Çankaya Belediyesi tarafından 12 Eylül 1980’den sonra yaşanan faili meçhul cinayetlere ve kayıplara karşı ailelerin direnişinin simgesi haline gelen Cemil Kırbayır‘ın annesi Berfo Ana‘nın, anısına ODTÜ’nün yanında yapılan Berfo Ana Parkı açıldı. Parkta, Berfo Ana’nın bir heykeli de var.
T24’den Hülya Karabağlı’nın haberine göre Berfo Ana’nın görüntülerinden oluşan ve “Ben anayım, ben oğlumu istiyorum” sözlerinin yer aldığı kısa filmin de gösterildiği törende duygusal anlar yaşandı.
Berfo Ana’nın ailesi ve yakınları, sivil toplum kuruluşları yöneticilerinin yanı sıra Cumartesi Anneleri’nin de katıldığı törende konuşmacıların sözleri sık sık “Anaların öfkesi katilleri boğacak”, “Gün gelecek devran dönecek, darbeciler halka hesap verecek” sloganlarıyla kesildi.
Berfo Ana parkının açılış törenine katılan ve kurdela kesen CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin bir konuşma yaptı.
Tekin, “Cemil Kırbayır benim için sadece bir siyasi abi olmanın ötesinde çocuğumun da isim babasıydı. Ailenin yaşadığı acıyı an be an yaşadık. Berfo Ana’nın direnişini sürekli olarak en yakınından izleme şansım oldu. Onun ve onun gibi yürekli annelerin başlattığı mücadele sayesinde 12 Eylül zindanlarında yaşanan insanlık dışı zulüm dünya tarihine mal oldu. Bugünlerde darbeyle mücadele ediyoruz havasındakilerin görmediği, görmek istemediği şanlı direnişin simgesi Sevgili Berfo ana adına yaptırılan bu parka emeği geçenlere teşekkür ediyoruz. Burası 100 yaşındaki bir kadının çocuğunu bulmak adına verdiği mücadelenin Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmasını isteyenlere karşı bir meşale gibi demokrasi ve özgürlük mücadelesinin yaşadığı yer olacaktır. Halkımıza hayırlı olsun” dedi.
Açılış konuşmalarının ardından Gürsel Tekin CHP Milletvekilleri ve Çankaya belediye Başkanı Bülent Tanık ile birlikte Berfo Ana heykelinin açılışını yaptı.
Sizden özür diliyorum, çocuklar. Biliyorum, özür dilemek ne yaşananları ne de geleceği değiştirir. Elimden geleni yapıyorum aslında, bir sürü insan yapıyor. Yetmiyor. Bir de özür diliyorum.
Bugün Dünya Çocuk Hakları günü.
Bir havan mermisiyle parçalanmadan önce Ceylan’ı tanımıyordum. Yaşadığından haberim bile yoktu. Evet, elbette orada bir köy vardı uzakta ama o köy bizim filan değildi. Kimsenin değildi. Ceylan’ındı. Bir havan mermisiyle parçalandı Ceylan, sonra annesinin eteğine toplandı. Şimdi bütün köyler Ceylan’ın olsa ne olur? Bir şey olacağı yok; Ceylan öldüğüyle, annesi kızını eteğine topladığıyla kaldı. Ben, o günden beridir, Ceylan’ın alnıma saplanmış bakışlarını taşıyorum boynuz gibi.
Bugün Dünya Çocuk Hakları günü.
Polisin attığı gaz fişeğiyle kafasından vurulmadan önce Berkin’i tanımıyordum. Yaşadığından haberim bile yoktu. Bakkala ekmek almaya gitmek ne demektir bilirim ama. Evinden çıkarsın, cebinde annenin verdiği para olur. Belki o parayı kaybetmemek için sıkı sıkı tutarsın elinde. Kâğıt paraysa avucunun terinden ıslanır, yumuşar. Metal para kayganlaşır biraz. Bakkala gidersin, parayı verir ekmeği alırsın. Eve ekmekle dönerken köşesini yiyiverirsin belki, taze ekmek köşesi kadar lezzetli şey yoktur. Eve varırsın, sofraya oturursun. Anneciğinin yaptığı yemeğe bir güzel banarsın ekmeğini. Yolda yürürken kafandan gaz fişeğiyle vurulmazsın. Vurulup da aylarca hastane yataklarında uyutulmazsın. Kafanı dört kere açmazlar. Ekmek kutsaldır bizde, nimet denir. Bir kuşun gagasından düşürdüğü bir lokma ekmek görürsen hemen yerden alır öpüp başına koyarsın. Kimseyi, tam da ekmeği alnına değdirdiği yerden gaz fişeğiyle vurmazsın. Berkin’i vurdular. Ben, o günden beridir, Berkin’in gülümsemesini Ceylan’a göstermeye çalışıyorum rüyalarımda.
Bugün Dünya Çocuk Hakları günü.
Çalıştığı plastik fabrikasındaki pres makinesine sıkışıp ölmeden önce Ahmet’i tanımıyordum. Yaşadığından haberim bile yoktu. Evet, elbette Türkiye’de bir milyon çocuk işçi olduğunu biliyordum. Ahmet o çocuk işçilerden, emeği sömürülen çocuklardan biriydi işte. Yaşarken bir arada görmüş müydü hiç bilmiyorum ama ölüsüne tam 30 bin lira değer biçtiler Ahmet’in. Haftalığı 100 liraydı. Kanıyla, canıyla çalışarak kaç ayda biriktirirdi 30 bin lirayı? Adaletin kılıcı Ahmet’in tazminatını tam 24 taksite böldü. Bir milyon işçi çocuk, haftalıklarına razı, çalışmaya devam ettiler. Ahmet, preslendi. Ben, o günden beridir, eli yüzü kir pas içinde bir çocuk dolaştırıyorum içimde.
Bugün Dünya Çocuk Hakları günü.
13 yaşındayken, yaşadığı kentte 26 kişinin tecavüzüne uğrayıp bir de neredeyse suçlu bulunmadan önce tanımıyordum N.Ç.’yi. Yaşadığından haberim bile yoktu.
Bugün Dünya Çocuk Hakları günü.
Oyuncak sandığı bir nesne patlayıp da öldürmeden önce Behzat’ı tanımıyordum. Yaşadığından haberim bile yoktu.
