Ana Sayfa Blog Sayfa 3948

12 Eylül işkencecilerinde hafıza sorunu

12 eylül12 Eylül işkencecilerinin yargılandığı davanın duruşması dün Amasya merkez ve Turhal ilçesinde gerçekleşti.

Sanıkların telekonferans yöntemiyle müdahillerden 50 km uzaklıktaki başka bir Adliye Salonu’ndan katıldığı duruşmada zaman zaman gergin anlar yaşandı. İşkenceci sanık Burhan Yöntem, sorulan soruların büyük kısmını hatırlamıyorum diye cevapladı. 1967 yılında askerlik görevine başladığını söyleyen sanık, kanuna bağlı kalacağına yemin etiğini ve hala yemininin geçerli olduğunu söyledi. Et ve balık kurumuna 12 Eylül günü görevlendirildiğini söyleyen sanık işkencehanenin “misafirhane” olduğunu savundu.

Et ve balık kurumunun bodrum katında işkence aletlerinin hala bulunduğu avukatlarca görüntülendiği halde yorum yapmaktan çekinen sanık hiçbir disiplin suçunun bulunmadığını söyledi. Avukatın Resmi Gazetede yayınlanan ve sanık Burhan Yöntem’in 75 yılında TÖB-DER lokalini silahla bastığı için 10 gün ceza aldığını belgelemesi üzerine sanık avukatı konunun davayla ilişkili olmadığını söyledi.

Avukat Ömer Kavili : “Türkiye’de hukuk yok”
Avukat Ömer Kavilli yaptığı konuşmada, “Sistematik işkence davasında sanıkların biri ortada yok, diğeri 50 km ötede yetersiz bir teknoloji ile duruşmaya katılıyor. Mahkeme heyeti sanığa adının dışında hiç bir soru sormadı. Suluova et ve balık kurumunun aslında bir işkencehane olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu gerçeğe rağmen etkili soruşturma yapılmayışı Türkiye’de yargının durumunu gözler önüne sermiştir” dedi.

Duruşma 12 Eylül 2014 tarihine ertelendi.

muhalefet.org Haber: Dinçer Canoğlu/Amasya

Bartın’da termik itirazı için son 10 gün

Bartın’da yapılması planlanan Hema Termik Santrali’nin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) nihai raporu hazırlandı ve Bartın Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürülüğü’ne gönderildi. Bartın Platformu, “süreç henüz bitmemiştir” diyerek raporun askıda kalacağı 10 günlük sürede mücadeleyi yükseltme çağrısında bulundu.

termik bartın

Bartın’ın Amasra İlçesi’nde Gömü Köyü ve Tarlaağzı köyü sınırlarına Elektrik Üretim A.Ş. tarafından yapılmak istenen ‘Hema Termik Sabtrali, kalker ocakları ve kül depolama sahası’ projesiyle ilgili nihai ÇED raporu kabul edildi.

10 gün askıda kalacak olan ÇED raporu kamuoyuna sunulunca Bartın Platformu da bir basın açıklaması yayınlayıp “ÇED sürecinde yaptığımız bütün itirazlara rağmen ÇED raporunun bu şekilde nihayetlendirilmesinin, başından beri usulsüz bir şekilde devam ettirilen ÇED sürecinin, yine hukuk ve usulleri zorlayarak bu hale getirilmesinden kaynaklandığını düşünüyoruz” dedi.

“Bu karar ÇED sürecinin olumlu sonuçlandığı anlamına değil, Ankara’daki belli çevreler açısından bu sürecin olumlu sonuçlandırılmak istendiği anlamına geliyor” diyen platform, 10 günlük süre içinde Bartın-Amasra halkı olarak gereken tepkiyi en iyi şekilde vermeye çalışacaklarını belirtti:

“Bartın Platformu’nu bileşeni olan belediye başkanı, dernek, oda, sendika, siyasi parti, muhtar, il genel meclisi veya belediye meclisi üyesi herkesi ve tüm halkımızı bu süre içinde işini gücünü bir yana bırakıp, yapacağımız eylemlere güç vermeye çağırıyoruz. Sesimiz öyle güçlü olmalı ki, yöremizin geleceğini yok etmeye yönelik kumpasın kurulduğu Ankara’dan duyulmalı.”

(Bartın.info/Yeşil Gazete)

Yeşiller / Sol’dan Pınar Selek için destek çağrısı

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Pınar Selek için destek çağrısında bulundu. 3 kez verilen beraat kararının  3 kez bozulmasına rağmen süren Pınar Selek davası tam bir hukuk skandalına dönüştü.

11 Haziran Çarşamba günü Yargıtay 9. Ceza Dairesinin nihai kararını vereceği Pınar Selek davasına destek için sabah 9 30 ‘da itibaren adalet nöbetine çağıran YSGP Merkez Yürütme Kurulu açıklaması şöyle:ysgp

Pınar Selek davası Türkiye’deki hukuk sisteminin çürümüşlüğünü, hukukun nasıl ihlal edilebildiğini açıkça gösteren bir hukuksuzluk örneği… Ortada ne suç, ne tanık hiçbir şey yokken verilmiş bir müebbet hapis cezası… Bu dava, Kürtlerin ve Kürt Sorununun çözümü yolunda çaba sarf eden herkesin şiddetle bastırıldığı dönemde başladı. Pınar Selek, hepimizin başına gelecek olanları bize göstermek için seçildi.

Kürtlere sadece şiddetin reva görüldüğü günlerde başlayan davanın AKP iktidarı devrindeki seyri ise yüz kızartıcıdır:

3 kez verilen beraat kararının 3 kez bozulması; yerel mahkemenin kendi verdiği beraat kararından sonra değiştirilen kadrosuyla bu kez aynı dava için müebbet vermesi; bütün bilirkişi raporları gaz kaçağı derken ve Pınar Selek’i suçlayan tek kişi o suçlamayı işkence altında verdiğini söylerken mahkemenin ısrarla “bomba” demesi… Ve sonuçta ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan Pınar Selek!

Davanın açılmasından bu yana geçen 16 yılda, AKP’nin “ileri demokrasi” döneminde geldiğimiz yer burasıdır.

Artık davanın sonuna geldik. 11 Haziran Çarşamba günü Yargıtay 9. Ceza Dairesi Pınar Selek davasında nihai kararını verecek.

Pınar Selek hem bir sosyolog hem de bir aktivist olarak Kürtler, LGBTİ’ler, feministler ve işçilerle birlikte daha eşit ve özgür bir Türkiye için mücadele veriyor. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi de öyle…

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak davanın yapılacağı gün Yargıtay’ın önündeki Adalet Nöbetinde olacağız.

