Ana Sayfa Blog Sayfa 4108

Türkiye’nin İnsan Hakları Gündemi Konferansı

Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde insan hakları alanında çalışan genç akademisyenlerden oluşan İnsan Hakları Araştırmaları Ağı, Türkiye’de geçtiğimiz iki yılda yaşanan devlet kaynaklı hak ihlalleri üzerine 20-22 Aralık 2013 tarihlerinde İstanbul Teknik Üniversitesi-Taşkışla Kampüsü’nde 1. Türkiye’nin İnsan Hakları Gündemi konferansı düzenliyor.

 

2012-2013 yıllarında yaşanan insan hakları sorunlarının bir bilançosunun tutulması ve bu sorunlara dair akademik bilgi üretilebilecek bir alan yaratılması amacıyla Kampüsün Nezih Eldem Konferans Salonu’nda düzenlenen konferansın her yıl düzenlenmesi planlanıyor.

Açılış konuşmalarını Konferans Düzenleme Kurulu’ndan Esra Demir Gürsel, Ali İsmail Korkmaz’ın Ağabeyi Avukat Gürkan Korkmaz ve eski tutuklu öğrenci Mustafa Polat’ın gerçekleştireceği konferansta Uçan Süpürge, Mor Çatı, Women on Waves, Lambdaistanbul, Gündem Çocuk Derneği, Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği, Sarmaşık Derneği, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Barış İçin Kadın Girişimi, Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği’ nden; Uludağ Üniversitesi, Gediz Üniversitesi, ODTÜ, Bilgi Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Kadir Has Üniversitesi, YTÜ, İstanbul Üniversitesi, Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Cornell Üniversitesi, Stanford Üniversitesi’ nden konuşmacılar yer alacak. Ayrıca tanıklık yapacak katılımcılar da olacak.

Konferansta ele alınacak devlet şiddetinin izini bıraktığı bazı olaylar ve konular şöyle;

Gezi Parkı ayaklanması

Roboski Katliamı

Reyhanlı patlaması

Kadına yönelik şiddet

LGBT’lere yönelik nefret suçları

Vicdani ret hakkı

Cezaevlerinin durumu

Mahpus ölümleri

Göçmen ve mülteci sorunları

İş yerinde ölümler

Ekolojik sorunlar

”Kentsel dönüşüm” projeleri

Kürt Sorunu ve Barış Süreci

 

Ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Kazdağlarında yargıdan madencilere durdurma

Çanakkale İdare Mahkemesi, Kaz Dağları’nda ağaçların kesilmesi ve doğanın tahrip edilmesine neden olan altın, bakır, gümüş gibi madenlerin arama çalışmasıyla ilgili Çanakkale Çevre Platformu, Ziraat Mühendisleri Odası ve diğer kurumların açtığı davayı haklı buldu. Söz konusu kurumların Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporunun yeterli teftiş ve inceleme yapılmadan verildiğini ve aynı zamanda bu çalışmaların bir bütünlük içinde incelenmesi gerektiğini belirterek açtığı davada mahkeme ÇED raporları için yürütmeyi durdurma kararı verdi.

Yürütmeyi durdurma kararının gerekçesinde davalı tarafların ÇED raporlarına ilişkin bilirkişinin verdiği olumlu raporları yerinde bulmayan mahkeme, davacıların öne sürdüğü söz konusu çalışmaların çevreye zarar vereceği ve ÇED raporlarının bir bütünlük içinde değerlendirilmesi gerektiği yönündeki itirazını haklı buldu. Davalı taraf olan maden şirketlerinin bu ara karara itiraz etme hakları bulunuyor.

Söz konusu altı davanın nedeni olan olumlu ÇED raporlarına başta Çanakkale Çevre Platformu Çanakkale Ziraat Mühandisleri Odası ve diğer kurumlar farklı zamanlarda altı dava açarak itiraz etmişti. Açılan dava sonucu bilirkişi incelemesi yapılmış ve bu çalışmaların kontrol edildiği takdirde çevreye zarar vermeyeceği belirtilerek, maden arama çalışması hakkında bilirkişi tarafından olumlu görüş verilmişti.

(Çanakkale Demokrat.com)

Ayasofya: Yeni bir fetih projesi – Güven Gürkan Öztan

Çocukluğumun ilk yılları, daha okulla müze ziyaretlerine başlamadan evvel annem ve babamla Sultanahmet’i gezmeye gitmişiz.

İstanbul’da Beşiktaş’ta doğmuştum ama “karşı yakanın çocuğuydum” o yüzden sanki büyülü bir başka dünyaya gelmiş gibi hissetmiştim kendimi.

Meydana, Ayasofya’ya ve Sultanahmet Camiine gözüm kartpostallardan ve film karelerinden aşinaydı ama küçük bedenimle hiç bu kadar devasa olacaklarını tahmin etmemiştim. Bir de tabii ben Ayasofya’yı sarı badanalı bekliyordum ama pembe çıktı! Pembe’nin sadece kızları çağrıştırdığı yaştaydım o sıralar.

İçeride rutubetle karışık bir serinlik çarpmıştı yüzüme, sevdim bu halini, kubbeye aşağıdan bakınca hani gökdeleni ilk kez görmüş ve zirvesini keşfedeyim derken şapkasını düşürmüş bir şaşkın insan haline bürünmüşüm.

Diyaloglar kabataslak şöyle: “Burası kilise mi, cami mi? Hayır oğlum müze! E o zaman kalkanlar, oklar, silahlar nerede!” (bkz bendeki Topkapı sarayı etkisi).

Kocaman yazıların olduğu levhalar, mermer sütunlar rüyama girmişti o gece…

Tabi dönüşünde gerçek Sultanahmet köftesi ile tanışmam ayrı şenlikti. Her ne kadar babam öğrencilik yıllarının lezzetini bulamasa da ben beğenmiştim.