Bugün Dünya Çocuk Hakları günü.
Kuveyt’in bir yerinde 8 yaşında evlendirilmesi değil de gerdek gecesi ölmesi haber yapılana kadar Rawan’ı tanımıyordum. Yaşadığından haberim bile yoktu.
Bugün Dünya Çocuk Hakları günü.
Pakistan’da kız çocuklarının eğitim haklarını savunduğu için Taliban tarafından vurulmadan önce Malala’yı tanımıyordum. Yaşadığından haberim bile yoktu.
Bugün Dünya Çocuk Hakları günü.
Dünyanın bir yerinde eline silah tutuşturulup savaştırılan, fabrikalarda köle işçi olarak çalıştırılan, bir yerlerde açlıktan kıvranan, it iti kırıyor diye ülkesinden kaçıp mülteci olan, yetişkinlerin çıkarları için beyni yıkanan, tecavüze uğrayan, organ ticareti ya da töre ya da aşağılık başka bir nedenle katledilen milyonlarca çocuğu tek tek tanımıyorum ama yaşadıklarını, oralarda bir yerlerde olduklarını biliyorum. Oğluma her sarıldığımda, onlara da sarılıyorum.
Gelişmekte olan ülkeler ve Çin'den oluşan G77+Çin grubu
Varşova – Bu geceyarısı 3:55’de, 130’dan fazla ülkeden oluşan gelişmekte olan ülkeler grubu G77+Çin, iklim değişikliğinden kaynaklanan kayıp ve zararlara teminat getirilmesine dair mekanizmayla ilgili müzakereleri terk etti.
Gelen haberlere göre üzerinde çalışılan metinde istedikleri temel unsurların yer almasının kabul edilmemesi üzerine toplantıyı terk eden gelişmekte olan ülkelerin bugün bir açıklama yapması bekleniyor.
Kayıp ve zarar mekanizmasını bu zirveden çıkması gereken vazgeçilmez karar olarak gören gelişmekte olan ülkeler, bu mekanizmanın kurulmaması halinde müzakereleri tamamen kilitleyebilir. Kayıp ve zarar mekanizmasında anlaşmaya varılamazsa Varşova zirvesinden 2015-2020’ye dair bir anlaşma için yol haritası çıkması da zor görünüyor.
AB Komisyonu plastik poşet kullanımına bir sınır getirmek istiyor. AB Komisyonu’nun çevreden sorumlu üyesi Janez Potocnik, “israf toplumunun bir sembolü” olarak nitelendirdiği plastik poşetlere gelecek dönemlerde yasak getirmeleri için AB üyesi devletleri destekliyor.
Sadece 2010 yılında, Avrupa’da, 750 bin ton, yani 625 bin araba ağırlığında, tek kullanımlık plastik poşet üretildi. Plastik poşetlerin doğada çözülmesi için yüzyılların geçmesi gerektiği gerçeği, çevre için büyük tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor.
Plastik atıklar, Avrupa’da olduğu gibi gelişmekte olan ülkelerde de tartışma konusu. Ülkelerin ekonomik büyümesine paralel olarak artan üretim ile birlikte, atık oranı da yükseliyor. Naturschutzbund Deutschland adlı kuruluşun kaynak politikaları sorumlusu Benjamin Bongardt, bu olgunun özellikle Asya’daki gelişmekte olan ülkeler için geçerli olduğunu belirtiyor. Endonezya ve Filipinler gibi ülkelerde üretim için gerekli yatırım varken atık arıtma mekanizmaları eksik. Alman Uluslararası İşbirliği Kurumu’dan (GIZ) Ellen Gunsilius ise plastik atıkların enerji için değerlendirilmesinin birçok ülke için pahalı bir işlem olduğunu ekliyor.
Gelişmekte olan ülkelerde, çöpler, özellikle şehirlerde büyük bir problem oluşturuyor. ABD’deki Ontario Üniversitesi’nden Daniel Hoornweg ve çalışma arkadaşlarının Nature dergisinde yer alan çalışmalarına göre, şehirde yaşayanlar kırsalda yaşayanlara göre 2 kat daha fazla çöp üretiyor. Çin’in Şanghay kentindeki Laogang ile Meksika’nın başkenti Meksiko ‘daki Bordo Poniente dünyadaki en büyük çöplükler olarak biliniyor. İki çöplüğe de günde yaklaşık 10 bin ton çöp ulaşıyor.
Ruanda’nın başkenti Kigali’de sokakları kirleten, akarsuları tıkayan plastik çöpler yıllarca büyük bir sorundu. Günümüzde ise Kigali, Afrika’nın en temiz şehirlerinden biri. “Plastiğe sıfır tolerans” politikası BM tarafından ödüllendirilen Ruanda’da, plastik poşetlerin ülkeye girişi yasak. Alman Uluslararası İşbirliği Kurumu’dan (GIZ) Ellen Gunsilius, Ruanda’daki uygulamanın başarısının “kontrol mekanizmalarına” bağlı olduğunu belirtirken, Danimarka ya da Finlandiya’daki plastik poşetlere uygulanan vergilerin daha etkili olduğunu düşünüyor.
İrlanda’da plastik poşetlere vergi
Avrupa’dan başka bir örnek olarak İrlanda hükümeti, plastik poşet başına 22 cent vergi koydu. Amacın vergi gelirlerini arttırmak olmadığını, vatandaşın tercihlerini yönlendirmek olduğunu açıklayan Bongardt, vergi düzenlemesinden sonra ülkede daha az plastik poşetin üretildiğini belirtiyor.
İrlanda’da kişi başına plastik kullanımı yılda 328 poşetten 20’ye düşerken, AB Komisyonu’nun bir araştırmasına göre AB ortalaması 198 poşet.
Önemli olan farkındalık yaratmak
Meksiko şehrinde de plastik poşetlere sınırlama getirildi, işletme sahipleri müşterilerine bedava poşet sunarlarsa para cezası ödemek zorundalar. Deutsche Umwelthilfe’den Thomas Fischer ise bu yasağa eleştirel yaklaşırken, şehirde daha önce buna benzer düzenlemelerin olduğunu fakat kontrol mekanizmalarının yetersizliğinden dolayı etkili bir biçimde hayata geçirilemediğini belirtiyor.
