Caddesi / İstanbul

Foto: Atılay Dönmez

Gezi Parkı – Taksim / İstanbul

Foto: Öykü Gözütok

Balıkesir

Bostancı / İstanbul

Kuzguncuk – Üsküdar arası / İstanbul

Fındıklı Gökkuşağı Merdiveni / İstanbul


Reyhanlı / Hatay

Foto: Eser Us

Heybeliada / İstanbul

Foto: Gökçe Özdemir

Bebek Parkı / İstanbul

Foto: Bora Kabatepe

Bebek Parkı’nda Boğaziçi Caz Korosu eşliğinde Barış Şarkıları söyleniyor

Galatasaray Lisesi önü – Beyoğlu / İstanbul

Foto: Çağlar Aykın Kuriş

İnsan Zinciri fotoğraflarını paylaşmaya devam edeceğiz

(Yeşil Gazete)

Gezi Parkı’nı “Barış”a kapattılar

Taksim Gezi Parkı, 1 Eylül Dünya Barış Günü etkinlikleri gerekçe gösterilerek yeniden kapatıldı. Polis parkı çepeçevre kuşattı ve şu anda Gezi’ye girişe izin vermiyor.

Gezi Parkı Divan Otel kısmındaki girişe emniyet şeridi çekilirken, parkın içinde kahvaltı yappan yurttaşlar polis tarafından zor kullanılarak dışarı çıkarıldı.

 

Bugün Türkiye’nin pek çok ilinde Dünya Barış günü kapsamında insan zincirleri oluşturuluyor.

(Yeşil Gazete)

SimCity kareleri değil iklim değişikliğinin yok edeceği şehirler

Archtizer.com’da 17 Ağustos tarihinde Aj Artemel imzası ile yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete ekibinden Gizem Hasırcıoğlu’nun çevirisi ile sunuyoruz

* * *

Bu enteresan güzellikteki klostrofobik ada şehri Male, Maldivlerin başkenti. Dünyadaki diğer takımadalar gibi iklim değişikliği sebebiyle yok olma tehlikesi ile karşı karşıya.

Fotoğraf: Shutterstock

 

İklim Değişikliğinin Tehdit Ettiği Şehirler

İklim değişikliği 21.yy’da dünya şehirlerinin karşılaştığı en ciddi problemlerden biri fakat şu ana kadar politikacılar, şehir plancılar ve bilim insanları yıkıcı sonuçlarını engellemek ya da azaltmak adına çok etkili çözümler üretemediler.

Katarina, Sandy Kasırgası gibi felaketler, güçlü kasırgaların sebep olduğu yıkımlara dikkat çektiyse de hala devam eden başka tehditler söz konusu- örneğin yükselen deniz seviyesi- ki bu kasırgalardan bile daha tehlikeli olabilir. Kontrol edilemeyen yangınlar ve kuraklık hali hazırda Amerika’nın Kuzeybatısına zarar verirken sel baskınları deniz seviyesinin altındaki ada halklarını tehdit ediyor.

İşte tehlike altında olan şehirlerden bazıları:

Male, Maldiv Adaları

 

Ada halkı yükselen deniz seviyesi sebebiyle bir süre sonra sular altında kalacak olan topraklarda yaşıyor. Soruna çözüm olarak, Maldiv Adaları başbakanı vatandaşlarının yeniden yerleşimi için başka ülkelerden toprak kiralamayı deneyecek kadar ileri gitti. Bu plan gerçekleşmeyecek olsa da yükselen deniz suları sebebiyle ada halkının zamanı tükeniyor.

Phoenix, Arizona

Şehrin bağımlı olduğu kuraklıktan kırılan çöl suları şehri felakete sürüklüyor, milyonlarca insan kullanılabilir su kaynaklarını kurutuyor. Peki, su bittiğinde ne olacak?

Kum fırtınalarının hali hazırda büyük bir sorun olduğu şehirde, şehir yönetimi kuraklık sebebiyle vatandaşlarıçimlerini sökmeye teşvik etmeye çalışıyor.

Kivalina, Alaska

Bu küçük adanın sakinleri ilk iklim değişikliği mültecileri olmaya aday. Deniz buzu tarafından korunan adanın burnu, bu buzun erimesiyle yavaş yavaş kayboluyor.

New York, New York


Sandy kasırgası Amerika kültürel sermayesinin tehlikeli pozisyonunu göstermiş oldu. Metro ve tünelleri su bastı, trafolar patladı ve Coney Island ve Rockaways gibi kıyı yerleşimleri felaketten sonra aylarca kendi haline bırakıldı. Artan deniz seviyesi ve daha sık gerçekleşen kasırgalar bazı bölgelerin kalıcı tahliyesini hızlandırabilir.

