Ana Sayfa Blog Sayfa 4078

Hrant’a gelince kavgayı keserler- Ümit Kıvanç

Umur Talu 6 Ocak Pazartesi günkü yazısında, “Bu savaşın bir muharebesini umit_kivancözellikle bekliyorum,” diye yazmıştı. “Bunca şey arasındaki önemli, ama çok çok örtülü bir cephe: Dink Suikastı! Özellikle, Trabzon Emniyeti’nin o zamanki iki üst düzey amirinin nasıl olup da daha sonra Emniyet İstihbarat’ın başına kadar gelebildiği ‘Ne istediler de vermedik’ süreci. Bunu isterse Cemaat da izah edebilir ama özellikle Başbakan’ın, hükümetin izahına muhtaç. Nitekim Erhan Tuncel’in çıtlattığı, bir bakıma iç transfer yaşadığı süreç. ‘Hayal’i hamburgerci bombalanmasına yönlendiren ağabeyi gizleyen ve Hayal’den adeta bir suikast planı yaratan mekanizmanın ne olduğu izaha muhtaç. ‘Bomba işi münferit, örgüt yok’ denerek nasıl adım adım gidildiği, bu sayede tahliye olan ve sonra mahkumiyetine rağmen Yargıtay’ı beklerken serbest kalan Hayal’in nasıl kullanıldığı, suikasttan önce içeri girmesini önleyen ‘rastlantı’nın, yani avukatını bile şaşırtacak şekilde, dosyasının Yargıtay’da adeta uyutulmasının nasıl mümkün olduğu filan. Çünkü öyle bir suikast ki… Ergenekon, iktidar, cemaat, yargı, Emniyet, Jandarma, istihbarat… bir Türkiye defilesi adeta. ‘Paralel devletler’in hakikaten paralel seyrettiği bir geometri. Bekliyorum yani: Kim tam orada bir bomba patlatacak?”

Ben de, haksız çıkmayı bütün benliğimle dileyerek cevap veriyorum ki: Kimse patlatmayacak. Ne hükümet ne Cemaat ne eski devlet ne yenisi ne Ergenekoncular ne Balyozcular… hiç kimse. MİT’in cinayet davası adlı müsamerenin sürdürüldüğü mahkemeye yolladığı yazıyı hatırlıyor musunuz? Şöyleydi: “Elimizde Hrant Dink cinayeti ile ilgili herhangi bir bilgi yoktur.” İşte Cemaat’in ham yapmaya çalıştığı, hükümetin sevgili MİT’i – bu bir sevgi yumağı değil de nedir?

Türkiye’nin hakikatlerini bize hiçbir zaman görünürdeki kavgalar anlatmaz. Derindeki kucaklaşmalar anlatır. Cinayete ortamın hazırlanması, Hrant’ın öldürülmesi ve cinayetin ertesi, Umur Talu’nun “Türkiye defilesi” diye tarif ettiği büyük kucaklaşmanın vücut bulmasıdır.

19 Ocak’a günler kaldı. Hrant’ın öldürülüşünün yedinci yılı. Demek ki yedi yıldır adalet peşindeyiz. Neler yaşamadık ki!.. Mâkûl bir insanı çıldırmanın, umutlu bir insanı intiharın eşiğine sürükleyebilecek tecrübeler edindik.

“Patlatılacak” olanı daha ilk günlerde patlatmışlardı zaten: İstanbul Emniyet Müdürü çıkıp, “Bu örgüt işi değil,” demişti. Samsun’daki polis ve jandarmalar, katilin eline bayrak verip, “Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez” yazılı poster önünde görüntülerini çekmiş, kamuoyuna sunmuşlardı. (Aynı sloganın TEMA’nın araçlarının kapılarında ve cenazelerde cami avlularına kurulan bağış masalarının ön yüzünde yeralıyor oluşu ve bundan kimsenin rahatsız olmaması ne hoş değil mi?) Valiler, bölge idare mahkemeleri, polisler soruşturulmasın diye seferber olmuşlardı. Güya cinayet soruşturmasını yürüten savcı ve güya cinayet davasının görüldüğü mahkeme, sahiden sonuç çıkabilecek en ufak adımları atmamakta ne kadar kararlı olduklarını mütemadiyen gözümüze sokmuşlardı.

Bir başka boyutu hatırlatayım: Son genelkurmay başkanına varıncaya kadar onca generalin, subayın içeri atılabildiği davalar açıldı. Deniz Baykal’ın yatak odasına kameralar, başbakanın bürosuna böcekler sokuldu. Bakan çocuklarına neredeyse suçüstü yapıldı. Abdi İpekçi’den başlayarak… Uğur Mumcu’ya… hangi kurbanı isterseniz katın araya; bu cinayetlerden herhangi birine dair en ufak bilgi kırıntısı ortaya çıktı mı? Herhangi biriyle bağlantılı tek kişi yakalandı mı? Bunların hepsini sıralamak yerine en güçlü, en sembolik ifade olduğu için de sürekli tekrarlıyoruz: Hrant Dink cinayeti her şeyin anahtarıdır.

Millî Güvenlik Kurulu, “misyoner faaliyetleri” diye bir garabeti kılıf yapmış, Ergenekon’un sivil ayağı kamuoyu çalışmasına başlamış, mahkemeler ve Yargıtay Hrant’ı “Türk düşmanı” ilân ederek ortamı hazırlamış, örtülü operasyonlar ve kirli işlerde uzmanlaşmış birileri bu arada zaten gerekli elemanları temin edip eğitmiş, daha sonra “işi” yaptırmış (buraya kadarı için her türlü ayrıntıyı 19ocak.org’da bulabilirsiniz), hemen ardından, devlet adına, bu defa hiç beklenmedik onurlu bir tepki gösteren topluma çok net bir mesaj verilmiş, “bu iş bizim işimiz, geri durun!” denmiş, mevcut hükümet, atabileceği en ufak adımı bile atmamış, üstelik adı cinayetle birlikte anılan bütün görevlileri terfi ettirmiş, neredeyse ödüllendirmiş, bu konuda Allah için, polis ve savcıdaki örgütlenmesine dair şu anda büyük vâveyla koparılan Cemaat ile tam bir uyum içerisinde davranmış, cinayet sürecindeki sorumluluğu hâlâ anlaşılamayan İstanbul valisini bağrına basıp milletvekili yapmış, belki de modern tarihte herhangi bir devletin denetim işlevli herhangi bir heyetinin hazırladığı en muazzam metin olan Devlet Denetleme Kurulu raporuna “kağıt parçası” muamelesi göstermiş… böyle gidiyor işte. (Evet, DDK raporu, sadece Hrant’ın öldürülmesi süreciyle de uğraşmayan, “bizim devletimiz neden görevlilerini adil bir şekilde yargılayamaz” sorusuna teorik ve tarihî zemine dayalı açıklama getiren, insana küçük dilini yutturabilecek, muhteşem bir rapordur. Ancak “yaptırım gücü” yok! Cinayetin üstünden henüz iki yıl geçmişken yaptığım filmde, adalet skandalı ayrıntılı olarak sergilenmişti: 19 Ocak’tan 19 Ocak’a DDK raporunda eksiği yok, fazlası var.)

Naçizane “Hrant için adalet için” uğraşanlardan biri olarak tekrarlamak istiyorum: Bu cinayet gerçekten aydınlatılsın, yani karar vericileri ve organizasyonu ortaya çıkarılsın ve sorumluları cezalandırılsın, ertesi gün Türkiye başka bir ülke olur; problemli ergenler olmaktan aklı başında yetişkinler olmaya doğru dev bir adım atarız. Nitekim, her 19 Ocak’ta binlerce, bazen onbinlerce kişinin Hrant’ın vurulduğu yerde toplanıyor oluşu bile tek başına hayatımızdaki kirliliği azaltan, vicdanlarımıza nefes aldıran bir olay.

Ümit Kıvanç – riyatabirleri.blogspot.com

(Bu yılın 19 Ocak çağrı filmini izlemek isterseniz tıklayın.)