11 Haziran saat 09.30’dan itibaren Yargıtay’ın önünde Pınar Selek için dayanışmaya, hukuk için mücadeleye!

Adres: Yargıtay Ek Bina-Milli Müdafaa Caddesi Milli Müdafaa Caddesi, No: 24. Kızılay
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Merkez Yürütme Kurulu
10.06.2014

Ders Kitaplarında insan hakları neredeyse yok

Ders kitapları Türkiye’deki toplumsal değişimin gerisinde ve toplumsal barışı, demokratik vatandaşlığı güçlendirme hedefinden uzak…

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (SEÇBİR) ile birlikte 2012-2013 Eğitim ve Öğretim Yılında okutulan 245 ders kitabını insan hakları ölçütlerine göre tarayan ve raporlayan Tarih Vakfı, “Ders Kitaplarında İnsan Hakları Projesi”nin üçüncüsüne ait tarama raporunu kamuoyuyla paylaştı.ders kitapları

1 Aralık 2012 tarihinden bu yana Tarih Vakfı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi SEÇBİR tarafından yürütülen Ders Kitaplarında İnsan Hakları III projesi kapsamında toplam 245 ders kitabı, 38 maddeden oluşan Niteliksel Tarama Ölçütleri’ne göre incelendi. İnsan hakları ve yurttaşlık değerleri bağlamında ilk ve orta öğretim ders kitaplarının biçim, içerik ve pedagojik yeterliliğinin gözden geçirilmesi ve ders kitaplarından insan haklarını ihlal eden kısımların kaldırılması hedefiyle yola çıkan proje, ders kitapları aracılığıyla Türkiye’deki resmi bilginin sınırlarını ortaya koyuyor. Eğitim ile demokratikleşme ya da toplumsal çatışma arasındaki ilişkiyi de tartışmaya açan çalışma, yakın zamanda Milli Eğitim Bakanlığı ve ders kitabı yazarlarının dikkatine sunulacak.

İnsan haklarına aykırı somut örnekler

Ders kitaplarında “biz ve ötekiler,” “doğrudan insan haklarına aykırı öğeler,” “devlet, demokrasi ve laiklik kavramları,” “toplumsal cinsiyet eşitliği” ve “eğitim felsefesi” gibi ölçütleri inceleyen proje yürütücüleri, aynı zamanda raporda, ders kitaplarında “Türk kültürü” ile “militarizm ve süregiden tehdit algısı” gibi başlıklara da yer verdi. Projede bu başlıklar altında kitaplardaki insan hakları sözleşmelerine aykırı ifadeler yanında iyi örnekler de incelendi. Araştırma kapsamında elde edilen bilgiler, bulgular ve sonuçlara yönelik çözüm önerilerinin kamuoyuyla paylaşıldığı toplantıda, dikkat çeken bazı bulgular şu şekilde sıralandı:

  • Ders kitaplarının güncel hali Türkiye’deki entelektüel seviyenin, siyasal ve toplumsal gelişmelerin gerisindedir. Zira Türkiye’de etnik ve dinsel grupların sorunları eskiye oranla daha çok konuşulmakta, farklı grupların sorunlarının çözülmesi yönünde adımlar atılmaktadır. Örneğin; okullara seçmeli Kürtçe, Abazaca, Lazca gibi dersler konulmasına rağmen, ders kitapları hala bu grupları görmezden gelen tekdilli ve tekkültürlü bir anlayışla yazılmaktadır.
  • Bazı iyi örneklere rağmen kitaplarda insan hakları, demokrasi ve laiklik gibi kavramlar tarihsel ve sosyolojik bir bağlama oturtulmak yerine, anakronik ve özcü bir biçimde aktarılmaktadır. Bu şekilde kitaplar bu kavramları doğru bir şekilde aktarmaktan çok, tarihdışı ve Türklere özgü bir dünya görüşünü vazetmektedir. Sonuçta, modern dönemin ürünü olan insan haklarının asırlar önce Hz. Muhammed tarafından ilan edildiği, Türklerin ezelden beri demokrat ve laik oldukları ileri sürülmektedir.
  • Ders kitaplarında günümüz Türkiyesine dair çizilen resim şöyledir: Türkiye Batı ülkelerinden geride kalmış, çağdaşlaşması gereken bir ülkedir; “dilimiz” yozlaşma tehlikesiyle yüz yüzedir; ülke iç ve dış tehdit altındadır. Özcü kimlik kurgusu doğrultusunda kitaplarda “muhteşem bir geçmiş” vardır ama Türkiye’nin bugününe dair olumlu içerikler yoktur. Dolayısıyla kitaplar hem üstün bir kültüre sahip olma hem de tehdit altında olma gibi oldukça sorunlu ve içe kapalı bir Türkiye imajını besleyen bilgi ve duygu aktarımında bulunmaktadır.
  •  Bazı iyi örneklere rağmen ders kitaplarındaki temel örüntünün kadınları ev içi rollerle temsil eden, eşitsiz rol dağılımını destekleyen örneklerle şekillendiğini söylemek mümkündür. Bu çerçevede mimarlar, doktorlar erkek varsayılmakta, Fen Bilgisi ve Matematik kitaplarında dahi cinsiyetçi işbölümünü destekleyen örneklere rastlanmaktadır.

Çözüm önerileri

  • Türkiye’deki son toplumsal gelişmelere, müfredata dahil edilen farklı seçmeli dil derslerine rağmen, ders kitapları hala tek dilli, tek dinli bir vatandaşlık anlayışına kuruludur. Kitaplarda sunulan “Biz anlayışı” Türkiye’deki gelişmelerin gerisindedir. Ders kitapları yeni bir “Biz bilinci” oluşturma, çoğulcu muhayyileyi ve barışı tesis etme yolunda önemli araçlar olabilir. Ders kitaplarının bu açıdan yeniden yazılmaları gerekir. Kitaplarda etno-kültürel kimliği temel alan bir milliyetçilik yerine vatandaşlık bağını temel alan çoğulcu bir “Biz kurgusu” geliştirilmelidir.
  • Ders kitaplarında Türkiye’yi sürekli çağın gerisinde ve tehdit altında olan bir ülke olarak sunulmaktan vazgeçilmelidir. Türkiye çağın içine oturtularak sunulmalı, modernleşme sürecinin doğurduğu farklı yapılar eleştirel bir düşünme perspektifiyle ele alınmalıdır.
  • Ders kitaplarında ateistlere, engellilere, gençlere, çocuklara karşı önyargı oluşturacak genellemeler ve ifadeler çıkarılmalıdır. Farklı grupları hak temelli ve çoğulcu bir perspektifle ele alan örneklere yer verilmelidir.
  • Ders kitaplarında cinsiyetçi kalıpyargıları ve işbölümünü destekleyen ifadeleri çıkarılması ve toplumsal cinsiyet eşitliğini destekleyen örneklerin sayısının artırılması gereklidir.
  • Bu çerçevede militarist değerleri açıkça aşılamaya çalışması, misyonerlergibi ifadelerle farklı grupları hedef göstermesi, Türklüğü “sarı ırk, beyaz ırk” gibi arkaik kavramlarla tartışması bakımından diğer kitaplardan ayrı bir yerde duran T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersi kaldırılmalı, kapsadığı dönem çağdaş bir Tarih dersinin içeriğine yedirilmelidir.
  • Türkiye’de bir yandan Türkiye’de Barış Süreci yürütülüyor, “artık ölümler olmuyor” deniliyor ama kitaplar savaşı normalleştiren, ölümü yücelten, çocuk askerleri rol modeli olarak gösteren ifade ve görsellerle doludur. Siyasal alanı daraltan, eleştirel düşünceyi kapatan bu militarist içeriğin ivedilikle temizlenmesi gerekir.

