Ana Sayfa Blog Sayfa 3949

6 yaşındaki çocuğa gaz kapsülü

cocukDiyarbakır Sur Mahallesi’nde polisin attığı bir gaz bombası iddiaya göre bir evin penceresinden içeriye girerek 6 yaşındaki Volkan Avşar’ın yüzüne isabet etti.
Şırnak’ın Cizre İlçesi’nde yol kapatan göstericilere, polis, göstericilere gaz bombası ve tazyikli su ile müdahale etti.
Cizre’de dün akşam saatlerinde Nusaybin Caddesi ile Dörtyol Kavşağı’nda göstericiler, yol kapatıp, eylem yaptı. Polisin gaz bombası ve tazyikli su ile müdahalede bulunduğu göstericiler, polislere molotof, havai fişek ve taşlarla karşılık verdi.
Sur Mahallesi’nde polisin attığı bir gaz bombası iddiaya göre bir evin penceresinden içeriye girerek 6 yaşındaki Volkan Avşar’ın yüzüne isabet etti. Bunun üzerine aile dışarıya çıkarak, polis ve göstericilere tepki gösterip olayları sonlandırmalarını istedi. Mahalle sakinlerinin de tepkisi üzerine olaylar yatıştıktan sonra yaralanan çocuk ailesi tarafından Cizre Devlet Hastanesi’ne kaldırılarak tedavi altına alındı.
Volkan Avşar’ın tedavisi sürerken annesi Kadriye Avşar, “Yemek hazırlarken çocuğumun odada kanlar içinde kaldığını gördüm” dedi.
(Cumhuriyet)

Erdoğan ve Arınç’tan ikinci Solomos Solomu çağrısı

erdogan-tarihi-gorusmeye-arincla-gidiyor-18536Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Diyarbakır 2. Hava Kuvveti Komutanlığı’nda Türk bayrağının indirilmesine yönelik açıklamalarında görevli askerlere ikinci bir Solomos Solomu olayı yaşatmadıkları için tepki gösterdiler.

Solomos Solomu, 11 Ağustos 1996’da Kıbrıs’ta bayrak direğine tırmandığı anda, Türk tarafından gelen ateşle öldürülmüştü.

Erdoğan konuyla ilgili, “Direkten bayrağımızı indirme cüretinde bulunuyor. Orada bulunan askerdi, komutandı hepsi bunun bedelini ödeyecektir.” derken, Arınç ise, “Cezası o anda verilebilirdi” ifadesini kullandı.

Bir mega projenin dillendirilmemiş tehditleri – Akdoğan Özkan

İnsanın kendi türü için ne musibetler planladığını, ne tür felaketler hazırladığını bazen kuşlar sayesinde öğrenebiliyoruz.

Onların “kuş kadarcık” varlığı bazen bir ayna olup çıkıyor.

Geçtiğimiz mayıs ayında İstanbul’da düzenlenen “16. Türkiye Kuş Konferansı”nın ana teması “Göç Yolları ve Tehditler” olunca, o ayna daha da büyüyüverdi.

Ve biz o aynaya bakınca, gördük ki, İstanbul’un kuzeyinde sözüm ona “insan için” yapılan “mega” projeler (Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Kuzey Marmara Otoyolu ve 3. Havalimanı) bırakın kuşları, insanları dahi önemsemeyen çok ciddi tehditler barındırıyor.

İnsanın (!) insana yönelttiği bu tehditlerin bazılarını konferanstan süzülen bilgiler ışığında bir kez daha dile getirmekte fayda var:

1. İNİŞLER KARADAN: İstanbul’un hakim rüzgarı poyraz ve kuzeyli esintiler. Yrd. Doç. Dr. Zeynel Arslangündoğdu’nun paylaştığı 2009 ve 2010 yılı kuş göç sezonu verilerine bakınca görüyoruz ki, 100 günün 81’inde kuzeyli rüzgarlar, 19’ünde güneyli rüzgarlar hakim olmuş. Bunun anlamı şu: Uçaklar (Yeşilköy’e 100 günün 19’unda karadan yaklaşırken) 3. Havalimanı pistine 100 günün 81’sinde karadan yaklaşacaklar. Bu da Karadeniz kıyısındaki bir piste İstanbul’un güneyinden farklı iklim koşullarında iniş yapmak demek. Zira kuzey bölgesi, senenin 107 günü fırtınalı, 65 günü ise yoğun bulutlu. Yani kuzeydeki iklim özellikleri Yeşilköy ile kıyas kabul etmeyecek elverişsizlik içeriyor.

2. GÜNDE 5 BİN BÜYÜK KUŞ: Kuzeydeki piste karadan yaklaşılacak olması özellikle ilkbahar ve sonbahardaki göç sezonlarında uçakların göçmen kuşlarla çarpışma riskini büyük oranda artıracak. Çünkü leylekler ve şahin, kartal gibi yırtıcılar minimum enerji harcayarak göç ederken termal hava akımlarına ihtiyaç duyduklarından denizlerden ziyade karaların üzerinden uçuyorlar. Konferansta sunulan ve sayım verilerini temel alan rakamlara göre, 27 Şubat’tan 3 Haziran’a kadar olan bahar sezonunda Kuzey Marmara Otoyolu güzergahını izleyerek 3. Havalimanının bulunduğu bölgenin yakınlarından geçen büyük kanatlı kuş sayısı 252 bin civarında (Sonbaharda ise bu rakam 480 bin oluyor). Yani sonbahar göçünde her gün en az 5 bin büyük kanatlı kuş bizim havalimanı inşa etmeye kalkıştığımız bölgenin yakınından, üzerinden geçecek. Bu kuş çarpmaları açısından -Yeşilköy Havalimanı’nın içerdiği riski kat be kat aşıyor.