 

Yerel seçimle 16 bin köy haritadan silinecek! – Ali Ekber YILDIRIM

Yerel seçime 75 gün kaldı.Ülkede seçim havası yok. Kavga var. Devlette ali ekber yıldırımözellikle de yargıda ve poliste AKP Hükümeti ile Gülen cemaati arasında güç savaşı var. Seçimi doğrudan etkileyecek rüşvet ve yolsuzluk dosyaları bile gündeme yeterince giremiyor.

Böyle bir ortamda tarımla ,kırsal kesimle kim ilgilenir?

Oysa, yerel seçimleri kim kazanırsa kazansın 31 Mart sabahı 16 bin 82 köy haritadan silinecek. Yaklaşık 600 belde köy olacak. Bunun tarıma, ülkeye, kültürümüze, sosyal yaşantımıza nasıl bir darbe vuracağının farkında mısınız?

Farkında olmayanlar için hatırlatalım. Hükümet, 2012′de “Büyükşehir Yasası”nı değiştirdi. 6 Aralık 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan bu değişiklikle 13 il “Büyükşehir” yapıldı. Ayrıca 26 yeni ilçe kuruldu.

Yapılan bu değişiklik gereği ilk mahalli idareler seçiminde yani 30 Mart 2014′ten sonra 16 bin 82 köy mahalleye dönüşecek. Ayrıca belediye olan 600 belde köye dönüşecek.

Bu yasa ile ülkenin nüfus yapısı bir gecede değişti. Kırsalda yaşayan nüfus yüzde 24′ten yüzde 9′a indi. Yasa ile nüfus değiştiren belki de ilk ülke olduk.

Yasa 1 yıldır uygulanıyor. Ancak, insanların yaşamlarında henüz hissedilir önemli değişiklikler olmadı. Asıl değişim 30 Mart yerel seçimlerinden sonra,yani 600 belde köye, 16 bin 82 köy mahalleye dönüşünce yaşanacak

Kırsalda yani köyde yaşayanlar mahalle olarak bağlandıkları belediyeye su parası,emlak vergisi, verilen hizmetler için katılım payı ödemeye başladıklarında başlarına örülen çorabın farkına varacak.

Ahır ve kümeslerinin şehir dışına yani artık şehrin bir mahallesine dönüşen köyün dışına çıkarmaya zorlandıklarında bu yasanın önemini görecekler.

Bunun ilk örneği yılbaşından önce Bodrum’da yaşandı.

Büyükşehir yapılan Muğla’da, Bodrum Kaymakamlığı İlçe Gıda,Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü 17 Aralık 2013′te ‘Umumi Hıfzıssıhha Kararı’ başlıklı bir yazıyı ilçedeki tüm belediye başkanlarına ve köy muhtarlarına gönderdi.

İlçe Toplum Sağlığı Merkezi’nin 22.11.2013-2888 sayılı yazısını içeren tebligatta aynen şöyle deniliyor:

“Söz konusu yazıda yerleşim alanına yakın hayvancılık yapılmasıyla ilgili olarak kaymakamlık makamı ve BİMER’e çok sayıda şikâyet geldiği belirtilmekte ve ilçe merkezi, beldeler ve köylerde meskûn mahal içindeki tüm ahırların ve kümeslerin ivedi olarak kaldırılarak yerleşim alanı dışına taşınması istenilmiştir. Anons,ilan ve yazının çoğaltılarak asılması şeklinde yetiştiricilere duyurulmasının sağlanmasını arz /rica ederim.”

Yazı, yasanın kırsala nasıl yansıyacağının en somut örneği. Gelen tepkiler üzerine Bodrum Kaymakamlığı “köy” sözcüğünün sehven yazıldığını açıklamak zorunda kaldı. Fakat yasa bunu öngörüyor. Artık kentin birer mahallesi olan köylerde ahır,kümes ve diğer tarımsal işletmeler istenmeyecek.Kentin dışına çıkarılacak.

Sorun sadece köylerin mahalleye dönüşmesi nedeniyle ahır ve kümeslerin taşınması değil, demokrasinin en küçük birimi olan köyler yok olacak.

Köy tüzel kişiliğine ait mera, yaylak ve diğer tüm varlıklar belediyelere devredilecek. Tarım alanları, meralar, yaylalar imara açılacak. Ürettiği tarımsal üretimden zaten para kazanamayan çiftçiler ellerindeki toprağı satacak ve üretimden çekilecek.

Uygulanan politikalarla bir süredir tarımdan koparılan küçük çiftçilik tamamen yok olacak. Devletin rakamları bu sürece işaret ediyor. Çiftçi Kayıt Sistemi kayıtlarına göre son 10 yılda 500 bin çiftçi sistemden çıktı.

Tarımdan kaçışı ekilmeyen alanlarda doğruluyor. 1990 ‘da 27 milyon 856 bin hektar tarım alanı 2012′de 23 milyon 795 bin hektara düştü. 2012 verileri ile nadasa bırakılan yada ekilmeyen tarımsal alan 4 milyon 286 bin hektar.

Tarımdan kaçışın önemli nedenlerinden birisi de yüksek girdi fiyatları.

Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı verilerine göre, 2002′de ÜRE gübresinin tonu 237 lira iken 2013′te 981 liraya yükseldi. Aynı dönemde DAP gübresinin tonu 354 liradan 1217 liraya çıktı.

Mazotun litresi Ocak 2002′de 94 kuruştu. Şu anda 4.5 lira. Yaklaşık yüzde 300 artış. Hangi tarım ürününde son 10 yılda yüzde 300 artış oldu?

Bu yüksek girdi maliyetleriyle üretim yapmak ve üretimi sürdürülebilir kılmak adeta olanaksız hale geliyor. Girdi fiyatları artarken tarım ürünlerinin fiyatı aynı oranda artmıyor.

Büyükşehir Yasası ile 16 bin 82 köy mahalleye dönüşünce çiftçilerin tarımdan kaçışı daha da hızlanacak. Kentin mahallesine dönüşen köylerde kim üretim yapar?

Kaldı ki, son 30 yıla bakıldığında tarım topraklarının amaç dışı kullanımında büyük artış var.Türkiye ovalarını, sulak alanlarını kaybetti. Bunda merkezi hükümet kadar yerel yönetimlerin özellikle de belediyelerin çok büyük rolü var.

Bir çok belediye başkanı tarım arazilerinin üstüne sanayi tesisi, turizm tesisi veya toplu konut yapılmasına gözü kapalı imza atıyor. Yönettikleri yerin ancak sanayi, turizm veya yapılaşma ile gelişeceğine inanıyorlar.

Yasa ile hem imar yönünden hem de arazi kullanımı açısından belediyelere ve valiliklere verilen yetkilerle daha çok tarım toprağı ranta dönüşecek. Daha çok tarım toprağı kaybedilecek,amaç dışı kullanılacak.

Elbette tarıma,çiftçiye destek vererek örnek olan, model yaratan belediyeler de var. İzmir Büyükşehir Belediyesi bu konuda öncü olan belediyelerin başında gelir.

Özetle, 31 Mart sabahı Türkiye’de 16 bin 82 köy haritadan silinecek.Bu köylerle birlikte demokrasinin en küçük birimi olan köy yönetimi, binlerce yıllık tarih, kültür, gelenek ve görenekler, yerel lezzetler, sosyal yapı da silinecek.

Ali Ekber Yıldırım – www.tarimdunyasi.net

Mekan İsyanları – Hamburg – Metin Yeğin

Mekan isyanları devam ediyor. Hamburg isyanı, ‘Mekan İsyanı’nın sadece Türkiye, Brezilya gibi neoliberalizmin metin yeğinparlak gençlerinde değil, Kapitalizmin merkez kentlerinde de bu temel eksende yürüyeceğini gösterdi. ‘Gezi’den daha önce yazdığımız ve ‘Gezi’de çok açık göründüğü gibi artık bundan sonra dünyada isyan ve tabii ki devrim mücadelesi ‘Mekan-Kimlik-Ekoloji’ ekseninde yürüyecek.