Alman Uluslararası İşbirliği Kurumu’dan (GIZ) Ellen Gunsilius da yasaklamaların başlı başına yeterli olmadığı görüşünde, ona göre asıl sorun plastik atıkların çevreye verdiği zarara karşı farkındalık eksikliği. Halk ve sanayi kuruluşlarında bu farkındalık arttırılırsa, yasaklar ve vergi düzenlemeleri daha iyi işleyebilir.
Varşova’da COP19 BM İklim Zirvesi sürerken yeni bir iklim haberi Avrupa’nın göbeğinden geldi. Filipinler’de binlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın evini kaybetmesine neden olan fırtınanın küçük bir örneği Akdeniz’in ortasında gerçekleşti.
BBC’nin haberine göre İtalya’nın Sardinya adasında şiddetli fırtına ve yağış en az 14 kişinin ölümüne sebep oldu.
Nehirlerin yataklarından taşmasıyla oluşan su baskınları nedeniyle çok kişiden haber alınamadığı belirtiliyor.
Sel sularının arabaları sürükleyip götürdüğü ve köprülerin çökmesine neden olduğu da gelen haberler arasında.
Fırtıdanadan en çok etkilenen bölgenin, adanın kuzeydoğusundaki Olbia kenti civarı olduğu kaydedildi.
Ada genelinde yüzlerce kişi evlerini terk etmiş durumda.
Sardunya sivil savunma yetkilisi Giorgio Cicalo, İtalyan televizyon kanalı Rai’ye yaptığı açıklamada, “Belki de on yıllardır bu kadar ciddi bir durumla karşılaşmadık” dedi.
Sardinya Valisi Ugo Cappellacci ise Cleopatra Fırtınası’nın en az 16 kişinin ölümüne yol açtığını söyledi.
Olbia Belediye Başkanı Gianni Giovanelli, kentin “kıyameti andıran bir fırtınayla” yerle bir olduğunu söyledi.
Yerel basın , 3 kişinin Olbia yakınlarında bir köprünün çökmesinin ardından bindikleri aracın içinde hayatlarını kaybettiklerini duyuruyor.
Araçları selde sürüklenen bir anneyle kızı da kurbanlar arasında.
Akdeniz’de ender görülen türden şiddetli fırtına nedeniyle ekili alanlarda büyük zarar görülürken, İtalya’dan adaya uçak seferleri de aksadı.
Uzun süredir “kategorik AKP karşıtlığı” dediğim marazın ideolojik ve politik olarak ne kadar sorunlu olduğunu çeşitli veçheleriyle anlatmaya çalışıyorum. Yaklaşan yerel seçimlerle birlikte bu marazın kaçınılmaz biçimde yol açmış olduğu vahim pratik de görülmeye başlandı.
Öncelikle, kategorik karşıtlık ekseninde bir muhalefetin (“Kartaca yıkılmalı”!) AKP ile mücadelede anlamlı, toplumsal karşılığı olan bir muhalefet hattı olmadığını görmemiz gerek. Türkiye yakın tarihinin en hegemonik partisiyle yapılacak bir mücadele, ancak karşı-hegemonik bir zeminin kurulabilmesi ve yaygınlaştırılmasıyla mümkün olabilir. Kısa vadeye hapsedilemeyecek bir stratejinin gerekliliği aşikar! Bütün dünyasını “AKP’den kurtulmak”la sınırlayan, varolan politik güçleri “AKP ve diğerleri” diye ayıran ve bunların mantıksal sonucu olarak da o “diğerlerinin” arasında özgürlükçü bir siyasetin ideolojik mücadeleye girmesi gerekenler olmasına rağmen, mücadele bir yana onlarla -çoğunlukla utangaç- ittifak arayışlarına girmeye çalışan bir siyaset, Türkiye’nin temel sorunlarını ıskaladığını göstermiş olur. Zaten bugüne kadar toplumda bir karşılık bulamamış olmasının da temel nedeni budur.
Ötekileştirerek olmaz
Bu yazıda murad edilen anlamıyla “karşı-hegemonik” bir siyaset, sadece “AKP karşıtları”nın bir araya gelmesiyle oluşturulamaz. Hatta sadece AKP karşıtlarının bir araya geldiği bir blok, karşı-hegemonyayı kurabilmenin önünde engeldir! İki nedenle: Birincisi ve en basiti, “AKP karşıtlığı” başlı başına tutarlı bir politik hat oluşturmaya yeterli değildir. İkincisi ve daha önemlisi, karşı-hegemonya ancak ve ancak AKP’nin hegemonyası altındaki geniş halk kesimlerinin, o hegemonyadan kurtarılması ve başka bir zemine davet edilmesiyle mümkün olabilir. Bu davet ise AKP’ye oy verenleri ötekileştirerek yapılamaz. Daveti çıkartacak olan politik öznenin sözlerinin ve eleştirilerinin o insanlara ulaşması gerekiyor. Sözümüzün o insanlara ulaşmasını engelleyecek ya da o insanların kulaklarını kapatmalarına yol açacak bir tarz-ı siyaset, söylem düzeyindeki bütün radikalliğine rağmen -hatta devrimci bir durum yoksa tam da o sözde radikallik nedeniyle- hegemonya kuramaz. Hegemonya kurmak bir yana, AKP’nin tam da bu kutuplaştırıcı siyasetten nasiplendiğini ve her fırsatta bu kutuplaşmayı bizzat teşvik ettiğini de geçerken not edelim.
Buraya kadar söylenenler işin stratejik kısmı… En az bunun kadar önemli olan politik boyutu ise şu: Türkiye’nin temel sorunları AKP ile başlamadı, AKP ile de bitmeyecek! Karşı-hegemonik bir siyaset, sorunların sistemle olan bağlarını kurabilen radikal bir siyaset olmak zorunda. “Kategorik AKP karşıtlığı”na yaptığım itiraz da, bu muhalefetin yeterince radikal olmamasınadır. Bütün dünyasını “hükümet karşıtlığının” belirlediği muhalefet tarzını bir kenara bırakıp, AKP’nin neo-liberal ve otoriter iktidarıyla mücadeleyi i) daha derin, ii) daha yaygın ve iii) daha tarihsel bir muhalefet perspektifinin içine yerleştirmemiz gerekiyor. AKP’nin otoriter, tekçi, devletçi ve toplum mühendisliğine dayalı yönetiminin Türkiye’deki hakim siyasal kültürle (ve yıktığı eski rejimle) olan bağlarını göstermesiyle daha derin; AKP’nin neo liberal iktisat politikalarının emekçilerin yaşam alanlarından doğanın tahribine kadar yayıldığı bütün alanlara yayılarak o alanlarda sadece direniş örgütlemesiyle değil alternatifler üretmesiyle daha yaygın ve nihayet Türkiye’nin temel sorunlarının imparatorluktan ulus-devlete geçiş sürecinden kaynaklandığını ve ulus devlet paradigmasını sorgulamadan bu sorunları çözemeyeceğimizin idrakiyle daha tarihsel bir muhalefet perspektifi!