3. “KUŞ” YOK “BİRD” VAR: Kuş çarpmaları dünyanın her yerinde meydana gelebiliyor. En gelişkin önlemleri alan ABD’de bile 1990-2013 arasında meydana gelen 140 bin civarındaki kazalarda 23 kişi hayatını kaybetmiş, 240 kişi yaralanmış ve 12 bin civarında uçak ciddi hasar görmüş. Bu kazalar 120 bin civarında da kuşun ölümüne sebep olmuş. Ölümlü kazalar Avrupa’da ve Türkiye’de de oluyor. Ancak Türkiye pek de şeffaf bir ülke olmadığı için, kaza İstanbul’da meydana geliyorsa buna kuş çarpmasının yol açıp açmadığından haberimiz olmuyor. Ama hatırlarsanız THY’na ait bir yolcu uçağı 25 Şubat 2009 tarihinde Amsterdam havalimanına doğru inişe geçtiği sırada düşmüş ve 9 kişi ölmüş, 50 kişi yaralanmıştı. Kaza Avrupa’da meydana geldiği için uçağın kuş çarpması sonucu düştüğünü öğrenebilmiştik. İlginçtir, İstanbul’da meydana gelen çarpışmaları Google’da “kuş çarpması” diye haber aratırsanız, bilgiye ulaşamıyorsunuz. Bir şeyler öğrenmek için “bird strike” yazmanız gerekiyor. Türkiye’nin şeffaf bir ülke olmayışı konuyu daha da düşündürücü hale getiriyor.

4. EN TEHLİKELİSİ YANGIN: Kuş çarpması deyip geçmeyin. Söz gelimi ağırlığı 2 kg olan bir yavru leylek saatteki hızı 650 km olan bir uçakla çarpıştığında, açığa çıkan kinetik enerji 32 bin 600 joule olacaktır. Bir tüfekten çıkan merminin 5 bin joule olduğunu düşünürseniz, kuş çarpışmalarının şiddetini daha iyi hayal edebilirsiniz. Kuşlar çarpışmanın etkisiyle kokpitten içeri girebildikleri gibi, motora da girebiliyor, oradan kopan pallerin kabine girmesi sonucu yangın çıkmasına sebep olabiliyorlar.

5. YILDA 780 ÇARPIŞMA OLACAK: 3. Havalimanı’nın bulunduğu güzergah, yukarıda da söylediğim gibi, çok yoğun bir göçmen kuş popülasyon geçişine sahne oluyor. Yaban hayatı biyoloğu Luke Smith’in 16. Kuş Konferansı’nda sunduğu kıyaslamalı verilerden hareketli yaptığı kestirimlere göre, 3. Havalimanında her yıl en az 780 uçak-kuş çarpması meydana gelecek. Bu rakam ABD’de en büyük hasarlarla sonuçlanan çarpışmaların meydana geldiği Sacramento Havalimanı’nda bile –son 17 yılın ortalamasına bakılırsa- sadece 67. Dolayısıyla 3. Havalimanı’nın taşıdığı riskin boyutları çok yüksek.

6. 3800 KUŞ MU VURUCAZ?: Bu denli yüksek risk çok iyi yırtıcı kuş kontrol programına sahip olmayı zorunlu kılıyor. ABD’nin en iyi yırtıcı kuş kontrol programına sahip havalimanı Salt Lake City. Ancak bizim Üçüncü Havalimanı buranın 5 katı yolcu trafiğine sahne olacağı gibi, oradan 75 kat fazla yırtıcı popülasyonu geçişine maruz kalacak. Salt Lake City bu trafik ve geçişi dikkate alarak çok sayıda önlem almanın yanı sıra, yırtıcı kontrol programı kapsamında bu işe 5 uzman personel ayırmış durumda. Buna rağmen her yıl ekstrem durumlarda 50 kuşu tüfekle vurmak durumunda kalıyorlar. Biz 3. Havalimanında bu riski aynı seviyelere çekmek için için yüzlerce personel görevlendirip bir de her yıl 3800 kuşu vurmak durumunda mı kalacağız?

