Ana Sayfa Blog Sayfa 3945

Nuri Bilge Ceylan’ın Büyük Anadolu Destanı “Kış Uykusu” ile devam ediyor

Hiç hazzetmem bunu film daha vizyona girdiği an yapanlardan ama ben de düşeceğim çaresi olmayan bu tuzağa. Filmi anlatacak değilim ama filmden bazı anlar sızabilir yazıma, o nedenle uyarayım, “Bu filmde filme dair sürprizler olabilir, “Ben bilmesem daha iyi” diyor iseniz izledikten sonraya bırakmanız daha sağlıklı olur okumayı #anavarrza

* * *

Başlık konusuna kısaca değineyim de içimde kalmasın. “Kış Uykusu” filminin Altın Palmiye’yi aldığı günlerde çöreklendi aklıma bu fikir. Nuri Bilge Ceylan ayrı ayrı filmler yapmıyor aslında. Hayatı boyunca yapacağı (ve bizim izleyip feyz almaya doyamayacağımız) tüm filmler daha büyük bir sinema projesinin ayakları gibi. İçime çöreklendiğinde bu projeye bir isim koymuş değildim ama şimdi yazıya oturduğumda kendi içim kendi koydu ismi, “Büyük Anadolu Destanı” adını parmaklarıma yazdırarak. O günlerde (Altın Palmiye zamanları) buna dair bir yazı yazayım demiştim ama Rumi’nin “Dün, dün ile birlikte gitti cancağızım; Artık yeni şeyler söylemek lazım” öğüdünü tutayım dedim. Ama NBC’nin (Nuri Bilge Ceylan) filmlerinin sadece isimleri üzerinden gittiğimde bile hissedebiliyorum bunu. NBC tüm filmleri ile “Yalnız ve güzel ülkesi”nin hikayesini bir şekilde koptuğu (koparıldığı) gezegenin diğer ülkelerde yaşayan insanlarına anlatıyor gibi. Hiç IMDB’ye danışmadan aklımdan sayarsam, “Koza, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak, İklimler, Üç Maymun, Bir Zamanlar Anadolu’da ve Kış Uykusu”. Bu sıralamadan “Kış Uykusu” ismi özellikle önemli. Bana “Gezi Parkı Nöbeti”ni anımsattı nedense. Hastalığın adını “Kış Uykusu” olarak koymuş Ceylan, bundan sonra bu uykudan gerinerek uyanmanın filmlerini (Eğer Anadolu uyanırsa tabi) yapacak kanaatimce.

Geleyim “Kış Uykusu”na. Film değildi bu izlediğim filmden bahsedecek olursam. Başka bi şeyler de vardı. Bir yerde içimden “NBC sineması Söz sineması değildiki Göz sineması idi” düşüncesi geçti. Eleştiri anlamında söylemiyorum bunu. Zaten sinema değildi başka şeyler de vardı demem birazda bu yüzden

Masasının başında her daim çalışan bir "Aydın" ve kanapeye serilmiş "işsiz güçsüz" bir Kız Kardeş
Masasının başında her daim çalışan bir “Aydın” ve kanapeye serilmiş “işsiz güçsüz” bir Kız Kardeş

Sonunda jenerik akarken “Çehov eserlerinden esinlenilmiştir” deniyor.
Onu görüncede aklıma “Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye” oyunu geldi. Sait Faik Öykülerinden bir sahne ustası Savaş Dinçel’in derleyip sergilediği

İsimler sonra, filmdeki isimler. Aydın, Nihal, Hidayet ve diğerleri
Sadece karakterin adı olsun diye konmamış başka işlevleri de var gibi
Tutunamayanlarda Turgut Özben ve Selim Işık’ın isimlerinde olduğu gibi

Alev çıtırtıları eşliğinde iken hararetlenen, yağmur tıpırtıları eşliğinde mülayimleşen konuşmalar var sonra. Yılmaz ve Yılkı atları meselesini de atlamamak lazım.

Sonra o tiradlar. Karı – Koca, Abi – Kız Kardeş, Patron – Yardımcısı, Ev Sahibi – Kiracı, Zengin – Fakir, Ezen – Ezilen ve böyle sürüp giden tiradlar.

Aydın ve Necla’lı sahnelrdeki mizansen de dikkate şayan. Hep çalışma masasında “çok mühim” işler ile uğraşan Aydın’ın kanapede “işsiz güçsüz” yatan kız kardeşi Nejla ile diyalogları.

Sonra, “Kötülüğe karşı bir şey yapmamak” düşüncesi. Bunun dallanıp budaklanması. Benim, “Sivil İtaatsizlik” (yani “Gezi Parkı”) vurgusu mu acep diye içimden geçirdiğim, Aydın’ın o “aydın” bakışı ile sarakaya aldığı Nejla kurgusu.

NBC’nın sinemasında hiç eksik olmayan mizahı da es geçmeyeyim. Hidayet ve Levent (Bir kısma göre “Bülent”)  burda bayrağı taşıyor.

