Ana Sayfa Blog Sayfa 4097

Ayakkabı kutusundaki paralar Makedonya’yı karıştırdı

Makedonya’daki yazılı ve görsel medya Türkiye ‘de yolsuzluk ve rüşvet olaylarına geniş yer verirken, konu meclis gündemine de taşındı.

Ülkede, soruşturma kapsamında tutuklanan Süleyman Arslan’ın evinde bulunan 2 milyon Euro’nun Makedonya’nın başkenti Üsküp’te bulunan Uluslararası Balkan Üniversitesi için toplandığı tartışılıyor.

Şimdiye kadar zor da olsa 950 bin Euro’nun Makedonya’ya gönderildiği haberleri ise meclis toplantısında tartışıldı.

Ana muhalefet partisi Sosyal Demokratlar Birliği milletvekili Radmila Şekerinska, Başbakan Nikola Gruevski’ye gazetelerde yazılan haberleri göstererek “Bu paralar kaç kutuyla Makedonya’ya girdiğini bilmiyorum fakat İçişleri Bakanlığı ülkemize giren ayakkabı kutularını kontrol ediyor mu?” diye sordu.

Konuşmasına devam eden muhalefet milletvekili Radmila Şekerinska, “Ayakkabı kutusunda 4 milyon 500 bin Euro’nun sığabildiğinden haberdar olduk. Olay Makedonya’da değil dost ülke Türkiye’de gerçekleşti. Türkiye’deki rüşvet ve yolsuzluk olayının Makedonya’yla da ilgisi olduğu ortada. Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın evinde bulunan paraların bir kısmının Makedonya’yla alakası olduğu anlaşıldı. 950 bin Euro’nun da zar zor da olsa Makedonya’ya gönderildiği açıklandı” dedi.

Radmila Şekerinska’nın sorusuna Maliye Bakanı Zoran Stavreski cevap verdi. Sorunun spekülasyona dayalı olduğunu ve olayın başka bir ülkede yargı konusu olduğunu ifade etti. Makedonya’da her işlemin kanunlara uygun yapıldığını açıkladı.

Stavreski, “Bir milyon Euro’nun yasa dışı yollarla getirildiğine dair bir bilgiye sahipseniz o zaman göreviniz, durumu yargıya götürmektir. İspat edebilecek bir belgeniz olmadığı için söylediğiniz spekülasyondan ibarettir” dedi.

(Ajanslar)

Danıştay’dan adli kolluk yönetmeliğine durdurma

Soruşturmalarda amirin bilgilendirmesine ilişkin tartışmalı Adli Kolluk Yönetmeliğinin yürütmesinin durdurulmasına karar verdi.

Danıştay 10.Dairesi, soruşturmalarda emniyet müdürü, kaymakam ve valilerin bilgilendirmesine ilişkin tartışmalı Adli Kolluk Yönetmeliğinin yürütmesinin durdurulmasına karar verdi.

Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararı verdiği yönetmelik değişikliğine göre emniyet müdürleri, adli olayları valiliklere derhal bildirecekti .

Ayrıca savcıların görevlendirdiği polis, el koydukları olaylar ve yakalanan kişilerle ilgili tedbirler hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı ile en üst dereceli kolluk amirini haberdar edecekti.

Bakan çocukları ve işadamlarının tutuklandığı ilk operasyonun ardından çıkarılan bu yönetmelik büyük tartışma yaratmış ve iptali için çok sayıda dava açılmıştı.

 

Savcı, jandarmaya da talimat göndermiş!

2’nci dalga operasyonu ve gözaltı kararları için polis harekete geçmeyince savcılığın Jandarma’ya talimat gönderdiği ortaya çıktı.

Savcılık – Emniyet krizinin patlak verdiği gün olan 25 aralık tarihini taşıyan gözaltı listesinin, polise gönderilen listeden tek farkı var O da “şüpheliyi gözaltına tutacak kolluk” bölümünün karşısında yazan.

İlk listede ‘Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nün yazıldığı bölümde bu kez “İstanbul İl Jandarma Komutanlığı KOM Şube Müdürlüğü” yazıyor.