Hamburg’daki direnişe herkes kendi açısından baktı. Gezi isyancıları kendisiyle özdeşleştirdi. İsyanlar birbirini sever. Öte yandan Türkiye hükümeti ve ilişiklendirilmiş basını hatta bugünlerde bölünmüş olsalar da bu konuda birleşerek, polisin sert müdahalesine çok sevindi. Sadece kendisi yapmıyordu yani bunu. Abisi, Alman polisinden gelecek ölüm haberlerini bekledi. Böylece katil olmanın dayanılmaz yalnızlığından kurtulacağını düşünüyorlardı.

Eylemlerin ortaya çıkma nedeni ise bize hiç yabancı değildi. Bir ‘Kentsel Dönüşüm’ projesi ile mahalle yoksullardan arındırılarak soylulaştırılacaktı. St Pauli bölgesi, İstanbul üzerinden anlatırsak Beyoğlu, kültür, sanat ve eğlence merkezi durumunda olan bir yerdi ve St Pauli’nin Tarlabaşı’nda da yoksullar yaşıyordu. Buraya turistler için yeni oteller, alışveriş merkezleri inşa etmek istiyorlardı. Buna yıllardır karşı çıkan, halkın ve solun kolektif olarak ayakta tuttuğu Rote Flora kültür merkezi yıkılmaya kalkıldığında, isyan patladı. Aslında gösteriler zaten oluyordu ama polis müdahalesi olunca bu direnişe dönüştü. Polisin saldırısı ve bizim öykümüzle benzerlik, sadece bundan ibaret değildi. 2011 den itibaren ‘Occupy Wall street’ eylemlerinden esinlenerek kurulan, ‘Occupy Hamburg’ kampı, polis saldırısıyla boşaltıldı. Gezi’den farklı olarak sadece çadırları yakmadılar. Bunun ardından üç bölge, ‘tehlikeli bölge’ ilan edildi ve daha doğrusu sıkıyönetim ile idare edilmeye başlandı. Yani polis hiçbir neden göstermeden kimlik sorabilecek, çantalarını arayabilecek ve önlem olarak gözaltına alabilecekti. Bu önlemler okuduğunuzda size sıradan gelecektir. Zaten tam olarak bunun manası, doğru anladığınız gibi, bu üç bölgede insanların, yolda yürüyen Kürt muamelesine tabi tutulacak olmasıydı.

St Pauli- Rote Flora mekanlarının dönüşümü ve buna karşı alınan önlemler aslında Alman polisinin uzun zamandır hazırlandığı bir süreçti. Mekan isyanına karşı hazırlıklar için kurduğu dev özel kentte, hatta zaman zaman mültecilerinde temsili direnişçi rolünü oynadığı yüzlerce tatbikat yapmıştı. Bunu pratiğe uyguladıkları ilk kent Hamburg oldu. Almanya böylece tarihinde birçok kez başarıyla! uyguladığı ‘getto’larına geri dönmeye başladı. Yakalarına takılmış sarı yıldızlar yerine, kredi kartı renkleriyle sınıflandırılmış toplumun yoksullarının kent merkezinden atılıyor, hemen ardından inşa edilecek kontrol altına alınmış, ‘TOKİ’lerine, yeni toplama kamplarına yerleştirilecekleri yeni bir ‘Nazi’ politikasından başka bir şey değildi bu.

Yine geçen hafta Barcelona’da yeni inşa edilecek bir ‘kumarhane kent’e karşı yapılan binlerce kişilik eylemlerin de gösterdiği gibi, yine tekrarlamalıyım ki her şey artık neoliberalizmin tek dinamiği ‘yeni kent inşası’na karşı mekan üzerinden direnişlerle yürüyecektir. Şimdi burada kısaca vurgulayıp, gelecek hafta yazmak istediğim ise bütün dünyada ‘Mekan-Kimlik-Ekoloji’ üzerinden yürüyen bu sürecin en önemli aktörü ise bugün Rojava ve bu topraklarda ‘Demokratik Özerklik’ ve ‘Ekolojik Demokrasi’ stratejik politik çizgisiyle Kürt hareketidir.

Dünyanın sıfır noktasında yaşıyoruz farkında mısınız?

Metin Yeğin – Özgür Gündem

Adana-Mersin Türeticiler için ekolojik yaşama giriş eğitimi – Mercan Uluengin

Haftasonu turnedeydik. Daha önce İstanbul‘da ve Çanakkale‘de yaptığımız EkoKadın eğitimini bu defa erkekleri de içerecek şekilde düzenleyip, Adana ve Mersin’e bölerek tekrarladık. Yani bu sefer hem EkoAdamlar da vardı, hem de şehirlerarası misafircilik oynadık. Program burada.

Eğitimi, Buğday Derneği ile Mersin Ekolog (Ekolojik Yaşam Girişimcileri ve Gönüllüleri) Derneği ortaklaşa düzenledi. İlk gün, Adana TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’nda, ikinci günse Mersin’in Buluklu köyünde, Buluklu İlköğretim Okulu’ndaydık. Adatepe‘de kışlık erzak hazırlığı sırasında tanıştığım, Adana’da yerleşik sevgili arkadaşlarımız Sema ve Serdar İskit’in hem organizasyonda çok emeği geçti, hem hastalık ve sağlık konulu sunumlarıyla programı zenginleştirdiler, hem de bizi evlerinde misafir ettiler. Bu işe soyunurken, bize doktorluk da yapmak zorunda kalacaklarını bilmiyorlardı tabii. Biri öksüren, biri ateşli, biri de uçaktan tek kulağı sağır inmiş üç kadına gerek bitki çayı ve battaniye gerekse Doğu ve Batı tıbbından muhtelif ilaçlar sundular. Serdar’ın babasının şahane yemeklerini de unutmayalım!

Güneşin Aydemir, Mercan Uluengin, Oya Ayman (Foto: Ayşe Sakallı)
Güneşin Aydemir, Mercan Uluengin, Oya Ayman (Foto: Ayşe Sakallı)

Konu başlıkları, İstanbul ve Çanakkale programlarıyla aynı olduğu için kabaca özetleyeceğim.

Tanışma toplantısında görüldü ki, öğretmeninden hekimine, sivil toplumcusundan gazetecisine, belediyecisinden ziraatçisine, ev hanımından çiftçisine çeşitli mesleklerden, çeşitli dernek ve kurumlardan, çeşitli şehirlerden, kadın-erkek, genç-yaşlı, küçücük ama inanılmaz çeşitli bir grup insancıktık. Kentlerin, mesleklerin, eskiyle yeninin, köylüyle kentlinin, kurumların, derneklerin kardeşliğinden ve bir arada yaşamanın kıymetinden söz edildi.

Foto: Ahmet Şahin
Foto: Ahmet Şahin

Konu başlığı ne olursa olsun, her sunumda tekrarlanan fikir, tokgönüllülük, kanaatkârlık, kısacası gönüllü sadelikti diyebilirim. İhtiyaç sandığımız şeylerin ne kadarının gerçekten ihtiyaç olduğu, bunları karşılamaya çalışırken nasıl başka canlıların rızkını yediğimiz, insanoğluna özgü üstünlük yanılgısı, kibir, doğaya hükmetme arzusu ve ihtiyacından fazlasını saklama eğilimi sık sık masaya yatırılan konular arasındaydı. Bereket kavramının yerini verimliliğin aldığı; bereketin sürdürülebilirlik, verimliliğinse yetinmemek demek olduğu konuşuldu.