Arabadan gelen ses mühim  ve burda Shaekspear’ın (ismi kesin yanlış yazdım Oğuz Atay abimin kulakları çınlasın) konuya ilişkin çok mühüm birr lafı vardı, işte o kadar ve “İyi akşamlar!”

#anavarrza

anavarrza

 

Alper Tolga Akkuş

twitter.com/anavarrza

Bodrum, Usuluk koyu

Evvel zaman içinde Bodrum’un kuzeyinde, Milas yolu üzerinde Usuluk Koyu denilen, Bodrum’luların piknik yeri olan bir mesire alanı vardır. 2005 yılında “Milli Parklar Kanunu”nda belirtilen kurallar çerçevesinde bir şirkete uzun süreli olarak kiralanır. 2011 yılında ise yine aynı kanun doğrultusunda “Tabiat Parkı” ilan edilir. Hesapta kiralama “kapı girişi, çadır, karavan ve genel saha temizliği işleri” içeren bir çerçevededir. Sonra o alır buna devreder, o mühürler, bu izin verir, Mimarlar Odası itirazlar eder, davalar açar, kamuoyuna duyurur; bildik süreç uzar gider, gelinir bu günlere. Sonuçta Mimarlar Odası Muğla Şubesi itirazı doğrultusunda Muğla 2. İdare mahkemesi bu yılın Şubat ve Nisan aylarında yürütmeyi durdurma ve ardından Bodrum Belediyesi’nin verdiği ruhsatı iptal kararı verir, üst mahkeme de bunu onaylar.

basın açıklaması katılımcıları ve tabiat parkı giriş kapısıMimarlar Odası Muğla Şubesi 13 Hazirandaki Basın açıklamasında “maalesef hukukta kazandığımız davaları fiiliyatta kaybediyoruz” diye dert yanıyor. Onların çağrısıyla bugün yaklaşık 40-50 kişi oradaydık. Zaten iptal edilen ruhsatta % 20 emsal “kır evi” olarak ifadesini bulan evler fotoğraflarda. Ortalıkta pek bir “Tabiat Parkı” havası esmiyor ama kapıdaki sorumlunun verdiği bilgiye göre “aşağıda çok güzel bir plajları var”, kapasite 100 kişi, giriş ücreti araç başı 20 TL, şezlong, şemsiye ve havlu dahil. Bilgi gerçi( http://www.milliparklar.gov.tr/mp/belge/g_ucret2012.pdf)  adresi 4. sayfadaki bilgilerle pek örtüşmüyor, ama olsun, hiç değilse şimdilik “kamuya açık” sanki. Şahane bir giriş kapısı var ama, Tabiat Parkı Gişesi falan da yok; durumlar biraz karışık yani.
Kıssadan hisse: Biz hakkımızı aramadıkça, sahip çıkmadıkça daha çok parklarımız elden gidecek. Yarın Cumartesi arabayı alıp bir gidelim dedik. Bakalım ne kadar “kamuya açık”, göreceğiz. Hikayenin gerisi yolda yani.

Fatoş Gencosman / Bodrum

Adatepe Taşmektep yaza hazır

Kaz Dağlarında yer alan Adatepe Köyü’nde terk edilmiş İlkokul binasında 1999 yılından bu yana yaz aylarında düzenlenen Taşmektep Seminerlerinin bu yazki programı belli oldu.turşu

Taşmektep seminerlerinde felsefeden tarihe, bilimden sanata, seramik yapmaktan köylüler ile erişte, ekmek, peynir yapmaya kadar onlarca değişik konuda, konusunu en iyi bilenlerle binlerce katılımcı seminerler ve atölye çalışmaları için bir araya geliyor.

Adatepe Taşmektep bilginin olabilecek en demokratik biçimde değişimi için bir olanak yaratırken yeni deneyimler ve dostluklar için de bir alternatif oluşturmayı hedefliyor.

Bu seneki programın öne çıkan başlıkları şunlar:

■Deneyimli müzik, ses ve hareket eğitmeni Tugay Başar ile 10 – 13 Temmuz 2014’de RİTİM Atölyesi: Hareket, Ses ve Ritmin Bedende Buluşması üzerine bir yolculuk yapılacak programda doğaçlamaya adım adım yaklaşılırken bedenler enstrüman olarak kullanılacak. Atölyenin sonunda katılımcılar ve izleyiciler ile birlikte bir performans planlanıyor.
■Dinler Tarihi konusunda sayılı uzmanlardan birisi olan Kürşad Demirci 17 – 20 Temmuz 2014’de İslam Tarihinde Heterodokslar, Zındıklar Ve Zındıklık konulu seminerinde İslam tarihinin siyasal ve sosyal temelleri, İslamda geleneksel ve marjinal ekoller üzerine yapılmış tartışmalar, Heterodoks akımlar, Gnostisizm, marjinal gruplar, zencler, hürremiler ve diğerleri hakkında pek çok ayrıntıyı tartışacak.
■Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Türkolog Gönül Tekin 2-3 Ağustos 2014’de Anadolu topraklarının en eski uygarlıklarından birinden yola çıkacak ve Sümerde Başlayan Bir Aşk Hikayesi: Temmuz ve İştar konulu seminerinde Sümer Uygarlığı’ndaki Temmuz ve İştar ile başlayan bir aşk hikayesinin Roma uygarlığına, on yedinci yüzyıl İngiltere’sinde Shakespeare metinlerine ve Yakın Doğu edebiyatında Leyla ve Mecnun’a uzanan yolunun ayrıntılarını konuşacak.
■Sahne ve kostüm tasarımcısı Çağla Ormanlar Ok, sanatçı Sevinç Altan, sanat tarihçi Zerrin İren Boynudelik 28 – 31 Ağustos 2014’de Beden Ve Giysi Hakkında “Her Şey” Üzerine Bir Atölye’de, Beden, onunla buluşan giysiler ve ne giyeceğimizin kararını veren moda üzerinden, teorik ve tarihsel bir okuma yapılarak, kadın hareketleri, toplumsal dönüşümler, tüketim toplumuna dair tespitler, toplumsal cinsiyet modelleri ve problemleri ve daha birçok soruya yanıt arayacak, katılımcı sanat pratiği üzerinden giysi yenileme/dönüştürme yapacaklar. Yeni soruları ya da cevapları, eski giysileri, kullanılmayan düğmeleri ve kumaşları olan kadın ve erkekleri bekliyorlar. Atölye sırasında kullanılacak basit dikiş malzemeleri, kazan, kumaş boyaları, dikiş makineleri ve bazı fikirler mevcut.
ekmekBuğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Bayramiç Yeniköy Kazdağları Ekolojik Yaşam ve Tohum Derneği ve Adatepe Köylüleri ile birlikte 4 – 7 Eylül 2014’de bu yıl ikincisi düzenlenecek olan Ekmek yapımı ve kışa hazırlık atölyesinde Bayramiç’den gelen organik buğday ile yapılan ekmekler yerel taş fırınlarda pişecek, Kazdağları’nda dolaşan köy keçilerinin sütü şirden ile mayalanarak peynire dönüşecek, meşhur Çanakkale tarla domatesinden domates salçası, Adatepeli kadınlar ile birlikte biber salçası, erişte ve tarhana yapılıp kış için evlere götürülecek. Köyde yaşayan Burhan şarabın, Mustafa turşunun şarapsırlarını paylaşacak.

Adatepe Taşmektep’de film geceleri

Taşmektep’de bu yıl ilk defa yazlık sinema kuruluyor. 9 Temmuz’dan itibaren her Çarşamba saat 21 00’de film başlayacak. Yerli, yabancı, komedi, dram pek çok film var. Çekirdek getirmek serbest. Çaylar şirketten. Adatepe Taşmektep film gecelerinde gösterimler ücretsiz.

Ayrıntılı Bilgi için web sayfasını ziyaret edebilirsiniz www.tasmektep.com

Yeşil Gazete

IŞİD Karaman’ı ne zaman alır? – Ümit Kıvanç

Haber bültenlerinin yeni kahramanı IŞİD ne yapıyor? En büyük infiali uyandıran marifetinden başlayalım: Kafa kesiyor. Bakmaktan titizlikle kaçındığım ama geçen gün bir-ikisine yakalandığım videolarda gördüğüm kadarıyla, sadece kafa da kesmiyor. IŞİD’in geçtiği yer, kolu bacağı kesilip öldürülmeden kaldırımlara atılmış insan “kalıntıları”yla kaplanıyor. Ve herkesin gözünü bu vahşet alıyor.

Midemiz kaldırırsa, vahşetin gerisindekine bakmaya çalışalım. Çünkü hiçbir siyasî veya silahlı hareket, saf vahşet yapma amacıyla kurulmaz, işlemez, yaşamaz. Bu vahşet bir gaye için yapılıyor. Bir IŞİD’çiye sorsak, muhtemelen şöyle diyecektir: “Allah’ın dininin egemenliğini sağlamak ve yerleştirmek için.”

İşte bu nokta, siyah üniformalarını kana bulaya bulaya ilerleyen gözü dönmüş “cihatçı”larla, bir plaza veya “media center”daki odasından âleme nizam vermeye çalışan sözümona medenî İslâmcı yazarçizeri birden kankalaştıran çok tehlikeli bir ortak hattın üzerinde.
İslâm bilirkişisi ve kendinden menkûl fetvacı Hayrettin Karaman’ın, demokrasi, çoğulculuk ve laikliğe reddiyesi üzerine geçenlerde yazmıştım (“İslâm bilirkişisinden tahakküm manifestosu”). Karaman kabaca, “Allah’ın dininin müdahale etmediği” herhangi bir bireysel veya toplumsal alanın varolamayacağını, dolayısıyla, hem toplum yaşamının dinî gereklere göre tanzim edilmesi gerektiğini hem de bireylerin yaşamlarını bu disipline göre şekillendirmek zorunda olduklarını ileri sürüyor. İslâm’a uygun hayatı değerli, “diğerini” ise “adi, bayağı, terk edilmesi gereken bir şey” sayıyor.