Aradan yıllar geçti, İstanbul Üniversitesi’ni kazanınca Ayasofya ve Sultanahmet meydanı ikinci adreslerimin arasına girdi. Güzergâh üstündeydi ama onun da ötesinde arada çay kahve içmeye kaçtığımız, İletişim yayınlarına uğradıktan sonra aldığımız kitapların sayfalarını karıştırdığımız başka bir mekâna dönüşmüştü Sultanahmet ve çevresi…

Dolayısıyla hem Ayasofya’nın içindeki devasa iskelenin macerasına hem de meydanın kalabalığına molaları saymazsak epey tanıklık etmişliğim var. Sonra akademik yolculuğum “hasmını tanı felsefesi” ile beni Türk sağı çalışmaya yönelttiğinde Ayasofya’nın Türk sağının heybesinde ne kadar hacimli bir yer tuttuğunu fark ettim.

Türk Sağı: Mitler, Fetişler ve Düşman İmgelerini derlemeye karar verdiğimde de Ayasofya’nın mutlaka müstakil bir çalışmaya konu olmasını arzuladım. İmdada M. İnanç Özekmekçi ve onu derlemede yer alan ve çok kıymetli analizleri içeren Ayasofya makalesi yetişti. Aşağıdaki satırlarda Özekmekçi’nin çalışmasından da yararlanacağım.

Bütün bunları son birkaç haftadır alttan alta Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) “çok yakın” ve “ılımlı mesafeli” yayın organlarında Ayasofya üzerinden dönen tartışmaları ve bunun iktidarın ajandasına girme ihtimalinin yüksek olması nedeniyle yazıyorum.

II. Abdülhamit’in dördüncü kuşak torunu bir anda zuhur edip üzerimizde “Fatih’in laneti var Ayasofya cami olarak ibadete açılmalı” dedi.

“Derin” bir tarihçi 2014’te Ayasofya’nın ibadete açılacağını söyledi. Bülent Arınç ise “bu mahsun Ayasofya’ya bakıyoruz, inşallah güleceği günlerin yakın olacağını Allah’tan diliyoruz” diyerek iktidar partisinin harekete geçebileceğinin sinyallerini verdi.

Fitil, Türk Tarih Kurumu’nun eski başkanı ve Milliyetçi Hareket Partisi’ne (MHP) de grup başkanvekili olan Yusuf Halaçoğlu, Ayasofya’nın tekrar cami olarak ibadete açılması için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) teklif vermesiyle ve gerekçe olarak da Ayasofya’yı müzeye çeviren belgedeki imzanın Mustafa Kemal’e ait olmadığı dolayısıyla sahtecilik yapıldığını ileri sürmesiyle ateşlendi.

Kararname Halaçoğlu’nun iddiasına göre geçersizdi. Halaçoğlu’nun tarihi olaylarda ne kadar “isabetli” kanıtlar bulduğunu Ermeni soykırımı meselesinden biliyoruz!

Bu sebeple bahsi geçen belgeye dair yazmak bile çok anlamlı değil; hem velev ki dediği doğru olsun önümüzdeki mesele imza olayı değil ki. Olan Türk sağının nicedir beklediği ikinci fetih harekâtının sembolik mekânını yeniden bir mobilizasyon vesilesi kılmak ve “makbul Müslüman” dışında kalan herkesi bertaraf etmek.

Ayasofya aslında her büyük iktidar değişikliğinde siyasetin bir parçası oldu. II. Mehmet İstanbul’u aldığında Bizans’ın en büyük mabetlerinden birini camiye çevirerek aslında gücünü gösteriyordu.

Takip eden yıllarda birçok kilise camiye çevrildi, ikonaları ve mozaikleri yerlerinden söküldü. Bugün halen bu şekilde dönüştürülmüş birçok kilise-camide ibadete devam ediliyor. Sıvayla kapatılmış duvarların üzerinde dualar içeren plakalar… Ne ibadet edenler ne de etrafındaki mahalle sakinleri bu yapıtların tarihini biliyor. Şehrin tarihsel belleğini dikkate almamak zaten ortak özelliğimiz.

Halbuki o tarihsel bellek bugünün kentini daha demokratik ve çoğulcu kılabilme adına hepimize çok önemli fırsatlar sunabilir. Kimlerin bu topraklarda yaşadığını, nasıl bir kültürel birikim bıraktıklarını ve neden evlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kaldıklarını öğrenmek, yaşadığımız şehri sırf binalar ve yollardan ibaret görmemeyi, ona dokunmayı ve onunla hüzünlenmeyi ve umutlanmayı vaat eder.

Türk sağının Ayasofyası

Biz yine Ayasofya tartışmalarına geri dönelim. “Fetih’in nişanesi” haline getirilen Ayasofya Osmanlı döneminin klasik devrinde iktidarın sembolik olarak üretildiği mekânlardan biriydi. Her ne kadar daha görkemli bir ibadethane yapma amacıyla çok çaba sarf edildiyse de Ayasofya kendine özgün mimarisi ile farkını hep muhafaza etti.

Ayasofya aslında Cumhuriyetin ilk yıllarında da dini açıdan sembolik önemini korudu. Örneğin 1932’de Türkçe ezan ilk kez Ayasofya’da okutuldu.

Neden müzeye çevrildiği konusunda ise rivayet muhtelif. Genel çıkarsama yeni rejimin seküler tutumunun sembolik bir göstergesi ve Batı’ya da bir jest olarak Ayasofya’nın müze yapılmasına karar verdiğine dair.

Ayasofya’nın Türkiye sağının siyasi bir meselesi olarak gündeme gelmesi ise 1940’ların sonları ve 50’lerin başlarına denk düşer. İstanbul’un fethinin 500. Yıldönümü –ki Türkiye sağı için bir örgütlenme ve mobilizasyon fırsatıdır- esnasında Ayasofya’nın yeniden cami olarak kullanılması talepleri yükselir. Eşref Edip’ten Peyami Safa ve Necip Fazıl’a sağın birçok ismi “Ayasofya’yı kurtarmak” üzerine yazar.

Sağın anti-komünizm şemsiyesinde birleştiği yıllarda özellikle de 1960’lı ve 70’li yıllarda konu hep gündemde kalır. Ayasofya’nın cami olarak ibadete yeniden açılması bir hedef olarak kitlelerin önüne çıkarıldığından itibaren de bu eksendeki tartışmalara doğrudan müdahil olmak istemeyen merkez sağ siyasete mesaj verilir. Merkez sağ partiler baştayken sürekli harekete geçmeleri konusunda İslamcı ve milliyetçi-mukaddesatçı çevrelerce uyarılırlar. Hatta kimi zaman Ayasofya bahsi pazarlık konusu bile yapılır.