Güneşin’in verdiği bal örneği, kendini en “ekolojik” olarak tanımlayanların bile damarına bastı: Bal arısının görevi bitkileri döllemek, bizim için bal üretmek değil. Arı, balı kendisine yetecek kadar üretiyor; bizse “Sen onu bana ver, al bu şekerli suyu iç,” diyoruz. Arılar olmadan yaşamımızı sürdüremeyeceğimizin hepimiz farkında mıyız? “Bal almak diye bir şey yoktur, bal çalmak vardır. O bal, arıya aittir,” dedi Güneşin. Sözcüklere meraklı biri olarak, bu kısım benim beynime fena nakşoldu. Katılımcılar arasındaysa ufak çaplı bir isyana neden oldu. Bir şeyden kendi rızamızla vazgeçmek söz konusu olduğunda nasıl da telaşlanıyoruz…

3 Buğday...

Herkesin “daha fazlasını” istediği, herkesin evinde bir odanın eksik olduğunu düşündüğü bu dünyada bugünkü gibi yaşamaya devam edebilmek için 4 dünyaya daha ihtiyacımız olduğu; nüfusun bir kısmı açlıktan kırılırken, dünya çapında üretilen gıdanın %28′inin çöpe gittiği (bu oran ABD’de %40′a çıkıyor diye biliyorum), İstanbul meyve-sebze haline giren 1000 kamyonun 250′sindeki ürünün telef olduğu hatırlatıldı. İstanbul Sapphire’deki 1000 metre karelik dairelerden, aynı alanda 40 farklı çeşit ürün yetiştirilebildiğinden, bir kişiye yıl boyu yetecek ürünün (tahıl hariç) 12 metre karede yetiştirilebildiğinden ve tabii insanın kendi yetiştirdiği şeyi israf edemediğinden söz edildi.

Uzun zamandır adını duyduğum ama ilk kez yolumu kesiştirebildiğim “Kompost Kraliçesi” Huriye Kara’yı size nasıl tarif edebileceğimi bilemiyorum. Organik çöpü çöp değil nimet olarak gören ve bu çöpü toprağa, gübreye dönüştüren solucanlara âşık bir kadın…

13 huriye-kompost

Düşünmeden çöpe attığınız onca meyve-sebze artığının, kahve telvesinin, kartonun aşağıdakine dönüşeceğini bilseniz siz de saygı duymaz mıydınız solucan hayvancıklarına?

14 kompost

Serdar’la Sema’nın sunumları, pek doktorlardan duymaya alışık olmadığımız bir bakış açısını yansıtıyordu. Serdar, beynimizin sol lobunun analizden, parçalamadan; sağ lobununsa sentezden, bütünleştirmeden sorumlu olduğunu ortaya koyarak girdi söze. Birinin doğaya (ve kadına) hükmetmek, savaşmak istediğini, evreni ve insanı makine olarak, nesne olarak gördüğünü; diğerininse bilgece, doğal düzeni anlamak ve doğayla uyum içinde yaşamak istediğini anlattı. “Hepimiz birbirimize bağlıyız,” dedi ve hem sol beyinciler hem de sağ beyinciler için kanıtlar sundu: Bir tarafta kuantum, sistem ve kaos teorileri; diğer tarafta sezgi, tasavvuf, doğu öğretileri. Descartes’ın “Düşünüyorum, o halde varım”ının zihinle madde (beden) arasındaki bölünmeyi başlattığını, artık Edgar Morin’in dediği gibi “Parçaların uzmanı, bütünün cahili” olduğumuzu söyledi.

Hastalık mesajdır, ihtardır, iyileşmek için bir fırsattır; sarı kartları (akut hastalıkları) görmezsen, kırmızı kart (kronik hastalık) gelir. Modern tıp sürdürülebilir değildir, çünkü dönüşümü, bütünlüğü göz önüne almadığı için kaynakları yetmez; paraya dönüşebilen bilgiye, performansa değer verir, ilaç endüstrisinin ve teknolojinin baskısı altındadır, koruyucu hekimliği değersizleştirmiştir. ABD’de yıllık kişi başı sağlık harcaması 7900 dolar, ortalama yaşam süresiyse 78 yılken, Küba’da kişi başı sağlık harcaması 70 dolar, ortalama yaşam süresiyse 76 yıl.

Ve bomba: “En sağlıklı ve akılcı olan, modern tıpla buluşma ihtimalimizi azaltmaktır.”

Bitirirken, birkaç kişisel anekdotu da aktarayım. İlk sabah tanışıp azıcık konuştuğum benim yaşlarda bir kadın (Merhaba Zeynep!) bir süre sonra yanıma gelip “Yok yok, yapacağım artık: Sizi beğenerek takip ediyorum,” dedi. Sonra ne zaman kendisiyle göz göze gelsek güldük, çaresiz. Bir de Tufan vardı (Merhaba Tufan!). Program bitip de Güneşin, Oya ve ben düğün sahibi gibi dizilmiş, insanlarla vedalaşırken elimi sıktı. Gülümseyerek “Çok naifsin. Kolay gelsin,” dedi. Malum, naif sözcüğü Türkçe’ye geçerken hafif anlam kaymasına uğramış. Bana “Saf ve salaksın” mı demek istedi, yoksa “saf ve temizsin” mi, bunu hâlâ bilemiyoruz icon smile Adana Mersin Türeticiler için Ekolojik Yaşama Giriş Eğitimi

15 engellenmis-ze

Son olarak, Buluklu İlköğretim Okulu’nun müdürü sayesinde keşfettiğim bir de sürprizim var size: Milli Eğitim Bakanlığı, Zehirsiz Ev’in içeriğini sakıncalı bularak okullardan erişimini engellemiş!

 Bu yazı ilk olarak zehirsizev.com/ da yayınlanmıştır

12 Mercan Uluengin

 

 

Mercan Uluengin

Hrant Dink anısına düzenlenen konferansın bu seneki konuşmacısı Wacquant

Hrant Dink anısına Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler, Sosyoloji ve Tarih bölümleri tarafından her yıl düzenlenen Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı’nın yedincisi 17 Ocak’ta yapılıyor. Konferansın konuk konuşmacısı Kaliforniya Üniversitesi-Berkeley Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi ve  Avrupa Sosyoloji Merkezi’nde araştırmacı Prof. Loïc Wacquant. Konuşma konusu ise kentte eşitsizlik, marjinallik ve sosyal adalet.

 

©loicwacquant.net Wacquant'ın araştırma alanları, karşılaştırmalı kentsel eşitsizlikler, etnik-ırksal tahakküm, cezalandırıcı devlet, beden, toplumsal teori ve rasyonalitenin siyaseti gibi konular
©loicwacquant.net
Wacquant’ın araştırma alanları, karşılaştırmalı kentsel eşitsizlikler, etnik-ırksal tahakküm, cezalandırıcı devlet, beden, toplumsal teori ve rasyonalitenin siyaseti gibi konular

Loïc Wacquant kimdir?

Prof. Wacquant’ın araştırmaları karşılaştırmalı kentsel eşitsizlikler, etnik-ırksal tahakküm, cezalandırıcı devlet, beden, toplumsal teori ve rasyonalitenin siyaseti gibi alanları kapsıyor. Wacquant’ın kitapları arasında, Türkçe’ye de çevrilen Düşünümsel Bir Antropoloji İçin Cevaplar (Pierre Bourdieu ile birlikte, İletişim Yayınları), Kent Paryaları: İleri Marjinalliğin Karşılaştırmalı Sosyolojisi (Boğaziçi Üniversitesi Yayınları), Ruh ve Beden: Acemi Bir Boksörün Defterleri (Boğaziçi Üniversitesi Yayınları) ve The Two Faces of the Ghetto (2014) var.

Konferans Hrant Dink anısına 2008’den beri düzenleniyor

2008’den beri düzenlenen konferansa Arundhati Roy, Naomi Klein, Michael Cashman, Geoffrey Bindman, Rabab El-Mahdi, Noam Chomsky gibi insan hakları alanında çalışan önemli yazar, aktivist ve hukukçu, konuşmacı olarak katıldı.

Prof. Loïc Wacquant’ın konuşması 17 Ocak Cuma günü saat 14:00’te Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall’da.

 

Çeşme yarımadası tekelleşen RES’lere direniyor: “Uygulamanız yeşil değil!”

Yerel halkın çalık grubu ile çed toplantısı

Çeşme yarımadası’nda yaşayanlar, Çalık Grubu’nun tekelindeki rüzgar enerjisi santralleri projelerine direniyor. 19 Ocak 2014 günü Yağcılar ve Demirciler Köyü’nde gerçekleştirilecek “Rüzgar Enerjisini Köyümüzde İstemiyoruz” mitingine çağrı yapan bölge sakinlerinin gerekçesi, normalde sürdürülebilir enerji üretim yöntemi olarak kullanılan bu santrallerin, bölgenin ekolojisini bozacak olması ve Çalık Grubu’nun yerel halk ile görüşmeleri dikkate almaması.