7. MALİYET 1.2 MİLYAR $: Uzmanlara göre orta boy bir yırtıcı kuş motorlardan birine girerse 3.2 milyon dolarlık bir hasara sebebiyet veriyor. Ancak her kuş çarpması ölümle, yaralanmayla sonuçlanmadığı gibi uçakta ciddi bir hasara da sebep olmuyor. Zaten ABD Federal Havacılık Kurulu’na (FAA) göre, kuş çarpmalarının sadece yüzde 15’i hasarla sonuçlanıyor. Fakat rapor edilen çarpışmaların tamamında hava trafiği aksıyor, gecikmeler ve program değişiklikleri gerekiyor. Ticari uçuşlarda her bir çarpışma (uçağın yakıtını boşaltıp havalimanına dönmesi gerektiğinden) dört uçuşta rötarlara sebep oluyor. Bu tür program değişiklikleri ya da kaymalarından ötürü her çarpışma havayolu şirketine ortalama 180 bin dolar zarar yazıyor. Faturanın tamamına gelince… Britanya Central Science Laboratory’nin tahminlerine göre, kuş çarpmaları havayolu şirketlerine (gecikmeler ya da hasarlar nedeniyle) her yıl yaklaşık 1.2 milyar dolarlık bir ekstra maliyete sebep oluyor.

8. BİR TÜRÜ TOPTAN YOK ETMEK: Yırtıcı geçişindeki yoğun sayılarından ötürü belki de en büyük tehdidi Küçük orman kartalları yaşayacak. Zira Dr. Umberto Gallo-Orsi’nin verdiği bilgilere göre, bu kuşların dünya popülasyonunun yüzde 95’i göç sırasında İstanbul Boğazı’nı ve İstanbul’un kuzey hattını kullanıyor. Ayrıca Küçük orman kartalları göç güzergahlarına da çok sadıklar. Hatta bu kuşların yüzde 80’i Kuzey Ormanları dediğimiz bölgede geceliyor. Peki biz n’apıyoruz? Ormanları doğruyor, göç yolları üzerinde beslenebilecekleri sulak alanları, gölleri ya betonla dolduruyor ya da sularını Karadeniz’e boşaltıp acımasızca kapatıyoruz. Küresel ısınmanın zaten tehdidi altındaki İstanbul’un su tutan kuzeyindeki taban suyu seviyesinin daha da düşmesini zerre kadar umursamadan üstelik! Bu kuşları tüneksiz, yiyeceksiz ve susuz da bıraksanız bunlar yok olup nesilleri tükenene kadar buradan geçecekler. Ve bitkin bir kuş olası kazalar için çok daha büyük bir tehlike arz edecek!

9. HAVALİMANINI GÖRÜNCE: Karadeniz’e komşu sulak alanların yakınındaki bir havalimanıyla karşılaşmaları halinde Küçük orman kartalları’nın nasıl davranışlar sergiledikleri uydu alıcıları yardımıyla incelenmiş. Bu hayvanların göç rotaları üzerinde Burgaz Havalimanı (Bulgaristan) var. Araştırmalarla görülmüş ki, saatte 33 km hızla ve 212 m. irtifada uçan bir küçük orman kartalı havalimanına yaklaşık 1,5 km kala -muhtemelen havalimanı civarında uygulanan kuş kaçırıcı ultrasonik sesler ya da başka biyo-akustik yöntemlerden ötürü- rotasını hafifçe değiştiriyor. Havalimanından 1 km uzaklaşarak piste paralel olarak uçuyor ve yükselerek 979 m’ye çıkıyor. Havalimanını 1.5-2 km geçer geçmez de yeniden irtifa kaybederek 380 m’ye iniyor, eski rotasına giriyor. Bu sanki ilk bakışta “iyi haber” gibi. Ancak çarpışmaların yüzde 75’inin – FAA verilerine göre- 500 feet’in altındaki irtifalarda ve pisti merkezine alan daha geniş bir çemberde gerçekleştiğini düşünürsek, kuşlar uçakların kalkış ve iniş rotasına halen çok yakın seyrediyor, demektir. Ve çarpışma riskinin halen sürdüğü ortada demektir.

10. İNGİLİZLER VAZGEÇTİ: Londra’daki mevcut 3 havalimanına (Heathrow, Gatwick ve Stansted) yeni bir alternatif arayışında olan İngilizler Thames ırmağının ağzını da alternatifler arasında düşünüyorlardı. Yıllar süren tartışmalar, raporlar ve değişen yer önerilerinden sonra, Heathrow’dan 3 kat daha fazla sisli havası olan ve çok daha yüksek kuş çarpması riski barındıran Thames Deltası’ndan sonunda vazgeçildi. Bilim adamları nehir ağzına havalimanı yapmak yerine, kuşların göç yollarından ve konaklama alanlarından uzakta, hatta kıyıdan uzak, deniz üzerinde alternatifler düşünüyor şimdi. (Mevcut havalimanlarındaki kuş çarpmalarını azaltmak için daha doğal yöntemler peşinde olan Amerikalılar da bugünlerde kuş çarpışmalarından korumada etkili olduğu sonucuna varılan uzun boylu çayırların havalimanları civarına ekimine ağırlık vermeye başlıyor.)

“Çılgın” proje mi arıyorsunuz? Hadi biraz da, rant yerine insan için bir çılgınlık (!) yapmaya ne dersiniz? Biraz da “yeşil” ve kazasız-belasız bir çılgınlık için kafa yormaya?

Çok istersek olur bence! Fıtratımızda var yani!

Akdoğan Özkan – www.t24.com.tr

HDP: Bayrağın indirilmesini tasvip etmiyoruz

bdp-milletvekili-sebahat-tuncel-gelin-bizi-tutuklayin-19082011150415012441788HDP Eş Genel Başkanı Sabahat Tuncel, 2. Hava Kuvvet Komutanlığı’ndaki bayrağın indirilmesini değerlendirdi.