 

Proje hakkında

Türkiye’de insan hakları politikalarının yerel ve ulusal düzeyde oluşturulmasında, uygulanmasında ve izlenmesinde sivil toplum katılımının güçlendirilmesine katkıda bulunmak amacıyla başlatılan proje, aynı zamanda hak ihlallerinin izlenmesi ve raporlanması ile Uygarlıklar Tarihi alanında öğretmen ve öğrenciler için kaynak niteliğinde olacak iki adet çalışma/etkinlik kitabının hazırlanmasını amaçlamaktadır. Bu çerçevede proje, eğitimin ve eğitim araç gereçlerinin (ders kitaplarının) barışın ve insan hakları kültürünün inşasındaki önemini toplumda öne çıkartarak, Türkiye ve dünya kamuoyunda farkındalık oluşturmayı hedeflemiştir.

Yeşil Gazete

Küresel ısınma tanrınızı öldürürse…

theatlantic.com sitesinde Adam Weymouth imzasıyla yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Sıla Ulutaş’ın çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

23 Alaska’lı kabile üyesi, kral somon balıklarını yasal sınırlandırmaları aşacak şekilde avlayarak yasaları ihlal etti. Fakat kabile üyeleri kaderlerinin kendilerine avlanmaktan baska bir secenek bırakmadığı kanısında.

‘’Nehirde yüzen siyah bir balık, icinde yüzmek icin bir balık kapanı arıyordu.Bu da bir ‘hayat döngüsü’, değil mi?’’
Grant Kashatok, Yup’iklerin geleneksel hikayeleme yöntemlerinden birini kullanarak bana hikayeler anlattı. Bu bir nevi, çocukken parmaklarımıza ip geçirip, ipi şekilden şekle sokarak oynadığımız oyun gibi bir şeydi. O anlattıkça, elindeki ip şekilden şekle giriyor önce bir avcı, sonra bir dağ, bir kayık, bir kürek oluyordu. Grant: “En sonunda siyah balık, içinde ölü balıklarla dolu, parçalanmış bir balık kapanına rast geldi.” dedi. “Kafasını sudan dışarı çıkardı. Kapanın kime ait olduğuna bakmak istedi, yakınlardaki köyü gördü. Köy kötü haldeydi; köpekler bağlanmamış, birkaç kemiğin başında kavga ediyorlardı. Kadınlar akşam yemeğinde yenen balığın kılçıklarını onlara atmış, kavgalarını izliyorlardı. Siyah balık kendi kemikleri başında kavga edilmesini hayal etti, içi ürperdi, kendi kemikleri icin kavga edilmesini istemezdi. Bu nedenle siyah balık, başını nehre sokup yukarı doğru yüzmeye devam etti” diye ekledi.

3 alaska somon...

Kashatok Alaska’daki Ninglick adlı nehrin Pasifik Okyanusuna döküldüğü yere birkaç mil uzaklıktaki, 354 nüfuslu Newtok kasabasında var olan tek okulun müdürü. Kasaba, kıyısındaki topraklarının büyük bir hızla denize kayıyor olması nedeniyle Amerikan Ordusu Mühendisler Birliği’nin 2009 yılında “öncelikli aksiyon alınması gereken topluluklar” listesine aldığı 26 özel bölge arasında bulunuyor. Kasabadaki kıyıya yakın evlerin bu kaymadan ötürü iki yıl icinde yıkılacağı tahmin ediliyor.

‘’ Yup’ik halkı kral somon balıklarını avlamazsa, kral somonların ruhu incinir ve balıklar nehre geri dönmez.’’
İklim değişikliği, fırtınaların neden olduğu sel baskınlarını şiddetlendiriyor ve kutuplardaki donmuş kara parcalarının çözülmesine neden oluyor. Anayollar sulara batıyor. Alaska’nın baska bir şehri olan Fairbanks etrafındaki ağaçlar da iklim değişikliğinden nasibini almıs; ağaç gövdeleri yamuk açılar yaparak kökten kaymışlar. Bu sebepledir ki bölgedeki bu eğik açılı ağaçların bulunduğu yer sarhoş orman adını almış.

Britanya büyüklüğündeki Yukon-Kuskokwim deltasının, bir afete karşı neden bu kadar hassas olduğunu anlamak çok da zor değil. Havadan bakınca, bölgenin göllerle kaplı bir kara parçası mı yoksa adalarla kaplı bir su kütlesi mi olduğunu anlamak esasen zor. Aslında Yup’ik’ler göçebe bir toplum olduklarından ötürü hiç bir zaman tüm yıl bu bölgelerde yaşama niyetinde bile değillermiş. Fakat bu göçebe topluluk misyonerler ve devlet tarafından bu kara parçalarına yerleşmeye mahkum edilmiş. Bu yüzden Yup’ik’lerin yalnızca yazları balık avlamak icin kullandıkları topraklar, artık yıl boyunca yasadıkları yerlere dönüşmüş.

Benim yolum da, kral somon balıklarının yani yerel dilde “Chiook”ların avlanma yasağını ihlal eden 23 Yup’ik’li balıkçının hikayesini derlemek, duruşmasına katılmak için düştü bu kasabaya. Yaklasık 40 milyon balığın haziran ayının sonu ila temmuz ayının başı arasında bu bölgeden göç ettikleri ve vardıkları kum yataklarında yumurtladıkları biliniyor.Bir kızak köpeği kadar ağır olan kral somon balıklarının sürüsü göç ederken o kadar kalın bir hat oluşturuyor ki nehrin kenarında kalan balıklar karaya vurabiliyor.

Fakat son yıllarda balıkların sayısı önemli ölçüde azalmış. 2012 yılı avlanma sezonunun basında Balıkçılık Bakanlığı, Alaska genelindeki çevrebilimcileri ve biliminsanlarını bu probleme dikkat çekmek amacıyla düzenlenen bir panelle harekete geçirdi.

Panelde, bölgedeki balık miktarının azalmasına neden olarak 7 farklı hipotez ortaya atıldı. Doğal döngüden bahsedildiyse de konu tekrar tekrar iklim değişikliğine dayandırıldı. Nehirler kendi rotalarından ayrılarak henüz hassas ve korumasız olan yavru balıkların okyanusa karısmasına neden oluyor. Okyanus akıntılarının degişmesi hastalıkların yayılmasına da sebep olabiliyor.Üstelik ılık sular balıkların enerjisini tüketerek göç rotası boyunca yüksek ölüm oranlarına neden oluyor. Boylelikle somonların sayıca azalmasından kaynaklanan problem, besin zincirinde bir yer değişikliği meydana getiriyor. Ne yazık ki, saydığım etmenlerin günümüz doğal yasamına tam olarak ne kadar ve nasıl etki ettiğinin bilincine sahip degiliz.