Tüm bu süreçte oluşan belirli davranış kalıplarını ve iddiaları sınıflandırmak mümkün. Öncelikle Ayasofya’nın müze yapılmasının ardında

Türk sağına göre Hıristiyanlardan Batı taklitçilerine, Siyonistlerden komünistlere kadar tüm “ötekiler” peşi sıra dizilmiş vaziyettedir. Ayasofya’nın müze yapılması yine onlara göre Osmanlı ve İslam geçmişinin silinmesi, “milli onurun” zedeletilmesi projesidir.

Amaç bir sonraki adımda İslam’ı ve Türklüğü bu topraklardan silmektir. Örneğin Erdoğan’ın sık sık referans yaptığı Necip Fazıl, “Ayasofya Hitabesi”nde (1970) Ayasofya’nın kendileri için ne manaya geldiğini nefret dolu bir üslupla şöyle anlatır:

“Bakın nedir bu bakımdan Ayasofya? Bizi bu hale getiren, annemizin cennet kokulu başörtüsünü sarhoş kusmuğuna bez diye kullanan, ahlakımızı Paris’in dünya çapındaki (Şabane) kerhanesinden daha aşağıya düşüren, milli kültürümüzü çöplüğe ve milli iktisadımızı kumarhaneye çeviren, zekamızı maymunlaştıran ve kalbimizi kanserleştiren, tarihi 129 yıllık cereyanın, kendi öz evimizde, yüzümüze kapandığı oda, mukaddesat odamız… Ayasofya budur.”

Bu satırlardan anlaşılan eleştirinin yalnızca Cumhuriyet yıllarını da değil İslam’a ihanetin bir nevi başlangıcı olarak görülen Tanzimat’a kadar uzatıldığıdır. Müze olarak Ayasofya’nın “ruhsuz” olduğu konusunda Türk sağının birçok ismi hemfikirdir. Fakat asıl dikkat çekici olan kutsallık ile temizlik arasında kurulan ilişkinin nasıl nefreti ve dışlamayı içeren bir çağrışımsal evrene açıldığıdır. Ayasofya Türk sağının kalemlerine göre kirletilmektedir sadece turistlerin ayakkabıları ile gezmesi nedeniyle de değil “açık saçık kıyafetleri” nedeniyle de!

Tam bu noktada bildiğimiz rövanşist tutumlar devreye girer ve Türk sağının şablonunda müze olarak Ayasofya’nın sonu “Müslümanların iktidarını” sembolize eder.

Mekân üzerinden homojenleştirme

AKP uzun süredir otoriter rejim taraftarlarının çok sevdiği “mekân” ve “beden” üzerinden siyaset yürütüyor. Her iki alan da sık sık belirttiğimiz gibi toplumsal mühendislik projelerinin vazgeçilmez başlıkları.

AKP iktidarı çoktan İznik’teki ve Trabzon’daki Ayasofya’ları yeniden camiye çevirdi. Hem de İznik’te ve Trabzon’da yükselen itiraz seslerine kulaklarını tıkayarak. Çünkü AKP Soğuk Savaş dönemindeki ön kabullerden hareket etmeye devam ediyor.

“Tüm Müslümanlar bu mekânların cami olmasını ister, istemeyenler gâvurdur” klişesi artık resmen bir hükümet politikası. Evet meselenin mevcut politik mevzilenme ve oy hesapları ile yakından ilişkisi şüphe götürmez.

MHP’liler bilhassa 90’ların ikinci yarısından itibaren sürdürdükleri politikalar ile muhafazakâr kesim ile aralarında bir soğukluk oluştuğunu fark ettiler. Türban konusunda iktidarla aynı hatta politika yapmak ve şimdi de Ayasofya çıkışı ile sağın kolektif hafızasında yer alan bir mekânsal kod’u oya tahvil etmeyi istemek MHP’nin önümüzdeki dönemde muhafazakâr oyları devşirmek için daha çok çalışacağının bir göstergesi olabilir.

AKP açısından da Gezi ile zarar gören muktedir olma imajını tamir etmek ve ortaya çıkan gerilimden beslenerek kendi tabanını sıkılaştırmak gibi bir ihtimal de söz konusudur elbette. Ayasofya’yı tekrar cami olarak ibadete açsınlar ya da açmasınlar tüm bunların siyasi hesapların ötesinde de anlamı olduğu muhakkak. Biz nicedir AKP hükümeti ile birlikte ikinci fetih dalgasına tanık oluyoruz. Bir yandan Sümela’da ayine “izin veren” hoşgörülü iktidar tablosu çizilirken diğer yandan adım adım müze olan kiliseler camiye çevriliyor.

Bundan ne çıkar diyebilirsiniz, ancak tüm bu yaşananların ülkeyi sadece belirli bir ölçeğe uygun imal edilmiş Müslümanların Türkiye’si kılma operasyonu olduğunu fark edersek ne kadar vahim bir tabloyla karşı karşıya kaldığımızı anlarız.

Yıllardır Balkanlar’da Osmanlı’dan kalma eserlerin tahrip edilmesini diline pelesenk edenler ya da Cordoba’da katedrale dönüştürülen camiyi emsal gösterenler bu ülkede yok edilen kültürleri ve mabetleri nedense hiç görmedi. Ordudan her kilise altında hazine arayan define avcılarına kadar sistematik bir şekilde tecavüze uğradı “ötekilerin” yaşam alanları. Şimdilerde camilerin, hamamların –ihtilaflı projelerle olsa da- restore ediliyor olması sevindirici, ihya ediyorum deyip ki İslam dışındaki dinlerin mabetlerini ve yapıtlarını İslamlaştırarak dönüştürmek ise korkutucu.

Parklarımızı, nehirlerimizi nasıl savunuyorsak bu teşebbüslere ve ona eşlik eden tekleştirici, dışlayıcı siyasete karşı kültürel mekanlarımızı böyle savunmalıyız.