HDP Eş Genel Başkanları Ertuğrul Kürkçü, Sabahat Tuncel, Batman Milletvekili Ayla Akat Ata ve Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak ile yardımcısı Fırat Anlı, Lice’de önceki gün çıkan olaylarda yaşamını yitiren Ramazan Baran’ın ailesine taziye ziyaretinde bulundu.

HDP Eş Genel Başkanı Sabahat Tuncel, halkın talebinin barış olduğunu, Kürtler’in savaş istemediğini belirterek, “Halkımızın talebi barıştır. Barış adı altında her gün bize zulmü dayatanlar, her gün yaşam alanlarımızı elimizden alanların, kalekol yapanların barışı, bizim barışımız değildir” dedi.

Buradaki taziyede konuşan Sabahat Tuncel, yaşamını yitirenlerin arkasından konuşmanın zor olduğunu, bırakılan mirasın köleliği, asimilasyonu ve imhayı kabul etmemek ve mücadele mirası olduğunu söyledi. Halkın talebinin barış olduğunu ve Kürtlerin savaş istemediğini söyleyen Tuncel, şöyle konuştu:

“Halkımızın talebi barıştır. Barış adı altında her gün bize zulmü dayatanlar, her gün yaşam alanlarımızı elimizden alanların, kalekol yapanların barışı, bizim barışımız değildir. Demokratik siyasetinin önünün açılmasını istiyoruz. AKP hükümetine her defasında seslendik, gelin dağdaki bütün çocukların inmesi için koşulları sağlayalım. Barış için direnceğiz. Bilinçli olarak Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin önünde tepkisini yanlış yere yönlendirerek, tepkisi varsa bunun muhatabı barış için, demokrasi için, özgürlük için bedel ödeyen, bunun için mücadele eden direnenler değildir. Aksine bu barışı, özgürlüğü engellemek isteyen her gün bize savaş dayatana karşı yapılması gereken şeydir. Bu sürecin bozulmaması için direniyoruz. Türkiye kamuoyunun bunu görmesi gerekiyor. Kürtler barış için bile direnmek zorunda. Kendini anlatmak için direnmek zorundadır. Gençlerimizi toprağa verip gidip mezarları başında dua okumak istemiyoruz, biz gençlerimizin yaşamasını istiyoruz. Barış için direneceğiz. Biz yaşacaksak, insan gibi yaşayacağız. Dilimizle, kültürümüzle yaşayacağız.”

Tuncel: Bayrak indirilmesini tasvip etmiyoruz’
HDP Eş Genel Başkanı Sabahat Tuncel, dün Diyarbakır 2’inci Hava Kuvvet Komutanlığı’nda  bayrağın bir gösterici tarafından indirilmesini tasvip etmediğini söyledi. Tuncel’in konuya ilişkin değerlendirmesi şöyle;

“Hassas dönemlerde bayrak konusu gündeme geliyor. Hem HDP hem BDP olarak bu konudaki yaklaşımız biliniyor. Bu tür şeyleri tasvip etmiyoruz. Bunun üzerinden bir linç kampanyasının yürütülmesini de doğru bulmuyoruz. Sonuçta hassas bir süreçten geçiyoruz. Bu hassas sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için herkesin sağduyulu olması gerekir. Bu bayrak olayını 96’da ve başka dönemelerde yaşadık. Biz bu olayı tasvip etmiyoruz. Anlaşılan bir çocuk yapmış. Bizim bugüne kadar halkın değerlerine karşı olumsuz bir yaklaşımımız olmadı. Aynı yaklaşımı bugün kendimiz için de bekliyoruz. Hiçbir halkın rengi, kendisinin sembolleri saygısızlık yapmak kimsenin kabul edebileceği bir şey değildir. Bunu çok büyütülerek bir şeymiş gibi Türkiye gündemine dönüştürmek doğru değil. Bizi kaygılandırıyor. Bu süreçte olmaması gereken bir şey ama bir çocuğun gerçekleştiridiği bu olayı bir bütün bir halka mal etmek doğru değildir.”

http://haber.sol.org.tr

Soma Holding’in mallarına tedbir kararı

Soma madeninde yaşanan iş cinayetinde ölen Mustafa Kocabaş’ın ailesinin tazminat davasına ilişkin, Soma Kömürleri A.Ş’nin mal varlıklarına ihtiyati haciz konulması kararlaştırıldı.

olayin_sorumlusu_soma_holding_binasi_protestolarin_adresi_oldu_h132348

Kocabaş’ın ailesi tarafından Soma Kömürleri A.Ş. aleyhinde açılan tazminat davasının ardından, Soma 1. Asliye Hukuk Mahkemesi aldığı ara kararla şirketin taşınır ve taşınmaz mal varlıkları ile Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu’ndan (TKİ) hak ediş alacaklarına ihtiyati haciz konulmasına karar verdi.

TKİ’den hak ediş alacaklarına uygulanacak ihtiyati haciz ile 200 bin liralık kısmının davacılar adına açılacak banka hesabında depolanmasına hükmetti.

