Ana Sayfa Blog Sayfa 3964

Soma Faciası: Bir idari-ekonomik modelin çöküşü

Soma faciası Türkiye’nin 10 yılı aşkın bir süredir içine girmiş olduğu büyüme patikasının ne kadar sürdürülemez olduğunun acı bir kanıtı olarak karşımızda duruyor. Olayın çok çeşitli yönleri var; ekonomik politikaların akılsızlığı ve vizyonsuzluğu bir yana, varolan tüm düzenleme ve kurumsal yapıları bir engel olarak gören hükümet yaklaşımı var. Fiyatlardan emeğin ve doğanın haklarının dışlanması var. Kurumsal yapının bir türlü kapsayıcı olamaması, giderek dışlayıcı olması var. Hizmet almak, işe girmek için TC Kimlik Kartı’nın yanında bir de AKP Üyelik Kartı’nın zorunlu hale gelmiş olması var. Türkiye buradan daha yaşanabilir, daha sürdürülebilir bir yöne evrilecekse bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmeleri yapmak gerekiyor.

Akılsız Büyüme

Soma faciası sonrası medyada bir “merhametsiz büyüme”  lafıdır dolanır gidiyor. Sanki büyüme merhametli olsa sorunlarımıza çare olabilecek gibi! AKP dönemi ekonomik büyüme politikaları eğer tek bir sıfatla tanımlancaksa “akılsız” bana daha doğru geliyor. Akılsız çünkü işin kolayına kaçıyor, akılsız çünkü ne ekonomik ne ekolojik ne de toplumsal anlamda sürdürülebilir değil.

Sondan başlayalım ve AKP’nin açıkladığı Vizyon 2023 “stratejik” hedeflerine bakalım. 2023 itibariyle dünyanın en büyük 10. Ekonomisi olarak (şu an 17.), 500 milyar dolarlık ihracat (şu an 163 milyar dolar) ve kişi başına 25 bin dolar gelir (şu an 11 bin dolar civarında) hedeflerine  hangi sektörler eliyle ulaşmayı düşünüyor, ona bakalım.

Ekonomiyi büyütmek sanıldığı kadar zor bir iş değildir. Hele hele kurumsal yapının ve düzenlemelerin büyüme uğruna istendiği gibi kolayca eğilip bükülebildiği bir ülkede hiç de zor değil. Bugün dünya krizdeyken ekonomiyi hızlı bir şekilde büyütebiliyor diye AKP’ye methiyeler düzenlerin anlaması gereken birinci nokta bu. Evet Avrupa’nın birçok ülkesinde ekonomi büyüyemiyor, çünkü orada kimsenin aklına yol açmak için son kalan ormanları kesmek, işveren maliyetlerini düşürmek için taşeron sistemini getirmek gelmiyor, daha doğrusu gelemiyor. İnsanları madenlerde, tersanelerde ölüme gönderen, doğayı katleden bir yapı içinde büyümek bir marifet değil. Zira sürdürülebilir değil.

Neyin Vizyonu?

2003-2011 yıllarına ait Girdi-Çıktı tablolarından derlediğim verilerle yaptığım araştırmada bu dönemde Türkiye’de büyümeye en fazla katkı yapan 12 sektör olduğunu gördüm. Geleneksel olarak büyümeye katkı sunan tarım, tekstil gibi sektörleri bir kenara koyarsak, bu dönemde büyümeyi sırtlayan sektörler İnşaat ve inşaat-fosil enerji bağlantılı sektörler. Demir-çelik, Elektrik-Gaz-Su, Gayrimenkul hizmetleri, Karayolu taşımacılığı vs.

Tüp geçitler, duble yollar, rezidans-AVM, köprüler, kanallar, kentsel dönüşüm için canlanan inşaat sektörünü beslemek için demir-çelik, çimento, madencilik ve enerji üretiminin de artması gerekiyor. AVM’ler, rezidanslar dikildikten sonra bunları satma kiralama faaliyeti, yani Gayrimenkul hizmetleri canlanıyor. Duble yollar, köprülerle karayolu taşımacılığı daha karlı hale geliyor ve canlanıyor. Sorun şu ki, inşaata dayalı bu sektörlerin çoğu ara ve yatırım malı konusunda dışa bağımlı.

Analizi bir adım ileriye götürdüğümüzde görüyoruz ki, bu sektörler  Türkiye ekonomisinin kadim sorunlarından biri olan cari açığa (basitçe ithalatla ihracat arasındaki fark) en fazla katkı yapan sektörler. Yani ekonomik büyümeyi bu sektörlere havale etmek ülkeyi en son 1994 ve 2001’de krize götürmüş kronik cari açıkları hızla artırmakta. Hiçbir ülke uzun bir süre cari açık vermeye devam edemeyeceği gerçeğini ve cari açığın Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’ya oranının 2013 sonu itibariyle %7.4’e yükselmesiyle bugün geldiğimiz noktanın 1993 ve 2000 yıllarından daha vahim olduğunu da not edelim. Kronik cari açıklar ancak akılcı politikalarla bertaraf edilebilir, eğer yapılamıyorsa finansal krizler büyük ekonomik ve toplumsal maliyetler karşılığı bunu sizin adınıza yapar, 1994 ve 2001’de olduğu gibi. Cari açığın geldiği düzey itibariyle, günümüzün sorusu gelecekte bir finansal krizin olup olmayacağı değil, ne zaman olacağı.