2012 yılının haziran ayında bakanlığın deltadaki av yasağını ilan etmesiyle eyalet polislerinden biri olan Brett Scott Gibbens, Yukon-Kuskokwim deltasının gözlemek için gönderildi. Gibbens’in basından ögrendiği kadarıyla, Yup’ik balıkcıları av yasagını ihlal etmeyi planlıyorlardı. Duruşmadaki ifadesine göre Gibbens, Kuskokwim nehrine indiği vakit, 16’ya yakın kayık ve kısıtlayıcı yasalara aykırı uzunlukta, yaklaşık 50 kulaç boyunda balık ağlarını gördü. Gibbens kurallara karsı cıkan balıkçıların kimliklerini tespit etmeye calışırken balıkçıların coğu kaçtı, kalanlarsa para cezasına çarptırıldı. Sonuç olarak para cezasını ödemeyi reddeden 23 balıkçı geçen yaz mahkeme karşısına çıktı.
———————–
Mahkemenin ilk durusmasının sabahında salon davacılar, davalılar, kasaba sakini aileler ve cok sayıda gazeteciyle doluydu. Yargıc Bruce Ward’ın arkasında, Amerikan bayragı ve geleneksel Yup’ik maskesi asılıydı. Durusmaya gelenlerden bazıları yanlarında kurutulmus somon dilimleri getirdiler ve somonları salon sıralarında oturanlara teker teker uzattılar. İki eyalet polisi de dahil olmak üzere bütün seyirciler kurutulmus somondan birer parca alıp paylarına düşen kuru balığı çiğnediler. En nihayetinde mahkeme salonu balık pazarı gibi kokmaya basladı.
Mahkemede söz alan ilk balıkçı olan Felix Flynn, avukatı Jim Davis’e ‘’Gribbens’ın Yup’ik’e böyle elini kolunu sallaya sallaya Yup’ik’e girmesinde bir anormallik olup olmadıgını sordu.’’Jim Davis, Kuzey Adalet Projesi’nin kurucularından biriydi ve bu davayı maddi bir karşılık beklemeden kabul etmişti.
Yargıc, Flynn’ın sorusuna; ‘’ O konuya henüz gelmedik zamanı gelince konuşacagiz.’’diyerek karşılık verdi.

Flynn ifadesini verdikten sonra elini kaldırdı ve İncil üzerine yemin etti. Daha sonra boyca kısa, sakalları darmadağınık, yanaklarında yara izleri olan bir adam balıkçılığa küçük yaşta nasıl başladığını mahkemeye anlatmaya basladı: ‘’İlk zamanlar gözümün görebildiği tek şey koca okyanustu. Ardından ayrımına varabildiğim iki şey oldu; buzul sular ve buzul olmayan sular. Babamdan öğrendiğim yegane şey bu ayrımın ringa balıklarının yerlerini ifşa ettiğiydi. Kendi yağımda kavrulup gidiyorum ve bu benim yaşam tarzım. Ben bir eskimo olarak doğup büyüdüm, bu yaşam tarzı benim özümde, ailemin özünde var.’’

‘’Kendi yağında kavrulup gitmekle ne kastediyorsun’’ diye sordu Davis ellerini kürsüye dayayarak.

Flynn, ‘’Evvelden beri yaptığımız gibi, yaşamını karadan idame ettirmeyi kastediyorum. Bizler bahar zamanları somon, kar tavuğu, ördek ve fok avına cıkarız.Büyük babam ve onun babasının bizlere aktardığı gibi bizler avımıza karşı oldukca dikkatli olmak zorundayız. Tanrı onları yalnızca bizim avımız icin degil, herkes icin yarattı. Bundan dolayı yasamım boyunca kazançlarımın kendi kendime yeteceği şekilde yaşadım. Her yıl bir balık kampı yapar ve 30-40 kral somon balığını kuruturum. Gecen yaz da bir balık ağı kurdum fakat avlanmam için yeterli alan yoktu, çok fazla kapatılmış alan olmasından dolayı çok zorlu bir süreç geçiriyoruz.’’ diyerek aktardı yasaklardan sonra yasadıkları sıkıntıları.

Davis ise bu ifadeden sonra Flynn’a yeterli kadar avlanamadıklarında neler hissettiklerini sordu.
Flynn ekledi; ‘’ İki yaşında bir torunum var.’’ Bu cevaptan sonra durdu, gözlerini ovuşturdu. Salondaki diger balıkçıların da gözleri dolmuştu, Flynn devam etti: ‘’Torunum bana ne zaman balık ağlarını kontrol edeceğimiz sorduğunda ona hiç bir cevap veremedim.’’
Micheal Cresswell adında bir polisi, bana doğru eğildi ve kulağıma şu sözleri fısıldadı: ‘’İste bu son derece önemli bir andı, şimdi mahkemede de ‘iklim değişlikliği’ oldu.’’

Birkaç gün sonra, Yup’ik halkının son şefi olan Mike Williams’ı ziyaret etme amacıyla Akiak adında, 346 nüfuslu küçük bir köye gittim. William, iklim değişikliğine karşı Alaska’daki en göze çarpan simalardan biriydi. Kendisi tanık olarak 2007 yılında ABD Temcilciler Meclisi Enerji Bağımsızlığı ve Küresel Isınma Komitesi’ne cagırılmış ve komitedeki konusmasında sunları aktarmış; ‘’Küresel ısınmanın üzerine egilinmediği takdirde, sorunun etkisi Alaskalı yerliler ve Amerikalı Kızıldereliler için tahminlerinizin de üzerinde olacak. ‘’
Williams ayrıca meclise, kızak köpeklerinin Anchorage’dan Nome’a kadar bin millik bir mesafede yarıştıkları Iditarod adındaki, ExxonMobil’in yanında birçok firmanın da sponsor olduğu gelenseksel bir yarıştan bahsetti. Artık ılımanlaşmadan ötürü, köpekleri serin tutabilmek için ancak geceleri onları kızağa sürebildiklerinden, erimelerden dolayı, kızakların gidebileceği buzlu alanların azaldığından dem vurdu.
Şimdi ise, Williams davalık balıkçıların savunmalarının düzenlenmesine yardım ediyor. Kendisine ulaşmak icin Akiak eyaletindeki ofisine gitmeniz yeterli. Ofis dediysem de; sıvaların tavandan, kapıların mentelerden sarktığı, tuvaleti bozulmus, internet bağlantısını güçlükle sağlayan bir yer burası. Ropörtajı yapabilmek icin Williams 2 saati askın süre zarfında internet bağlantısını sağlamaya calıstı. Ardından etrafına isaret etti ve gülümseyerek ekledi: ‘‘burası benim savaş odam, sıkıntılara göğüs gerdiğim yer, Gandhi’den daha iyi bir iş çıkarıyorum.’’

Mahkemede balıkcıların sivil direnişi, duzenlenmesi gereken öncelikli konu olarak belirtildi: Yup’ik halkı kendilerini atalarından kendilerine miras kalan gelenekleri sürdürmekle yükümlü hissediyorlar. Jim Davis’in ifadesiyle: ‘’Eger Yup’ik halkı somonları avlamazsa, kral somonun ruhu incinmiş olacak ve nehre bir daha asla donmeyecekler.’’

Amerika İnsan Hakları Birliği’nin derlediği bilirkişi raporu ise şu şekilde:
İçten bir sekilde dini inancına bağlı olan Yup’ik balıkçılarının inancına göre, ortak çalışmaya dayalı bu geleneklerini sürdürmek icin kendilerine biçilmiş rolü yerine getirmek zorundalar. Onları somon balıkçılığından tamamen koparmak demek, dini gerekliliklerinin yerine getirilmesini engellemek anlamına geliyor. Bunun yanı sıra Yup’ik’lerin dini inanışına göre, insanlar ve hayvanlar arasındaki etkileşim mevsimlerin devamlılığını sağlıyor ve bu gelenekleri sürdürmedikleri takdirde yeni bir mevsim bir diğerini takip edemeyecek.