Bu kararın diğer ölen işçilerin de açacakları tazminat davasında emsal olması bekleniyor.

Soma soruşturması kapsamında bugüne kadar şüpheli sıfatıyla 52, mağdur sıfatıyla 126, müşteki sıfatıyla 48, tanık sıfatıyla da 220 kişinin ifadesi alındı.

Toplamda sekiz kişi tutuklandı, 12 kişi hakkında da adli kontrol kararı verildi.

Tutuklular şöyle: Soma Kömür İşletmeleri A.Ş.’nin Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan, maden ocağının Genel Müdürü Ramazan Doğru, İşletme Müdürü Akın Çelik, maden mühendisleri Ertan Ersoy, vardiya amirleri İsmail Adalı,Yasin Kurnaz ve Hilmi Kazık, emniyet teknisyeni Mehmet Ali Günayçelik.

(Bianet)

Suriye’de genel af

Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, geçtiğimiz hafta tekrar elde ettiği cumhurbaşkanlığı makamında genel af ilan etti. Devlet televizyonunun aktardığına göre af, 9 Haziran 2014’ten önce işlenen suçları kapsıyor.

besar-esad-hayati

Adalet Bakanı Najem el-Ahmet, af kararının “Suriye Ordusu’nun zaferlerinin ardından ulusal uzlaşı ve birleşme” nedeniyle alındığını savundu.

Genel af, cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası süresinde Esad’ın başlıca vaatlerinden biriydi.

Dişiyle tırnağıyla mağaradan ev yaptı

İran’ın Kırmanşah kentine bağlı Pave ilçesindeki Megevre bölgesinde yaşayan  87 yaşındaki Hüseyin Selim Osman, 30 yıldır bir mağarada yaşıyor.

cave

İran-Irak Savaşı’nda eşi ve üç çocuğunu kaybettikten sonra bir dağda tek başına yaşayan Osman, zaman içinde kayaları oyarak kendine 11 odalı mağara ev yaptı. Sert kayaları delerek yaptığı evinde mutlu olan Osman, yaşamını yitirdikten sonra mağara evinde defnedilmek istediğini kaydetti.

Yaşlı adamın anlattığına göre, 8 yıl süren savaşta Irak ordusunun köylerine attığı bombanın evine isabet etmesi sonucu eşi ve üç çocuğu öldü. Bunun üzerine savaş bitmeden yaşadığı ilçeyi terk ederek dağa çıkıp tek başına yaşamayı tercih etti.

Mağara evinde odaların yanı sıra mutfağı, banyosu ve tuvaleti de bulunuyor. Elindeki çekiç ve kazmayı göstererek “kayaları bunlarla oydum” diyen Osman, mağara evinin bir turizm merkezi haline geldiği iddiasında. İran, Irak, Kürt Bölgesel Yönetimi’nden ve başka devletlerden gelen turistlerin evini ziyaret edip para verdiklerini kaydeden Osman, “Burada topladığım paralarla dört cami yaptırdım beşincisini de inşa edeceğim” diye konuştu.

Yaşlı ve engelli olduğu için ilk başta halkın kendisini çok yadırgadığını belirten Osman, şöyle konuştu:

“İnsanlar bana deli gözüyle baktı. Ancak o bakışlara aldırmadım. Hatta güvenlik güçleri, alet edevatıma el koydu. Bu kayaları oymamı engellemeye çalıştı. Vazgeçmedim. Kararlı bir şekilde burada yaşamaya ve evime yeni odalar eklemeye devam ettim. Nihayetinde 12 yıl aradan sonra el koydukları çekiç ve kazmamı geri verdiler. Şimdilerde buraya gelen halk da güvenlik güçleri de evimi ve çevreyi görünce saygı duyuyorlar.”

(AA)

Yeniceşıhlar nöbeti devam ediyor

Mudurnu Yeniceşıhlar Köyü’nde, taş ocağına karşı başlatılan oturma eylemi devam ediyor. Taş ocağı inşaatı sırasındaki yol açma çalışmaları sırasındaki ağaç kesiminin önüne şimdilik geçildi; fakat köy halkı bölge doğasına zarar verecek projenin tamamen iptalini istiyor.

Adsız

Cansu Ayça Yamen, Ceren Kaymaz, Nalan Kaymaz ve Sena Akman isimli lise öğrencileri, 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde Yeniceşıhlar köyünü ziyaret ederek köylülerle konuştu, izlenimlerini yazıya döktüler.

Öğrencilerin görüştüğü köylüler, ‘cennete’ benzettikleri köylerinin geldiği halden şikayetçi; neden eyleme başladıklarını “Daha ilk günden suyumuzu kestiler, yolumuzu bozup yol yaptılar ineklerimizin ayakları yara oldu. Hayvanlarımızı otlatmaya gidemiyoruz. Biz köy halkı olarak ocak açılmasına karşı değiliz, açılsın ama ağaç olmayan yerler varken bizim yüz yıllık ağaçlarımızın olduğu yere açılmasına razı değiliz. Köyümüzü kirletmelerine, ağaçlarımızı kesmelerine izin vermeyiz. Canımızı koyduk bu yola!” sözleriyle anlatıyorlar.