Son dönemde hükümet politikalarına bakıtğımızda tek yapılanın krizi yaratan yapıyı dönüştürmekten çok günü kurtarmak olduğunu görüyoruz. “Akılsız büyüme” yavaşlamasın diye emek ve çevre standartlarının yükseltilmesini bırakın sonuna kadar esnetilmesi,  açık yargı kararlarının dikkate alınmaması ve aslında son yıllarda bizi dumura uğratan daha birçok karar…

Ancak tek sorunumuz keşke bu olsaydı. Büyümeyi bu 12 sektöre havale etmek Türkiye’nin ekolojisini de geri dönülmez biçimde yoketmekte. Küresel Ayak İzi Ağı’nın verilerine dayanarak yapılan analizin ortaya çıkardığı bir diğer acı gerçek bu 12 sektörün Türkiye’nin sebep olduğu ekolojik ayakizinin %80’inden sorumlu olduğu. Geri kalan 23 sektörün payı sadece %20. Halihazırda Türkiye’nin ekolojik ayakizi sahip olduğu biyokapasitenin yaklaşık 2 katı. Yani Türkiye’nin elektrik üretimi, karayolu taşımacılığı vs. den kaynaklı CO2 emisyonlarını emmek için gereken orman miktarı sahip olduğunun iki katı, gıda üretimi için gereken tarım arazisi miktarı sahip olduğu tarım arazilerinden %25 daha yüksek. Bu ne demek? Türkiye’nin mevcut büyüme politikalarına devam edebilmesi için yurtdışından biyokapasite ithal etmek durumunda kalması demek.  Sudan’dan kiralanan 5 milyon dönüm arazi, Romanya’dan ithal edilmek zorunda kalan saman haberleri hala hafızalarda.

Görüyoruz ki, AKP’nin en büyük “başarısı” olarak gösterilen hızlı ve istikrarlı ekonomik büyüme patikası ne ekonomik ne de ekolojik anlamda sürdürülebilir değildir. Mevcut büyüme politikaları cari ve biyokapasite açıklarını hızla artırmakta. Bu nedenlerle “merhametsizlik”ten çok “akılsızlık”tan bahsetmek daha anlamlı.

10 liraya kıyma nasıl olmazsa 24 dolara da kömür olmaz

Gazeteciliği özel şirketlerin halkla ilişkiler faaliyetlerinin bir kanalı olarak gören birinin kaleminden eskiden 140 dolara mal edilebilen bir ton kömürün özel sektör elinde nasıl 24 dolara üretilebildiği “mucizesi”ni okumak haliyle herkesi şaşırttı ve öfkelendirdi. İşçi güvenliğinden, doğanın haklarından fergat edilmeden bunun mümkün olamayacağı gerçeğini görmek hiç o kadar zor değil. Etrafımız böyle ürün ve hizmetlerle çevrili. Dünyanın birçok yerinde ortaya çıkan “Adil Ticaret” (Fair Trade) hareketleri bunları yıllardır söylemekte. İstiklal caddesinde yağmur yağdığında 5 TL’ye şemsiye alabilmek büyük kolaylık ancak Çin’in ortasından İstiklal caddesinde elinize ulaşana kadar işin içine giren herkesin kar ettiği bu yolculukta emeğin ve doğanın haklarının yenmemiş olması çok küçük bir olasılık. Haliyle, küresel ekonomik işleyişin de sürdürülebilir olmadığını açık biçimde görüyoruz. Dünya ticaretini denetleyen Dünya Ticaret Örgütü düzeyinde değiştirilmesi gereken çok şey olduğu açık. Ancak her ülkenin kendi derdine düştüğü bu küresel kriz şartlarında fiyatların “gerçek maliyetleri” yansıtacak şekilde uluslar arası anlaşmalar eliyle düzeltilebileceğini ummak ise fazlasıyla iyimser olur. Hatta ABD-AB, ABD-Doğu Asya ülkeleri arasında imzalanmak üzere olan ikili ticaret ve yatırım anlaşmaları, küresel sorunlara küresel çözümlerin başka bahara kaldığının en iç karartıcı delilleri.

Konumuza dönersek, nüfus artışıyla paralel olarak her anlamdaki kıtlığın arttığı dünyamızda fiyatların artmasını son derece normal karşılamamız, fiyatların ucuzlamasının hayatların ucuzlaması anlamına geldiğini anlamamız gerekiyor. Fiyatları düşürebilecek tek güç teknolojik gelişmenin ise dalgayı tersine çevirebilmesine imkan yok.  Fiyatların artması gerekiyor ancak bu ortalama bir tüketicinin daha az tüketmesi anlamına otomatik olarak gelmez. Servetlerin hızla arttığı, milyarder listesinin her geçen yıl kalabalıklaştığı dünyamızda yeterli alım gücünün olduğunu ancak bunun giderek daha az cepte yoğunlaştığı bir gerçek. Bu da bizi gelir paylaşımının adaleti konusuna getirir ki, gelirin adil paylaşıldığı bir ülkede 1000 TL’lik asgari ücret olamayacağı için 28 dolara kömür de üretilemeyecektir.

Düzenlemeler kadar denetim de önemli

Hiçbir özel şirket, ya da mevcudieyetini özel sektörün başarısına havale etmiş hiçbir hükümet elini kolunu bağlayan düzenlemelerden hoşlanmaz, ama demokrasinin gereğini yerine getirmek ve toplumsal taleplere bir cevap olarak düzenleme yapmak zorunda kalır. AKP’nin varolan çevre ve emek düzenlemeleri ile olan ilişkisinine dönersek Soma faciasıyla gündeme gelen 19 yıldır imzalanmaktan kaçınılan ILO’nun 176 no’lu sözleşmesi etrafında yapılan tartışma herşeyi apaçık ortaya seriyor zaten. Çalışma Bakanı Faruk Çelik “şecaat arzederken sirkatin söylüyor”, ve bu tür düzenlemeleri hayata geçirebilmek için kabinedeki diğer bakanlarla ve özel sektör temsilcileriyle nasıl “boğuştuğunu” anlatıyor. Madenlerin güvenliği sözleşmesi için özel sektörü iknaya çalışmak, kediyi masadaki ciğere dokunmaması için ikna etmeye çalışmak kadar absürd. Bakan Çelik ne bekliyordu? Bugüne kadar meydana gelen maden kazalarında firma sahiplerinin hiçbiri soruumlu tutulmamışken, hangi güç patronları imzaya ikna edebilir? Faruk Çelik’in bugün değil, aslında “ikna etmeyi başaramadığı”o toplantılar sonrası istifa etmesi gerekirdi demek günümüz Türkiye gerçekliğinde hala çok naif!