 

İklim değişikliğini neden durdurmak gerek ? – Erdem Temel

Yaklaşık on senedir ekoloji aktivistliği yapmaktayım ve bunca zamandır öğrendiğim tek şey, yakında hepimizin hayatı değişecek. İklim değişikliği sağ olsun bu değişim hiç de güzel yönde olmayacak. İnsan medeniyeti kendi kendini yok ediyor. Şu an bütün araştırmalar bunu kanıtlamış durumda. Sadece insanlık yok olsa gam yemeyeceğim, bildiğimiz tüm yaşam da insanlıkla beraber yok olacak. Bu yazıda sizlerin başını bilimsel araştırmalarla şişirmeyeceğim, amacım iklim değişikliğinin müziğe etkilerini ortaya koymak. Umudum şudur ki iklim değişikliği konusunda bu açıdan bakarsak belki daha duyarlı olabiliriz.

Hepimizin bildiği gibi iklim değişikliğinin en önemli etkisi havaların ısınması ve yazların uzaması… Yazlar uzarsa pek tabii yaz müzikleri diye piyasaya çıkan korkunç şarkılar da artacak. Bu tehlikenin farkında mısınız?! Her iki ayda bir çıkacak Serdar Ortaç albümleri, terli bikinili kızların saçma sapan zıpladığı, kadınları aşağılayan klipler, dünyada hiç bir dert yokmuş gibi sadece kendini tatmin etmeni öğütleyen sözler, Justin Bieber turneleri ve daha da kötüsü Jennifer Lopez ve özentilerinin kalçaları! Tüm bunları düşündüğümde hiç bir doğal felaketin bu kadar kötü bir şekilde yaşanmayacağını hissediyorum. Banu Alkan ve Petek Dinçöz ilk albümlerini yazın çıkartmıştı, bu da mı tesadüf?

İklim-değişikliğini-neden-durdurmak-gerek2Baharlarda ve kışın müziğin zevki başkadır. Sıcaklık yüzünden beyninizi ele geçirmemiş olan hormonlarınız müziğe konsantre olmanıza izin verir. Dışarıda kar yağarken, yorganınızın altında kulaklıklarınızı takıp müzik dinlemek, içinizdeki yeni dünyaları keşfetmenizi, belki de derinlerde gömülü duygularınıza ulaşmanızı sağlar. Bir bahar akşamı pijama, terlik, ucuz viski üçlemesinin tadını çıkarırken arka fonda size eşlik edecek smooth jazzın tadı bir başka oluyor.

Sadece yaz müzisyenlerine değil, gerçek müzisyenlere de bir haller oluyor yazın. Örneğin Stromae, havalar içinizi titretmeye başlarken ‘formidable’ ile beni benden alırken, yazın ‘alors on danse’ ile kendinden soğutmayı başarıyor. Bunun gibi yüzlerce örnek bulabilirsiniz.

Metalci arkadaşların dramından hiç bahsetmek bile istemiyorum. Siyah kıyafetler, asker botları ile bitmeyen yazlarda ne tür işkenceler çekeceklerini düşünmek bile içimi ürpertiyor. Ayrıca İskandinav jazzının bitme ihtimali bile başlı başına isyana teşvik ediyor beni. İngiliz gruplarının yavaş yavaş Ibiza soundunda işler çıkarmaları kıyametin çoktan kopmuş olduğunun göstergesi olacak.

İklim değişikliği şu an dünyanın yüzleştiği en büyük sorun. Bunun sorumluları bizleriz. Kendi yaşamlarımızı geçtim zaten sayısı az olan kaliteli müziği, kutup ayılarını koruma altına aldığımız gibi korumaya almalıyız. Şimdi harekete geçmezsek, elimizde sadece eller havaya deme şansı kalacak. Müziği kurtarmak sizin elinizde…

Bu yazı ilk olarak kuledibi.org/mzk/ da yayınlanmıştır

 

 

Erdem Temel

Endişeli Bişeyler

0

İlginç zamanlarda yaşıyoruz. Belki de hayatlarımızın geri kalanı için belirleyici öneme sahip bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’nin mevcut krizi sadece yozlaşma ve çeteleşme üzerinden ilerleyen siyasi bir kriz değil, aynı zamanda toplumun tamamını ilgilendiren ahlaki bir yönü var. Bu ahlaki nitelik ise aslında varoluşumuzu ilgilendiren bir krizi kamufle ediyor.