Güven Gürkan Öztan – www.bianet.org

Kenti ve çevreyi ‘dönüştüren’ yasasını da hazırlar – Baran Alp Uncu

Çevre hareketleri artık devletin gözünde “masumiyetini” kaybetmiş durumda. Bunun en büyük kanıtlarından biri TBMM’ye geçen hafta gönderilen yasa tasarısı.Önce “neden masum?” ve “neden artık değil?’ sorularından başlarsak…

Çevre örgüt, eylem ve kampanyaları Türkiye’de ancak 1980’lerin sonundan itibaren sahne almaya başladı. Bu dönemde uygulanmaya başlanan serbest piyasa ekonomisi modeli çerçevesinde doğanın ve doğal kaynakların sonu hiç gelmeyecekmiş gibi aşırı kullanımı kuşkusuz çevre hareketlerinin yükselişinde önemli bir paya sahip.

En az ekolojik sistemi geri dönülmez şekilde tahrip edilmeye başlanması kadar, çevre hareketlerinin bu dönemde sahip olduğu ‘görece fırsatları’ da hesaba katmak gerek. Buna göre, iktidarların gözünde çevre hareketleri –feminist hareketle beraber- devletin âli çıkarlarını daha az tehdit eden unsurlar olageldi. Devletin bekasına, toprak bütünlüğüne ve laikliğe tehdit oluşturmuyorlardı. Yani bastırılması öncelikli bir Kürt hareketi ya da  –belirli bir süre için- başörtüsü meselesi ekseninde dönen İslami hareket gibi değildi.

Çevre hareketleri, uzun süre devletin dikkatini fazla çekmeyen; çekse de ‘zararlı’ olduğu düşünülmeyen oluşumlardı. Bu da, çevre hareketlerine görece daha rahat bir hareket alanı sağlamaktaydı.

Çevre hareketlerinin yakın zamana kadar devletin tehdit sıralamasında alt sıralarda kaldığını söylerken, görece lafının altını çizmek gerek.

Çevre hareketleri devletin özellikle Kürt hareketine yönelttiği üst düzey şiddet kullanımını yaşamadı. Ama bu, herhangi bir baskıya maruz kalmadığı anlamına da gelmez. Örneğin, çoğunlukla devlet tarafından yok sayıldılar. Birçok kez yargının verdiği kararlar yürütme tarafından uygulanmadı. Ya da Bergama’da olduğu gibi casuslukla suçlandılar. Yeri geldiğinde jandarma/ polis dayağı ve gözaltılar da cabası.

***

Ancak işler çevre hareketleri için artık değişmeye başladı. 1990’ların başından itibaren siyanürlü altın madenciliğine karşı çıkan Bergama Hareketi ve Mersin-Akkuyu Nükleer Karşıtı Kampanya ile başlayan süreç HES direnişleri, Gerze’deki termik santral karşıtı hareket ve diğerleri ile devam etti.

Artık çevre hareketleri izlenen ekonomik modele ve olmazsa olmaz diye sunulan dev projelere ‘ayak bağı’ olmaya başlamıştı.

Çevreci nedenlerle fitili ateşlenen Gezi Parkı direnişi de bu zincirin son halkası oldu.

Gittikçe başına bela olan çevre ve -aynı familyadan sayılabilecek- kent hareketlerinin karşısında hükümet, son zamanlarda bazı köklü yapısal değişiklikler yoluna gitmekte.

Somut adım geçtiğimiz hafta hükümet adına Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan “Danıştay Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”nın TBMM’ye gönderilmesi ile atıldı.

Bu yasa tasarısıyla çevre davalarını yakından ilgilendiren iki yeni hukuki kavramla tanışmak üzereyiz: “grup dava” ve “ivedi yargılama usulü”.

Birincisinden başlarsak; idare mahkemelerinde açılmış aynı konudaki davalar “grup dava” olarak değerlendirilecek. Bu davalardan biri ilgili mahkemece öncelikli olarak karara bağlanacak. Sonra, dava Danıştay’a gidecek ve dava hakkındaki nihai kararı belirlenecek.  Ve bu karar, sürmekte olan gruptaki diğer davalar için de emsal teşkil edecek. Yani çuvaldaki diğer tüm davalar Danıştay’ın örnek dava hakkında verdiği karara göre sonlandırılacak.

İkinci büyük değişiklik ise “ivedi yargılama usulü”. Buna göre, geciktirilmeden karara bağlanması gerektiği söylenen bazı davalar hızlandırılmış bir yargı sürecine tabi tutulacak. Bu kapsama acele kamulaştırma, Turizmi Teşvik Kanunu çerçevesinde yapılan işlemler, çevresel etki değerlendirme işlemleri, Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun uyarınca alınan Bakanlar Kurulu kararları –yani kentsel dönüşüm proje ve kararları- ile ilgili davalar alınmış.

“İvedi yargılama usulü” uygulanacak çevre ve kent ile ilgili davalarda, dava açma ve savunma süreleri 15’er günle sınırlı olacak. Temyiz etme süresinin ise sadece 7 gün olması planlanıyor.

İdari dava açma süresi de 60 günden 30 güne indirilmekte.

***

Yasa tasarısının ne anlama geldiğine ve olası sonuçlarına hukukçuların gözünden bakmakta fayda var.

Bugüne kadar Bergama Hareketi dâhil çevreyle ilgili birçok davanın savunmasını üstlenen hukukçulardan T24 için yasa tasarısını değerlendiren Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin eski eş sözcüsü avukat Arif Ali Cangı, T24 için yasa tasarısını değerlendirdi.

Tasarının kent ve çevre hareketleri için hukuki açıdan birçok engel ve olumsuzluğu getirceğini söyleyen Cangı’nın değerlendirmesinde ana hatları şöyle:

-Ekoloji ve toplumsal konuları ilgilendiren davalar uzun bir hazırlık dönemi gerektirmekte. Öte yandan, dava açma süresinin 60 günden 30 güne indirilmesi, dava hakkının sınırlandırılması anlamına geliyor.

-İvedi yargılama usulü ile gelen kısıtlı dava açma, savunma ve temyiz süreleri “adil yargılama için gerçekçi süreler değil”. Cangı’nın bu usulle ilgili dikkat çektiği bir başka nokta ise hızla yapılan yargılamaların hukuksal denetime izin vermeyecek olması ve karar düzeltme hakkının kaldırılmasının adil yargılanma konusunda zafiyet yaratacak olması. Kısacası, Cangı’nın deyişiyle “ivedi yargılama usulü” ile “yangından mal kaçırırcasına yargılama ya da dostlar alışverişte görsün yargılaması getirilmekte.