HDP
Tarihsellik bahsinden devam ederek, yazının başında bahsettiğim “kategorik karşıtlık” ekseninde kurgulanan muhalefetin yol açtığı vahim sonuca gelebilirim. Türkiye’nin temel sorunu, esas olarak tarihin yüklerinden özgürleşme sorunudur. Sadece Kürtlerin, Alevilerin, Sünnilerin, gayrimüslimlerin tanınma ve kimlik sorunlarından bahsetmiyorum. Kendisini çoğunluğun içinde hisseden ve dolayısıyla diğer grupların yaşadığı mağduriyetleri yaşamayan yurttaşlar da ulus-devletin kuruluş dönemlerinden bugünlere gelen merkeziyetçi, tekçi, otoriter ve bürokratik devlet yapısının mağdurları… Bütün bu mağduriyet alanlarına birden seslenen bir politik zemini ortaya çıkarmamız gerekiyor.
İşte siyasal yaşama yeni katılan Halkların Demokratik Partisi tam da böyle bir zemini kurma yolunda önemli bir fırsat. İçinde bu satırların yazarının partisinin de bulunduğu, örgütlerin ve partilerin kendi özerk varlıklarını koruyarak ortak bir mücadele platformu oluşturdukları bir yapı HDP… Bugüne kadar denenmemişi denemesiyle bu yazıda ifade edilen “karşı-hegemonik” siyaseti toplumsallaştırabilme yolunda önemli bir aşamayı ifade ediyor.
Oyları bölmeyin!
Lakin “kategorik AKP karşıtlığı”nın niyet edilmemiş bir sonucu karşımıza çıktı: “Oyları bölmeyin”! Öyle ya, yıllar boyu çeşitli siyasetler, kendi etki alanlarındaki kitlelerin önüne sadece AKP ile mücadeleden ibaret bir hedef koydular. Bunun mantıksal sonucu belliydi: Seçim anları geldiğinde AKP’nin karşısında en hacimli örgüt neyse onu desteklemek. Yani CHP ! Şimdi HDP’nin karşısına çıkartılan “oyları bölmeyin” saçmalığı işte buralardan kaynaklandı. Bumerang! Yukarıda politik ve stratejik olarak yanlışlığını anlatmaya çalıştığım siyasetin böylesi bir pratik sonucuyla yüz yüzeyiz şimdi.
HDP’nin aşamayacağı bir sorun değil elbette. HDP’nin politik zemini Diyanetiyle, merkeziyetçi, tekçi, bürokratik yapısıyla ulus devleti tartışmaya açan özgürlükçü ve çoğulcu bir politik zemin. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ni kuranlar da uzun süredir, toplumda karşılığı olan bir siyasetin Türkiye modernleşmesinin eleştirisini temel alan daha uzun dönemli bir perspektife dayanması gerektiğini söylüyorlardı. Bu siyaset, elbette öncelikle otoriter iktidarla ve gittikçe despotlaşan bir tek adamın tasallutuyla mücadele edecektir. Fakat bu radikal siyasetin, sistemin kurucu zihniyetini temsil eden CHP eleştirisini ıskalaması düşünülemez.
Oyları bölün!
İşbu nedenle, bir sürü insanın ağzına pelesenk olmuş “iktidar dururken, muhalefete muhalefet mi edilirmiş?” sözü içi boş bir ezberden ibarettir. Karşı-hegemonik bir siyaset, AKP ve CHP’nin dışında üçüncü bir seçeneğin var olduğunu göstermek durumunda. Hegemonya mücadelesi, kısa vadede değil, uzun vadede verilir. Bizler yapıp ettiğimiz her şeyle bu uzun vadeli karşı-hegemonik düşünceyi ve zemini büyütmeye çalışıyoruz. Bunun için bilgi, tecrübe ve en önemlisi başarı biriktirmeye ihtiyacımız var. Yerel seçimler de bu hegemonya mücadelesinin kritik bir uğrağı olarak görülmeli.
Bu seçimde HDP’nin alacağı her oy karşı-hegemonyanın inşasını güçlendirecek. Yazacağımız başarı hikayesini, kısa vade uğruna heba edemeyiz. Dünyada CHP kadar uzun süre ve çok sayıda “kerhen” oy almayı başarabilmiş başka bir parti var mıdır bilmem ama ister seçeneksizlikten, ister kısa vadeli düşünmekten, isterse çeşitli korkulardan dolayı kendini CHP’ye mecbur hisseden yurttaşların önünde, özgürlükçü ve çoğulcu bir Türkiye mücadelesine omuz vermeleri için bir fırsat var artık. CHP’nin “oyları bölmesine” izin vermeyin. Daha yapacak çok işimiz var!
Dün Varşova'da kömür zirvesine karşı yapılan eylemden
Varşova – BM İklim Zirvesi COP 19‘un ikinci haftasına dün girdik. Haftasonu, taraflar arasında gece yarılarına kadar uzayan müzakerelerle geçti. Ancak özellikle Cumartesi günü bizim için asıl önemli gündem kent merkezinde başlayan iklim adaleti yürüyüşüydü. Önceki yıllarda yapılan yürüyüşlerle karşılaştırıldığında (hele zirvenin Avrupa’nın ortasında yapıldığı düşünülürse) biraz zayıf görünse de, sivil toplum ve iklim hareketi meydanın boş olmadığını göstermiş oldu. Yürüyüşün beklenenden daha düşük bir katılıma sahne olmasında zirvede akredite olan bazı büyük sivil toplum örgütlerinin ve ağların (CAN gibi) gösteriye katılmamaları da rol oynadı. Polonya ve Avrupa tarafında yürüyüşü düzenleyen iklim hareketleriyle uluslararası (özellikle Kuzey Amerika’daki) hareketlerin, aralarındaki bu kopukluğun nedenlerini tartışacaklarını umuyorum. Çünkü bu tür bir kopukluk sivil toplumun profesyonelleşme ve bürokratikleşme tehlikesini akla getiriyor.