Gidişatı toplumun yozlaşmaya olan tepkisinin belirleyeceği en sık yapılan yorumlardan biri. Bu yorumun arkasında, açıkça ifade edilmese de, umut ama belki de ondan daha fazla endişe yatıyor. Umudu fazla açıklamaya gerek yok. Alttan gelecek toplumsal baskının yolsuzluk iddialarının soruşturulması ve sorumluların cezalandırılması yoluyla sistemin temizlenmesine yol açacağı umuluyor. Beki siyasi ve hukuki yozlaşmaya tepki olarak kurumların çete ve kliklerden temizlenmesi umudu da buna eklenebilir.

Endişe kısmı ise daha karmaşık. Toplumun yozlaşmaya olan tepkisinde normal şartlarda fazla esneklik beklenmez. Belirsizliği yaratan, söz konusu olanın klasik iktisat ölçütlerine göre (bu ölçütler üzerinde yapılan istatistik hileleri değerlendirilmeye katılsa dahi), 11 yıllık iktidarı boyunca ekonomik olarak önemli sayılabilecek büyüme rakamları yakalamış bir hükümet olması. Bu ekonomik kazanımların dağılımı büyük eşitsizlik içerse de toplumun yozlaşmaya tepkisini temelde şu soruya verilen cevap belirleyecek: Türkiye toplumu 2001 krizinden beri ekonomik olarak gelinen yer için ödenen bedelin farkında mı ve eğer farkındaysa bunu ne kadar önemsiyor?

Örneğin, bugün gündemdeki yolsuzluk soruşturmasının çekirdeğini İran’a uygulanan uluslararası ambargonun delinmesi ve bu büyük kara para aklama operasyonu sırasında alınan ‘komisyonlar’ oluşturuyor. Ancak, rüşvet ve yolsuzluk bir kenara, bu aklama operasyonun Türkiye’nin büyümesine olan katkısını tam olarak bilemiyoruz. Basında çıkan rakamlar (87 milyar avro ve belki bir o kadar daha) çok büyük. Bu büyüklükteki para akışının bir ülkenin ekonomisini etkilememesi düşünülemez.

Olayın benzer (moda tabirle ‘paralel’) ve yine yozlaşma soruşturmasına konu olan bir başka boyutu daha var. Son 11 yılın ekonomik büyümesinin en önemli ayağını, Birikim dergisinin müthiş betimlemesiyle, hükümetin uyguladığı ‘İnşaat Ya Resulullah’ politikası oluşturuyor. Bu politika kentsel dönüşüm ve sonu gelmeyen bir dizi mega proje (veya “anticanlı projeler”) üzerinden devamlı bir rant döngüsü yaratmaya dayanıyor. Bugün imar yetkilerinin belediyelerden alınarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na verilmesi, orman alanlarının köprü, havalimanı, HES, vb. gibi inşaatlara açılması, acımasızca yürütülen kentsel dönüşüm uygulamaları, enerji talebi abartılarak yapılan termik ve nükleer santraller, ülkeyi boydan boya yaracak boru hatları vb… Kısacası hiç bitmeyen inşaat furyasının arkasında bu politika var.

Fakat, bu inşaat furyası bir yandan sınırlı bir kesim için müthiş bir rant paylaşımı imkanı yaratırken diğer taraftan genel büyüme ve istihdama da belli ölçüde katkı  sağlıyor. Elbette bu katkı ekolojik sınırları ihlal etmekle malul olduğu için nispeten kısa vadeli ve sadece günü kurtarıyor. Ekolojik sınırlar hiçe sayılarak ve müştereklerimiz nakite dönüştürülerek gerçekleştirilen bu büyüme ile aslında yaptığımız sadece  geleceğimizden çalmak (bu konuda alternatif senaryoların getirilerini inceleyen kapsamlı bir yazı için buraya tıklayabilirsiniz). Ancak, maalesef, siyasi iktidarlar için çoğu zaman kendi iktidar dönemlerinin ötesi kapsama dışı kalıyor. Buna bir de şimdi iyice ayyuka çıkan yolsuzluk bağlantıları eklenince bu politikaların tercih edilmesinin sebebi anlaşılıyor (Yeşil bir ekonomiye dönüşüm esnasında da yolsuzluk yapılabilir elbette ama ekonomik rantı bir yana koyarsak, işleyen bir sistemin yarattığı siyasi ranta ulaşmak için daha uzun süre geçmesi gerekiyor).