-‘Grup dava’ kavramı ile de her bir davanın kendine has gerekçe ve savunmaları göz ardı edilecek. Cangı bu durumu şöyle özetlemekte: “Davacıları, konuları farklı olan ve doğal olarak her somut olayda farklı sonuçlara varılabilecek işlemler aynı işlem gibi değerlendirilip, birisinde verilen kararlar kopyalanarak, diğerlerine yapıştırılacak ve temyiz hakkı olmayacak. Yani, kes-yapıştır yargılaması geliyor.”

-Dahası,  ülke çapında uygulanan düzenleyici işlemler ile uygulama işlemlerinin iptali için toplu dava açılamayacak. Oysa çevre ve kent ile ilgili birçok dava, çeşitli kurum, örgüt ve kişilerin bir araya gelmesiyle toplu hâlde açılmakta. Böylelikle, hem masraflar paylaşılıyor; hem de davaların ehliyet yokluğu nedeniyle reddedilmesinin önüne geçiliyor. Cangı’nın da belirttiği gibi “[d]eğişiklikle özellikle çevre ve ekoloji hareketlerinin örgütlü dava açmalarının önüne geçilmeye çalışılmakta.”

Benzer şekilde, konuyu ilk günden itibaren takip edip, gündeme getiren avukat Can Atalay da geçtiğimiz hafta Bianet’e yaptığı değerlendirmede benzer olumsuzlukların altını çizerken, tasarıyı “kentler ve kentliler açısından çok zorlu bir döneme girileceğinin işareti” olarak niteledi.

***

Bir siyaset sosyologunun gözlüklerinden bakıldığında ise; yasa tasarısı, çevre hareketlerinin devletin tehdit sıralamasında üstlere tırmandığını gösteriyor. Çevre hareketleri, bugüne kadar tabandan gelen eylemler ve paralelinde yürütülen hukuki mücadele olmak üzere iki temel ayak üzerinde yükselmekteydi. Şimdi, birinden mahrum bırakılarak kolu-kanadı kırılmaya çalışılıyor.

Bir Dakikada Türkiye – 11 Aralık 2013

İnsan Hakları Günü’nde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden Türkiye’ye ceza

19 Aralık 2000’de Çanakkale Cezaevi’ndeki koğuşlarının küçültülmesini protesto için başlatılan ölüm orucunu bitirmek için güvenlik güçlerinin yaptığı “hayata dönüş” operasyonunda insan hakları ihlali nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Türkiye’yi suçlu buldu. Çıkan olaylarda bir jandarma ve dört mahkum hayatını kaybetmişti.

28 Nisan 1995’te Hakkari Yüksekova’da gözaltına alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alınmayan Nezir Tekçi’nin yaptığı başvuruda da Türkiye’yi mahkum eden AİHM, Tekçi’nin yakınlarına 65 bin Avro para cezası ödenmesine hükmetti.

Birgün Gazetesi’ne gözüne siyah bant çekilmiş Erdoğan fotoğrafı kullanmaktan ceza


26 Kasım 2012’de Başbakan Erdoğan’ın gözüne siyah bant çekilmiş fotoğrafını yayınlayan Birgün gazetesine Başbakan Erdoğan “Gözlerinin siyah bantla kapatılarak, yüz kızartıcı suçlular gibi sunulmasının ve aynı zamanda yayının tam sayfa halinde yapılmasının, basın özgürlüğü dışında olduğu” nedeniyle 100 bin liralık tazminat davası açmıştı.  Dava sonucunda gazete 10 bin lira manevi tazminat cezası ödemeye mahkum edildi. 

Mart 2012-Mayıs 2013 arası 4210 kadına koruma

Bianet’in haberine göre BDP’li milletvekili Ayla Akat Ata’nın soru önergesini yanıtlayan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, Mart 2012 ile Mayıs 2013 arasında 4210 kadına geçici koruma verildiğini söyledi. Senelere göre koruma talebiyle başvuran kadın sayısı ise şu şekilde oldu:

  • 2006-2011 arasında 13929 kadın başvurdu.
  • 2012’de 6547 kadın başvurdu.
  • Ocak-Eylül 2013 arasında 5774 kadın başvurdu.

Fatma Şahin 2002-2013 seneleri arasında aile içi şiddete maruz kalıp yaşamını yitiren kadın sayısının sorusunu cevaplamadı.

AİHM’den kocanın soyadını kullanma zorunluluğuna ceza

Bianet’in haberine göre AİHM, evlendikten sonra resmi evraklarda babasının soyadını kullanmaya devam etmek isteyen Betül Tanbay’ı haklı buldu. Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 14. Maddesi olan Ayrımcılık Yasağı ile 8. maddesi olan “Özel hayatın ve aile hayatının korunması” ilkelerini ihlal ettiğine hükmetti.

Reklam panosu şirketinden CHP’nin reklamına”Başbakanı fazla eleştirme” sansürü

CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran’ın yaptığı açıklamaya göre pano ve billboardlara reklam alan Ströer-Kentvizyon
şirketi, CHP’nin, “Vatandaş vergisini veriyorsa hükümet de hesabını verecek”, “Başbakan’a Çağrı: Sayıştay raporlarını TBMM’den gizleme. Millet iradesini hiçe sayma!” afişlerini “Başbakan’ı fazla eleştiriyorsunuz, yumuşatın” gerekçesiyle kabul etmedi.

İki Dakikada Dünya – 11 Aralık 2013

Ukrayna’da Polis Göstericilere Müdahale Etti

Sabah erken saatlerde Kiev’deki Bağımsızlık Meydanı’ndaki gösterici kampına müdahale eden polis bazı göstericileri tutuklamaya kalkınca arbede çıktı ve kampın bir bölümü yıkıldı. Bu esnada birçok insanın yaralandığı bildiriliyor. Polis daha sonra meydanın etrafını çevirdi ve beklemeye geçti. Devlet Başkanı Viktor Yanukovych ise istifa etmeyi reddetti ama Avrupa Birliği ile Ticaret Anlaşması’nın tekrar gözden geçirilebileceğini ifade etti. Gösteriler Yanukovych’in anlaşmadan vazgeçmesiyle başlamıştı.