Bölgede yaşayan ve organik tarım ile uğraşan Yağcılar ve Demirciler Çevre Derneği’nden Adnan Erdoğan ve Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi kurucu üyelerinden Sedat Atalay Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada ” 19 Ocak 2014 günü Yağcılar Köyü RESlerin yapıldığı tepede saat 11:00 de  gerçekleştirilecek mitingin ardından, 26 Ocak 2014 günü Ovacık köylüleri, Alaçatı Platformu ve Çeşme halkı ile “Çeşme’de çevremizi kirletmeyin” mitingi gerçekleştirilecek” dedi.

Atalay, yarımadada yüzlerce rüzgar enerjisi santrali (RES) kurulduğunu, başlangıçta temiz enerji kaynağı olduğu için halkın ve kendilerinin destekledikleri projenin, artık çığrından çıktığını ifade etti. Sadece Alaçatı’da 250’nin üstünde RES bulunması ve binlerce yeni RES yapımının planlanmasına, bütün bunlar yapılırken bölge sakinlerinin görüşlerinin alınmamasına ve planlamalar yapılırken bölgenin ekolojik yapısının değerlendirilmemesine itiraz ettiklerini belirten Adnan Erdoğan ve Sedat Atalay açıklamalarına şöyle devam ettiler: “Yağcılar, Demirciler Köyü, Çeşme yarımadasının en dar alanı. Ege’ de tüm dağlar denize diktir. Ama bu bölgede dağlar denize paralel gider. Kaz Dağları’ ndan gelen rüzgar bu dağları okşayarak Kuşadası ve Bodrum’ a yolculuk ederler. Bundan dolayı da buranın ekosu ve doğa dokusu çok farklılık gösterir. Şu an bile buradaki ormanlarda yetişen en az 20 çeşit meyveyi ve otu yiyebilirsiniz. Bu özelliğinden dolayı bölgemiz, 1. derece doğal sit alanı seçilmiştir. Dünyada sadece bu yöreye ait ‘hurma zeytini’ yetişir. Kaz dağlarından rüzgarla gelen bir virüs,  burada Denizin rutubeti ve tuzu ile zeytinle buluşur ve ‘hurma zeytini’ ortaya çıkar.”

“Çünkü onlar için öncelik, bölgenin doğal yapısını korumak.”

Atalay’a göre bölge doğal sit alanı ilan edilmiş ve koruma altına alınmış olduğundan, burada yaşayan köylüler, bağlarında ve tarlalarında bağ evi bile yapamıyorlar ve bundan şikayetçi değiller. Atalay bu durumu şöyle yorumluyor: “Çünkü onlar için öncelik, bölgenin doğal yapısını korumak.”

Erdoğan, “Bölgede sanayileşme ve turizm endüstrisinin önünün açılması için rüzgar güllerinin dar yollardan geçemediği bahanesi öne sürülerek geniş yollar yapılıyor. Biz, olayın sadece enerji üretimi olmadığının farkındayız. Bize sorulmadan dikilen bu RES’lerin ardından büyük oteller gelecek, biliyoruz. Ayrıca şimdiden meraları hazineden satın alıp kiralama girişimleri var.  Oysa bölgeyi koruyarak ekolojik turizm de yapılabilir” diyor. Erdoğan’a göre bütün bölgenin geleceği Çalık Grubu’nun insiyatifine bırakılmış durumda ve yapılan harita çalışmalarında, köylünün tarlasının-bağının içinde bile RES planlanıyor.

Geçtiğimiz hafta yapılan toplantıda Çalık Grubu ve devlet yetkililerine, köylerinde, bağlarında, tarlalarında ve ormanlarında RES’lere izin vermeyeceklerini belirten yerel halk, rüzgar enerjisine karşı olmadıklarını ancak bölgenin doğal yapısının, halkın sağlığı ve yaşamının korunmasını istediklerinin altını çiziyor. Bölgenin sakinlerinin önerisi ise RES lerin denize veya yaşam olmayan yerlere kurulması. Yapacakları mitingde bu taleplerini dile getireceklerini ve yetkililer projeden vazgeçmediği halde, Bergama köylülerinden öğrendiklerini de kendilerine katarak mücadeleyi büyüteceklerini ifade eden  bölge sakinleri tepkilerini “Nedir bu ormanlara düşmanlıkları, nedir bu insan yaşamına saygısızlık? Tüm doğa sevenleri, ekoloji mücadelesi veren arkadaşları Çalık Grubu’na dur demeye çağırıyoruz.”  şeklinde belirtiyor.

(Yeşil Gazete)

 

Adana ve Mersin iki tam gün Buğday’ın ekolojik yaşam eğitimi ile yoğruldu

Buğday Ekolojik Yaşama Destekleme Derneği‘nin ücretsiz olarak verdiği ekolojik yaşama giriş eğitimlerinin üçüncüsü için geçtiğimiz haftasonu  (11 – 12 Ocak 2014) Adana ve Mersin’de idik.

Yeşil Gazete olarak Buğday derneğinin özel davetlisi olarak katıldığımız, “Türeticiler için Ekolojik Yaşama Giriş” eğitimi İstanbul ve Çanakkale’de gerçekleşen ilk iki eğitimden farklı olarak iki güne ve iki ile bölündü. Cumartesi günü Adana Ziraat Mühendisleri Odası’nın Atatürk Parkı’na komşu lokalinde başlayan eğitimin Pazar günkü durağı ise Mersin Buluklu Köyü İlköğretim Okulu’nun yemekhanesi oldu.

Zehirsizev.com internet sitesini kuran Mercan Uluengin, Buluklu Köyü ilkokulunda temizlik ve kişisel bakım ürünleri hakkında bilgi veriyor
Zehirsizev.com internet sitesini kuran Mercan Uluengin, Buluklu Köyü ilkokulunda temizlik ve kişisel bakım ürünleri hakkında bilgi veriyor

Eğitim’in İstanbul ve Çanakkale’den farkı bununla da sınırlı kalmadı, Buğday’dan Oya Ayman’ın bize aktardığına göre, kadınlara yönelik planlanan “Ekolojik Kadın” eğitimlerinden sonra eğitime daha önce katılan kadınların da talebi ile üçüncü eğitime hem erkekler dahil edildi hem de içeriği yeni yapılanma ile bir parça değiştirilen eğitimin ismi güncellendi.

Peki, bu iki günde, toplam 14 saati bulan yoğun ve keyifli eğitim programından bizlere ne kaldı. Aklımızda, yüreğimizde ve defterimizde kaldığı kadarı ile eteğimizde bulunan taşları sizlerle paylaşalım.

Katılımcılar

Her meslekten katılımcı eğitimi iki gün boyunca ilgi ile takip etti
Her meslekten katılımcı eğitimi iki gün boyunca ilgi ile takip etti

40 kadar katılımcının uğraş alanları ekolojinin ne kadar geniş bir kesim tarafından mercek altına alındığının bir göstergesi oldu. Eğitime katılanlar arasında müzik öğretmeni de vardı emekli de, doğal mantar üreticisi de vardı hekimler de, çevirmen de vardı marka-iletişim uzmanı da, felsefe öğretmeni de vardı yoga eğitmeni de, Buluklu Köyü İlköğretim Okulu Müdürü de vardı Çukurova Belediyesi Temizlik İşleri Müdürü de ama eğitimi en anlamlı kılan şüphesiz Buluklu Köyü kadınlarının iki gün boyunca eğitimi takip etmeleri oldu. Hatay’dan bir, Şanlıurfa Birecik’ten ise (Doğal Kültür ve Yaşam Derneği) iki katılımcı bulunduğunu da ekleyelim.

Ev Yemekleri

Hem Adana’da hem de Mersin’de eğitimin içeriğine uyacak biçimde katılımcılar kendi evlerinde yaptıkları gıda ürünlerini tükettiler. Adana mönüsünde mücver, deniz börülcesi, tam buğday ekmeği, sarmısaklı köfte, ıspanaklı ve peynirli pide, tarhana çorbası ve un helvası, Mersin mönüsünde ise Mardin yöresine ait maklube, Tarsus yöresine ait olduğu belirtilen ve Buluklulu kadınlar tarafından hazırlanan onbaç (ya da diğer adı ile avdamaç), mercimek köftesi, mercimekli pilav ve irmik helvası bulunuyordu.