Öğrencileri görüştüğü köyün en yaşlı direnişçisi ise “Kızım üzüntüden hastalandım ben. Köyün ortasına ocak mı yapılırmış? Her şeyimiz orada bizim. Vali bey geldi, kaymakam bey geldi onlar da kandırdılar bizi. Bizim zamanımız geçti ama çoluğumuz çocuğumuz var. Onlara bırakacağız biz bu köyü. Her türlü hastalığı yapar bu ocak. İstemiyoruz!” diyor.

Lise öğrencilerinin yazısı şöyle sona eriyor:

“Köyden ayrılmadan önce tüm baskılara, tüm zorluklara rağmen yeşili için, suyu için, köyü için direnen bu yüreği öpülesi insanların bizden de bir isteği oldu. ‘Yavrum, herkes geldi buraya, herkes kandırıyor bizi. Bunca ağacı kesmek bu kadar mı kolay? Biri de çıkıp demiyor ki bu insanların hali nice olur? Siz olsun yardımcı olun, sesimizi duyurun. İnsanlar gelsin, çayımızı içsin, bu cennet köyümüzü görsün. Yüreğimiz yanıyor’ Köye girerken buruk bir tebessümle selamladığımız pankartları, bu kez yüreğimizde kocaman umutlarla selamlayarak ayrıldık köyden.”

2 (1)

Projeyi arazisini pojede parçalı gösterip ÇED raporu almadan başlayan taş ocağı inşaatıyla ilgili olarak, Yeniceşıhlar Köyü’nden Mehmet Cantürk te üç aydır devam eden süreçte artık sonuç istediklerini, hiçbir siyasinin konuyla ilgili harekete geçmediğini vurguladı. “Ormanımızı kestirmek, suyumuzu kestirmek istemiyoruz; toz toprak içinde yaşamak istemiyoruz. Hayvanımızı meraya çıkaramıyoruz. Hasta engelli vatandaşlar dinamit patlamasından rahatsız oluyor, köyümüzde çocuğumuza onurlu bir miras bırakmak için mücadele ediyoruz. Bir şirketin çıkarına feda edilemez bu topraklar” açıklamasını yapan Cantürk, ağaçların kesimi Orman Müdürlüğü tarafından durdurulmuş olsa da henüz numaralandırılmamış fidanların söküldüğünü söyledi.

Yapılması planlanan taş ocağıyla ilgili hukuki süreç de devam ediyor. Maden projesinin ruhsatının iptali ve yürütmeyi durdurma kararı mahkemeye taşınmış, yürütmeyi durdurma davası reddedilince üst mahkemeye itiraz edilmişti. Şimdi hem bu davanın hem de ruhsat ,iptali davasının sonucu bekleniyor. Öte yandan köy sakinleri Bolu Valiliği hakkında da “madenin yol açacağı sorunları görmezden gelerek ÇED sürecine dahil etmemeleri” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunuldu.

change. org sitesinden başlatılan imza kampanyası ise devam ediyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e hitaben hazırlanan kampanyada bölge halkı, bölge mera alanlarının ve ormanlarının maden ocağa kurban gitmemesini talep ediyor. İmzalamak için tıklayınız. 

* Yazılarını ve fotoğraflarını Yeşil Gazete’yle paylaştıkları için Cansu Ayça Yamen, Ceren Kaymaz, Nalan Kaymaz ve Sena Akman’a teşekkür ederiz.

Şeytan kaçtı içimize – Güven Gürkan Öztan

Kadim uygarlıkların birçoğunda içinde bulunduğu toplumun norm ve uygunluk kalıpları dışında şaşırtıcı, yadırgatıcı ve tuhaf davranışlar sergileyenlerin ruhunun şeytan tarafından zapt edildiğini düşünülürdü. O yüzden içine “şeytan kaçmış” bedeni “profesyonel” müdahaleler ile sağaltmak başlı başına seyirlik bir ritüeldi. Bu törenler onu izleyenler için ibretlik bir hikâyeye dönüştürülürdü. Neticede egzorsizm / “şeytan çıkarma” işlemi, ya tuhaf davranışlar sergileyeni “terbiye” eder ya da onu kurtarma adına öldürürdü. Okültizmden anladığı varsayılanın “şeytana” teslim olmuşu hizaya getirme, ıslah etme, olmadı bedensel varlığına son verme operasyonları çoğu kez fiziksel zoru içinde barındırırdı. Toplumun genelinin “refahı” için ayrıksı olan reva görülen işkenceler ve çeşitli bedensel eza verme işlemleri, modern devlet ile bir başka anlama büründü.

Muktedirler, toplumsal muhalefeti “şeytan” tarafından kandırılmış yığınlar olarak sınıflandırmaya ve toplumun uysal çoğunluğundan tecrit etmeye çalıştı. “Şeytan” kimi zaman dinden sapmanın adı, “vatana ihaneti” teşvik edenin sıfatı ya da başkaldıran “haddini bilmezin” eylemliliğiydi. O “şeytan”ı içimizden çıkarma sevdalısı iktidarlar çocukları, emekçileri, gencecik insanları katletti, bugün de katletmeye devam ediyor.