Tartışılmayan bir önemli husus daha var. Varolan düzenlemeler kadar bunların ne derece uygulandığı da önemlidir. Ne kadar eksik olsa da birtakım çevre ve emek düzenlemeleri var ancak bunlar sadece kağıt üzerinde. Kural var görünürde ancak denetim yok. Bu otobanda hız sınırını 90 km’ye düşürüp radar ve polis kontrolü olmadan sürücülerin kurallara uymasını beklemek kadar saçma. Ünlü Davos toplantılarını organize eden Dünya Ekonomik Forumu (WEF)’nun her yıl patronlar arasında yaptığı bir anket çalışmasının sonuçları Türkiye’deki vahim tabloyu göz önüne seriyor. “Ülkenizde çevresel düzenlemeler ne kadar sıkı” sorusuna verilen cevaplara göre Türkiye 145 ülke arasında 85. sırada. “Düzenleme tamam da uyulup uyulmadığı ne kadar ciddi denetleniyor?” sorusuna verilen cevaplarda Türkiye bu sefer 67. sırada yer alıyor. Çevre standartları yerlerde sürünürken varolan düzenlemelerin denetimi de orta halli. Emek ve diğer alanlarda durumun daha olumlu olduğunu düşündürecek bir veri de yok elimizde ne yazık ki.

Hizmet almak için TC Kimlik Kartı yetmeli, AKP Üyelik Kartı’na ihtiyaç yok!

Konu bir ucuyla idari ve ekonomik işleyişin AKP iktidarı döneminde içine girdiği çerçeveye de değiyor. Özellikle Gezi sonrası Türkiye sadece söylem üzerinden kutuplaştırılmadı. 17 Aralık süreci sonrasında ortaya saçılanlarla beraber değerlendirildiğinde TC Kimlik Kartı’yla vücut bulan devletle vatandaş arasındaki “haklar ve sorumluluklar” anlaşmasına “paralel” bir “idari ve ekonomik işleyiş yapısının” yavaş yavaş oluşturulmuş olduğu ortaya çıktı. Artık anektodal olmaktan çıkmış, Taraf gazetesinin Maliye’ye memur alımlarında yapıldığı belgelenen siyasi fikre ilişkin fişlemeler, güvenceden yoksun madenlerde 1200 TL’ye çalışabilmek için AKP üyesi olmanın kuvvetli bir referans haline gelmiş olması sıradan vatandaşın hakkını alabilmek için sahip olduğu TC Kimlik Kartı’nın yetersizliğini algılamış ve kabul edip ona sunulan “kolaylaştırıcı kimliğe” razı ge(tiri)diğini bize göstermiyor mu? AKP döneminde hızla artan (iyi ki!) sosyal yardımlarda da AKP Üyelik Kartı’nın belirleyici gücünü kim inkar edebilir? “İyi ama, yoksul kesimler ona sunulan imkana bakar, onun nasıl bir ilişkiler ağıyla kendisine sunulmuş olması ikincildir” denilebilir ki bir ölçüde haklıdır. Oysa madalyonun öte tarafında özel sektör- hükümet ilişkilerini işin içine katıldığında hiç de masum olmayan bir resim ortaya çıkmakta: Eş-dost kapitalizmi. Bugün “havuz medyası” tabirinde vücut bulan ilişkiler ağında da özel sektör patronu devletten ihale alabilmek, ucuza arsa kapatabilmek, imar izinlerini delebilmek, sorumluluklarından gerektiğinde sıyrılabilmek için AKP’ye yakın durmak zorunda olduğunu görüyor.  TC Kimlik Kartı’nın yanında AKP Üyelik Kartı’nı taşımak işlerini kolaylaştırıyor ancak bunun bir de bedeli var.  Birtakım vakıflara zorunlu bağışlar, birtakım medya kuruluşlarının alınabilmesi için oluşturulmuş havuz iddiaları ortada duruyor. Bu tam da yakında Nobel Ödülü almasına kesin gözüyle bakılan, Cumhurbaşkanlığı Madalyası’na da layık görülmüş MIT profesörü Daron Acemoğlu’nun ekonomik gelişme kurumlar ilişkisi bağlamında ele aldığı kapsayıcı-dışlayıcı yapılar tezine cuk diye oturan bir vaka.

Kimi kömür üreticilerine büyük paralar kazandıran, 2.5 milyon haneye her yıl asgari 500 kg. kömür yardımı  ancak böyle bir yapı altında mümkün olabiliyor.  Kömür üreticilerine verilen oldukça cömert dolaysız Hazine teşviğini saymaya bile gerek yok.  Faruk Çelik Bakanlar Kurulu’nda bakanları ikna edemediğinden dolayı iş güvenliği yasalarının çıkarılamadığından şikayet ediyor ancak kurdukları sistemin özü olan bir işleyişi değiştirmenin mümkün olduğuna en küçük bir an inanmış olması bile inanılmaz gelmiyor mu sizin de kulaklarınıza?

Peki ne yapacağız?

Önümüzde duran öncelikli sorun madenlerin güvenli bir hale getirilene kadar faaliyetlerinin durdurulmasıdır. ILO 176 ve benzeri düzenlemeler yapılmadan, ciddi bir denetim sistemi kurulmadan madenlerin halen faaliyete devam ediyor olması kabul edilemez.

İnşaat, demir-çelik, çimento, kömür, enerji yatırımlarıyla işleyen bu ekonomik yapı hiçbir açıdan sürdürülebilir değildir. Fosil enerjiye dayalı bu yapı belirli bir süre içinde tasfiye edilme, “yeşil dönüşüme” tabi tutulmalıdır. Kömür, demir-çelik, enerji yatırımlarına verilen devlet teşviği acilen kesilmeli, kaynaklar yeşil yatırımları teşvik etmek için kullanılmalıdır.

Türkiye’nin bir enerji açığı olduğu bir şehir efsanesidir. TÜİK’in 2012 yılına ait son verilerine göre toplam elektrik üretimi 239,5 bin Gwh iken tüketim 195 bin Gwh’dir. Eğer demir-çelikte dünya liderlerinden biri olma hedefin varsa, 10 tane nükleer santral de yapsan yetmeyecektir elbet. Böyle bir vizyona temelden karşı çıkmak gerekiyor.