Organizatörler

Eğitmen ve organizatörler toplu halde. Soldan sağa; Güneşin Aydemir (Buğday), Mercan Uluengin (Zehirsizev.com), Oya Ayman (Buğday), Alper Girgeç (Ekolog), Dr. Sema İskit, Dr. Huriye Kara (Kompost Kraliçesi) ve Dr. Serdar İskit
Eğitmen ve organizatörler toplu halde. Soldan sağa; Güneşin Aydemir (Buğday), Mercan Uluengin (Zehirsizev.com), Oya Ayman (Buğday), Alper Girgeç (Ekolog), Dr. Sema İskit, Dr. Huriye Kara (Kompost Kraliçesi) ve Dr. Serdar İskit

Eğitimin Adana ayağını Buğday gönüllüsü çocuk cerrahisi uzmanı iki hekim Dr. Sema -Serdar İskit, Mersin ayağını ise Ekolog (Ekolojik Yaşam Girişimcileri ve Gönüllüleri) Derneği organize etti.

Eğitmenler

Eğitimi Buğday Derneği’nden Güneşin Aydemir, Oya Ayman, Zehirsizev.com sitesinin kurucusu Mercan Uluengin, Kompost Kraliçesi olarakta bilinen ve Mersin’de yaşayan Dr. Huriye Kaya ve alternatif tıbba giriş eğitimini vermek üzere Dr. Sema ve Serdar İskit verdi.

Buluklu Köyünde Yoga Sabahı

Yoga eğitmeni Sevi Derya Pütün (Solda siyah bodyli) Buluklu İÖO bahçesinde katılımcılara bir Yoga metodu olan Altın Tohum (Golden Seed) akışını yaptırıyır
Yoga eğitmeni Sevi Derya Pütün (Solda siyah bodyli) Buluklu İÖO bahçesinde katılımcılara bir Yoga metodu olan Altın Tohum (Golden Seed) akışını yaptırıyor (Foto: Alper Girgeç)

Cumartesi sabahına eğitime ve güne hazırlık babında nefes egzersizleri ile başlandı. Güneşin Aydemir’in koçluğunda tüm katılımcılar hem doğru nefes hakkında bilgilendiler hem de ekolojinin gezegen için olduğu kadar insanın kendi bedeni içinde sağaltıcı olduğunu deneyimlediler. Nefes egzersizleri ve basit kültür fizik hareketleri iki gün boyunca yeni bir eğitime girerken tekrarlandı. Pazar sabahı Buluklu Köyü İlköğretim Okulu bahçesinde toplanan katılımcıları ise bir sürpriz bekliyordu. Yoga eğitmeni Sevi Derya Pütün, okulun bahçesindeki ağaçların arasında güne Golden Seed (Altın Tohum) akışı hareketleri ile başlanmasını sağladı. Ayakkabılarını çıkaran ve toprakla tam bir bütünlük sağlayan ekip Sevi hanımın rehberliğinde yoga yaparak eğitimin ikinci gününe hazırlandı.

ve Türeticiler için Ekolojik Yaşama Giriş eğitimi 

Eğitime İstanbul'dan gelen eğitmenlerimiz. Soldan sağa: Güneşin Aydemir, Mercan Uluengin ve Oya Ayman
Eğitime İstanbul’dan gelen eğitmenlerimiz. Soldan sağa: Güneşin Aydemir, Mercan Uluengin ve Oya Ayman (Foto: Ayşe Sakallı)

İki gün boyunca ekolojik yaşamın temelleri, dünyanın bugün içinde bulunduğu durum, temel ihtiyaçlar nelerdir, alıveriş alışkanlıklarımızı nasıl değiştirebiliriz, gerçek gıda nedir, temizlik ve güzellik için kullandığımız konvansiyonel ürünlerin alternatifleri nelerdir, çöpü yeniden üretmek ve döngüye katmanın yolları (kompost), sağlık ve hastalığın altında yatanları bulup çıkarmak konularında interaktif bir eğitim gerçekleştirildi.

 

 

İki tam gün süren eğitimden arta kalanlar

– Gönüllü sadelik, Tokgönüllülük, Kanaatkar olmak, Gönüllü vazgeçiş

– Sınırsız sandığımız gezegenin sınırlı hali ve onu limitlerine getiren İnsan

– Ekosistemde devridaimi sağlayan Yutaklar da kendi döngüsünü sağlayamayacak hale geldiğinde geri dönüşü olmayan yola gireceğiz

– Değişmesi, dönüşmesi gereken Yaşam Biçimlerimiz

– Farkındalık, “Buna ihtiyacım gerçekten var mı?” sorusu ile yaşamak ve vazgeçmenin önemini kavramak

– Günümüzün yanlış anlamlandırılan iki kavramı, “Zenginlik ve Güvenlik”

Kompost Kraliçesi olarak bilinen Dr. Huriye Kara okulun bashçesinde bir kompost atölyesi düzenledi
Kompost Kraliçesi olarak bilinen Dr. Huriye Kara okulun bahçesinde bir kompost atölyesi düzenledi

– Bilimsel bir gerçek, deniz canlıları hariç dünya üzerindeki vahşi (evcil olmayan) hayvan nüfusunun insan ve evcil hayvanları sayısına oranı: %3’e %97

* Her alışverişte sorulması gereken altın sorular: 1) Nerden geliyor? 2) Nasıl üretiliyor? 3) Etiketinde neler var? ve 4) Gerçekten ihtiyacım var mı?

* Vazgeçmek, biriktirmemek, ihtiyacım olan kadarına sahip olup artanı ihtiyacı olanla paylaşmak

* Gıda bilinci, gerçek gıda, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) raporundan çıkan sonuç, hastalıkların %70’inin temel nedeni yanlış beslenme

* Tohumun matematiği : Bereket bilinci. Anadolu halkının ortaya çıkardığı ve diğer dillerde tam karşılığı bulunmayan “bereket”i altında yatan asıl anlama yeniden kavuşturabilmek

* Marketten aldığınız her ambalajlı ürünün mutlaka etiketini okuyun, mümkün mertebe Yerel Gıda, içeriğinden emin olduğunuz gıda tüketin

* Ekolojik Gıda, Organik Gıda, Toplum Destekli Gıda

Yeşil Gazete, Ekolojik Yaşama Giriş eğitimine Buğday'ın özel daveti ile ikin gün süresince adım adım takip etti
Buğday’ın özel daveti ile katıldığımız eğitimi iki gün süresince adım adım takip ettik (Foto: Ayşe Sakallı)

* Toplum Destekli (Türetici) Tarım, gıdanın kontrolünü halkın kendi eline alması hareketi, son 10 yılda Afrika ve Güney Amerika’da hızla yayılıyor

* Zehirsiz bir ev’e ulaşmak mümkün. Deterjanlar, Kişisel bakım ürünleri. Hemen hepsini kendimiz de içine zehirli madde katılmadığına emin olarak üretebiliriz. Gerekli tarifler için zehirsizev.com

* Atık bilinci. Her tükettiğimizin, her üretilenin bir atık olduğunun bilinci ile yaşamak. Her satın aldığında gerçekten ihtiyacın olup olmadığını Yeniden düşün (Rethink), az olması yanlış olmasından daha iyidir her seferinde Yeniden vazgeç (Reduce), tüketimin esiri olma Yeniden kullan (Reuse) ve en sonunda son çare olarak (bunun da bir döngü maliyeti olduğunu hatırda tutarak) Geridönüşüme kat (Recycle)

* Kompost, atık-kir-çöp yanlış algısı. “Biz hepimiz, tüm canlılar kompostun ekmeğini yemekteyiz” (Dr. Huriye Kara)

* Homeopati: “Bakteriler yaşamın devamı için çok önemli. Antibiyotik antihayat, yaşama karşı olmak demektir. Aklınızdan çıkarmayın” (Dr. Serdar İskit)