Artık mevsimler dengesizleşti ve Yup’ik’ler denizi zaptedemiyor. Amerikan Ordusu Mühendisler Birliği’ne göre, tahminen Alaska’daki yerel köylerin yüzde 86’sı, 50 yıl icinde başka bir bölgeye taşınmak zorunda ve bu göç her köy icin 200 ila 500 milyon dolara malolacak. Newtok kasabası yeni bir yerleşkeye tasınmak icin hazırlık asamasında fakat göçe karsı yapılan mücadele taşınma işlemini geciktiriyor.
Williams öğlen yemeği icin beni evine gotururken, Akiak’taki mezarlığın üç yıl once nasıl sular altında kaldığını anlattı. Atalarının kemikleri ve kafatasları nehir kıyılarına vurmaya su yüzüne cıkmaya baslamıs. Ardından çevre halkı toplanıp kasabanın diğer tarafına toplu bir mezar yapmak icin calısmalara baslamış.

Yemekte, Mike’ın bir oğlu tarafından avlanmış ördekten yapılmış çorba vardı. Ördeğin haşlanmış kafasını ağzımla sıyırdım. Gözleri kaynamaktan beyazlaşmıştı, dişleri hala testere gibiydi. Tatlı yerel yollarla hazırlanmıs bir çeşit dondurmaydı, margarin, şeker ve yerel meyvelerin karıştırılıp dondurulmasıyla yapılmıştı.Duvarlarda çocukların fotoğrafları, dini takvimler, köpekleri kızağa bağlarken kullanılan birkaç alet asılıydı. TV’de maç yayını vardı. Sobada yanan odun odayı ısıtıyordu.
Yemeğin ardından dışarı cıktığımızda Williams bana doğdugu yeri gostermek istediğini soyledi. Biz yürümeye başladığımızda, Williams’ın 30 yasındaki oğlu Mike da 8 kızak köpeğini, dört tekerli bir arazi aracına bağlıyordu. Bu yöntem köpeklerle karsız bir zeminde antreman yapmanın tek yoluymuş.Mike, Iditarod yarışlarına geçen yıl başlamış ve ilk yarışında babasından daha iyi bir iş cıkarmış.
Bir hayli yürüdükten sonra, ‘’Peki, doğduğun yer nerede?’’ diye sordum etraftaki evlere bakarak. Evler ucuz görünümlü ve dikdörtgen şeklindeydi kıyı bölgeye konumlanmıştı ve bahçeleri tenekeler, dubalar, ren geyiği boynuzları ve kafa taslarıyla doluydu.
William nehrin ortasına dogru isaret etti; ‘’Orada.’’ Williams’ın gösterdiği üzere, bir zamanlar Akiak kasabasının hastanesinin bulunduğu yer şimdi sular altında. Ardından kıyı yolunu takip ederek biraz daha ilerledik ve aniden bir yerde durakladık. Durduğumuz yer eskiden kasabaya giden bir araç yoluymus. Williams, o yolun da gectiğimiz yıl sular altında kaldığını, geçen yıl bir gün arabasıyla burdan geçtiğini ertesi gün geldiğinde ise geri yoldan eser kalmadığını söyledi.
Çalılar kaymıs, suyun üzerine doğru yatay bir sekilde serilmişler. Evlerden dokülen beton parçaları borular keresteler bu çalılıkların yanlarına devrilmiş duruyor. Manzara adeta fırtınadan sonrası bir gemi enkazını andırıyordu.

Daha sonra mahkemenin diğer duruşmalarına da katıldım. ‘’Bu havaları kimse bilmez.’’ dedi 66 yasındaki balıkcı Noah Okovia tanık kürsüsünde. ‘’Tanrıdan başka kimse buralara kaç balığın geleceğini bilemez.’’
Yargıç Ward, Okoviak’ın da savunmasını dinledi. Balıkcının anlattıklarını samimi ve içten buldu fakat yine de diğer 22 balıkçı gibi Okoviak da suçlu bulundu. Mahkeme balıkçılara hüküm vermek için elinde yeterli delil bulundurduğunu beyan ettiyse de cezalar beklenenden hafifti.
Balıkçılar, bir yıllık gözaltı ya da 250 dolarlık para cezasına çarptırıldılar. Yargıç, Yup’ik halkının dertlerini, duygularını onlarla paylaşmışa benziyordu.
Balıkçıların dosyası sözlü savunmalarının yaz başına doğru alınacağı Alaska Temyiz Mahkemesine iletildi. Burada devletin hakimleri, 1979’da Carlos Frank adında bir avcının öldürmüş olduğu bir Amerikan geyiğini izinsiz olarak taşımaktan suçlandığı mahkemedeki gibi zor sorularla boğuşacaklar. O mahkemede Frank avladığı hayvanlara dini törenleri icin ihtiyaçları olduğunu iddia etmişti. İki yerel mahkeme heyeti onu suçlu bulurken, temyize gidilmesi sonucunda Alaska Yüce Divan’ı mahkeme kararını tersine çevirdi. Bu dava Yup’ik’li balıkçılar icin emsal olusturacak.
Yup’ik halkının köyleri belki bir kaç yıl içinde deniz tarafından yutulacak fakat yerel halk topluca başka bir yerleşim yerine göç edecek. Ancak kral somon balıklarını avlamaya son verirlerse,Yup’ik halkı dini inanclarından otürü evlerinden daha kıymetli seyler kaybedebilecekleri kaygısıyla yasayacaklar. Fairbanks kasabasının yerlilerinden biri olan Harold Borbridge, bu durumu şöyle ifade etti; ‘’Dilleri kültürleri dansları gibi kendilerine göre önemli olan seyleri de göç ettikleri yerlere taşıyabilirlerse; Yup’ik halkı başarıya ulaşacaktır. Mesele evi değil, beraberinde özünü taşıyabilmek.’’

Yeşil Gazete için çeviren: Sıla Ulutaş

Metnin orjinali theatlantic.com/when-global-warming-kills-your-god/

(theatlantic.com, Yeşil Gazete)

 

Musul IŞİD’in elinde

Irak’ın ikinci büyük kenti Musul, İslamcı militanların kontrolüne geçti.

Irak Meclis sözcüsü Usame Nuceyfi, “Tüm Ninova bölgesi militanların eline geçti” dedi.

İskenderun’dan Musul’un Geyara ilçesindeki termik santrale mazot götüren 28 Türk şoförün de IŞİD tarafından rehin alındığı bildirliyor.

Reuters’a konuşan üst düzey bir yetkili olayın soruşturulduğunu söyledi.

DHA’nın aktardığına göre arkadaşları rehin alınan ve kendisi de Mahmur’da yaşayan Hüsnü Akbaş, “Dün akşam 28 arkadaşımız tankerleri ile konvoy halinde Mahmur üzerinden Geyara’daki termik santrale mazot götürmek için hareket etti. Sabah saatlerinde konuştuğumuz bir arkadaşımız IŞİD militanlarının termik santrali ele geçirdiğini ve tankerlerine el koyarak kendilerini de rehin aldıklarını söyledi ve telefon kapandı” diye konuştu.

HDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan, Dışişleri Bakanlığı nezdinde girişimlerde bulunduklarını söyledi.

AFP haber ajansına konuşan Irak İçişleri Bakanlığı yetkilisi, “Musul devletin kontrolünden çıktı ve militanların elinde” dedi.

AP haber ajansı, militanların hükümete bağlı binaları Pazartesi gecesi makinalı tüfek ve roket güdümlü el bombalarıyla istila ettiğini Musul’dan Irak polisi ve orduya bağlı birliklerin de çekildiğini aktardı.

Musul’da bölge halkı, silahlı saldırganların Irak Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) ait siyah bayrak dalgalandırdığını söylüyor.

‘Bölgeyi terk edin’

IŞİD’in Musul’un Tennak, Yermuk, 17 Temmuz ve Risale mahallerinin kontrolünü ele geçirdiği ve bölge halkına anons yaparak evlerini terk etmelerini istediği haberleri geliyor.

Binlerce Musullunun da Irak Kürdistanı yönetimindeki Duhok ve Erbil’e kaçtıkları belirtiliyor.

AP haber ajansına konuşan hükümet çalışanı Um Karam, “Kent içinde durum çok kaotik, hiç kimse bize yardım etmiyor. Korkuyoruz. Musul’da polis veya ordu yok” dedi.

Musul Valisi Useyil Nuceyfi Pazartesi günü halka militanlara karşı kendilerini korumaları çağrısında bulunmuştu.

Nuceyfi, “Musullulara pes etmemeleri, yabancılara karşı kendilerini korumaları ve bölge halkına yardım için halk komiteleri kurmaları çağrısında bulunuyorum” diye seslenmişti.

Musul’un İslamcı militanların eline geçmesi üzerine Nuceyfi’nin de kenti terk ettiği ve gelişmeleri takip ettiği bildirildi.

IŞİD, Felluce ve Anbar çevresinde bazı bölgelerin kontrolünü de elinde bulunuyor.

 

BBC Türkçe

Danıştay’ın iptal ettiği Munzur barajı projesine önlisans

Danıştay’ın üç yıl önce “Milli parkta ekolojik denge bozulamaz” diyerek iptal ettiği Dersim’deki Munzur Vadisi Milli Parkı’nda yapılmak istenen Konaktepe Barajı ile iki HES projesine Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) yeniden önlisans izni verdi. “Üstün kamu Yararı” gerekçesiyle verilen önlisans kararıyla ilgili Munzur Koruma Kurulu’ndan Hasan Şen, “bölgenin tek üstün kamu yararının ibadet alanları ve ekosistemin gelecek nesillere bırakılması” olduğunu söylüyor.

munzur

Doğal güzellikleriyle ünlü Munzur Vadisi, 55’i sadece Munzur’da 227’si sadece Türkiye’de yetişen 1518 bitki türüne ev sahipliği yapıyor. Ayrıca Munzur Alası, Çengezli Boynuzlu Keçi, Bezuvar Dağ Keçisi, Ur Kekliği gibi çeşitli endemik fauna türlerini barındırıyor.

Gerekçe: kamu yararı yok

Munzur Vadisi’ne yapılmak istenen Konaktepe Barajı ve Konaktepe HES 1,2 için Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nca 2010’da Konaktepe Elektrik Üretim A.Ş.’ye Elektrik Üretim Lisansı verilmişti; Dersim Kültürel ve Doğal Miras Koruma Girişimi sözcüsü Barış Yıldırım’ın Danıştay’a açtığı yürütmeyi durdruma kararı kabul edilmişti.Danıştay karar gerekçesinde milli parklarda tabii ekosistem değerinin bozulamayacağını vurguladı.

Danıştay 13. Dairesi Munzur Vadisi’nin yürütmeyi durdurma kararı gerekçesi, millî park niteliğini taşıyan Munzur Vadisi’nde su kaynaklarının kullanımı ve işletilmesinin yasak olduğu, kamu yararı olmadığı gerekçeleriyle yürütmeyi durdurmuştu.

EPDK ve şirketin karara itirazını Danıştay İdarî Dava Daireleri Kurulu reddetti ve “Munzur Vadisi’ndeki baraj ve HES’lerde ÇED aranması şarttır” dedi. Bunun üzerine Danıştay 13. Dairesi EPDK elektrik üretim lisansını iptal etti.

Bakanlık “üstün kamu yararı” diyor

Ancak bu esnada Çevre ve Orman Bakanlığı Munzur Vadisi Milli Parkı Uzun Devreli Gelişme Planı’nı imzalayarak Munzur Vadisi Millî Parkı’nda inşa edilmesi planlanan Baraj / HES Projelerinin yapılması hususunda üstün kamu yararı bulunduğu, enerji ihtiyacının yerli başka kaynaklardan karşılanmasının mümkün olmadığı hususunda vazgeçilmez ve kesin zorunluluk şartlarının oluştuğuna dair karar aldı.İşte EPDK bu karara dayanarak yani Munzur Vadisi Milli Parkında yapımı kararlaştırılan Baraj ve HES’ler için alınan “Üstün Kamu Yararı Kararı”nı gerekçe göstererek yeniden Konaktepe Barajı ile Koanktepe HES 1,2 projesine ön lisans verdi.

Munzur Koruma Kurulu’ndan Hasan Şen, “bölgenin tek üstün kamu yararının ibadet alanları ve ekosistemin gelecek nesillere bırakılması” olduğunu söylüyor.Yıllardır devam eden Munzur’u koruma mücadelesinde hukuki yolları denemekle birlikte artık hukuka da güvenlerinin kalmadığını söyleyen Şen, 14 Haziran cumartesi günü saat 12.00’de baraj gövde inşaatının planlandığı Torunoba köyünde eylem yapma kararı aldıklarını belirtti.

(Yeşil Gazete)

İzmir Körfezi’nin yunusları için ikinci tur 15 Haziran’da başlıyor

Sualtı Araştırmaları Derneği’nin (SAD) yürüttüğü İzmir Körfezi’nin Yunusları Projesi’nin ikinci yıl çalışmaları 15 Haziran’da başlıyor. Geçen yılın Aralık ayında Yeşil Gazete’de detaylı şekilde yer verdiğimiz projenin bu seneki faaliyetleri yunus gözlemi için araştırma seferlerini, çocuklara ve balıkçılara yönelik farkındalık faaliyetlerini ve yeterli fon sağlanırsa gençlere yönelik bir bilim kampının organize edilmesini kapsıyor.