İşsizliğin yüksek seyrettiği birçok ülkede olduğu gibi görevi sadece istihdam yaratmak olan bir İstihdam Bakanlığı kurulmalı, kamu kaynakları ve özel sektörü teşvik ederek yerele özgün istihdam projeleri hazırlanmalıdır. Bunun içinde “küçük aile tarımı”nın desteklenmesi, katma değeri yüksek talebi oldukça yüksek rüzgar gülü, güneş paneli gibi yeşil yatırımlar kolaylıkla girebilir. “Milli araba”, “milli tank” üretmek için milyarlar harcamaya hazır bir Türkiye’nin bu projeleri finanse edecek yeterli mali gücü bulunmaktadır.

Ayni kömür yardımına son verilmeli, yoksul ailelere dağıtılan kömürü serbest piyasadan satın alabilecekleri kadar nakdi destek biçimine dönüştürülmelidir.

Son olarak, devletle vatandaşı arasındaki ilişki evrensel standartlarda yeniden tanzim edilmelidir. Kapsamlı bir Yeni Anayasa çalışmasıyla yerel yönetimleri ve vatandaşlık bağını güçlendirecek adımlar acilen atılmalıdır.

ahmet aşıcı

 

 

Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı, İTÜ; YSGP MYK Üyesi

23 Mayıs 2014

Tayland’da sokağa çıkma yasağı
Ordunun darbe ile yönetime el koyduğu Tayland’da sokağa çıkma yasağı başladı. Yasak yerel saatle 22.00-05.00 saatleri arasında uygulanırken, ülkede anayasa askıya alındı.Televizyondan halka seslenerek askeri darbeyi duyuran Tayland Genelkurmay Başkanı Prayuth Chan-ocha, ülkede düzenin tesis edilmesi gerektiğini söyledi.Adı sürekli askeri darbelerle anılan Tayland’da ordu 1932 yılından bu yana 12. kez yönetime el koydu. Ordu daha önce son olarak 2006’da dönemin Başbakanı Taksin Şinavatra’yı görevden uzaklaştırmıştı.

Mutluluk için danseden İranlı gençler serbest
İran’da Pharrell Williams’ın hit şarkısı “Happy”ye (Mutlu) çektikleri klip internette yayınlanan ve gözaltına alınanların kefaletle serbest bırakıldığı söyleniyor. Klipte yer alanlardan moda fotoğrafçısı Reyhane Taravati Instagram’a bir İran’da Uluslararası İnsan Hakları Kampanyası Örgütü Taravati ile beraber diğer kişilerin de serbest bırakıldığını söyledi.Polis klibi, “bayağı” ve “toplumun ahlaki değerlerine aykırı” olarak nitelendirmişti.

Kübalı aktiviste internet yasağı
Küba, muhalif aktivist Yoani Sanchez’in internet gazetesine erişimi engelledi. Yasak, gazetenin yayına girmesinden birkaç saat sonra getirildi. Blogunda, 1959 yılında yapılan devrimin ardından Küba’da ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamaları eleştiren yazılar yayımlayan Sanchez, “Generation Y” adlı ödülü kazanınca uluslararası kamuoyunda da tanınır olmuştu.Resmi istatistiklere göre, Küba halkının sadece %3’ü internet erişimine sahip. Küba’daki internet hızı da, dünyadaki en yavaş internet erişimlerinden biri. Ülkede internete erişim yalnızca hükümet izniyle gerçekleşebiliyor.

Selanik su hakkını aldı

Yunanistan’da suyun özelleştirilmesine karşı yapılan referandumda Selanik halkının yüzde 98’i suyun ve hıfzıssıhhanın özelleştirmesine hayır dedi. Referandum, hükümetin engellemerine rağmen  belediyelerin ve sivil toplum örgütlerinin kamuoyu baskısıyla düzenlendi.

water_protests-Selanik

Yunanistan Hükümeti, IMF tarafından dayatılan “memorandum”un bir parçası olarak 2011’de Selanik’te 1,5 milyon kişiye su ve hıfzıssıhha hizmeti sağlayan ve devlet tarafından yönetilen EYATH’ı özelleştireceğini ilan etmişti.

İlanın ardından bu ay içinden Fransız şirketi ‘Suez’ ve İsrail’den ‘Mekorot’  EYATH’a talip olduğunu açıklamıştı.

Selanik’te suyun özelleştirme süreci devam ederken sivil toplum örgütleri de hem dünyada hem de Avrupa’da su hakkı hareketlerine katılarak, özelleştirme modelinin dünyada onlarca şehirdeki başarısızlıklarını dile getirdi. Öte yandan 28 Avrupa ülkesinden yaklaşık 2 milyon kişi suyun özelleştirilmesine karşı Avrupa Yurttaşları İnisiyatifi bünyesinde imza verdi.İnisiyatif ise bu imzaları 17 Şubat 2014’de Avrupa Parlamentosu’na sunduğunda, Avrupa Komisyonu’nu suyun özelleştirilmesini imtiyazlar direktifinden çıkarmak zorunda kaldı.  Selanikliler de EYATH’ın özelleştirilmesinde halk referandumuna gidilmesi ve bunun 18 Mayısta 2014 tarihinde yapılması kararı aldı.

Geçtiğimzi gün gerçekleşenve 11 ilçe belediyesinin katıldığı  referandumda halkın %98’i bir insan hakkı olan suyun ve hıfzıssıhhanın özelleştirmesine hayır dedi.

(Su Hakkı / Yeşil Gazete)

Türkiye dahil 24 ülkede işçiye hak garantisi yok

Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (ITUC) bu hafta yayımladığı işçi hakları indeksi, işçilerin çalışma koşulları ve haklarını suiistimal eden ülkeleri ortaya çıkardı. Kuzey Afrika ülkeleri, Çin ve Hindistan’la birlikte Türkiye de alarm veriyor.

harita

139 ülkenin işçi hakları karnesini ortaya seren, işçi haklarını koruyan sendikalardan oluşan Konfederasyon, 97 farklı kıstasla ülkeleri değerlendirdi. Değerlendirmede arasında işçilerin sendikaya girmesini kolaylaştırma, toplu iş sözleşmesi hakkını kazanabilme, yasal korumalara ve hukuki süreçlere dahil olma gibi etkenler bulunuyor.