A’dan Z’ye faşizm

31 Mayıs’ta Gezi Direnişi’nin yıldönümünde müstebitleşen iktidara yanlış yoldasın demek isteyenlerin içindeki “şeytanı” çıkarmak adına “A’dan Z’ye” faşizmin tüm araçları seferber edildi; “gereği” yapıldı. Devlet şiddetinin her türlüsünü tecrübe etmiş insanların coğrafyası burası malum. Bu ülkede polis şiddetinin nelere mal olduğunu ezbere bilecek kadar deneyimliyiz.

Ancak tecrübe ettiğimiz son iki 1 Mayıs’ta ve bu 31 Mayıs’ta gittikçe kendini geliştiren bir ceberut devlet organizasyonu ve para-militer stepneleriyle yüz yüze geliyoruz. Otoriter rejimlerin uyguladığı stratejiler (yakın örnek; Çin hükümetinin Tiananmen meydanındaki anmayı engelleme pratiği) AKP tarafından da aynen buraya uyarlanıyor. Öncelikle polis kuvvetleri, sadece eylemlerin gerçekleşeceği değil eylemleri besleyebilecek ya da oraya akılabilecek tüm alanları kapatıyorlar. Bir başka ifadeyle çeperlerini polisin koruduğu “steril” bölgeler yaratıp, içerisini neredeyse bedeli ödenerek giren özel alanlara dönüştürüyorlar. Bu bildiğimiz anlamıyla kamuya ait alanın bizatihi kamuyu kapatılarak muktedirce işgali anlamına geliyor.

Anma ya da protesto etmek için çıktığınız yolda kolektif eylemin belirlenmiş mekânına ulaşmadan sizi tedhiş etmek, güvenlik kuvvetlerinin ana stratejisi. Tam da bu doğrultuda Gezi’nin yıldönümünde üzerine sokak sokak çalışılmış polis saldırı stratejisini hatırlatmak elzem. Zira polisin stratejisi ve muhalefete bakış açısı, aslında doğrudan AKP’nin siyaset yapma biçiminin mikro ölçekteki uzantısı. İlk olarak muhalefete gözdağı verme taktiğinin bir parçası olarak kontrollü enformasyon yayma hamlesini görüyoruz. Şu kadar polis, şu kadar TOMA biçiminde başlayan liste “bilgi verme” üzerinden korkutmanın ilk adımı. Burada hedef kitle tüm toplum. İkincisi; eylem alanına giden istikametlerde polis, TOMA ve benzeri araçları (31 Mayıs’ta iş makineleri de devreye sokuldu) sıralamak. Tam bu noktada amaçlanan, eylem alanı çevresinde gezinenleri terörize etmek. Özellikle muhalif eylemliliği gönülden destekleyen ancak vücut olarak orada yer almayacak olanları endişelendirmek. Yol boyunca lakayt ve fakat saldırıya hazır tavırlarıyla bekleyen polislerin, devletin sadece cismi değil sembolik iktidarını da yeniden üretmek gibi bir fonksiyonu var. AKP iktidarı aynı stratejiyi “istikrarı koruma” teması üzerinden yürüttüğü tehdit ve korku siyaseti aracılığıyla da uyguluyor çoktandır. 31 Mayıs’ta dikkat çeken bir başka şeyse sivil polislerin çokluğu ve baskın görünürlüğüydü. Bir örnek çantaları ve içlerine sığ(dırıl)mayan copları ile “çocuklar gibi şendiler”. “Ne de olsa bir yaz günü kafileler ile geçeceklerdi” Beyoğlu’ndan ve hınçlarını çıkaracaklardı genç bedenlerden. Sivil polislerin “sivilliğinin” gözden kaybolması, bir ihmal ya da özensizlik ürünü değil bizatihi gözümüze sokulmak istenen varlıklarıydı. Bunun bahsettiğim korku siyaseti ile doğrudan bir ilişkisi olduğu muhakkak ama operasyonel bir yanı da var. Şöyle ki, anonimleşen halleriyle saldırganlıkları teşhise kapalı ve aralarına para-militer grupları almaya çok açık bir kompozisyona sahiptiler.

Her yeri “Gezi” yapmak

31 Mayıs için Taksim’de olmanın önemini yazanlardanım ve orada polis şiddetinden payımı birçok dost gibi ziyadesiyle aldım; hiçbir pişmanlık da yaşamıyorum. İktidarın uyguladığı kuşatmaya rağmen hiç de azımsanmayacak böylesine bir kitlenin mobilize olmasının güçlü bir irade beyanı olduğunu düşünüyorum. Ancak bu noktadan sonra (ki benzerini 1 Mayıs’ı takiben de yazmıştım) hem iktidarın polis marifetiyle uyguladığı yöntemleri başarısız kılmanın yollarını düşünmek hem de muhalefete katılım kanallarını genişletmek acil bir gereklilik. Toplumsal muhalefetin önünde özetle iki temel seçenek var. İlki; ağırlıklı olarak meydanlarda, sokaklarda protesto eylemlerini sürdürerek polise karşı fiziken/bedenen direnmeye devam etmek. Bu yöntem tek başına uygulandığında “etkin edilgenlik” sarmalına düşmek ve bu sebeple toplumsal muhalefetin gün geçtikçe güç kaybetme ihtimalini göze almak kaçınılmaz. Otoriter AKP iktidarına karşı muhalefetle gönül bağı kuran kitleyi yitirme riskini almaya yol açabilecek bir tutumun bence hiçbirimize pratik faydası yok. İkinci seçenek, eylem repertuarını genişletip direnişi kılcallaştırmak; bir başka deyişle “her yer Taksim her yer direniş” ifadesinin tam karşılığını vermek: “her yeri Gezi yapmak”. Buradan Gezi’yi tekrarlama çabasını değil, temsil ettiği değerleri içeren pratikleri yoğunlaştırmayı kastediyorum.