Şöyle özetleyelim: Tüm yolsuzluk ve kanunsuzluk iddialarına rağmen Türkiye AKP iktidarı döneminde ekonomik olarak büyüme kaydetti. Yolsuzluk iddialarının tümü asılsız dahi olsa, bu büyüme bizim ve gelecek nesillerin yaşam standartlarını büyük ölçüde belirleyen doğanın yok edilmesi pahasına gerçekleştirildi. Yaratılan servetin aslan payı iktidar ve etrafına yuvalanan yandaşlarına gitti. Buna rağmen büyüme ve istihdam rakamlarına da bir yansıması oldu. Aidiyet hislerinden ayırırsak, bugün hayret ve istihzayla tekrarlanan “adamlar yiyor ama çalışıyor”un çıktığı bağlam bu işte. Buyurun size “damlayarak kalkınma” teorisi.

Bir an için mevcut iktidarın konsolide olduğunu, cemaati ve diğer muhalefeti saf dışı bıraktığını ve tüm bunlar esnasında bir şekilde ekonomik olarak daha fazla darbe yemediğini varsayalım. Yozlaşmaya tepkimiz ne olur? Toplum (AKP seçmeni ve diğerleri olarak ayırmaya gerek yok, – damlayarak büyümede iktidara en yakın halkaları ayırdığınız zaman geri kalanlar “eşit” – biz, siz, hepimiz) olarak bugüne kadar ne çıkar sağladık? Daha fazla ekonomik büyüme adına müştereklerimizin talan edilmesine daha ne kadar göz yumacağız? Endişeyi yaratan işte bu sorular.

Çevre ve Şehircilik yeni Bakanı İdris Güllüce’nin Karnesi

Rüşvet krizinin ortasında, derede boğulmamak için atlarını değiştirdi AKP Hükümeti. Yeni 10 adet bakan belirlendi.

Bu bakanlardan biri de Recep Tayyip Erdoğan’ı istifaya davet eden Erdoğan Bayraktar’ın yerine gelen İdris Güllüce.

Biz de doğayı koruma sorumluluğunu devlet adına alan bu çiçeği burnunda bakanımız hakkında bir inceleme yaptık

Öncelikle TBMM sitesinden yasama faaliyetlerini inceledik:

Kanunlar:

İdris Güllüce hiçbir kanun teklifininin ilk imzacısı olmamış.  Şu ana kadar sadece 6 kanun tasarısına imza atmış. Bu tasarılardan biri Uyuşturucu maddeler ile ilgili iken diğerleri Anayasa, Sayıştay değişiklikleri gibi hemen hemen her AKP milletvekilinin imzaladığı metinler. İdris Güllüce’nin verdiği kanun teklifleri arasında ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı ilgilendiren hiç bir kanun teklifi bulunmuyor.

Soru Önergeleri:

Sahibi olduğu sözlü ve yazılı soru önergesi de bulunmuyor yeni bakanın.

Genel Görüşme Belgeleri:

Çevre ve Şehircilik Bakanı hiç bir genel görüşme belgesinin de sahibi ve ilk imzacısı olmamış. Aynı zamanda hiçbir genel görüşme belgesine de imza atmamış.

Meclis Soruşturma Önergeleri:

Yine hiçbir meclis soruşturması önergesinin sahibi olmayan İdris Güllüce, hiçbir meclis soruşturma önergesine imza atmaya da gerek duymamış.

Meclis Araştıma Önergeleri:

Hiçbir meclis araştırma önergesinin sahibi değilken sadece 4 adet araştırma önergesine imza atmış. B önergeler sırası ile doping, terör, toplumsal barışı bozan olaylar ve darbe/muhtıralar ile ilgili. Çevre ve Şehircilik ile ilgili yine hiçbir çalışması yok.

Gensoru Önergeleri:

Hiçbir gensoru önergesini yazmamış, hiçbirine imza atmamış. Ama iktidar partisi milletvekili sonuçta..  Bizim ülkede milletvekilinin partisine karşı gensoru vermesi görülmüş şey değil.

Genel Kurul Konuşmaları:

Bakan, 3 defa kürsüde söz almış. Biri genel kurul sataşmaları, biri CHP önerisi diğeri ise Afet riski altındaki alanların dönüştürülmesine dair kanun tasarısı. Yeni Bakanımızın, sonunda; çevreyi değil ama Şehirciliği ilgilendiren bir çalışmasını bulduk.

Twitter

Bir de Twitter’a bakalım dedik. Malum sosyal medya önemli.