Haritada kırmızıyla işaretlenmiş ülkeler uluslarası işçi hakları ve işçi güvenliği normuna en az uyan ülkeleri temsil ediyor. Ülkeler arasında ucuz işgücünün kullanıldığı, iş standardının düşük olduğu Çin, Hindistan gibi ülkeler var.

Indekse göre son 12 ayda en az 35 ülkenin devleti, işçiler güvenli iş koşulları, sigortalı iş ve demokratik haklarını istedikleri için işçileri gözaltına aldı ya da tutukladı. En az dokuz ülkede  işçilerin kaybedilmesi ya da öldürülmesi göz korkutmak amacıyla yaygın olarak kullanılıyor. 139 ülkeden en az 87 ülkede ise işçilerin grev hakkı yok.

Öte yandan, raporun belirttiği kadarıyla Katar ve Suudi Arabistan gibi petrol zengini körfez ülkelerindeki işgücünün yaklaşık yüzde 90’ı hiçbir sosyal hakkı bulunmayan işçilerden oluşuyor. Raporda “çoğunlukla feodal esaret altında çalışan işçiler işçi haklarından muaf olarak çalışıyor.”

1’den 5’e kadar derecelendiren ülkelerden dördüncü dereceyi alan ABD’de ise sistematik ihllallerle birlikte ABD’deki çoğu işçinin durumunun Kuzey Avrupa’da çalışan işçilerden kötü odluğu vurgulanıyor. Güçlü işçi hakları standartlarına sahip ülkeler arasında ise Danimarka, Yunanistan ve Uruguay yer alıyor.

İndeksin derecelendirme sistemi ve örnek verilen ülkeler şöyle: 

1 – Hakların düzensiz ihlali: Danimarka ve Uruguay’ın dahil olduğu 18 ülke
2- Hakların tekrarlı olarak ihlali: Japonya ve İsviçre dahil olduğu 26 ülke
3- Hakların düzenli olarak ihlali: Şili ve Gana’nın dahil olduğu 33 ülke
4- Hakların sistematik ihlali: Kenya ve ABD’nin dahil olduğu 30 ülke
5-Hakların garantisi yok :Belarus, Bangladeş ve Katar’ın dahil olduğu 24 ülke
5+ – Yasaların askıya alınması nedeniyle hiçbir güvence yok: Orta Afrika Cumhuriyeti ve Somali’nin dahil olduğu 8 ülke

Türkiye, hakların garantisinin olmadığı ülkeler arasında yer alıyor.

(Washington Post/Yeşil Gazete)

Yeşiller/ Sol: Çerkes Soykırımı’nı Unutmuyoruz!

Yeşiller Ve Sol Gelecek Partisi yayınladığı bir açıklama ile Çerkes Soykırımı’nı andı. 150 yıl önce gerçekleşen soykırımda Ruslar karşısında yenilen Çerkesler yaşadıkları toprakları terk ederek başta Osmanlı coğrafyası olmak üzere dünyanın değişik yerlerine sığınmak zorunda kalmışlardı.

YSGP eşsözcüleri Sevil Turan ve Naci Sönmez imzasıyla yayınlanan açıklama şöyle:

cerkes

                       Çerkes Soykırımı’nı Unutmuyoruz!

21 Mayıs 1864’te Kafkasya, Anadolu ve Ortadoğu’yu sonsuza dek değiştiren bir felaket gerçekleşti. Kuzey Kafkasya’nın kadim halklarından Çerkesler, Rus Çarlığı’nın yüzyıllardır süren emperyalist ve sömürgeci istila dalgası karşısında yenilgiye uğradılar.

Yıllarca zor şartlarda ve kendisinden çok daha güçlü olan Çarlık ordularına karşı kadim ülkelerini savunan Çerkeslerin katledilmesi acılı bir son değil, daha da acılı felaketleri getiren bir sürecin, on yıllara yayılan ve etkileriyle bugün de devam eden Çerkes Soykırımı’nın başlangıcıydı. Rusya, sağ kalan Çerkeslerin çoğunu dönemin Osmanlı coğrafyasına sürdü.

Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına uzanan büyük sürgün yolculuğu, hem Karadeniz’den geçerken hem Anadolu’ya yerleştirilme süreçlerinde salgın hastalıklar ve zorlu koşullar nedeniyle büyük sayıda ölüme yol açtı. 19. yüzyılın modernleşen ve merkezileşen Osmanlı devleti, Çerkesleri, büyük bir nüfus mühendisliği projesi doğrultusunda, kendisi için sorunlu Müslüman ve Müslüman olmayan toplulukların bulunduğu yerlere, bir emniyet supabı olarak yerleştirdi. Böylece Çerkesler binlerce yıllık efsanevi ülkelerinden kopmakla kalmadılar, imparatorluk coğrafyasının Balkanlar’dan Filistin’e uzanan her bölgesine dağıtıldılar, birbirlerinden koparıldılar. Ülkelerine geri dönme çabaları, hem güç yaşam koşulları hem de her iki devletin çıkardığı zorluklarla engellendi.

1864 Sürgünü hem önce hem de sonra gerçekleşen, bugün bilinçsizce hepsine Çerkes dediğimiz farklı Kuzey Kafkas kavimlerinin Anadolu’ya göçleriyle devam etti. Hem Anadolu’nun o günden bugüne gelen tarihi hem de Osmanlı ve ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin asimilasyoncu siyasetleri, çoğunluğu tarihsel anavatanından uzakta, Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasında yaşayan Çerkesleri kendi kimliklerinden uzaklaştırdı. Tektipçi ulus devlet yaklaşımı, Çerkeslerin ve diğer Kuzey Kafkasya halklarının farklı etnik kimlikten gelmelerini, farklı dillere sahip olmalarını kabullenmek istemedi. Çerkesler buna rağmen direndiler ve bugün dillerini öğretebilmek, tarihlerine ve kültürlerine sahip çıkabilmek istiyorlar.