Türeticiler için ekolojik yaşama giriş eğitiminin tüm ekibi (Eğitmenler, organize edenler, katılanlar) toplu halde objektife el sallıyor (Foto: Ahmet Şahin)
Türeticiler için ekolojik yaşama giriş eğitiminin tüm ekibi (Eğitmenler, organize edenler, katılanlar) toplu halde objektife el sallıyor (Foto: Ahmet Şahin)

* Modern Tıp sürdürülebilir değil, İstatistikler: ABD, kişi başı sağlık harcaması 7.900 $, beklenen ömür süresi 78 yıl / Küba, kişi başı sağlık harcaması 70 $, beklenen ömür süresi 76 yıl

* Homeopati: “Dur ve düşün, Doğru nefes al, günlük ve rutin şekilde egzersiz yap, kendine iyi davran, hayattaki amacını ortaya koy, şimdi ve burda bilincine ulaş, uykuyu ihmal etme” (Dr. Sema İskit)

 

Fotoğraflar: Ayşe Sakallı, Ahmet Şahin, Alper Girgeç, Alper Tolga Akkuş

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

 

Yeşiller soruyor: “Nükleer bulaşıklı atıklar Gaziemir’e nereden geldi?”

0

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi İzmir İl Örgütü Gaziemir’deki nükleer bulaşıklı atıklarla ilgili bir basın toplantısı düzenleyerek atıkların İzmir’e nereden ve hangi yollarla geldiğinin açıklanmasını istedi.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin suç duyurusu üzerine kurşun fabrikası sorumluları hakkında açılan dava ile ilgili bilgilerin verildiği toplantıda, bölge ile ilgili tek bilimsel rapor olan ve bugüne kadar kamuoyu ile paylaşılmayan Prof. Dr. Alper Baba’nın raporu da yorumlandı.

İl binasında düzenlenen basın toplantısına, YSGP MYK üyeleri İbrahim Akın ile Vezan Karabulut’un yanı sıra, partinin eski Genel Eş Sözcüsü Av. Arif Ali Cangı, İzmir Eş Sözcüsü Osman Doğan, parti üyesi Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Ali Osman Karababa, parti disiplin kurulu üyesi Meryem Gülbudak ve partililer katıldı.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi İzmir üyeleri basın toplantısı gerçekleştirdi.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi İzmir üyeleri basın toplantısı gerçekleştirdi.

İzmir Eş Sözcüsü Osman Doğan basına yaptığı açıklamada İzmir İl Örgütü olarak atıklarla ilgili ihmali olan fabrika sorumlularının yargılanması konusunda ısrarlı olduklarını ve sonunda dava açılmasını sağladıklarını belirterek, “Bunun yanı sıra kamu görevlileri hakkında işlem yapılmaması yönündeki karar da Danıştay tarafından bozuldu. Partimizin ısrarlı takibiyle varılan bu sonuçlar sevindiricidir” dedi. Doğan, YSGP’nin başvurusu ile İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde fabrika yönetim kurulu üyesi ve sorumlu müdürü olan 6 kişi hakkında “Çevreyi kasten kirletmek” suçundan açılan davada radyoaktif bulaşıkların İzmir’e nereden geldiği sorusuna yanıt aranacağına dikkat çekti.

Ege Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı ve YSGP üyesi Prof. Dr. Ali Osman Karababa da , 2013’te İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nden Prof. Dr. Alper Baba’nın hazırladığı raporun eksikliklerine rağmen, konuyla ilgili hazırlanmış tek rapor olduğuna vurgu yaparak başladığı konuşmasında, raporda bölgede ağır metal tespit edildiğinin yer aldığını söyledi. Bu güne kadar bu raporun kamuoyu ile paylaşılmadığını belirten Karababa, “ Bu rapor elimizdeki derli toplu tek rapor. Ancak yapılan analizlerde bazı soru işaretleri var. Olayın bir tarafı olan Büyükşehir Belediyesi’nin laboratuvarlarında yapılan analizlerin tarafsızlığı konusu gibi. Ayrıca çok derin olmayan bir inceleme kuyusundan alınmış toprak örnekleri yeterli bilgi vermeyebilir. Su örnekleri ise Haziran-temmuz gibi İzmir’in en kurak aylarında alınmış. Oysa yağışlarla yıkanan toprağın içindeki ağır metallerin yeraltı sularına etkisi daha fazla olur” şeklinde konuştu.

Karababa tüm bu olumsuz verilere rağmen raporda yine de yüksek oranda kirlilik tespit edildiğinin yer aldığını ifade etti ve “Alanda radyoaktif Eu 152 elementi ile Eu 153 elementinin yanyana bulunma olasılığından bahsedilmesi bile büyük risk. Çünkü bu iki element zamanla tepkimeye yol açar ve giderek çevreye daha fazla zarar verir” dedi.

Bölgede yaşayanlar risk altında:

Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Ali Osman Karababa Gaziemir bölgesinde yaşayanların nükleer bulaşıklı atıklar nedeniyle risk altında bulunduğuna bir kez daha dikkat çekerek, ağır metallerin kansızlık yapabileceği, düşüklere neden olabileceği, uzun erimde de kansere kadan giden pek çok sağlık sorununa neden olabileceğine vurgu yaptı. Karababa özellikle yağışlı dönemde su kaynaklarından tahlil yapılması gerektiğini belirterek, en kısa zamanda bölgede yaşayanların, hatta fabrikanın eski çalışanlarının da kapsamlı sağlık taramasından geçirilmesi gerektiğini belirtti. Prof. Dr. Karababa ayrıca bölgedeki nükleer bulaşıklı atıkların halen bertaraf edilmemiş olmasının riski her geçen gün daha da artırdığına dikkat çekerek, “Nükleer bulaşıklı atıkların bertaraf edilmesi için ne bekleniyor?” diye sordu.

 

Soldan Sağa: Arif Ali Cangı, Meryem Gülbudak, Osman Doğan, Ali Osman Karababa, Vezan Karabulut
Soldan Sağa: Arif Ali Cangı, Meryem Gülbudak, Osman Doğan, Ali Osman Karababa, Vezan Karabulut

YSGP’nin açtığı davanın ilk duruşması 13 Mart’ta:

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ nin suç duyurusu üzerine fabrika sorumluları hakkında açılan davanın ilk duruşmasının 13 Mart’ta olduğunu belirten, Av. Arif Ali Cangı ise ihbarcısı oldukları davanın, fabrika hakkında 2007’ de açılan ve halen süren dava ile birleştirilme olasılığının büyük olduğunu söyledi. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olan amaçlarının nükleer bulaşık gerçeğini ortaya çıkarmak olduğunu belirten ve olayın hukuki yönü ile ilgili bilgiler de veren Cangı “ Europium 152 elementi Gaziemir’e hangi yollarla ve nasıl girmiştir. Nükleer bulaşıklı atıkların bir an önce bölgeden bertaraf edilmesinin yanısıra önümüzde ivedilikle yanıtlanması gereken bir soru da budur” dedi. Nükleer atıkların uluslararası ticaretle bölgeye gelmiş olabileceğine dikkat çeken Arif Ali Cangı, kaçak yollarla Türkiye’ye gelen bu atıkların ülkenin başka yerlerinde de olabileceğine vurgu yaptı ve “ Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak uluslararası nükleer atık ticaretini çökertmek için elimizden ne geliyorsa yapacağız” dedi

 

(Yeşil Gazete)

Kimsenin petrole ihtiyacı yok, rock starların da!

neil young-1Kanadalı müzisyen Neil Young, Kanada’nın Alberta eyaletindeki katran kumullarını sömürerek elde edilen petrolün Kanada yerlilerini öldürdüğünü söyleyerek hükümete meydan okudu.