Pazar günü bazı müzakereler (Cumartesi günü de sonuçlandırılamadığı için) devam etmekle birlikte, resmi oturumlara ara verildi ve hepimiz için yoğun bir haftanın ardından tatil günü oldu. Bu nedenle izlenimlerime Pazartesi’den itibaren devam ediyorum.
UNFCCC Genel Sekreteri Kömür Zirvesi’nde konuşur mu?
Christiana Figueres
Zirvenin ikinci haftası iklim zirvesinin yapıldığı stadyuma 2-3 kilometre mesafedeki kent merkezinde, Polonya Ekonomi Bakanlığı binasında düzenlenen “İklim ve Kömür Zirvesi”ne karşı yapılan eylemlerle başladı. Greenpeace ve diğer iklim hareketlerinin oldukça ses getiren eylemini ve bilim insanlarının temiz kömür diye bir şey olmadığına dair açıklamalarını dün aktarmıştım.
Ancak bu konuyla ilgili önemli bir tartışma daha vardı. O da Birleşmiş Milletler’in iklim değişikliğiyle ilgili kurumu ve iklim zirvelerinin ev sahibi UNFCCC‘nin en üst düzey yöneticisi olan Christiana Figueres’in İklim ve Kömür Zirvesi’nin açılışında bir konuşma yapmasıydı. Figueres, açılışta Dünya Kömür Birliği’nin düzenlediği zirvenin ev sahibi olan Polonya Ekonomi Bakanı Janusz Piechociński‘nin hemen ardından konuştu. Figueres’in zirveye katılması ve yaptığı konuşma konusundaki fikirler çeşitli.
Örneğin, dün yapılan bir basın toplantısında konuşan Bankwatch’dan Kuba Gogolewski böyle bir kömür zirvesinin düzenlenmesini eleştirse de, Figueres’in çok güçlü bir konuşma yaptığını söyledi. Figueres’in konuşmasının önemli bir çıkış olduğunu düşünenler UNFCCC sekreterinin kömür sektörünü hızlı ve dramatik bir değişikliğe çağırmasını ve bu konunun BM adına dile getirilmesini önemsiyorlar. Gerçekten de Figueres konuşmasında, kömürün iklim değişikliğinin ortaya çıkmasındaki payının büyüklüğüne ve ısınmayı 2 derecede sınırlama hedefine ulaşmak istiyorsak enerji kullanım biçimimizin eskisi gibi kalamayacağına vurgu yapıyor.
Konuşmada kömür endüstrisini çözümün bir parçası olmaya çağıran Figueres, bir paradigma değişikliğine ihtiyacımız olduğunu ve bunun için de (“size akıl vermek bana düşmez ama” dedikten sonra) şöyle bir geçiş yolu kullanılmasını öneriyor:
* Mevcut tüm kritik altı kömür santrallarını (yani en eski ve düşük verimli olanları) hemen kapatın.
* Kalan tüm termik santrallarda karbon tutma ve depolama teknolojisi kullanın.
* Mevcut kömür rezervlerinin çoğunu çıkarmadan bırakın.
Figueres ayrıca kömür endüstrisine böyle gelmiş böyle gider senaryosunun yaratacağı finansal riskleri değerlendirmelerini ve yatırımlarını başka yerlere yönlendirerek portföylerini çeşitlendirmelerini öneriyor.
Ancak ben Figueres’in konuşmasını yetersiz bulmanın ve beğenmemenin de ötesinde, uluslararası iklim değişikliği politikalarında yanlış bir stratejiyi temsil ettiğini düşünenlerdenim. UNFCCC’nin en üst isminin böyle bir zirveye katılmasını ve böyle bir konuşma yapmasını kabul edilemez buluyorum. Üstelik, burada Figueres’in Polonya hükümeti ve kömür sektörü tarafından ‘kullanıldığını’ değil, başlı başına kendi yanlış startejisi nedeniyle uluslararası iklim politikalarını tehlikeye attığını düşünüyorum.
Figueres’in stratejisinin iklim değişikliğinin (sektörel anlamda) bir numaralı sorumlusu olan kömür şirketlerini “çözümün bir parçası” yapmak, sektörü “küçülmeye”, ya da daha doğrusu yatırımlarını kömür dışındaki (özellikle yenilenebilir) enerji alanlarına yönlendirmeye ikna etmeye çalışmak olduğu anlaşılıyor. Bunun için de sektörü dışlamamak, içeride tutmak gibi bir strateji benimsiyor. Yapmaya çalıştığı bir diğer şey de, uluslararası iklim politikalarının radikalize olmasını önlemek. Gelişmekte olan ülkelerin çoğunun ya da yenilenebilir enerji sektörünün zaten çözümün tarafında olduğunu, asıl zor ve önemli olanın Polonya gibi sorunu sürdüren ülkeleri işin içine katmak olduğunu düşünüyor.
Ancak Figueres’in bu tartışmalı stratejiyi uygulamak adına aldığı risk akıl alır gibi değil.
Kömür şirketlerinin ve dünyanın en kömürcü ülkelerinden biri olan Polonya’nın iklim zirvesi sırasında bir kömür zirvesi düzenlenmelerinin amacı şunlar (web sitelerinde bulabilirsiniz):
1- İklim değişikliği nedeniyle enerji seçenekleri değişmeye başlayan dünyada kömürün hala önemli bir yeri olduğunu göstermek;
2- “Temiz”, yani “yüksek verimli ve düşük emisyonlu” kömür diye bir şeyin var olduğuna ve bu teknolojinin kullanılması halinde bunun iklim değişikliğiyle mücadeleye büyük katkı sağlayacağına dünya kamuoyunu inandırmak;
3- Kömür santarllerinde karbon tutma ve depolama teknolojisi kullanıldığına, kullanılabileceğine, böyle bir şeyin var olduğuna dünya kamuoyunu inandırmak.