Bu kimlik mücadelesini zorlaştıran bir unsur daha var: Kafkasya da Türkiye Çerkeslerinin güdeminden çıkmak bilmiyor! 21 Mayıs 1864 tarihi ile sembolleşen “Çerkes Soykırımı”nın ardından Kafkasya’ya bir türlü huzur gelmedi. Rusya’da rejimler değişse de Kafkasya’ya ve Kafkasyalılara bakış açısı hiç değişmedi. Putin’in Rusya’sı Çerkes Soykırımı’nın 150. yıl dönümünde soykırımın sembol şehri Soçi’de, geçtiğimiz Şubat ayında gerçekleştirdiği “Soçi Olimpiyatları” ile Çerkeslerin yarasını bir daha kanatmış oldu. Çerkeslerin gerçekleştirdikleri tüm itirazlara rağmen gerçekleşen olimpiyatların ardından Kafkasya’da baskılar da artmış durumda. Bir güvenlik bölgesi haline getirilen Kafkasya’da Çerkeslere yönelik baskılar, tehditler, cinayetler bitmek bilmiyor. Bu yaşananlar Çerkes Soykırımı’nın etkileri itibariyle halen devam ettiğinin en büyük göstergesi olarak vicdanları kanatmaya devam ediyor.

Biz Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak, tüm halkların kendilerini dilleri, kültürleri ve inançları ile birlikte serbestçe ve eşitçe ifade edebileceği, yaşayabileceği bir demokrasinin kurulması gerektiğine olan inat ve inancımızla; Çerkeslerin bu konudaki duyarlılığını paylaşıyor ve Rusya Federasyonu’nu, Çerkes Soykırımı’nı tanımaya ve bugün Kafkasya’da gerçekleştirdiği baskı politikasını değiştirmeye çağırıyoruz. Aynı doğrultuda, Türkiye’deki Çerkeslerin kendi dilleriyle eğitim ve yayın yapabilme taleplerinin karşılanmasını istiyoruz. Ortak tarihimizin ve bu topraklardaki yaşamı birlikte var etme mücadelemizin üzerimize yüklediği sorumlulukla, “alanlarda birleş, soykırımla yüzleş!” diye haykıran Çerkeslerin yanında olduğumuzu belirtiyoruz. Soykırıma maruz kalan her Çerkes ve Kuzey Kafkasyalı’nın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri
Sevil Turan & Naci Sönmez

Mehmet Ayvalıtaş duruşması başladı, sanık ortada yok

Mehmet Ayvalıtaş davasının üçüncü duruşması da yine izdihamla başladı, duruşmaya gelmesi için çağrı gönderilen sanık Cengiz Aktaş duruşmaya gelmedi. Sanık Mehmet Görkem Demirbaş ise duruşmaya katıldı.

memo

Mehmet Ayvalıtaş’ın öldürülmesiyle ilgili üçüncü duruşma bugün Anadolu 8. Ağır Ceza Mahkemesinde saat 10:00’da başladı.

Ayvalıtaş ailesinin yanı sıra Berkin Elvan’ın anne ve babası Gülsüm Elvan ve Sami Elvan ile Ethem Sarısülük’ün kardeşi İkrar Sarısülük de da duruşma salonunda.

İçeri önce basın alınmak istenmedi, duruşma salonu önünde izdiham çıktı. Daha sonra gazeteciler, izdihamın içinden geçerek salona girebildi. Duruşmayı izlemek isteyenler ise dışarıda kaldı.

Avukat Ayla Öztabak, duruşmanın fiziki yetersizlikleri nedeniyle aleniyet ilkesinin çiğnendiğini söyledi ve geniş salon talep etti.

Çağrı gönderilen sanık Cengiz Aktaş duruşmaya gelmedi. Sanık Mehmet Görkem Demirbaş ise duruşmaya katıldı.

Ancak avukatlar sanıklar dinlemeden tanık cağrılarak usul hatası yapıldığını söyledi ve önce sanıkların dinlenmesini istediler.

“Sanıkların da katıldığı keşif yapılsın”

Avukat Sezer Özkan, mobeselerin bir türlü bulunmadığını, bir olay yeri krokisiyle davaya devam edildigini soyledi. Özkan, dün İstanbul Teknik Üniversitesi Ulaştırma Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ergün Gedizlioğlu ile bir keşif yapıldığını anlattı. Sanıkların da katıldığı bir keşif yapılmasını talep etti.

Sanık avukatı da “polisin tek görevi vatandaşı gazlamak değil, güvenliğini de almak zorunda” diyerek talebe katıldığını belirtti. Ayrıca olayın sonradan dosyaya giren görüntülerin TÜBİTAK tarafından incelenmesini ve olayın ardından olanları görüntüleyen diğer kameraların da incelenmesini istedi. Dördüncü bir aracın da Mehmet Ayvaliıtaş’ın üzerinden geçtiğini ileri sürdü. Mehmet Ayvalitasin kan örneklerinin Adli Tıp’ta saklandiginin dosyada yazdığını, olay yerinde bulunan saç örneklerinin polis tarafından tespit edilemediğini, kan ve saç örneklerinin Adli Tıpta karşılaştırılmasını talep etti.

Taksicinin çektiği görüntüler izlendi

Ayvalıtaş ailesinin avukatı Ayla Öztabak da sadece olay aninin değil, öncesi ve sonrasını da içeren olay yerindeki tüm kameraların görüntülerinin istenmesini talep etti.

Dosyadaki görüntülerde, oynama ve değiştirme olabileceğini, uzman bir bilirkişinin tüm görüntüleri izlemesini ve raporlamasını talep etti.

Keşif yapılmadığı için de olay yerinde hala bulunan fren izlerinin bile incelenmediğini, olay yerinde bulunan birçok diğer aracın olaya tanık olmuş olabileceğini söyledi.

Avukat Öztabak, uzmanların ve tanıkların da bulunduğu bir keşif yapılmasını istedi. Avukat Öztabak, yeni bir kamera kayıtlarına ulaştıklarını, bir taksi şoförünün çektiği bu görüntülerin sesinin dinlenmesi için mahkemeye sundu.