Eş anlı ya da peşi sıra eylemlilikler organize ederek, politik katılım kanallarını açacak ve aynı zamanda kamuoyunda dikkat çekecek bir siyasi aksiyon yelpazesi planlamak, muhalefetin dinamizmine yeni bir ruh katar. Berkin’in vurulduğu 16 Haziran’da yoksul mahallelerde ekmek ve Berkin’in fotoğrafını beraber dağıtmak, meydanlarda bilye oynamak, çocuklara Berkin için uçurtma şenliği düzenlemek, polis karakolları önünde çocuk katili yazan balonlar uçurmak, Taksim ya da Okmeydanı’ndaki bir eylemden daha etkili bir politik eylem olmaz mı? Her bir eylem alanını sadece eylemciler ile değil; eylem sahasının kullanıcıları tarafından sahiplenildiği, hatta buradaki üretilene katılmak amacıyla politik bir arzunun canlandırıldığı eylemler silsilesini ajandaya kaydetmek hedefimiz olmalı.

Politik eylemin protesto ve kolektif ret ile sınırlı olmadığı bizzat Gezi’deki gibi alternatif inşa edilerek emsal gösterildiği katılımcı bir atmosferin toplumsal muhalefetin öznelerince dayanışma çerçevesinde kurulması tek çıkar yol gibi. Militarist metaforlardan uzaklaşmadan çoğulcu ve özgürlükçü bir siyaseti tahayyül etmek mümkün değil. Geleceği bugünden inşa eden mekanizmalarını tartışırken hem merkezi iktidarı işlevsizleştirme yöntemleri hem de alternatifi, güç ilişkilerine indirgemeyen yeni birlikte yapıp etme biçimleri üzerine konsantre olmak bizi yeni bir ortaklık zeminine taşıyacak.

Güven Gürkan Öztan –  Birgün

Atık suyla enerji tasarrufu

Denizli Büyükşehir Belediyesi, atık su artıma tesisine geçen yıl kurduğu kojenerasyon sisteminden üretilen enerjiyle 1 yılda 720 bin liralık enerji tasarrufu sağladı.

Çalık Enerji'nin Türkmenistan'da yatırımları devam ediyor

Eskihisar Mahallesi’ne kurulan atık su arıtma tesisinde, çamurun biogaza dönüştürülerek elde edilen elektrik, tesisin enerji ihtiyacının yarısını karşılıyor.

Denizli Su ve Kanalizasyon İdaresi (DESKİ) Genel Müdürü Mahmud Güngör’ün aktardığına göre atık su arıtma tesisinde 950 kilovatsaat enerji harcanıyordu; “Bu sarfiyatı düşürmek için hazırladığımız projeyle tesise kojenerasyon ünitesi kurduk. Kullandığımız enerjinin 483 kilovatsaatini kojenerasyon ünitesinden elde ettik. Bunun sonucunda hem enerji ihtiyacının yüzde 50’sini karşıladık hem de gideri düşürdük. Aylık 110-120 bin lira enerji kullanımı için para ödüyoruz. Bunun yarısını yani 55-60 bin lirayı kojenerasyon sistemiyle atık suyu arıtarak elde ettiğimiz enerji karşılıyor. Atık suyun arıtılmasından biogazdan elektrik üreterek yıllık 720 bin liralık enerji tasarrufu sağlıyoruz. Böylece enerjiye yüzde 50 daha az para ödüyoruz.”

Güngör, 3 adet havuzda günde 90 bin metreküp atık suyu arıttıklarını, çökeltme havuzundan elde ettikleri suyu klorlayarak kollektörle DSİ’nin kanalına bıraktıklarını ifade etti.

Atık su artıma tesisinin DSİ kanalına bağlanan bölgede Hidroelektrik Santralı (HES) kuracaklarını dile getiren Güngör, buradan 500 kilovatsaat enerji elde etmeyi hedeflediklerini söyledi.

“Horoz 1” ismini verecekleri projenin fizibilite raporlarını hazırladıklarını ve çalışmaların sürdüğünü kaydeden Güngör, “Aşağıçamlı Mahallesi bölgesine 2. arıtma tesisimizi kuracağız. Bununla ilgili Bakanlar Kurulu kararları alındı ve kamulaştırmaları devam ediyor. Bu arıtma tesisimiz ileri biyolojik arıtma tesisimiz olacak. Dolayısıyla 1. arıtma tesisimize göre çok daha kaliteli atık suyu üretmiş olacağız” şeklinde konuştu.

(AA/ Yeşil Gazete)