Fotoğraf: SAD Arşivi 2013 yılında Turyol tekneleriyle 100'e yakın araştırma seferi, 140 kadar yunus gözlemi yapıldı
Fotoğraf: SAD Arşivi 2013 yılında Turyol tekneleriyle 100’e yakın araştırma seferi, 140 kadar yunus gözlemi yapıldı

Projenin en büyük destekçisi Turyol ve Foça Belediyesi

Asıl amacı, İzmir Körfezi’ndeki yunus popülasyonunun miktarını belirlemek olan projede bu sene de öncelikli iş, körfezde Karaburun-Foça-Mordoğan hattı boyunca yunus gözlemek. Proje ekibi, geçen sene düzenledikleri 100’e yakın araştırma seferinde, yaklaşık 140 gözlem yaptı. Bu araştırma seferleri Turyol’un Karaburun-Foça arasında sefer yapan vapurları ile düzenleniyor. Araştırma seferleri için vapurlarını SAD’a ve projeye açan Turyol, Foça Belediyesi ile beraber, projenin bu sene de en büyük destekçileri. Hatta Vahit Alan’a göre, projenin devam edebilmesindeki en önemli etken onların motivasyonu. Özellikle Foça Belediye Başkanı Gökhan Demirağ’ın ve Turyol kaptanı Timuçin Babacan’ın projeyi sahiplenmeleri “Vahit! Yunuslar büyük denizdeler, sen neredesin?” demesi proje ekibi için asıl itici güç. Vapur ile gözlem yapmak güvenli hem de insanların yunuslara, denizlere ilgisini çekmek açısından da etkili bir yöntem. Vahit Alan, bu sayede yerli-yabancı bu vapurları kullanan turistlere yunusları anlatma fırsatı bulduklarını söylüyor. Projenin ilk yıl gözlemleri gösteriyor ki İzmir Körfezi’nin dış körfez denen Foça-Karaburun-Mordoğan’ı kapsayan kısmında şişe burunlu yunus (Tursiops truncatus, halk arasında afalina olarak da biliniyor) türüne ait yaklaşık 180 bireylik bir popülasyon var. Bu açıdan, İzmir Körfezi gibi deniz trafiği, balıkçılık, kirlilik vb her türlü antropolojik etkiye maruz kalan bir bölgenin yunus varlığı açısından olumlu işaretler vermesi biyolojik çeşitlilik açısından da sevindirici bir haber.

Fotoğraf: SAD Arşivi İzmir Körfezi'nin Yunusları Projesi'nin yürütücüsü Vahit Alan
Fotoğraf: SAD Arşivi
İzmir Körfezi’nin Yunusları Projesi’nin yürütücüsü Vahit Alan

Gözlenen bu 180 bireylik popülâsyona ait 11 bireyin foto-kimlik yöntemi ile tanımlanması da projenin ilk yılında yapıldı. Foto-kimlik yöntemi, daha önce tanımlanan bir bireyin tekrar gözlenmesine fırsat veriyor. Ekip, çalışma sahasında tanımlanan bireylerin yerleşik popülâsyona ait olduğunu düşünüyor dolayısıyla bu tanımladıkları bireylerle bu yıl da karşılaşmaları büyük olasılıkla mümkün. Aksi durumda, başlarına neler geldiğini öğrenmek çok uzun yıllar boyunca yapılacak izleme ve tanımlama çalışmalarına bağlı. SAD yeterli fonu sağlayabilirse bu yıl gençler için bir bilim kampı da organize edecek. Yıllardır SAD’da olan ve bu bilim kamplarında yetişen biri olarak projenin sorumlusu Vahit Alan bunun özellikle üniversite öğrencilerine büyük katkı sağladığını söylüyor. Bilim kampı, doğa ve deniz koruma ile ilgili birçok konuyu kapsayan ve uzman kişilerin vereceği eğitimlerden oluşacak. Planlanan diğer bir faaliyet ise projeyi ve çalışma sahası olan İzmir Körfezi’nin Karaburun-Foça arasındaki kısmını tanıtan bir belgesel film çekmek. Ayrıca geçen seneki gibi bu sene de özellikle çocuklara yönelik bilinçlendirme çalışmaları yapılacak, ekip onlara denizleri ve yunusları anlatmaya devam edecek. Diğer bir önemli hedef kitle de kıyı balıkçıları. Yunuslar ve özellikle de Foça’da foklar ile olan rekabetlerinin doğal bir süreç olduğunu görmelerini sağlamak, Vahit Alan’ın önemsediği konulardan biri.  Bunun için balıkçılarla yüz yüze görüşmeler yapıp hem onların dertlerini dinliyor hem de küçük çözüm önerileri sunuyor.

İzmir Körfezi’nin bir deniz memelileri araştırma merkezine ihtiyacı var

Fotoğraf: SAD Arşivi  Projenin en önemli hedef kitlesi, yunus ve fokları kendine rakip gören kıyı balıkçıları
Fotoğraf: SAD Arşivi
Projenin en önemli hedef kitlesi, yunus ve fokları kendine rakip gören kıyı balıkçıları

İzmir Körfezi’nin Yunusları Projesi bu senenin Kasım ayında bitecek. Ancak, Vahit Alan’ın da dediği gibi özellikle Foça Özel Çevre Koruma Bölgesi ve Karaburun Yarımadası’nda bir yunus ya da deniz memelileri araştırma merkezi kurulması ve bu tarz izleme ve araştırma çalışmalarının uzun yıllar devam etmesi denizlerimizin anlaşılması ve korunması açısından çok önemli. Bu amaçla Sualtı Araştırmaları Derneği (SAD) gibi özveri ve inançla çalışan sivil örgütlerinin desteklenmesi de kritik öneme sahip. 1994’ten beri denizlerde, iç sularda ve kıyılarda doğal, tarihi ve kültürel değerlerin incelenmesi, korunması, çoğaltılması ve gelecek kuşaklara aktarılmasına katkıda bulunmak amacıyla çalışan SAD birçok araştırma ve uygulama projesiyle Türkiye’de ilklere imza atmış bir dernek. İzmir Körfezi’nin Yunusları Projesi de İzmir Körfezi’nde yapılan ilk kapsamlı yunus araştırması olmasıyla nedeniyle bu ilklerden biri.

Fotoğraf: SAD Arşivi
Fotoğraf: SAD Arşivi Yunus izleme faaliyeti dünyanın birçok yerinde önemli bir geçim kaynağı

Yunus izleme; tehdit mi fırsat mı?

ABD’den Hong Kong’a dünyanın çeşitli yerlerinde yunus izleme popüler ve kârlı bir turist aktivitesi. Her turunda yunus görülen Karaburun-Foça seferleri için de bu fırsat olabilir mi sorumuza, Vahit Alan temkinli yaklaşırken gerekli önlemlerin alınmasıyla bunun yunuslar ve alan için bir fırsat olabileceğini de inkâr etmiyor; “Turizm faaliyetine dönüşen her türlü girişim bu alanlar için olumsuz sonuçlar doğurma potansiyeline sahip, ancak, bir alanın ya da bir canlının korunması için maddi kaynakların yaratılmasının da hayati olduğu bir gerçek. Bu nedenle iyi bir yönetim planıyla, özellikle kıyısal alandaki sınırlamalara uyularak bu faaliyet yürütülebilir Ancak salt ticari değil özünde bir koruma faaliyeti olarak yapılırsa, yunus izleme işi bölgeye değer katacaktır. Aslında Foça- Karaburun- Mordoğan arasında yolcu taşımacılığı yapan Turyol vapuru bu misyonu istemeden de olsa üstlenmiş durumda. Yolculuk esnasında yunuslar ile karşılaşma olasılığınız çok yüksek çünkü yunusların yoğun görüldükleri bölgelere çok yakın geçen bir rotada seyrediyor.”