Oysa iklim değişikliğiyle mücadele için kömürün enerjideki payının önümüzdeki 35-40 yıl içinde %96’ya varan oranda azalması gerektiği, temiz kömür diye bir şeyin varolmadığı, karbon tutma ve depolama teknolojisi diye bir teknolojinin ise henüz deneme düzeyinde olduğu ve ticari kullanıma girmediği, yakın gelecekte de giremeyeceği ortada. Detaylar için Avrupa İklim Vakfı’nın girişimiyle önde gelen 27 bilim insanının hazırladığı rapor ile ilgili haberime bakabilirsiniz.
Ayrıca kömür endüstrisinin hızla büyüdüğü ve küçülmeye de (bir sektöre gönüllü olarak küçülün demenin mantıksızlığı bir yana), rüzgara vb. yatırım yapmaya da niyetinin olmadığı ortada. (Örnek olarak Avustralya ve Polonya‘yla ilgili duruma bakabilirsiniz.)
Christiana Figueres, kömür zirvesinin açılışında yaptığı konuşmanın başında “bu toplantıya katılmam ne kömür kullanımını zımni olarak onayladığım anlamına gelir, ne de kömürün hemen ortadan kalkmasını savunuyorum. Ama kömürün herkesin iyiliği için hızla ve dramatik bir şekilde değişmesi gerektiğini söylemek için buradayım” diyor. Ancak, Figueres bu girişin ardından “bazılarının”, iklim değişikliğinden duydukları kaygıdan dolayı tüm kömür santallarının hemen kapatılması gerektiğini söylediğini iddia ediyor. Tabii, ardından diğer bazılarının da, her şey eskisi gibi sürsün, dediğini hatırlatıp, haliyle “ikisi de olmaz” demeye getiriyor.
Ne var ki, Figueres tam da bu varsayımı kurarak kamuoyunu yanıltıyor. İklim değişikliği hareketinin içinde, aklı başında hiç kimse, tüm kömür santralleri hemen kapatılsın demiyor. ECF raporundaki tabloya da bakarsanız, kömürün payının 40 yıl içinde tedricen azaltılması ve enerji seçeneklerinde bir geçişin mümkün kılınması gerektiğinden bahsediliyor. Bunun için her şeyden önce hiçbir yeni kömürlü termik santral yapılmaması gerektiği vurgulanıyor. Figueres’in uçurduğu balon, iklim değişikliğine karşı mücadele eden ve bunun için de kömürden uzaklaşmak gerektiğini söyleyen bilim insanlarını ve hareketleri mantıksız köktenciler olarak etiketlemeye hizmet ederek, tam da “bizsiz olmaz” diyen kömür şirketlerinin stratejisine hizmet ediyor.
Üstelik Figueres, konuşması boyunca “kömür endüstrisi değişmeli” diyerek, tam da endüstrinin öngördüğü “verimlilik yönündeki değişim” stratejisine destek vermiş oluyor. Oysa mevcut santralleri verimli teknolojilere yenilemek, her şeyden önce kömür santrallerinin ömürlerini uzatıyor. Elbette -verimli- yenilerini yapmak da öyle… Bir yeni kömürlü termik santral yapmak veya eskisini yenilemek, o santralin en az 40-50 sene daha karbondioksit saçmaya devam etmesini garanti altına almak demek. Zaten Figueres konuşmasının bir tek yerinde bile yeni kömürlü santral yapılmamalıdır demiyor.
Sonuç olarak, Figueres’in bu seçimi, katille kurbanı uzlaştırma girişimine benziyor ve bildiğiniz gibi bu tür girişimlerin çoğu korkulan cinayetin işlenmesini kaçınılmaz hale getirir. Kömür endüstrisinin gerçek dışı iddialarını ve uluslararası iklim değişikliği politikalarını baltalama girişimini böyle bir konuşma yaparak meşrulaştıran bir UNFCCC yöneticisini istifaya çağırmamak da, ya iklim hareketlerinin çok iyimser olmalarıyla, ya da seçeneksiz olduklarını düşünmeleriyle açıklanabilir.
Türkiye bakanlar zirvesine müsteşar yardımcısı düzeyinde katılıyor
Mehmet Emin Birpınar
Dün, iklim zirvesinin ikinci haftası başlarken, bugün öğleden sonra açılacak olan yüksek düzeyde oturumlarda hangi ülkenin kim tarafından temsil edileceği netleşti. Bir anlamda bakanlar zirvesi olan, çünkü pek çok ülkeyi çevre bakanlarının temsil ettiği oturum Perşembe akşamına kadar devam edecek. Geçen hafta yayınlanan ilk listelerde Türkiye’nin ismini göremeyince, yoksa Türkiye yüksek düzeydeki oturuma hiç mi katılmayacak diye düşünmüştük. Dün yayınlanan listede ise Türkiye’nin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı müsteşar yardımcısı Mehmet Emin Birpınar tarafından temsil edileceği ve kendisinin Perşembe günü öğleden sonra konuşacağı açıklandı.
Türkiye’nin müsteşar yardımcısı tarafından temsil edilmesi beklenmedik ölçüde alt düzey bir katılım olarak kabul edilebilir. Son yıllarda iklim zirvelerine genellikle müsteşar ve bakan yardımcısı (hatta 2009’da Kopenhag’da bakan) düzeyinde temsil edilen Türkiye, sanırım uzun yıllardır ilk kez katılım düzeyini müsteşar yardımcısına düşürdü. Peki bu ne anlama geliyor?
Uluslararası zirvelere ne kadar üst düzeyde katıldığınızın diplomaside bir anlamı var. Dolayısıyla çoğu ülkenin çevre bakanını gönderdiği bir zirveye müsteşar yardımcısı ile katılmak bir mesajdır.