Karaman, 2013 Kasım’ındaki bir yazısında, meseleyi “hayat tarzı” bağlamında ve bütünüyle bireysel çerçevede ele almıştı. Fetvacı, burada, çoğunluk tahakkümünü âdetâ bir toplumsal sözleşme şartı gibi meşrulaştırıyordu:

Bireyin ve azınlığın kendine hak olarak gördüğü şeyi toplumun çoğunluğu böyle görmüyor, hatta kendi hak ve özgürlükleri, değerleri bakımından zararlı buluyorsa korumaz ve engellemeye çalışır.

Bu yazıda Hayrettin Bey, evrensel siyasî literatüre muazzam katkı niteliğinde bir “gönüllü imtina” teorisi de geliştirmişti. Bireyler, “muhtaç oldukları çoğunluğun hatırı için”, “bazı özgürlüklerini” kullanmaktan “gönüllü olarak” imtina etmeliymişler.

Ya vazgeçmezlerse?

Can alıcı soru tabiî ki bu: Etmezlerse ne olacak? Karaman’a göre şu:

İnadına kullanırlarsa en azından mahalle baskısı, değerleri çiğnenen çoğunluğun hakkı olur.

Peki bu “mahalle baskısı” veya “engelleme” nasıl icra edilecek? Çoğunluğun tasvip etmediği özgürlüklerini kullanmak isteyen azınlıklar bundan nasıl men edilecek? İmkânı yok vazgeçirilemiyorlarsa ne olacak?

Tahmin etmek zor değil: Büyük ihtimalle hapsedilecekler. Peki ya toplumun kayda değer bir bölümü bu şekilde direnecek ve sürekli, çok sayıda insanı cezalandırmak gerekecekse?

Hayrettin Karaman gibilerin dolambaçlı laflar, böyle başlayıp şöyle biten derme çatma cümlelerle bir türlü apaçık ifade edemedikleri, hattâ Karaman’ın “zorlama olmayacak”, “gönüllü olarak yapacaklar” gibi ambalajlar içerisinde sunmaya çalıştığı niyet, bir çoğunluğa yaslanarak hükmedebildikleri her yerde insanların hayatını şekillendirmektir. Ve bu tabiî ki zorla yapılacaktır. “Mahalle baskısı… çoğunluğun hakkı olur” lafından nasıl bir hayat çıkacağı belli değil mi?

IŞİD bu soruyu sormuyor bile. Bizzat varoluşuyla, buna bir cevap oluşturuyor. Sergiledikleri vahşet bizi iğrendirebilir, ama mantıken yanlışlık yok. Potansiyel günahkârları baştan ortadan kaldırıyorlar. Mezhepleri itibarıyla onların öngördüğü şekilde yaşamayacaklarını bildikleri insanları yok ediyorlar. İlle bu kadar korkunç yöntemler kullanmak zorundalar mı? Muhtemelen korku salmak, bir sonraki zaferleri için yıldırıcı etki yaratmak istiyorlar. Ve bunun imanlarıyla çelişmediğini varsayıyorlar – nasıl oluyorsa! Ama bu ayrı konu. İnsanları steril odalarda, İslâmî usullere uygun şekilde de yok edebilirlerdi, burada ele aldığımız sorun değişmezdi.

IŞİD tiksindirici olduğu kadar hayret verici de; evet. Fakat Hayrettin Karaman’ın 2014 Türkiye’sinde, “ne yapalım, özgürlükleriniz hoşumuza gitmiyorsa vazgeçeceksiniz” diyebilmesi de buna yakın ölçülerde hayret verici değil mi? Olabiliyor yani. Maksat, dayanağını, sanki sana özel bir temsil hakkı, bir seçilmişlik “verilmişçesine”, Allah’tan al! (Bu da şu demek: kendi hüsnü kuruntun tek meşruiyet kaynağın olsun.)

Hükmetme veya yok etme dışında yol var mı?

“IŞİD kafa kesiyor!” diye atıp tutmak, atıp tutana bir tür medenîlik imajı sağlıyor olabilir. Halbuki, hiçbir zaman eline satır veya kılıç alıp herhangi bir kafa kesmeyeceğine bahse girebileceğimiz Hayrettin Karaman gibilerin söylediklerini mantıkî sonucuna vardırmaktan öte bir iş yapmıyor bu şiddet örgütü. Karaman muhtemelen mahalle baskısını kafa kesmeye kadar vardırmayı öngörmüyordur. Peki, nereye kadar vardırmayı öngörüyor? Topluca namaz kılan IŞİD mensuplarını izlerken yüreği titreşiyor mu, ne oluyor, ne hissediyor, o heriflerin az evvel neler yaptıkları aklına geliyor mu? Karaman’ın, “Alevi’nin ayrı ibadethanesi olmaz, onunki de camidir” diye kestirip atmasıyla, Şii’leri bulduğu anda ortadan kaldıran IŞİD’in “pratikliği” arasındaki mesafe ne kadardır?