Bakanın; Ocak 2013’ten itibarenden dün bakan olduğu açıklanana kadar tüm twittlerine baktık. Genelde, Tayyip Erdoğan’ı retweetleyen İdris Güllüce içinde koskoca 2013 yılında, sadece 3 tane içinde çevre geçen tweet atmış.

O tweetler ise şunlar:

Bazı çevreler AKParti sandıkta kaybetsin diye değil, içinde nifak oluşsun, AKParti çatırdasın, bölünsün diye dua ediyor (12 Kasım 2013)

İstanbul’da yapılan yeşillendirme çalışmaları hep bizim dönemimizde oldu. Çevre konusunda kimse bize aşık atamaz. (RTE’den retweet 21 Temmuz 2013)

İstanbul’da çevre gerekçesi ile ortaya çıkan ve Türkiye genelinde vandallığa dönüşen millet olarak ibretle seyrettik. (RTE’den retweet 2 Temmuz 2013)

 

 

 

 

Yorumu size bırakıyoruz.

 

(Yeşil Gazete)

Yeşil Gazete’den Yılbaşı Anketi

2013 yılı cancanlı, hareketli geçti. Sadece Türkiye’de değil, tüm Dünya’da birçok olay oldu, bazen güldük, bazen kızdık, bazen sinirlendik…

2013 bizce çok ilginç bir yıldı. Bol haberli bir yıldı. En’i çok olan bir yıldı.  Yılın bir değerlendirmesini yapma arzusundayız.

Bu yüzden dolu dolu geçen 2013’ün ardından Yeşil Gazete Ekibi olarak, 2013’ü bitirirken kısa – ama kısacık bir anket hazırlayıp sizlerden cevaplar almak istedik. Biliyoruz, bu ankete birçok soru, birçok ek seçenek eklenebilir. Doldururken çok zamanınızı almamak için; belki de biraz tembelliğimizden biraz amatörlüğümüzden, 9 soruluk bir anket hazırladık.

Tarafsız olduğumuzu; kesin bilimsel veriler toparladığımızı hiç iddia etmiyoruz. Sadece görüşlerinizi toparlamak istiyoruz.

Anketimizi 30 Aralık’a kadar açık tutacak, gelen yanıtlar üzerinden toparlayıp paylaşacağız.

Anket için son giriş tarihi 30 Aralık 2013 24:00. Ardından vakit kaybetmeden anketi toparlayacak ve 31 Aralık 2013 tarihinde sonuçları sitemizden paylaşacağız.

Umarız, 2014 barış huzur ve doğa ile uyumlu bir yıl olarak geçer.

Ankete buradan ulaşabilirsiniz

Yeşil Gazete Ekibi

 

Yozgat Blues: Bir görünmez adam hikayesi

Mahmut Fazıl Coşkun’un Altın Koza’da en iyi film dahil 5 ödül alan son filmi “Yozgat Blues” bu yıl izlediğim en iyi filmlerden biriydi. Yozgat Blues, düşük tempolu, durağan, olayların pek bir şey olmuyormuş gibi aktığı bir film. Bu nedenle filme ancak bittikten sonra bir anlam verebiliyorsunuz. Bütün iyi sanat eserleri gibi, bütününe vakıf olduğunuzda, üzerinde biraz düşündüğünüzde, biraz olsun sindirebildiğinizde anlayabiliyorsunuz. İlk anda size bir şeyler eksikmiş gibi gelecek, ama zaman geçtikçe aklınızda daha çok yer edecek filmlerden biri Yozgat Blues. O nedenle filmi acele etmeden, üzerinde düşünerek ve ciddiye alarak anlamaya çalışmak gerekiyor.

Yozgat Blues hakkında yapılan değerlendirmelerdeki “taşra filmi” nitelemesi bu nedenle bana aceleci geliyor. Bu konudaki en iyi değerlendirmeyi Fatih Özgüven yapmıştı. Filmin “son zamanlar sinemasındaki genelgeçer taşra tahayyülüne karşı zalim” olduğunu söyleyen Özgüven haklı. Ama bana sorarsanız yönetmenin bize ne demeye çalıştığını anlamamız için bu değerlendirme de yeterli değil. Olayın Yozgat’ta geçmesi, yan hikayelerin taşra insanlarının hikayeleri olması filmin bir taşra filmi olduğu anlamına gelmiyor. Filmin adı Yozgat Blues, ama filmin Yozgat’la bir ilgisi yok, ya da bu ilgi Yozgat’ın filmin derdini anlatmasına elverişli bir mekan olarak kullanılmasından öte değil. Zaten yönetmen bize Yozgat’ı pek göstermiyor da. Şehrin belki de tek ayırdedici simgesi olan saat kulesinin bile ancak otelin duvarındaki bir fotoğrafının önünde poz veriyor “konuklar”. Filmin adı Yozgat Blues, ama müzik de aynı şekilde (simgesel görevleri olan, absürdleştirici) bir arka plan ögesi. Çünkü Yozgat Blues, mesela Nuri Bilge Ceylan’ın Kasaba’sından ziyade, Ömer Kavur’un (Yusuf Atılgan’ın romanından uyarladığı) Anayurt Oteli’yle aynı kategoriye giriyor.