Kesinleşen katılım listesinden sayabildiğime göre, yüksek düzeydeki oturuma 150 ülke katılıyor (ki bu da beklenenden düşük bir sayı). En yüksek düzeyde katılım sağlayan ülkeler devlet başkanları tarafından temsil edilen Tanzanya ve Nauru, başbakanları tarafından temsil edilen Etiyopya ve Tuvalu ile devlet başkan yardımcısı tarafından temsil edilen İran. 86 ülke çevre (veya benzeri) bakanları tarafından temsil edilirken, 5 ülke bakan yardımcısı, 8 ülke de bakan vekili düzeyinde zirveye katılıyor. Ayrıca 4 ülkenin (ABD, Rusya, Marshall adaları ve Guyana) başkanın özel iklim değişikliği temsilcisi (Special Envoy) düzeyinde katıldıklarını eklemek gerek. Bu da oldukça üst düzey bir katılım sayılabilir. Alt düzeyde katılan birkaç ülkeyi de konuyla ilgili kurumların (Çevre Koruma Ajansı, İklim Değişikliği Departmanı vb.) başkanları, ya da örneğin 10 ülkeyi büyükelçiler temsil ediyor.
Türkiye ise bu zirvede en alt diplomatik seviyede temsil edilen ülkelerden biri. Müsteşar yardımcısı gibi yardımcı bürokratlar tarafından temsil edilen başka bazı ülkeler arasında Afganistan, Liberya, Mauritus, Libya vb. sayılabilir. Bildiğiniz gibi Avustralya’nın bu yıl Çevre Bakanı tarafından değil de bir büyükelçi tarafından temsil edilmesi büyük bir skandal olarak kabul edilmişti. Hatta Avustralya Çevre Bakanı Greg Hunt“karbon vergisini kaldırmak için gerekli yasa çalışmaları nedeniyle çok meşgul olduğunu ve bu yüzden zirveye katılamadığını” açıklayarak hepimizle adeta alay ediyordu.
Dolayısıyla Türkiye’nin bu yıl zirveye bakan veya genellikle yaptığı gibi müsteşar düzeyinde katılmamasını (iklim değişikliği dairesini şubeye düşürme kararında olduğu gibi) iklim değişikliğinin ülke politikalarındaki yerinin azaltıldığına ve konuya artık yeterince önem verilmediğine dair politik bir mesaj olarak yorumlamak mümkün gibi görünüyor. Bunu da not edelim.
Eğimini kullanarak 2 adet tuvalet kabini oluşturun yanyana.
Girişleri düzayak ve bokun biriktiği aşağıda kapıları olsun tahliye için.
Tuvaletinize bir kapak yapın.
Kıçınızı yıkamak dışında tuvaletin içine su dökmeyin.
Bokunuzu yaptıktan sonra tuvaletin içine kül yada talaş serpin.
Tuvaletin kuru kalması esas.
Yanyana yaptığınız bu iki tuvaletten birini bir yıl kullandıktan sonra diğerini kullanmaya geçin. O bir sene içinde diğer tuvaletin içindeki boklar tamamen kuruyarak gübre olur. Alttaki tahliye kapısından bu gübreyi alıp sebze bahçenize dökün.
Bu tuvaletleri bay/bayan yerine vegan ve vegan olmayanlar olarak ayırmak, kendi yiyeceğinin yetiştiği toprağın gübresine ilgililer için rahatlatıcı olacaktır.
Havalandırma için bir enine bir boyuna soba borusu yerleştirin uçları içerde.
Dik olan borunun ucuna döner başlık takın.
Metanla ve ısı farkıyla oluşacak olan hava akımıyla dönecek olan bu döner soba borusu şapkasına yerleştireceğiniz ufak bir dinamoyla (bisikletlerdeki gibi) şarjedeceğiniz bir kalem pil, akşamları yakacağınız led lambalarla tuvaletinizin aydınlatmasını sağlayacaktır.
Kısacası bokunuzdan yiyeceğinizi ve elektriğinizi üretmeniz mümkün en temiz yoldan.
Bu tuvalet, bok, hijyen.. konusu açılmışken bir anımı paylaşayım çok kakanız gelmeden.
90’lı yılların 2. yarısının başları… Karayoluyla Hindistan’a yolcu edildiğimiz yıllar Haydarpaşa garından.
O zamanlar Haydarpaşa var, tren var, gar var,kara var, yolculuk var, gezginlik var, yoldaşlık var.
Uçak yok, internet yok…
Var da kullanımı yaygınlaşmamış henüz diğerini yiyip bitirecek kadar.
Hindistanla, yolla, nereye gittiğimizle ilgili hiçbir fikrimiz yok yani.
O kadar heyecanlı ve keyifli.
Bize herkesin tek söylediği “Ne yapçan oğlum orası çok pis. İnsanlar orada kakasını sokağa yapıyormuş”tan öte bişey değil.
Hindistanla ilgili tek bilgimiz bu yani.
Neyse İran, Pakistan derken vardık Hindistan’a ve kurulduk kutlu ganj Nehri’nin kenarındaki dünyada hala yaşanılan en eski şehir Benares’te bir ailenin yanıbaşına.
Laf lafı açtı sordular tabii nerdensin?
Dedik “Türkiye”.
Demezler mi “Türkiye çok pismiş. Doğru mu?” diye.
“Yahu asıl bizimkiler size pis diyor” muhabbetine bulaşmadan sordum;
“Neden?”
Dediki Hintli baba;
“Sizin orada tuvaletler evin içindeymiş. Doğru mu? İnsan yaşadığı evin içinde nasıl sıçar?”
Anadolu’ya gelen ilk Türk boyları olan yörüklerden de duydum sonraları “Birimizin boku diğerine değmez” lafını bir kıl çadırın altında.
Bir dostum yediklerinin çekirdeklerini yutarak açık topraklara yapıyor kakasını.
O kakadan filizleniyor sebzeler ağaçlar onun ardından.
Bizim topraklara da ardından bıraktığı tohumlar fide oldu yedik domates bi harika. 2 adet dut fidan oldu bile.
Bir de Fransa’da bir amca var. Birkaç aşamalı havuzlar oluşturmuş bahçesinde. En üstteki havuzun ortasına giden ufak bir köprünün sonunda tuvalet. Deliği direkt havuza açılıyor. Bokun direkt havuza düşüyor şıpuloşş diye. Sonra o havuzdan diğerine, diğerinden diğerine bu suyu her havuzda yetiştirdiği bir takım bitkilerle arıtıyor. En sondaki havuzdan çıkan suya çeşme yapmış. İçme suyu olarak kullanıyor.
Bu bizim bildiğimiz “tuvalet” çok da eski değil bu topraklarda.