“Görüntülerdeki fren sesinin ve göstericilerin sesinin dinlenmesini istiyoruz.”

Görüntüler duruşmada izlendi, birkaç saniyelik videoda eylemcilerin sesi ve fren sesi duyuluyor. Avukat Öztabak, bu görüntülerin de bilirkişi tarafından incelenmesini istedi.

(Bianet)

“500 milyon kişinin hayatını etkileyecek bir seçim”

Finlandiya Yeşil Partisi’nin Avrupa Birliği Parlamentosu adayı Ozan Yanar  25 Mayıs’taki seçimlere Avrupa’daki bir çok şeyin değişmesi ve daha iyi yapılması gerektiğini düşündüğü için katılmak istiyor. Yanar, Yeşil Gazete’ye konuştu.

ozan yesil

  • Sevgili Ozan seni Kıbrıs’tan tanıyoruz. Yeşil Gazete okurlarına da tanıtalım seni.

Finlandiya Yeşil Partisi’nin Avrupa Birliği Parlamentosu adayıyım ve seçimlere Avrupa’daki bir çok şeyin değişmesi ve daha iyi yapılması gerektiğini düşündüğüm için katılmak istiyorum.
Ailemle 9 yaşında taşındığım Kıbrıs’ta 13 yaşıma kadar yaşadım. 14 yaşında ise Finlandiya’ya babamın yanına taşındım ve 13 yıldır Finlandiya’da yaşıyorum. Bir anlamda burada büyüdüm, hayatı öğrendim de denilebilir.
Kıbrıs’a hala ara sıra uğramaya çalışıyorum, adanın sakinliğini, özellikle mezelerini ve denizini çok severim.
Helsinki Üniversitesi’nde Ekonomi masterimi yapıyorum ve aynı zamanda bir şirkette Avrupa Birliği’ndeki gelir dağılımlarıyla ilgili ekonomik araştırmalar yapıyorum.
Kendimi hem Finli hem de Türk hissediyorum ve bu durumun bana özellikle politika gibi, olaylara bir çok açıdan bakılması ve düşünülmesi gerektiği konularında avantaj sağladığını düşünyorum.

  • Şimdi ise Finlandiya’da 25 Mayıs 2014 seçimleri var. Sen de yeşiller partisinin adayı oldun. Bu süreç nasıl oluştu?

Bundan iki sene önce Helsinki Üniversitesi Öğrenci Birliği’ne seçimlerinde tüm üniversitedeki en yüksek ikinci oyu alarak seçildim.
Helsinki Üniversitesi’nin Öğrenci Birliği, toplumsal etkileme konusunda çok etkili olan, özellikle öğrenci hakları konusunda çok etkili lobi yapan ve bu yüzden de bütün toplum tarafından tanınan bir yer. Ben de bayağı aktif olarak öğrenci meclisi çalışmalarında yer aldım, çok göze batan birisiydim oralarda. Yabancı orijinli, ileride ekonomist olacak, kürsülerde duygusal, gülerek ama bağıra bağıra konuşan bir kişi insanların ilgisini çekmiş olucak ki bir çok partiden teklifler yapıldı. Finlandiya’da öğrenci birlikleri genel olarak da bir çok geleceğin politikacısının çıktığı yerdir ve partiler oralarda göze batan bir çok kişiye teklifler yaparlar.
Uzun bir süre Sosyal Demokratlar ve Yeşil Parti arasında düşündüm. Yeşil Parti’yi geleceğe daha yönelik, yenilikçi ve dinamik olduğu için seçtim. Küresel ısınmayla birinci priorite olarak savaşması, sosyal eşitliğe önem vermesi ve aynı zamanda etnik, dinsel ve seksüel eşitliği savunması seçimimi yapmak için anahtar şeylerdi.
Kısa bir süre içinde Yeşillerin Helsinki’deki yönetim kuruluna seçildim ve daha sonra Avrupa Birliği adayı oldum. Bu benim için tabii ki büyük bir onur. Partimi bu önemli seçimde temsil etmek, partideki bakanlardan arka planda çalışan bir çok kişiye kadar herkesten destek görmek çok önemli. Şu ana kadar iyi bir kampanya yaptığımı düşünüyorum, umarım bu sonuçlara da yansır.

  • Seçimler nasil oluyor? Eszamanlı olarak tüm Avrupa’da mı yoksa ülkeler bazında mi gerçekleşiyor? Sistem nasıl işliyor?

Seçimler 22-25 Mayıs arasında bütün Avrupa Birliği ülkelerinde aynı anda gerçekleştiriliyor. Toplam 751 Avrupa milletvekili 5 yıllığına seçiliyor. Bu 751 sandalye 28 ülke arasında paylaşılıyor. Her ülkenin sandalye sayısı ülke nufusuna bağlı. Yine de sistem nüfusları küçük ülkelere oran olarak daha fazla sandalye verme düşüncesiyle tasarlanmış durumda. En çok sandalyesi olan ülke 96 sandalyeyle Almanya. 5,5 milyonluk Finlandiya’nın ise 13, Güney Kıbrıs’ın ise 6 sandalyesi bulunuyor. Bu seçimler dünyanın en büyük seçimlerinden biri olma özelliğini de taşıyor, 500 milyon kişinin hayatına etki eden bir meclis seçiliyor. Değişik araştırmalara göre Finlandiya yasalarının yüzde 50’den fazlası günümüzde Brüksel’den geliyor.
Ama ülkeler kendilerini temsil etmiyorlar parlamentoda. Yeşiller European Green Party’nin grubuna katılıyorlar. AB Parlamentosundaki en büyük 2 grup Konservatif Parti EPP ve Sosyal Demokratlar S&D. Yeşiller son anketlere göre parlamentodaki 4. grup olacaklar:

  • Türkiye’deki siyasi yelpaze hakkında düşüncelerin nelerdir?