(Zorunlu bir ara not: Alevi evlerine çarpılar koyup, her tarafa “Allah için savaşa” yazıp, komşularını çoluk çocuk katledebilmiş, bir otele kıstırdığı insanları cayır cayır yakabilmiş ve karşısına geçip seyrine bakabilmiş bir ahalinin, bu işin hesabını hiçbir şekilde -yani Allah’a karşı da- vermediği bir yerde konuşuyorsak, bu sorunun, “Ama IŞİD’çiler vahabî, selefî!” diye geçiştirilemeyeceği o kadar açık ki, hiç kalkışılmasa iyi olur.)

Bu yazıyı okuyacak dindar insan bana çok kızabilir. Eyvallah. Fakat bu, meseleyi halletmeyecek. “Müslümanlar başkalarıyla nasıl beraber yaşayacak?” sorusuna bugüne kadar verilen cevaplar bizi getire getire 21. yüzyılda IŞİD’e getirdi. Hayrettin Karaman gibilerin ateşe benzin dökmeyi andıran formülleriyle başka yere da varılamazdı zaten. Müslümanlar, “beraber nasıl yaşanacak?” sorusuna, “hepiniz bize tâbi olacaksınız”dan başka bir cevap veremeyecekse, bu durum bir süre sonra bütün insanlığın sorunu halini alacak. Bu da, uhrevî olanı tâlî kılıp bu dünyada herkese hükmetme hırsına kapılan Müslümanların kaderini -mecburen- başka birilerinin çizmesi anlamına gelecek. Sizi yok etmek isteyenle birarada yaşamazsınız; haliyle…

Müslümanlar adına birilerinin, başkalarına, ötekilere, “illâ sizi yok etmemiz veya size hükmetmemiz gerekmiyor, sizinle beraber yaşayabiliriz” demesi lazım. İnandırıcı ve güven verici bir şekilde. Tabiî önce, bunu isteyip istemediklerine ve nasıl yapacaklarına karar vermeleri lazım.

Ümit Kıvanç – Riyatbirleri.org

Almanya 2030’da Rus doğalgazından kurtuluyor

Rüzgar SantraliAlmanya’da Yeşiller Partisi için Fraunhofer Enstitüsünce hazırlanan raporda Almanya’nın yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelip enerji verimliliğine ağırlık vermesi durumunda, 2030 yılında Rus doğalgazına ihtiyacın ortadan kalkacağı bildirildi.

Fraunhofer Enstitüsünce hazırlanan raporda Almanya’nın bugün Avrupa Birliği (AB) içinde Rusya’dan en yüksek miktarda doğalgaz ithal eden ülke olduğu vurgulanırken, geçen yıl 900 terrawatt/saatlik doğalgaz kaynaklı enerji tüketen Almanya’nın bunun 400 terrawatt/saatlik bölümünü Rusya’dan aldığı doğalgazla karşıladığına dikkat çekildi.

Almanya’nın rüzgar ve güneş enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına ağırlık vermesi durumunda doğalgaza bağımlığının ciddi oranlarda düşeceğine işaret edilen araştırmada, “Enerjide dönüşüme hız verilirse, 2020 yılına gelindiğinde toplam doğalgaz ithalatı yüzde 16 oranında, 2030’a gelindiğinde yüzde 40, 2050’ye gelindiğinde de yüzde 85 azaltılabilir” tespitine yer verildi.

Raporda, binaların yalıtımı, akıllı teknolojiler gibi adımların önemine dikkat çekilirken, “Almanya’da yalnızca enerji verimliliği alanında alınacak önlemlerle, 2025 yılına gelindiğinde 110 terrawatt/saatlik doğalgaz ithalatına gerek kalmayacak, 2050 yılına gelindiğinde tasarruf edilen miktar 260 terrawatt/saate ulaşacak” denildi.

Yeşiller Partisi Grup Başkanvekili Oliver Krischer, yaptığı açıklamada, enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji projelerine hız verilmesi durumunda 15 yıl sonra 400 terrawatt/saatlik doğalgaz ithalatına gerek kalmayacağını vurgulayarak, “Doğalgazda Rusya’ya bağımlığa 2030’da son verebiliriz” dedi.

Almanya’da tüketilen doğalgazın yüzde 70’inin, ev ve iş yerlerinin ısınmasında kullanıldığını vurgulayan Krischer, “Doğalgazda Rusya’ya olan bağımlılığı azaltmak için en önemli adım enerji verimliliği. Doğalgaz tüketimini azaltmamız gerekiyor. Yenilenebilir enerji kaynakları gibi, diğer enerji türlerine yönelmemiz gerekiyor” diye konuştu.