Yozgat Blues’da aslında tek bir kişi var. Ercan Kesal’ın mükemmel bir karakter yarattığı şanson şarkıcısı Yavuz. Ayça Damgacı’nın oynadığı Neşe dahil, zaten az sayıda olan diğer karakterlerin hikayeleri Yavuz’un hikayesiyle gerçek anlamda hiçbir şekilde kesişemedikleri için önem taşıyor. Diğer karakterler ancak Yavuz onlara değerse bizim görüş alanımıza giriyorlar. Yönetmen bunu film boyunca abartılı yakın plan çekimleriyle, pek çok yan oyuncuyu göstermeden göstererek de vermiş. (Yemek masasındaki babaannenin sırtı mesela…)

http://www.youtube.com/watch?v=4adaFmgcyEY

Yavuz ise aslında bir görünmez adam. Zaten yönetmenin anlattığı hikaye bu yüzden daha en başından absürd bir temele dayanıyor. İstanbul’da yaşayan, belediye kursunda müzik dersi veren, düğünlerde Fransızca şansonlar söyleyen, hüzünlü, ciddi, 50 yaşlarında bir şarkıcı! Yani çizilen kişi aslında olmayan bir kişi. Böyle bir kişinin belediye kursundan bir öğrencisini yanına alıp Yozgat’taki bir gazinoda şanson söylemeye gitmesi de olacak işler değil. Bu yarı gerçeküstü zemini besleyen en önemli simge ise müzik: Yani hep aynı şarkının, ya da sonlara doğru şarkı olduğuna bile emin olamadığımız o hep aynı nakaratın hep aynı şekilde söylenmesi. Çünkü hikaye, aslında bir adamın görünmez olmasının hikayesi. Yani gerçeküstü, ama fazlasıyla gerçekçi.

Kimsenin fark etmediği, kimsenin anlamadığı, kimsenin aslında kim olduğunu, nereden geldiğini, neden bu işi yaptığını (ya da ne iş yaptığını) anlamadığı bu adamı herkes tanıyormuş gibi davranıyor. Bir de üzerine övüyorlar. (Taşra gazetesinin ya da radyosunun otomatiğe bağladığı övgü cümleleri…) Oysa Yavuz’u kendisinden başka kimse tanımıyor. Yavuz da film boyunca bize kendisini tanıtmıyor. (Kimse sormuyor ki!) Görünmez adam olmaktan çıkmak için küçük birkaç hamle yapmıyor değil Yavuz. Özenip yeni tabaklar alıyor mesela, ama Neşe fark etmiyor. (“Tam da otel tabağı ha!”). Gömleğinin leke olmasıyla uğraştırıyor bizi dakikalar boyunca, ama kimse yeni gömleğini görmüyor. Arabasını bile soran olmuyor. Kendi hayatı var Yavuz’un, öncelikleri, dertleri. O da bir insan neticede. Ama o bir görünmez insan.

Görünmezliğinin en simgesel kanıtı da peruğu zaten. Sabah uyanır uyanmaz taktığı, görünmezliğe bürünmesini sağlayan peruğu. Sadece bir kez, en sonda peruğunu çıkardığına, görünmez olmaya karşı direnmeye kalkıştığına tanık oluyoruz Yavuz’un, ama o otobüse binebiliyor mu, onu bilmiyoruz.