 

Madiba’nın Anmasına ABD – Küba Yakınlaşması Damgasını Vurdu

Dün Güney Afrika’da gerçekleştirilen Nelson Mandela anması sırasında ABD Başkanı Barack Obama ve Küba lideri Raul Castro’nun el sıkışması dikkat çekti. El sıkışmasının ABD-Küba ilişkilerinde gerçek bir erimeye işaret edip etmediği tartışılıyor.

 

Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Karışıklık Sürüyor

İslamcı ve Hıristiyan militanlar arasındaki çatışmalar nedeniyle sivil halkın güvenliğini sağlamak için Afrika ülkeleri ve Fransa’nın asker gönderdiği Orta Afrika Cumhuriyeti’nde dün başkent Bangui’de iki Fransız askeri çatışmalarda öldü.

 

Uruguay Hint Kenevirini Yasallaştırdı

Senatoda 16-13’lük bir oylamayla kabul edilen yeni yasayla birlikte Uruguay, hint keneviri yetiştirilmesi, satılması ve tüketilmesini yasallaştıran ilk ülke oldu.

 

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası Kömürü Reddeden Mali Kurumlar Arasına Girdi

Banka kredi verenler kurulu tarafından dün alınan kararla banka artık kömür projelerine sadece ‘ender ve istisnai’ durumlarda kredi verecek. Bu istisnai durumlar ise söz konusu bölgede kömürden başka enerji seçeneği olmaması şeklinde tanımlanıyor.

 

Güneş Enerjisinde Liderlik El Değiştirmek Üzere

GTM Araştırma ve Güneş Enerjisi Sanayi Birliği tarafından yapılan bir araştırmaya göre yıl sonu itibariyle ABD kurulu güneş enerjisi kapasitesinde Almanya’yı geçecek.

 

Monsanto’nun bilim dünyasına müdahalesi: Seralini araştırması yayından kaldırıldı (3)

Yeşil Gazete yayın ekibinden Ayşe Bereket‘in tüm dünyada yankı uyandıran Seralini araştırması ve araştırma sonrası ortaya çıkan tabloyu her yönüyle irdeleyen kapsamlı yazısını 3 bölüm halinde sizlerle paylaşıyoruz

1. BölümSeralini araştırması nedir / Seralini araştırması ve sonuçları neden önemli

2. Bölüm: Seralini araştırmasının yayımlanmasından sonra olanlar

* * *

3. Bölüm: FCT, KASIM 2013′TE SERALINI ARAŞTIRMASINI YAYINDAN KALDIRDI

Yazılarıma birçok defa konu olan biyoteknoloji devi Monsantonun güç oyunları ve lobicilik faaliyetleri artık sadece uluslararası politikayla sınırlı değil. Monsanto, bilim dünyasına da doğrudan müdahale etmeyi başardı. 24 Kasım 2013’te “Food and Chemical Toxicology” (FCTGıda ve Kimyasal Toksikoloji) bilim dergisi, Monsanto’nun baskıları sonucunda bir yıl önce yayımladığı ve biyoteknoloji dünyasında bomba etkisi yaratan Seralini araştırmasını yayından kaldırdı.

Olan biteni daha iyi anlamak için Seralini araştırmasının ne olduğunu, neden önemli olduğunu, bu bir yıllık süreçte olanları, bu yazının geri çekilmesinin ne anlama geldiğini ve ne tür sonuçlar doğurabileceğine bakmamız lazım.

* * *

FCT, KASIM 2013′TE SERALINI ARAŞTIRMASINI YAYINDAN KALDIRDI


Kasım 24 2013’te, Profesör Seralini ve ekibinin araştırmasının yayımlamasından 1 yıl, ve eski Monsanto çalışanı Goodman’ın GDO bölümün başına getirilmesinden 6 ay sonra, FCT Genel Yayın Yönetmeni Dr. A. Wallace Hayes Profesör Seralini ve ekibinin araştırmasını yayından kaldırdığını bildirdi. Hayes, yazıyı geri çekmesinin sebebi olarak, denek fare sayısının görece az sayıdaolmasına ve kullanılan –“tümör vakası yüksek”- fare cinsine bağlı olarak, görülen tümör ve ölümlerin “belirsiz nitelikte” sonuçlar olduğunu ifade etti. Hayes’in sözleri ile “Nihayetinde sunulan sonuçlar (her ne kadar yanlış olmasalar bile), belirsizdir ve bundan ötürü FCT’de yayımlanma kriteri için yeterli değildir.”

Profesör Seralini ve ekibi Hayes’e verdikleri yazılı cevapta fare cinsi ve fare sayısı yüzünden sonuçların belirsiz sayılmasına itiraz etti ve çalışmalarının arkasında durduklarını beyan ettiler. Sprague Dawley fare cinsinin toksikoloji ve kanser araştırmalarında rutin olarak kullanıldığını, NK603 GD mısırın onaylanmasında başvurulan Monsanto’nun 90 günlük araştırmasında da aynı fare cinsinin kullanıldığının altını çizdi. Fare sayısına gelince, Seralini sayının OECD kurallarının belirttiği sayıda olduğunu ve NK603’un güvenli olduğu ileri sürülen Monsanto tarafından yaptırılan 90 günlük çalışmada da (Hammond et al., 2004) aynı sayıda fare kullandığını hatırlattı. Buradaki çifte standarda dikkat çeken Seralini, kendi araştırmasının NK603’ün zararlarını göstermekte yetersiz olduğu kanısına varılıyorsa, Monsanto’nun araştırmalarının da GDO’ların güvenli olduğunu göstermekte yetersiz sayılması gerektiğini belirtti ve FCT’nin ya Monsanto araştırmasını da geri çekmesi gerektiğini ya da her iki araştırmanın bilimsel tartışmalarda yer alması gerektiğini ifade etti.