Enerjide dışa bağımlılığı azaltmak için Avrupa ülkelerinin birlikte çalışması gerektiğini vurgulayan Krischer, Polonya Başbakanı Donald Tusk’un Avrupa’da enerji birliği kurulması önerisini desteklerken, çözümün kömür gibi fosil kaynaklı enerji rezervleri değil, yenilenebilir enerji olması gerektiğini vurguladı.

Krischer, şöyle devam etti:

“Avrupa’da enerji birliği kurulması önerisini iyi bir fikir olarak değerlendiriyorum. AB ülkelerinin enerjide bağımlılığa son vermek için birlikte çalışması, birlikte çözüm bulması gerekiyor. Ancak çözüm kömür ya da hidrolik çatlatma yöntemiyle kaya gazı çıkarılması olamaz. Çünkü bunlar sorunlara çözüm getirmek yerine daha fazla sorunlara yol açıyor. Avrupa, yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği yoluyla enerjide dışa bağımlı olmayan bir kıta haline gelmeli.”
Almanya’da geçen dönemlerde işbaşında olan hükümetlerin doğalgaz boru hattı projeleri nedeniyle Almanya’nın doğalgazda Rusya’ya olan bağımlılığının arttığını belirten Krischer, doğalgaz alınan ülkelerin çeşitlendirilmesinin önemli olduğunu söyledi.

Oliver Krischer, “Doğalgaz ithal edilen kaynakların çeşitlendirilmesi kesinlikle iyi bir yol ancak sonuçta o da tek başına bir çözüm getiriyor. Çünkü bir ülkeye bağımlı olmamak için bir başka ülkeye bağımlı hale gelmek de çözüm değil. Uzun dönemli bir çözüm için enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji ile işe başlamamız gerekiyor” ifadesini kullandı.

 

Yazete.com

‘Milli Mutlu’ Butan ilk %100 organik tarım ülkesi olacak

Butan, önümüzdeki on yıl içerisinde tamamen organik gıda üreten dünyadaki ilk ülke olmayı hedefliyor.

butan

Güney Asya ülkesi Butan’da “Gayrisafi Milli Mutluluk Programı”nın bir parçası olarak, hükümet ve muhalefet, kimyasal gübre ve ilaçların kullanımını tamamen durdurmak için birlikte çalışıyor.

Tarım ve Orman Bakanı Lyonpo Yeshey Dorji ve eski Tarım ve Orman Bakanı, şu anki muhalefet partisi lideri Pema Gyamtsho’nun açıklamalarına göre, ülkeyi kimyasal gübrelerden ve zirai ilaçlardan kurtarmak için ortak bir kararlılık var.

Her iki siyasetçi de birkaç mahsulü etkileyen hastalık ve haşere sorununa doğal çözüm bulunduğunda, hedefe kısa sürede ulaşacaklarına inanıyor. Bu çözüm yollarını geliştirmek için, Butan, dünyanın birçok yerinden organik tarım uzmanlarını yakın zamanda bir araya getirdi.

Tarım ve Orman Bakanı Dorji, yeni hükümetin, eski hükümetten devraldığı organik tarıma olan bağlılığı devam ettirdiğini ancak kimyasal ihtiyaçları yok etmenin ancak gönüllülük esası ile olacağını belirtiyor. “Çiftçiler ilk kez kimyasal kullandığında çok heyecanlanıyor çünkü daha az iş yaparak daha çok verim alıyorlar” diyor. “Ama belli bir zaman geçince onlar da olumsuz etkilerini görmeye başlıyorlar” diye ekliyor;

“Birçok çiftçi toprağın ve suyun verimliliğinin zarar gördüğünü, eğer her yıl daha fazla koymazlarsa, daha önce aldıkları verimi alamadıklarını görüyorlar.”

Gyamtsho’ya göre organik strateji adım adım uygulanması gereken bir yaklaşım olmalı ve bölgesel olarak, ürün bazlı gelişmeli. Yeni metodlarla hastalıkların önlenmesi çok önemli.

Butan, ülkelerinin gelişmişliğini, diğer tüm ülkelerde olduğu gibi milli gelir ya da milli hasıla endeksleriyle değil, Milli Mutluluk Endeksi’yle ölçüyor. Butan’lılara göre en­deksle ölçülen “mutluluk”, dışsal şartlara bağlı geçici bir ruh hali değil. Gayri Safi Milli Mutluluk, sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasına, iyi bir yönetime, çevrenin ve kültürel değerlerin korunmasına dayandırılmış bir kavram. Mutluluksa, dünyayla tam uyum ve bağlantı içinde olma duygusu. Gerçek başarı, modern dünya ve özellikle kalkınma için uygulanan ekonomik modellerin dayattığı, herşeye yabancılaşma duygusu değil, mutlu olabilmek. Butan’lılar, insanların deli gibi çalışarak tüketime teşvik edilmesinin, buna karşın milli gelirlerinin artmasının insanları mutsuz ettiği sonucuna varmış.