Yozgat Blues’un Yavuz’u, 21. yüzyıl Türkiyesi’nin Zebercet’i bence. Bugün bu hikaye Anayurt Oteli gibi bulantılı, varoluşçu bir tonda anlatılsa küf kokardı. Mahmut Fazıl Coşkun bize ironik, postmodern bir Zebercet hikayesi anlatıyor. Absürd, sonu kötü bitmeyen, ama nasıl bittiği de pek belli olmayan bir günümüz insanı hikayesi. Yozgat Blues’un bir anlam kazanması için arka plandaki taşra havasına fazla takılmamak, sıradan bir kaybeden hikayesi olarak da görmemek gerekiyor. Herkesin sürekli göz önünde, kameralar karşısında teşhir olduğu günümüzde,gerçekte birer birey olan (ya da olması gereken) insanların aslında nasıl  da görünmez olduğuna, ya da biçimsiz kalabalıklar içindeki görünmez adamlara dair derin bir anlatı Yozgat Blues. Hem bu nedenle, hem de Ercan Kesal’ın akıldan çıkmayan kusursuz oyunculuğu ile yılın benim için en akılda kalan filmi.

 

Ümit Şahin

@umitsahin

 

“Sen Aydınlatırsın Geceyi” ya da “İnsan endişeden yaratılmıştır*”

UYARI: Yazının film izlenmeden okunmaması tavsiye edilir.

Bir perşembe akşamı Başka Sinema’nın sahnelerinden biri olan Beyoğlu sinemasında izledim(k) Sen Aydınlatırsın Geceyi filmini. Onur Ünlü’ nün yönetmenliğini yaptığından, Leyla ile Mecnun ekibinin oynadığından gayri bir bilgi sahibi olmaksızın, bir dost ile sinemada şarap içmekten başka da bir gayem olmadan gittim filme (kadehleri bir önceki geceden çantaya yerleştirmiştim).

Film insan üzerine ağır bir “yük” bırakıyor. Üzerinden bir aydan fazla zaman geçmesine rağmen şimdi bile filmi düşündüğümde aynı yükü hissediyorum. Ana karakter Cemal’in intihar denemesi ile başlayan filmde, Cemal’in annesini ve kardeşini yangında kaybetmiş olduğunu öğrendiğimizde artan acı eşiği; kan ağlayan doktor, yüksek doz ilaç alıp kusmalar, avlanırken öldürülen kuş, bakılmak zorunda olunan yatalak akraba, amca oğlunun intiharı, Cemal’in eşinin patronunu öldürmesi ya da öldürememesi, kesilen kolların olduğu sahneler ile derin izler bırakıyor ve bu acı öyle yükseliyor ki filmi hatırladığımda siyah beyaz bir film olmasına rağmen kanın kırmızı rengini görüyorum.

Küçük bir kasabada geçiyor olması, karakterlerin doğa üstü güçleri olması, şiveli konuşmaları, ağır duygu yüklü müzikleri, siyah beyaz çekimin yarattığı etki ile birleştiğinde film, bizi koca evrende “şimdiki dünyamızın dışında” küçücük bir alana sıkıştırıyor; sessizce acıyı hissediyoruz. Filmdeki karakterlerin hepsinin bir gücü olsa da bu gücün esiri oluyorlar ve bu güç onları muzdarip ediyor. Bunca doğa üstü gücü olan insanın yaşadığı kasaba bir bekleme salonuna dönüşüyor gözümüzde. Düzgün Türkçe konuşsalar ya da süper güçleri olmasa kendimizi bu kadar dışarıda tutmayacağız belki ama en büyük yanılgı da bu oluyor; tam da şimdi yaşadığımız hayatı ve bizi anlatıyor film.  Kendimize ne kadar sıfat yüklersek yükleyelim en nihayetinde insanız, en nihayetinde bu dünyada bir bekleme salonunda sıkışmış bekliyoruz. Neyi, kimi beklediğimizi bilmeden, düşünmeden. Belki Cemal gibi tüm sıkıntımızı gözümüzü bir noktaya dikip saatlerce bakarak yansıtmasak da zamanımızı geçirdiğimiz tüm mekanlarda yerli yersiz endişelerimizle hayatımıza devam etmekle yansıtıyoruz.

Filmde özellikle duygudan duyguya saniyeler içinde gidilen sahnelere değinmeden edemeyeceğim. Yasemin ile Cemal’in ilk buluşmalarında birlikte hapları şeker gibi yuttukları sahnede insan aynı anda hem üzülüp hem gülebiliyor. Elleriyle ateş edebilen karakterin kuşa ateş edip vurduğunda ağır çekim ile gördüğümüz sevinç anı, kamera kuşa dönüpte bir canlının ölümünü izlediğimizde acıya dönüşüyor. Ağzımdaki gülümseme bir saniye içerisinde acıya çarpılırken bir insanın mutluluğunun her zaman her canlı için mutluluk getirmediğini hatırlatıyorum.