Rahmetli Durmuş Amca hatırlıyordu “tuvalet” in ilk gelişini Alakır Vadisine.
O zamanın hükümeti bundan 50~60 yıl kadar önce bir genelge yayınlayarak muhtarlara ‘köydeki herkesin bir tuvalet çukuru açmasını ve bundan böyle artık o çukurlara sıçmasını’ emretmiş. Uygulamayanlara ceza gelecekmiş.
Köyde zamanla biri hariç herkes uymuş bu emire.
“Biri çok direndiydi” derdi Durmuş Amca gülümseyerek.
“Öyle pis şeymi olurmuş herkesin aynı deliğe sıçtığı” diyerek direnmiş epey.
Tuvalete karşı yaşanan ilk direniş Alakır Vadisinde.
Uzun lafın kısası bu bok muhabbetinde, deneyimlerimizin ışığında derimki hava müsaitse tohumlayın, gübreleyin etrafı ferah ferah seyir eyleyerek etrafı. Bok açıkta olunca çok daha çabuk kuruyup gübre oluyor çok sineklenip kokmadan.
Hava yağmurlu yada açık hava tercihiniz değil ise, tarifini verdiğim kuru tuvaletinizi olabildiğince ferah inşa edin ve gübre olarak kullanabilin kakanızı. Oturarak (alafranga) değil, çömelerek (alaturka) yapın kakanızı. Ve yakın lambasını tuvaletinizin bokunuzdan.
Ne ekersen onu biçersin.
Ne biçersen onu yersin.
Ne yersen onu sıçarsın.
Ne sıçarsan o gübre olur.
Ne gübre olursa ona ekersin.
Ne ekersen onu biçersin.
Boku özgür olmayanın kendi özgür olamaz!
Başka bir bok mümkün!
(Bu yazı ilk olarak Alakır Nehri’nin facebook sayfasında yayınlanmıştır.)
Yerli tohumun yasaklandığı, alan, satan ve kullananın hapse gireceği ile ilgili haberler üzerine Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, “Yerli Tohumla İlgili Gerçekler” açıklaması yayınladı.
Türkiye’de çiftçilerin ticarete konu olmamak kaydıyla ve konu olmayacak miktarda, kayıt altına alınmamış kendine ait yerel tohumları ekmesi ve tohumlarını başka çiftçilerle takas etmesi serbest olduğu belirtilen açıklamada yerel tohumların üretimini, tescilini ve satışını düzenleyen güncel kanun 31.10.2006 günü mecliste kabul edilen ve 8.11.2006 günü resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5553 sayılı tohumculuk kanunu olduğu vurgulandı.
Sözkonusu kanunun işlerliğinin Resmi Gazete Tarihi: 15.05.2009 Resmi Gazete Sayısı: 27229 sayılı yönetmelik ve Resmi Gazete Tarihi: 13.01.2008 Resmi Gazete Sayısı: 26755 sayılı yönetmelik ile sağlandığını dile getiren Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, 5553 sayılı tohumculuk kanununda yerel tohumların ticareti ve üretimiyle ilgili maddelerden birkaçını açıklamada belirterek çiftçilerin ticarete konu olmamak kaydıyla ve olmayacak miktarda, kayıt altına alınmamış kendine ait yerel tohumları ekmesi ve takas etmesinin serbest olduğunu vurguladı.
“Tohumluk üretimi
MADDE 5 – Bakanlık tarafından, bitkisel ve tarımsal özellikleri belirlenerek sadece kayıt altına alınan
çeşitlere ait tohumlukların üretimine izin verilir. Tohumlukların yetiştirileceği özel üretim alanlarının özellikleri ile sınırları içerisinde tohumluk üretimi yapan ve bitkisel ürün yetiştiren gerçek veya tüzel kişilerin uyması gereken hususlar yönetmelikle belirlenir. Özel üretim alanlarının sınırları içerisinde, Bakanlıkça izin verilmeyen tohumluk veya bitkisel ürün yetiştirilemez. Tohumculuk sektörü, yurt içinde yatırım yapmak kaydıyla, Avrupa Birliği standartlarında ve uluslararası rekabete uygun bir şekilde gelişmesi amacıyla Bakanlıkça belirlenecek teşvik ve desteklerden yararlandırılır. Destekleme usul ve esasları, Bakanlık tarafından çıkarılacak tebliğ ile düzenlenir.
Tohumluk ticareti
MADDE 7 – Yurt içinde sadece kayıt altına alınmış çeşitlere ait tohumlukların ticaretine izin verilir. Bu tohumluklar, Bakanlık tarafından belirlenmiş nitelik ve standartlara uygun, sertifikalı veya kütüğe kaydedilmek üzere kabul edilmiş veya standart tohumluk olarak ambalajlı ve etiketli olarak ticarete arz edilir….
İstisna
MADDE 14 – … Ayrıca, ticarete konu olmamak ve şahsî ihtiyaç miktarı ile sınırlı kalmak kaydıyla, çiftçiler arasında yapılacak tohumluk mübadeleleri ile deneme ve denetim amacıyla kullanılan ve miktarları Bakanlıkça belirlenen tohumluklar, bu Kanun hükümlerinden müstesnadır.”
Ankara-Eskişehir seferini yapan Yüksek Hızlı Tren (YHT) kuş sürüsüne çarptı. YHT’nin ön kısmı telef olan kuşlar nedeniyle kana büründü. TCDD yetkilileri, saatte 250 kilometre hızla giden YHT’lerin zaman zaman kuş sürülerine çarptığını itiraf etti.
TCDD, “Doğa bize uysun, biz doğaya değil”
TCDD yetkilileri, Ankara- Eskişehir arasını 1 saat 20 dakikada alan YHT’nin ilk yıllarda daha fazla kuş sürüsüne çarptığını belirterek şöyle dedi:
“Bu artık azalmaya başladı. Çünkü kuşlar da YHT’ye alıştı ve göç yollarını değiştirmeye başladılar. Ancak zaman zaman göç eden kuş sürüleri YHT’ye çarpıyor. Kuş sürüsü yüzünden YHT hızını düşürmeyecek, 250 kilometre hızla seferlerine devam edecek. Zaman içerisinde kuşlar YHT’ye alışıp göç yollarını tamamen değiştirecektir.