LasVegas, Nevada


Phoenix gibi LasVegas’ında ana su kaynağı Colarado Nehri’nin kurumasıyla şehir büyük su sıkıntıları ile karşılaşıyor. Şehrin ana rezervuarlarından Mead Gölü’nde ise seviye hatırı sayılır derecede düşmüş durumda.

Miami, Florida


Güney Florida gibi Miami yerleşim birimleri de deniz seviyesinin hemen üstünde ve sel tehlikesi ile karşı karşıya. Florida doldurulmuş alanlar üzerine tatil beldeleri inşa edilmeden önce bataklık bir alandı.

Mekong Delta, Vietnam


Deltalar deniz seviyesinin altında nehirlerin taşıdığı alüvyon çökellerinin birikmesiyle oluşur.Mekong’da , en büyük yerleşim alanı HoChiMinh hariç, şehir sakinleri suyun üstünde tekneler ve uzun bacaklı evler ile bir yaşam kurmuş durumdalar.

New Orleans, Louisiana


Katarina Kasırgasının gösterdiği gibi New Orleans’taki birçok yerleşim yeri deniz seviyesinin altında olduğundan sel baskını tehlikesi ile karşı karşıya.

Dhaka, Bangladeş


Bangladeş yerleşim yerleri yoğunlukla sele eğimli bölge olan Ganj deltası üzerinde. Tropik fırtınalar ve kuvvetli muson yağmurları hali hazırda çok can kaybına sebep olurken yükselen deniz seviyesi tehlikenin boyutlarını ağırlaştırabilir.

Sahel Şehirleri*, Sahraaltı Afrika

*(Senegal, Moritanya, Mali, Burkina Faso, Nijer, Nijerya, Çad, Sudan,ve Eritre)


Sahel bölgesi Sahra Çölü’nün güneyinde yer alan yarı kurak alandır. Kuraklık Sahra’nın güneyde genişlemesine ve binlerce insanın yer değiştirmek zorunda kalmasına sebep oluyor.

Suzhou, Çin


Bahçeleri ile ünlü bu kanal şehri birçok delta şehriyle benzer problemleri yaşıyor. Şangay’a yakın olan şehir sığ bataklık kıyılarında yer alıyor.

Venedik, İtalya


Sadece Adriyatik Denizindeki su seviyeleri yükselmiyor aynı zamanda çürüyen ahşap yapıları ve tükenen akiferleri sebebiyle Venedik batıyor. Lagünün başlangıcındaki bariyerler sel suyunu durdurmayı amaçlasa da San Marco Meydanını yılda birkaç kez su basmaya devam ediyor.

Rotterdam, Hollanda

Hollanda yerleşim yerlerinin büyük bir kısmının deniz seviyesinin altında olmasına rağmen deniz suları yükselmesine karşı en hazırlıklı ülke. Yıllardır Kuzey Denizi’ nden bariyer sistemleri, setler ve yüzen evler gibi çözümlerle kendini koruyor..

Tarawa, Kiribati

Deniz seviyesi altındaki bu pasifik adası dalgalar arasında kaybolacak ilk yerlerden. Hükümet yetkilileri Avustralya ve Yeni Zelanda’ya vatandaşlarını mülteci olarak alması için başvurdu. Bayrakları ise kaderlerinin bir yansıması gibi: bir kuş dalgalar arasında konacak bir yer arıyor.

 

Yazı: Aj Artemel

Yazının özgün hali

Çeviren: Gizem Hasırcıoğlu

(Yeşil Gazete, Architizer.com)

Türkiye’deki Ermeniler, geçmişlerini kutlamaya – ve anmaya – başladı

Zarif, gümüş bir çarık; elle işlenmiş bakır bir kase. Ermeni kökenli Silva Özyerli, İstanbul’da yemek masanın etrafına yayılan aileye ait bu ve diğer değerli eşyalar üzerinde parmağını sevgiyle gezdiriyor. Eşyalar, 2013’ün sonunda Özyerli’nin memleketi Diyarbakır’da yeni bir Ermeni kültürü müzesinde sergilenecek.


Anadolu’da türünün ilk örneği olan Ermeni Müzesi, yeni restore edilen Surp Giragos kilise binasına (yukarıda) dahil olacak. Müzenin amacı, 1915’den önce çoğunlukla Kürtlerin yaşadığı güneydoğuda, Diyarbakır’da Ermeni yaşamını kaydetmek. Aynı yıl Osmanlı birlikleri ve Kürt yardakçıları, bir milyondan fazla Ermeni’yi ve Hırıstiyan’ı katletmeye başladı. Pek çok tarihçiye göre; bu, 20. yüzyılın ilk soykırımıydı.