Sırf izlerken ki hissiyatı yakalamak için tekrar tekrar izlediğim filmler vardır. Bu filmi yaşattığı hissiyattan dolayı tekrar izleyeceğimi sanmasam da Onur Ünlü’ nün seyirciye duyguyu ne şekilde yansıtacağına, filmdeki sahnelerin karşılığını sözcük olarak zihinde uyandırmasına dair bulduğu yöntem ve görsel etkileyiciliği ile sinemamızda sıkı takip edeceğim bir yönetmen olacağı kesin.

*Film Euripides’in sözü ile açılıyor.

 

 

Zeliha Yıldırım

Roller ve yaşamlar: Child’s Pose

32. İstanbul Film Festivali kapsamında ülkemizde gösterilen Child’s Pose her bireyin yaşayabileceği basit bir olayı, gerçekçi bir dille anlatmayı başarmış bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.

2000’lı yıllar sonrasında yükselen Romen sinemasın başarılı bir temsili olan Çoçuk Pozu (Child’s Pose) düşük bütçeli yapım olsa da , festivallerde  büyük  ilgi gördü. Öyle ki yönetmen Calin Peter Netzer Altın Ayı ödülünü kazanarak Romen sinemasının çıkışını devam ettirdi. Calin Peter Netzer 3. Uzun metrajlı filmi olan Çoçuk Pozu / Child’s Pose senaryosunu bol ödüllü bir diğer Romen filmi  4 Ay 3 hafta ve 2 gün senaryo kadrosunda yer alan Razvan Radulescu’na ait olduğunu belirtmek gerekir.

Çoçuk Pozu / Child’s Pose konusu itibariyle bizlere çok tanıdık gelen bir hikayeyi merkezine almış.  Çocuğunu  koruma güdüsünü hiçbir zaman elinden bırakmayan anne, 35 yaşına gelmiş oğlunun hala nasıl bir hayat süreceğine ,  sevgilisinin kim olacağına kadar belirleyici olmaktan vazgeçmeyen bir karakter.  Bu eksende Anne-oğul ilişkisi, oğlunun otobanda bir çocuğa arabası ile çarpması sonucu büyük bir sınavla karşı karşıya kalıyor. Romen burjuvasini temsil edilen aile, köyde yaşayan bir ailenin oğlunu katleder ve bu olaydan kurtulmak için rüşvet başta olmak üzere her yola başvurur. Zengin çocuğun kaderi o fakir ailenin elindedir.

Yönetmen Calin Peter Netzer  tarz olarak gerçekte hayatla örtüşen, hayatın içinden bir olayı ve bireyleri çok fazla süslemeden olduğu gibi filme aktarmayı başarmış.  Filmin merkezin yer alan Anne- oğul ilişkisi, birbirlerine olan yaklaşımlarını üst metin olarak hem karşımıza çıkarken, diğer yanda ise güçlünün hatasını örtme konusunda ne kadar elinin uzun olduğunu kolayca aksettirebiliyor.

Doğal sahneler ve diyaloglarla bezenmiş filmin ayırt edici tarafı ise, izleyiciye ne tarafta durması gerektiği konusunda hiçbir haklı bir yön sunmaması. Dışardan bakan gözler olarak bir olaya tanıklık ediyor ve sessizce olup bitenleri izliyorsunuz..

2013 yılında “Akılda Kalan Filmlerin” başında gelen Çoçuk Pozu / Child’s Pose  Altın Ayı ve Fıpresci ödüllerine layık görülmesinin yanısıra anne karakterini canlandıran usta Romen oyuncu Luminita Gheorghiu (Hayat Treni, Kurdun Günü, 4 Ay 3 hafta ve 2 gün) Avrupa Film ödüllerinde En İyi Kadın ödülünü kazanmıştı.

Çoçuk Pozu / Child’s Pose filmi ile son bir not, filmde Nobel Ödüllü Orhan Pamuk’un ismi geçiyor. Aynı zamanda hastanede görevli olan bir doktorun ismi ise Erdoğan olduğu söyleniyor. Dikkatlerden kaçmasın J

 

Muhittin Kurban

@3murti