Torontolu müzisyen, Alberta’daki petrol aramalarına karşı mücadele eden Athabasca Chipewyan halklarına destek için düzenlediği konser turnesine devam ediyor. Young, geçtiğimiz Pazar günü düzenlediği basın toplantısında, katran kumullarından petrol çıkarmanın “bir insanın görebileceği en aç gözlü, en yıkıcı ve en saygısız uygulama” olduğunu söylemişti. Birkaç saat sonra Young’a cevaben açıklama yapan Kanada Başbakanlık ofisi, “bir rock starın hayat tarzının bile, binlerce Kanadalının çalıştığı madenlere ve petrole bağlı olduğu”nu iddia etmişti. Young’dan cevap gecikmedi: “Sanatçıların petrole ihtiyacı yok. Elektrikli arabama atlayıp Toronto’dan Washington’a kadar petrole ihtiyaç duymadan gidebiliyorum.”

“Modern Kanada’nın ellerinde yerlilerin kanı var”

Neil Young Kanada yerlilerini desteklemek için turnede
Neil Young Kanada yerlilerini desteklemek için turnede

Katran kumullarının atmosfere bıraktığı karbondioksit miktarının Kanada’daki tüm araçların bir günde verdiği zarardan çok daha fazla olduğunu belirten sanatçı, şöyle devam etti:

“Athabasca Chipewyanların Shell’e karşı verdiği mücadeleyi sonuna kadar destekliyorum. Çünkü Shell, Jackpine madeninde yaptığı çalışmalarda patlayıcı kullanıyor. Biz bu insanlarla, onlara zarar vermeyeceğimize dair anlaşma imzalamıştık. Fakat şimdi verdiğimiz sözü tutmuyor ve bu insanların yerleşim alanlarını adeta talan ediyoruz. Modern Kanada’nın ellerinde, bu insanların kanı var.”

Neil Young, Kanada yerli halklarına destek turnesine Winnipeg, Regina ve Calgary’de devam edecek.

İnsanlık tarihinin en yıkıcı projesi

Kanada Başbakanı Stephen Harper’in yasal ve bilimsel araştırmalar çerçevesinde yapıldığını iddia ettiği katran kumulundan petrol üretme projesi, insanlık tarihinin en endüstriyel ve yıkıcı projelerinden biri olarak görülüyor. Atmosfere “normal” bir petrol üretiminden üç kat daha fazla karbondioksit salan katran kumulları yöntemi şimdiden, Amazon ormanlarındaki kıyımdan sonra dünyayı ormansızlaştıran en büyük neden olarak görülüyor.

Guardian’da bugün yayınlanan bir habere göre katran kumulları nedeniyle yaşanan kabus sadece başlangıç. Harper hükümeti, Avrupa Birliği’ne hazırladığı son raporda, katran kumulları petrol çıkarma projesinin genişlemesi yüzünden 2030 yılına kadar ülkenin karbon salınımında %38’lik bir artış beklediklerini açıkladı. 815 milyon ton karbon anlamına gelen bu yüzde artışı 2005 yılından 2030’a kadar karbon salınımının dört kat artacağını gösteriyor.

Guardian’a konuşan Kanada Simon Frasier Universitesi’nden enerji ekonomisti Mark Jaccard, “Artık çok geç. Hükümet, enerji politikalarının iklim değişikliğine etkileri konusunda Kanadalılara doğruyu söylemiyor. Hükümetimiz ve iklim söz konusu olduğunda Orwell romanlarına taş çıkartacak bir kabus yaşıyoruz.” diyor.

Küresel iklim değişikliğine neden olmasının yanısıra katran kumulu projesi, Alberta bölgesindeki yerli halkların konut krizi, sağlık problemleri ve ayrımcılık başta olmak üzere pek çok sosyal sorunla karşı karşıya kalmasına neden oluyor.

Taraf, The Guardian ve oilsandstruth.org’dan derlenmiştir.

Haber: Gözde Kazaz – Yeşil Gazete

Başörtüsü boğazınıza dolansın – Esmeray

Anam bacım, malumunuz son zamanlarda Bülent Ersoy’un, başörtüsüyle beraber transfobi nefreti açıkça her bir yanda kusulmaya başlandı. Ben buradan Bülent Hanım’ın kişisel yaptıklarıyla ilgili bir eleştiride bulunmayacağım. Ayrıca bulunma hakkını da kendimde bulmuyorum. Bunu bir kenara bırakalım.

Gelelim başörtü takma olayına ve sonrasına… Ayol benim anlamadığım, bu kadın yıllarca elbise, toplumsal kadını efemine gösteren tüm kıyafet ve takılarını takmıyor muydu, giymiyor muydu, ne oldu da başörtü taktığında böyle fırladınız yerlerinizden. Başörtünün kerameti ne, gerçekten anlaşılmıyorsunuz. Tepkiniz neye? Son derece transfobik olduğunuz ortada ama bunu neden başörtüsüyle bu kadar kustunuz. Çıyan gibisiniz.

Ayol burada başka bir şey daha çıkıyor. Ne uzmanmışsınız siz öyle, kim kadın kim erkek, ne kadar da bilginiz varmış bu konuda. Nasıl da haddinizi aşıyorsunuz, nasıl da bu kadar fütursuz olabiliyorsunuz. Kim bu hakkı verdi size? İnandığınız tanrınız mı yoksa kutsallaştırdığınız sembolleriniz mi sizlere diyor, kadının bedenine girin, rahmine kadar söz hakkını kendinizde bulun diye.

22 kürtaj-650-5

Yok efendiler yok, o kirli ellerinizi ya bedenimizden çekin, çekmiyorsanız bizler öyle bir çekeriz ki ellerinizi, sizin o elleriniz felç olur. Artık yeter, kendinize gelin, haddinizi bilin. Kadın mıyız değil miyiz bunu biz biliyoruz.

Gelelim olayın başka bir boyutuna…

Bu olaydan sonra, twitter mesajlarındaki en dikkatimi çeken ve en can yakan şu oldu: CHP Ankara İl Başkanlığı Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Oya Yurdakul Hanım’ın o haddini aşmış inanılmaz mesajını okuduğumda gerçekten inanamamıştım. Bir kadın nasıl bunu söyler? Hanımefendi demiş ki, “Erkek adam nasıl türban takar”. Vallahi Oya Hanım sizin bu söylediğiniz, ancak sokakta 18 yaşında ergen serseri bir erkek çocuğu söylemidir. Asıl vahim olan budur. Oya Hanım hızını alamamış kendini savunmaya geçmiş. Neymiş efendim, eşcinsellerin yarısı onun arkadaşıymış. Bu da ayrıca fütursuzca bir söylem. Bu nasıl bir cehalettir. Eşcinsellerin yarısı benim arkadaşımdır ne demek? Siz nereden biliyorsunuz eşcinsellerin sayısını? Bu nasıl bir kategorizedir. Siz bu zihniyetle bir de politikada öncülük yapıyorsunuz… Ha unutmadan, hayvan haklarını da savunuyorsunuz. Oya Hanım önce bir dön kendine bak, zihnini yokla. Ha yoklayamıyorsan zihnini, hem elinizi bizim üzerimizden çekin hem de zavallı hayvancıkların üzerinden… Şunu da belirtmek isterim; siz bir nefret söyleminde bulunarak suç işlediniz. Hem de çok ağır.

E, buradan CHP’ye de bir iki çift lafım olacak. Bildiğim kadarıyla CHP bir LGBT açılımı yapmıştı. Eğer CHP bu açılımında samimi ise, bu kadın hakkında neden yaptırım uygulamıyor? İşin başka can alıcı yanı da; benim için CHP tüm bu olanlara rağmen bir açıklama yapmıyor ise, yıllardır birlikte LGBT hareketinde politika yaptığımız CHP’den aday adayı olan arkadaşlarımız acaba ne düşünüyorlar? Tabii ki her LGBT bireyin her alanda politika yapmaya hakkı vardır. Buna hiçbir lafım yok, olamaz da; ama beraber ortaklaşa hukukumuz olduğu LGBT politikası yapan arkadaşlarımız halen bu zihniyetle beraber ise; bu ayrıca canımı yakar benim. Anam ne diyeyim, translar kadar başınıza taş düşsün, Bülent Hanım’ın başörtüsü boğazınıza dolansın.

Bu yazı ilk olarak kaosgl.org/ da yayınlanmıştır

21 Esmeray Esmer

 

 

Esmeray