FCT’nin Seralini araştırmasını geri çekmesi bilim dünyasını ayağa kaldırmasının birkaç nedeni var. İlk olarak FCT’de olduğu gibi “meslektaş incelemesinden geçmiş ve yayımlanmış” araştırmalar çoğu bilim insanı tarafından bilimsel nitelik taşımakta. Bir araştırma yayınlanmamışsa, yok sayılıyor. İkinci neden, bilimsel bir dergi aklına estiğinde bir yazıyı geri çekemez. FCT’nin de üyesi olduğu COPE (Committee on Publication Ethics – Yayın Etiği Komitesi) tarafından belirlenen kurallar var. Bir derginin bir araştırmayı geri çekebilmesi için aşağıdaki üç nedenden en az biri gerekmekte:

  • sonuçların kasıtlı olarak (örneğin yalancı veri) ya da kasıtsız hata sonucu güvenilir olmadığına dair açık kanıt,
  • intihal,
  • etik dışı araştırma yapılmış olması.

Hayes’in de kabul ettiği üzere, Seralini araştırmasına yöneltilen eleştiriler bu kriterlerin hiçbirine uymuyor. Öte yandan, FCT bünyesinde bu kararı alan uzmanların isimleri de açıklanmadı. Ancak FCT’nin yayın kurulundaGDO endüstrisi ve bu endüstri tarafından finanse edilen ILSI ile bağları olduğu bilinen birçok uzman var. Genel Yayın Yönetmeni Hayes tütün endüstrisi için çalışmış ve şu anda “gıda, katkı maddesi, biyoteknoloji ve ilaç şirketlerine teknik ve düzenleyici hizmetler” sunan Spherix Consulting’in Bilim Danışmanı. Bazılarının ise NK603 GD mısırın güvenliği olduğunu savunan GDO şirketleri ve EFSA ile doğrudan bağlantıları var. Eski bir Monsanto ve ILSI çalışanı Richard Goodman haricinde, Pioneer/Dupont çalışanı Brian Delaney, EFSA ve ILSI’de çalışmış Susan Barlow ve Ivonne Rietjens, Monsanto ile anlaşmalı şirketlerde çalışmış David J. Brusick, William C. Hall bunlardan sadece bazıları.

Şu anda 48 ülkeden 218’i bilim insanı, 539 kişi FCT’nin yayıncısı Elsevier’i yazıyı tekrar yayımlayana kadar boykot ettiklerini belirten bir açık mektuba imza attı. Bugün, bilim insanlarının araştırmalarını yayınlayacakları dergi (sadece Elsevier grubuna ait dergilerde değil) bulmakta çektikleri zorluklar konuşuluyor. Seralini makalesinin geri çekilmesinin tartışmanın sadece bilimle alakalı olmadığı aşikar. Bu tür bağımsız bilimsel araştırmalar Monsanto gibi GDO devlerinin ürünlerinin güvenirliliği sorgulanmasına yol açıyor, daha fazla sayıda ve daha uzun süreli araştırmalar yapılmasının gerekliliğini gösteriyor.

Monsanto başta olmak üzere, GDO endüstrisi çoktandır çok sayıda ülkenin gıda güvenliğinden sorumlu birimlerini ellerine geçirmişti. Büyük paraların, gizli anlaşmaların döndüğü lobicilik faaliyetleriyle yetinmeyen Monsanto ve diğer GDO şirketleri bilim dünyasını da ele geçirmiş görünüyor. Seralini’ye uygulanan sansür, makalenin geri çekilmesi, ne yazık ki böyle bir araştırma yapılmadığı anlamına geliyor. Türkiye’de de hayvan yemi amaçlı ithalatına izin verilen 16 GDO mısır çeşidinden 6’sını oluşturan NK603 GD mısırın güvenliği hakkındaki şu anda tek “geçerli” ve “bilimsel” araştırma bu mısırın üreticisi Monsanto tarafından sunulan 90 günlük bir araştırma. Şu anda Türkiye’de etini, sütünü, yumurtasını tükettiğimiz hayvanların beslendikleri bu mısır hakkında bildiğimiz bununla kısıtlı. GDO şirketlerinin bilimsel yayınları da ele geçirmiş olmasıyla, bundan sonra ne öğrenebileceğimiz de meçhul.

 

1. Bölüm: Seralini araştırması nedir / Seralini araştırması ve sonuçları neden önemli

2. Bölüm: Seralini araştırmasının yayımlanmasından sonra olanlar

Kaynaklar:

http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0278691512005637

http://sustainablepulse.com/2012/09/19/criigen-study-links-gm-maize-roundup-premature-death-cancer/#.UpsMnY1hN1M

http://www.tbbdm.gov.tr/home/biosafetycouncilhome/councildecisions.aspx

http://www.criigen.org/SiteEn/index.php

http://gmoevidence.com/criigen-gm-maize-and-roundup-can-cause-tumours-multiple-organ-damage-and-premature-death/

http://www.theecologist.org/News/news_analysis/2185442/scientific_journal_retracts_study_exposing_gm_cancer_risk.html

http://www.independentsciencenews.org/science-media/the-goodman-affair-monsanto-targets-the-heart-of-science/

http://www.independentsciencenews.org/health/seralini-and-science-nk603-rat-study-roundup/

http://gmwatch.org/latest-listing/51-2012/14514

http://www.sciencemediacentre.org/expert-reaction-to-gm-maize-causing-tumours-in-rats/

http://rt.com/news/corn-study-gm-french-711/

http://www.journals.elsevier.com/food-and-chemical-toxicology/editorial-board/

http://corporateeurope.org/sites/default/files/ilsi-article-final.pdf

http://online.wsj.com/article/PR-CO-20131128-907680.html?dsk=y

http://gmoseralini.org/professor-seralini-replies-to-fct-journal-over-study-retraction/

http://publicationethics.org/files/retraction%20guidelines.pdf

http://www.testbiotech.de/en/node/972

http://www.examiner.com/article/scientitists-outraged-at-journal-retraction-of-gmo-rat-study

http://spherix.com/documents/pr111909–PlacementClosing.pdf

 

Bu yazının tamamı ilk olarak aysebereket.wordpress.com/ da yayınlanmıştır.

 

Ayse Bereket

[email protected]

twitter.com/aysebereket

 



[Canlı Yayın] Mandela uğurlanıyor…

Geçtiğimiz hafta Perşembe günü 95 yaşında hayatını kaybeden eski Güney Afrika lideri Nelson Mandela için bugün Johannesburg’da büyük bir cenaze töreni düzenleniyor. Törenin merkezi, Johannesburg’un eteklerinde bulunan 95 bin kişi kapasiteli FNB stadyumu.