Bu ilkeyle değerlerini belirleyen Butan’lılar, bunu gös­tergeler olarak ölçülebilir hale ge­tirmiş ve endekse dönüştürmüşler. Gayrisafi Milli Mutluluk Endeksi’nin 9 ana, 72 alt göstergesi var; Yaşama Standartları, Sağlık, Eğitim, Kül­tür, Ekolojik Bütünlük, Toplulu­ğun Canlılığı, Zamanın Kullanımı, İyi Yönetişim, Ruhsal İyilik Hali.

Bu alanlarda devletin performansı özel bir hesaplama sistemiyle hesaplanıp, endeks haline getiriliyor.Hükümet, çıkan sonuçlarla ilgili parlamentoya hesap vermekle yükümlü.Üretim ve mali kaynakları hesaba katan GSMH sistemini ise dikkate almıyorlar.

(Buğday)

İztuzu Plajı özel şirkete verildi

Ortaca’nın Dalyan Mahallesi’nde bulunan ünlü İztuzu Plajı‘nın belediyeden alınarak özel bir şirkete verilmesine Ortaca Belediye Başkanı Hasan Karaçelik tepki gösterdi.

dalyan-iztuzu-plajı-muğla-5

Ortaca Belediyesi toplantı salonunda gazetecilere açıklama yapan Karaçelik, İztuzu Plajı’nın Dağdibi ve Boğazağzı mevkisinin ihale edilmeden bir şahsa verildiğinin kendilerine telefonla bildirildiğini söyledi.

Muğla Valiliği ile konuyu görüştüğünü belirten Karaçelik, şöyle konuştu:

“Bu kararı tanımadığımızı ve tanımayacağımızı, kararın yeniden gözden geçirilmesinin Ortaca ve Dalyan halkının menfaatine olacağı konusunda ilgililere uyarılarımızı ilettik. Bu plaj 15 yıldır Dalyan Belediyesince çalıştırılmaktaydı. 6370 sayılı Büyükşehir Yasası ile Dalyan Belediyesinin belediye niteliğinin kaybolmasıyla Ortaca Belediyesi, plajların çalıştırılması için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğüne yılbaşından önce resmi müracaatını yapmıştır. Buna rağmen plajın özel bir şahsa verildiği bize telefonla tebliğ edildi.”

Karaçelik, kamu malının sadece para kazanmak amacıyla çalıştırılmasının doğru olmadığını ifade etti. Sahillerin kişilere kazanç amaçlı kullandırılmaması gerektiğine işaret eden Karaçelik, şunları söyledi:

“Plaj belediyenin elinden alınırsa oradaki tüm malzemelerimizi alacağız. Plajı alan kişi burada nasıl bir yapılaşma yapacak? Foseptiği, kara ve deniz yoluyla her gün belediye araçlarıyla belediyenin arıtma tesisine götürülüyor. Bunlar çok maliyetli işler. Orada yaklaşık 40 personel de çalışıyor. Plajın özel bir kişiye kazanç getirecek diye verilmesi, yok olması anlamına geliyor. Bu karardan geri dönülmezse dünyaya rezil oluruz.”

Karaçelik, İztuzu Plajı’nın dünyada benzeri nadir bulunan plajlardan olduğunu, kullanımının kamuda kalması gerektiğini savundu.

Kararda ısrar edilirse bölge halkının tepki göstereceğini belirten Karaçelik, “Yetkililer konunun tekrar görüşüleceğini iletti. Gelişmeleri takip ediyoruz” dedi.

(AA)

Klimalar sıcaklığı arttırıyor

ABD’de Arizona State Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, özellikle yaz aylarında kullanılan klimaların hava sıcaklığına etkisini somut olarak ortaya koydu. Gün boyunca kullanılan klimalar, özellikle gece saatlerinde şehirlerin sıcaklığını 1°C derece yükseltiyor.

klima

Şehirler artık 5°C  daha sıcak. Özellikle yaz aylarında artan ısının başlıca nedeni küresel iklim değişikliği olsa da trafik, elektronik sistemler, ışıklandırma, ısıtma, beton yapılar ve insanların kendisi şehirleri artık daha sıcak hale getiriyor. Sıcaklıktan kaçmak için kullanılan klimaların sıcaklığa etkisi ise yapılan bir araştırmayla ortaya çıktı.

‘Journal of Geophysical Research Atmospheres’de yayımlanan araştırma, klimaların etkisini ölçmek için Arizona’da Sonora çölünün ortasında bulunan Phoenix‘de soğutma sistemlerinin rolünü tespit etti. 10 Temmuz- 10 Ağustos arasında yapılan ölçümlerde klimalar en çok gün içinde kullanılsa da sistemlerin asıl etkisinin gece ortaya çıktığı görüldü. Şehirde gece ısısını  1°C  derece yükselten klimalar böylece klima kullanımının daha da artmasına neden oluyor.