Küçük bir profesyonel ekiple yürüyen İzmir Körfezi’nin Yunusları Projesi bu sene de gönüllülerini ve destekçilerini bekliyor.

(Yeşil Gazete)

‘Boko Haram’ 20 kadını daha kaçırdı

140610040631_boko_haram_nigeria_624x351_afp_nocreditNijerya’da görgü tanıklarının ifadelerine göre, Boko Haram’a bağlı olduğundan şüphelenilen militanlar, ülkenin kuzeyinde 200’den fazla kız öğrencinin kaçırıldığı bölgede en az 20 kadını daha kaçırdı.

Görgü tanıkları, kadınların silah zoruyla kamyonlara bindirilip Borno vilayetinin bilinmeyen bir yerine götürüldüklerini aktarıyor.

Göçebe Pöller etknik grubunun yaşadığı bölgede Perşembe günü meydana gelen olayla ilgili Nijerya ordusu herhangi bir açıklama yapmadı.

Ordu, ülkenin kuzeydoğusundaki saldırıları engelleyemediği için eleştiriliyor.

Bölge halkı, olağanüstü hal ilan edilmesine rağmen ordunun etkin olmadığını bu nedeniyle de Boko Haram militanlarının bölgede serbestçe hareket edebildiğini belirtiyor.

Militanların kaçırdığından şüphelenilen 20 kadın, 14 Nisan’da Kamerun sınırına yakın Chibok köyünde 200’den fazla kız öğrencinin kaçırıldığı bölgede kayboldu.

Bölgede saldırılara karşı kurulan yerel gruba üye bir Nijeryalı, militanların kadınların yanı sıra, onları korumaya çalışan üç erkeğin de kaçırıldığını söyledi.

Alhaji Tar, “Olaydan üç saat sonra haberimiz oldu. Peşlerinden gittik ama araçlarımızla çok uzağa gidemedik. Kaçırıldıkları haberi de bize geç ulaştı” dedi.

Ordudan operasyon

Kız öğrencilerin kaçırılmasından sonra Nijerya hükümetinin Boko Haram’la mücadelesinde zayıf kalmasına hem uluslararası hem de ulusal tepki giderek artıyor.

Nijerya ordusu dün yaptığı açıklamada, ‘terörle mücadele operasyonu’ kapsamında 50 isyancıyı öldürdüklerini ve Borno ile komşu Adamava vilayetlerinde İslamcı militanların baskınlarına engel olduklarını söyledi.

Son günlerde militanların köylere yönelik saldırıları da arttı. Yalnızca Gwoza bölgesindeki Borno vilayetine düzenlenen saldırıda ölü sayısının 200’ü bulduğundan endişe ediliyor.

Norveç Mülteci Konseyi ve Ülkesinde Yerinden edilenleri İzleme Merkezi’nin ortak raporunda son bir yıl içinde Boko Haram saldırılarında 3 bin 300 kişinin öldüğünü kaydediyor.

Boko Haram’la mücadelenin ele alındığı geçen ay Paris’teki toplantının ardından İngiltere hükümeti, 12 Haziran’da Londra’da Nijerya’nın güvenliğinin masaya yatırılacağı bir toplantıya ev sahipliği yapacak.

(BBC)

Öcalan: “Çatışmasızlık durumuna mutlak saygı gösterilmeli”

Abdullah Öcalan ile İmralı Adası’nda görüşen HDP grup başkan vekilleri İdris Baluken ve Pervin Buldan ile HDP Eş Başkan Yardımcısı Sırrı Süreyya Önder’den oluşan HDP heyeti, görüşmenin ardından yazılı bir açıklama yayımladı. Açıklamada, Öcalan’ın “her iki tarafı da zorlayıcı gelişmelerden ve provakasyona zemin hazırlayacak durumlardan kaçınmaları konusunda duyarlı olmaya çağırdığı” ifade edildi.

ocLn

HDP heyeti, yaptığı yazılı açıklamada “Sayın Öcalan, öncelikle Lice’deki saldırıda hayatını kaybeden Ramazan Baran ve Baki Akdemir’in yaşamlarını yitirmesinden duyduğu üzüntüyü belirterek, başta aileleri ve Lice halkı olmak üzere tüm halkımıza başsağlığı diledi. ‘Bu kayıplarımızın demokrasi ve özgürlük mücadelemizde yitirilen son canlar olmasını diliyorum’ dedi” ifadeleri kullanıldı.

Heyetin aktardığı Öcalan’ın açıklamaları şöyle:

“Yeni aşamanın hayata geçirilmesi için yoğunlaşmam ve umudum aynı kararlılıkla sürmektedir. Bir önceki görüşmemizde her iki tarafı da süreci zorlayıcı gelişmelerden ve provokasyonlara zemin hazırlayacak durumlardan kaçınmaları konusunda duyarlı olmaya çağırmıştım. Bu çağrımı yineleyerek her iki tarafın da anlamlı bir çatışmasızlık durumuna mutlak bir şekilde saygı göstermesini beklemekteyim. Son dönemde yaşanan olaylar süreci zorlamaktadır. Ve büyük sıkıntı yaratmaktadır. Bu sıkıntıları aşma konusunda hep birlikte büyük bir kararlılık ve sağlam bir barış iradesini göstermek durumundayız.”
“Görüşmeler şefaf ve yasal olmalı”

“Geldiğimiz aşamanın umut verici bir başlangıç olduğunu söylemiştim. Bu gün itibariyle bu umudumun çözüme dönük somut çalışmalara dönüşmeye başladığını gözlemlemekteyim. Tarihi bir aşamadayız. Başarılı olacağımıza da inanıyorum. Bunu başarmamız için burada yürüttüğümüz görüşmelerin tüm kamuoyunun bilgisine açık, şeffaf ve yasal bir şekilde yürütülmesi gerektiği tartışmasızdır. Böyle olması durumunda sürecin spekülasyonlara değil, demokratik çözüme ve bütün ülkenin demokratikleşmesine dönük olduğu herkes tarafından görülecektir. “

“Hiçbir ulusun simgelerine karşı olumsuz yaklaşımımız olamaz”

“Önemli bir uyarı olarak şunu da belirtmek isterim ki; bizim hiçbir ulusun ulusal değer ve simgelerine karşı olumsuz ve rencide edici bir yaklaşımımız olmamıştır, olamaz. Türkiye halkını bize karşıtlaştırmayı amaçlayan son bayrak provokasyonunun da her iki tarafın gerekli kurumları tarafından ivedilikle soruşturulması ve sonuçlarının tüm halkımızla paylaşılması elzemdir. Bu tarz provokasyonların halkların ortak geleceğini amaçlayan demokratik ulus çözümlemelerimi hedef aldığını herkesin bilmesi gerekir. Bu temelde kalıcı barış ve demokratik çözüm için çaba harcayan tüm kesimleri selamlıyorum. Büyük bedeller ödeyerek sağladığımız çatışmasızlık ortamını ve demokratik çözüm umudunu kalıcı barış sağlanana kadar herkesin titizlikle koruması gerektiği çağrısını önemle yineliyorum.”