Pazar günkü define kadar ülke çapında başka törenler de düzenlenecek. Cenaze töreninin son yıllarda uluslararası çaptaki en büyük törenlerden olması bekleniyor.

http://www.youtube.com/watch?v=dbIhuEyo0sI#t=547484

Bazı kişilerin gece boyunca stadyum dışında kamp kurduğu bildiriliyor. Törenin katılımcılarına Güney Afrika Cumhurbaşkanı Jacon Zuma hitap edecek. Ayrıca ABD Başkanı Barack Obama, Küba Devlet Başkanı Raul Castro ve Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff’in de aralarında bulunduğu liderler söz alacak. Törenin TSİ 11.00’de başladı.

http://www.youtube.com/watch?v=YqdOBjImxbU

Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ve İngiltere Başbakanı David Cameron törene katılacak liderler arasında yer alıyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-mun, Almanya Devlet Başkanı Joachim Gauck, Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Hollanda Kralı Willem-Alexander ve İspanya Veliaht Prensi Felipe de katılımcılar yer alıyor.

Üç eski ABD lideri George W. Bush, Bill Clinton ve Jimmy Carter de ABD Başkanı Obama ve First Lady Michelle Obama’nın yanında bulunacak. Filistin lideri Mahmut Abbas ve Hindistan’dan Pranab Mukherjee de katılımcı listesinde. Türkiye’den ise üst düzey bir katılım olmayacağı belirtiliyor Mandela’nın cenaze törenine.

Gelecek Pazar toprağa verilecek

Kabile ismi Madiba’yla da anılan Nelson Mandela, gelecek Pazar çocukluk ve emeklilik yıllarını geçirdiği Kunu köyünde toprağa verilecek. Törenden sonra Mandela’nın cenazesi, başkent Pretoria’da üç gün boyunca kortej eşliğinde belirlenen güzergahlardan geçirilecek. Mandela’nın naaşı Cuma günü cumhurbaşkanlığı, meclis, başbakanlık ve bakanlıkların bulunduğu Union binalarında katafalka konacak.

(BBC Türkçe, NCA, KTN Kenya)

Tyndall Center’dan iki günlük online iklim değişikliği konferansı

İngiltere’de iklim değişikliği üzerine araştırmalar yapan Tyndall Center, 10-11 Aralık 2013 tarihlerinde iki günlük Karbon Emisyonlarını Radikal Biçimde Düşürme Konferansı (The Radical Emission Reduction Conference) düzenliyor. Konferans tyndall.ac.uk/live-stream-radical-emissions-reduction-conference adresi üzerinden canlı olarak herkesin erişimine de açık.

İklim değişikliğinin önüne geçebilmek için karbon emisyonlarının radikal biçimde nasıl indirilebileceğinin masaya yatırılacağı konferansa twitter üzerinden iştirak etmek ve kendi fikirlerinizi konferans katılımcıları ile paylaşmak da mümkün. Twitter üzerinde #radicalplan hashtagi ile yazılan iletiler ile enerji tüketimini %8 azaltma konusunda öneriler sunup aynı hashtag altında paylaşılan mesajlar üzerinden de konferans canlı olarak takip edilebilir.

Konferans programı için tyndall.ac.uk/radical-emission-reduction-conference

Twitter üzerinden takip etmek için twitter.com/search.radicalplan

 

(Yeşil Gazete)

 

 

İki Dakikada Dünya

Ukrayna’da Bildik Sahneler

Ukrayna’nın başkenti Kiev’deki Bağımsızlık Meydanı’nda toplanan binlerce kişiye Ukrayna hükümeti tarafından verilen dağılma süresi doldu. Alan, sabah saatlerinde polis tarafından kuşatıldı. Göstericiler Devlet Başkanı Viktor Yanukovich’in Avrupa Birliği ile ticaret anlaşması imzalamaktan vazgeçip yüzünü Rusya’ya dönmesi üzerine başlamıştı. Göstericiler hükümetin istifası, şiddet kullanan polislerin cezalandırılması ve tutuklu göstericilerin serbest bırakılmasını istiyor.

 

Yunanistan’da Kriz Çocukları Vurdu

‘Dünyanın Doktorları’ (Doctors of the World) grubundan yapılan açıklamaya göre Yunanistan’da kriz nedeniyle sağlık sigortasını kaybeden binlerce aile çocuklarını hastalıklara karşı aşılatamıyor.

 

Madiba’ya Anma

Geçtiğimiz hafta ölen eski Güney Afrika lideri Nelson Mandela için bugün Johannesburg’da bir anma gerçekleştirilecek. Anmaya çok sayıda devlet ve hükümet başkanının katılması bekleniyor. Anmaya Türkiye hükümetinden kimse katılmıyor.

 

Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Karışıklık Devam Ediyor

Ge.tiğimiz hafta Çad ve Sudan menşeli İslamcı Seleka gerillaları ve Hıristiyan anti-Balaka grubu arasındaki çatışmalarda 400’den fazla  kişinin ölmesi ve binlerce kişinin evinden olması üzerine Afrikalı ve Fransız askerleri Orta Afrika Cumhuriyetine müdahale etmişti. Ülkede güvenliği sağlamak üzere daha fazla Afrikalı birlik naklediliyor. Birlikleri ABD uçakları taşıyacak.

Tayland’da Başbakan İstifa Etmiyor

Tayland’da yüzbinlerce göstericinin eski Başbakan Tahsin Shinawatra’nın ‘kuklası’ olduğu iddiasıyla istifasını istediği Başbakan Yingluck Shinawatra Şubat’taki erken seçimler öncesinde istifa etmeyeceğini açıkladı.

 

Kanada Kuzey Kutbunu Sahiplenmeye Hazırlanıyor

Muhafazakar Steven Harper hükümetinin yeni projesi Kuzey Kutbunun Kanada kıta sahanlığına dahil olduğu iddiasıyla kutbu sahiplenmek. Kanada bu konudaki ‘kanıtları’ içeren bir başvuruyu Birleşmiş Milletlere sunmaya hazırlanıyor.