Türkiye’deki yüzde 10’luk barajın kesinlikle kalkması lazım. Bu meclisten çok sesliliği kaldıran bir kural ve Türkiye’nin çok sesli, daha demokratik ve insanların seslerini politik olarak daha iyi duyurabilecekleri bir yer olması için şart. Şu anda Türkiye’de işlerin iyi gitmediği açık ve net. Parlamentoya üç partinin direkt girebildiği yerde nasıl bir çok seslilik olabilir ki? Yeşil ve Sol Partisi Türkiye’de demokrasiyi, eşitliği, insan haklarını, basın ve konuşma özgürlüğünü arzulayan ve ekolojik değerlerin Türk politikasında görünmesini isteyen insanları bir araya getirip kendini gerçek bir politik değer olarak gösterebilirse insanları kendine çekebilir diye düşünüyorum.

Enerji Bakanı Yıldız: Hepimiz Soma’da olanlardan sorumluyuz

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in Soma’da 301 işçinin öldüğü iş cinayetiyle ilgili, “Maden ocakları benimle ilgili değil. Madenler konusunda bizim bakanlığımızın görevi teftiş ile sınırlı. Ocaklar, ruhsatlar ve işleyiş tamamen Enerji Bakanlığı’na bağlı” açıklamasından sonra Enerji Bakanı Taner Yıldız’dan da açıklama geldi.

Meclis kürsüsünden yaptığı açıklamada yetkili herkesin sorumlu olduğunu söyleyen Yıldız “Ruhsat sahibinden, Enerji Bakanlığı, Çalışma Bakanlığının da içinde bulunduğu bir sorumluluk. Biz bu kazayı çok önemli bir tehdit olarak görüyoruz” dedi.

CHP’den iki Bakana da gensoru önergesi

CHP, Soma’da yaşanan iş cinayetiyle ilgili olarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik hakkında gensoru önergesi verdi.

(bianet, Hürriyet, Yeşil Gazete)

CHP ve AKP grup toplantılarının gündemi Soma idi

Kılıçdaroğlu CHP grup toplantısında Soma’da ölen madencileri andı

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin dünkü grup toplantısını Soma iş cinayetinde ölen 301 madenciyi anmaya ayırdı. Kılıçdaroğlu açılış konuşmasında “Bugün matem günümüz. Avrupa’nın en çok iş kazası yaşanan ülkesinde bir büyük ihmal ve sömürü düzeni içinde onurlarıyla çalışırken 301 insanımızı Hakk’ın rahmetine gönderdik. Allah’ın ve yüce milletimin önünde söz veriyorum ki geride bıraktığınız yetimlerinizin, gözü yaşlı eşlerinizin, gözü yaşlı anne ve babalarınızın haklarını her ne pahasına olursa olsun sonuna kadar aramak bizim namus borcumuzdur” dedi.

Erdoğan AKP grup toplantısında Soma iş cinayetiyle ilgili açıklamalar yaptı

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan partisisnin dünkü grup toplantısında Soma iş cinayetiyle ilgili iddialara karşılık açıklamalar yaptı. Erdoğan “Daha ilk andan itibaren medyada, özellikle de sosyal medyada akla hayale gelmeyecek yalanlar yayılmaya başladı. Neymiş, içeride o kadar değil şu kadar işçi varmış. Neymiş, kazanın sebebi işte şuymuş, madenin sahibi buymuş, madenin ortağı bilmem kimmiş, yardım ekipleri Soma’ya sokulmamış, AK Partililer avukatlara saldırmış, madende 15 yaşında çocuk çalıştırılmış, Suriyeli çocuklar çalıştırılmış. 301 kardeşimiz vefat etmiş, 301 şehidimiz var. Onları içeriden çıkarmaya çalışırken, yasımızı tutarken, bunlar çıkıyor, buradan siyasi, ideolojik rant devşirmenin gayreti içine giriyor. Her türlü yalan, iftira, alçakça, haince, insafsızca davranış var” dedi.

(Hürriyet, Yeşl Gazete)

21 Mayıs 2014

Soma’da dün işbaşı yapıldı

Soma Holding Eynez İşletmesi dışında firmaya ait diğer iki işletme Işıklar ve Ata Bacası sahalarında çalışma yapılmadı. Ata Bacası İşletmesi’ne sabah vardiyasına girmek için gelen 150 işçi iş güvenliği sağlanana kadar girmeyin uyarısı yapan Maden İş Sendikası temsilcilerinin uyarılarıyla ocağa girmedi. Sadece 50 işçi güvenlik ekibi olarak yer altına indi. Başka bir işletmeye ait İmbat Madencilik’te ise yaklaşık 150 işçi çalışmaya girdi.

23 yaşındaki Cennet Günana sokak ortasında tabancayla vurularak öldürüldü

Çorum’un Sungurlu İlçesi’nde 24 yaşındaki Mustafa Çetin, üniversite öğrencisi 23 yaşındaki Cennet Günana’yı sokak ortasında tabancayla vurduktan sonra aynı tabancayla başına ateş etti. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan Cennet Günana kurtarılamazken, Mustafa Çetin ameliyata alındı. Görgü tanıklarının ifadesine göre Mustafa Çetin, Cennet Günana’ya “Beni seviyor musun?” diye sordu. Günana “hayır” cevabı verdiğinde Günana’ya 6 el ateş etti.

1 Mayıs eylemlerinde polisin attığı plastik mermiyle gözünü kaybeden genç şikayetçi oldu

1 Mayıs’taki gösteriler sırasında atılan plastik mermi yüzünden sol gözünü kaybeden 18 yaşındaki Barış Ceyhan, sürdürülen soruşturma kapsamında ifade verdi. Barış Ceyhan, sol gözünü kaybetmesi nedeniyle eğitiminden geri kaldığını ve kendisini yaralayan polislerden şikayetçi olduğunu kaydetti. Ceyhan’ın avukatlarından Saliha Şahin de edindikleri görüntülerde polislerin gösteri sırasında açıkça plastik mermi kullandığını belirlediklerini söyledi.

Dolar 2.11 TL’yi aştı

Gelişen ülkelere paralel yükselen endeks, bankalara gelen alımlarla artıda kapandı; dolar/TL 2.11’i aştı.