Türkiye, Ermenilerin Suriye çöllerine zorla göç ettirilmeleri sırasında açlıktan ve hastalıktan kırıldıklarınında ısrar ederek, toplu cinayetleri inkar ediyor. (Osmanlı hükümeti, imparatorluk çökerken sözde kendi güvenlikleri için Ermenileri sınır dışı etti. Fakat, binlercesi yürüyüşleri sırasında katledildi; sayısız kişi de yola çıkmadan öldürüldü.) Ders kitapları, bu miti sürekli kılıyor.

Surp Giragos’un restore edilmesine izin verilmesi, soykırımı tanımaları için dünyanın dört bir yanında hükümetlerle lobi faaliyeti yürüten diyaspora Ermenilerini yatıştırmak için yapılan hükümetin daha büyük bir planının bir parçası olarak görülüyor. Surp Giragos, 20 yıldan uzun süre yıkıntı halinde kaldıktan sonra 2011’de yeniden açılınca Türkiye’nin kalıcı ibadet yeri olarak tekrar hayata döndürülen ilk kilisesi oldu.

Kiliseyi yöneten Surp Giragos Vakfı’nın kurucusu Ergün Ayık, “Müze, binlerce Ermeninin şehrin refahına ve kültürüne katkıda bulunduğunu göstermenin bir yoludur.” diye açıklıyor. “İnsanlar fotoğraflara, eşyalara bakıp bu insanların hepsi nereye gitti diye merak edecekler.”

Soykırımdan önce Türkiye’de iki milyondan fazla Ermeni’nin yaşadığına inanılıyor. Şimdi ise sayıları yaklaşık 70,000. Hayatta kalanlar Ortadoğu, Avrupa, Amerika ve Avustralya’ya dağılmış. Pek çoğu varlıklarını sürdürebilmek için İslam’ı seçmek zorunda kalmış, fakat sayıları hala bilinmiyor. Türk tarihçi Osman Koker, eskiden Diyarbakır nüfusunun yarıdan fazlasının gayriMüslüm, ağırlıklı olarak Ermeni Ortodoks, ama Katolik, Suriye Ortodoksu ve Yahudi de, olduğunu tahmin ediyor. “Şimdi,” diyor Koker, “hemen hemen hiçbiri yok.”

Ama gitgide daha fazla Türk Ermenisi, mirasını geri istiyor. 2010’da binlerce kişi, yeniden restore edilen Kutsal Haç Kilisesi’nde açılış ayinine katılmak için Van’ın doğusundaki Akdamar adasına akın etti. (Kilise, şimdi müze haline geldi ama dini bayramlarda ayin düzenliyor.) Türk-Ermeni uzlaşmasını teşvik etmeye yardımcı olan Türk toplumsever Osman Kavala, Türkiye kültür bakanlığının restore etmeyi planladığı diğer antik kiliselerin listesini hazırladığını söylüyor. Geçen yıldan beri Diyarbakır’ın tarihi Sur bölgesinde mevcut olan Ermenice dersleri Türkiye’nin hayatta kalmak için kültürlerini terketmek zorunda kalan sözde “görünmez Ermenileri” arasında giderek yayılıyor. Bölge valisi Abdullah Demirbaş, Kürtlerin de soykırıma yataklıkları için özür dilemeleri gerektiğini savunuyor.

Ermeniler, gayri Müslüm azınlığı suçlu olarak gören Türk ulusalcılığının inatçı özelliğini kaydederlerken bile bu çabaları alkışlıyorlar. Hükümetin çekincesiz İslam retoriğini bemimsemesi ile birlikte bazı Ortodoks kiliselerini camiye dönüştürmesi, Ermenilerin gönlünü alma çabalarının kuşkulu ve basiretsiz olduğu konusunda endişe uyandırıyor.

Neyseki Surp Giragos’taki geçtiğimiz akşamüzeri turistler onarılan mihrapa ve (etraftaki minareleri küçük gösterdiği için 1916’da Osmanlı tarafından yıkılan) soğan kubbeli çan kulesine  bakarken bu endişeler yoktu. Kiliseye her gün yüzlerce insan geliyor. Surp Giragos Vakfı’ndan Gafur Türkay, “Çoğu, benim gibi Müslümanlaşmış Ermeniler,” diyor gülerek. Ayık’ın kızı Pelin, “1915 hakkındaki gerçek saklanamaz,” diyor. “Ama genç bir Ermeni olarak kurban olmama rağmen bana acımalarını istemiyorum. Ben yalnızca hayatta kalmayıp zenginleşmeye devam eden zengin bir medeniyetin onurlu bir üyesiyim.”

Bu yazı ilk olarak economist.com/ da yayınlanmıştır.

 

Çeviren: Özde Çakmak

(Yeşil Gazete, Economist)