Araştırmayı yapan uzmanlar, klimaların neden olduğu fazla ısının elektrik tüketiminde kullanılabilmesi için modeller tasarlanması gerektiğini belirtiyor. Böylece su ısıtmak gibi amaçlar için kullanılabilecek bu fazla sıcaklık yerel ısıyı da düşürebilecek. Araştırmaya göre, sadece Phoenix’te günlük 1200 Megavat elektrik tasarrufu yapılabilir.

ABD’nin yüzde 87’si klima kullanıyor. Bu oran daha sıcak çoğu ülkeye göre daha yüksek. Phoenix’de kapalı mekanları gündüz soğuk tutmak için kullanılan elektrik şehrin kullandığı elektriğin neredeyse yarısı.

(Yeşil Gazete)

Hayvan hakkı örgütleri tepkili: “Çevre komisyonu STK’ları figuran olarak görüyor”

Hayvanları Koruma Kanunu’yla ilgili toplantıya katılan STK ve oluşumlar bir basın açıklaması yayımlayarak “STK’ların görüşleri yok sayılmıştır”dedi.

TBMM Çevre Komisyonu’nun 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun değiştirilmesine ilişkin yasa tasarısı toplantısında tasarının ilk 5 maddesi kabul edildi ve toplantı 19 Haziran tarihine ertelendi. Toplantıya katılan sivil toplum kuruluşları bir basın açıklaması yayımlayarak tasarı toplantısının hayal kırıklığı yarattığını, yunus parkları ve sirklerin yasaklanmaması gibi kararlar nedeniyle tasarının hayvan haklarından uzak bir konuma taşındığını belirtti.

yuns

Engelli Hayvanları Koruma ve Hayvan Hakları Derneği, Hayvan Haklarını Koruma ve Geliştirme Derneği, Yeryüzüne Özgürlük Derneği ve Yunuslara Özgürlük Platformu’nun kaleme aldığı basın açıklamasından satır başları şöyle:

“Hayvanlardan değil hayvan tacilerinden yana”

“Çok basit bir düzenleme ile yasaklama kararı alınacak olan yunus parkları ve hayvanlı sirklerin yasaklanmasından son anda vazgeçilmesi, bu tasarının hayvanlardan değil, hayvan tacirlerinden yana taraf olduğunu gösterir niteliktedir. İlk beş maddesi komisyon toplantısında belirlenen tasarı, hiçbir mantığa, hak kavramına, etik ilkeye dayanmayan madde önergeleri ile Çevre Komisyonu tarafından kabul edilmiştir.”

Aylardır hükûmetin reklam malzemesi olarak kullandığı ve defaatle yasaklanacağı duyurulan yunus parkları ve hayvanlı sirklerin, Çevre Komisyonu üyesi AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in toplantının bitimine yakın ve toplantı düzeninin tam olarak sağlanamadığı bir ortamda verdiği, “Bu parklar ülke ekonomisine katkı sağlamalarının ötesinde, çok önemli sosyal ve kültürel rol üstlenmektedir” şeklindeki gerekçesini içeren madde önergesi ile hayvanların esareti ve zulmü ile ayakta kalan bu ticarethanelerin yasaklanmaması sağlanmıştır. Konu hakkında ısrarla söz almak isteyen Yunuslara Özgürlük Platformu temsilcisi Öykü Yağcı’nın yunus parklarında yaşanan hak ihlâllerine ve insan sağlığını da tehdit ettiği, bunun bir tedavi olarak yürütülemeyeceği yönünde belirttiği görüşleri, birçok akademik makale ve Sağlık Bakanlığı’nın görüşü ile de sabit kılınan gerçeklere rağmen, yasaklanacağı duyurulan yunus parklarının insana faydalı olduğu, insan menfaatleri göz önünde bulundurularak yasaklanmaması gerektiği yönünde Çevre Komisyonu’nun takındığı tavır ve tutum ve aldığı karar ile anlaşılmıştır ki bu Komisyon, hayvan haklarının nasıl korunacağını değil, insan menfaatinin ne şekilde gözetileceğini müzakere etmektedir. Bu yanlı tutumu, hakları yok sayan, esneten, gasp eden tavrı kesinlikle kabul etmiyoruz.”

“Tasarı STK’ların görüşlerini alarak hazırlanmadı”

“Komisyon Başkanı Erol Kaya, alt komisyon raporunda STK’ların ortaklaştığını, tasarının STK talepleri doğrultusunda geliştirildiğini iddia etmektedir. Türkiye’deki yüzlerce STK, baro, meslek odası, platform ve oluşum, hayvan aleyhinde olan söz konusu tasarıya karşı olduğunu açıkça defalarca deklare etmiştir. Ne alt komisyon raporu ne de kanun tasarısı, STK’ların ve baroların görüşü dikkate alınarak hazırlanmıştır. ”

“Besleme odakları’ na terk edilecekler”

3. Yürürlükte olan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun 6. Maddesinde belirtilen sokaklardan toplanan hayvanların tekrar alındıkları yere bırakılmasına ilişkin mevcut madde tasarıda değiştirilmiş, yine Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in verdiği madde önergesi ile sokak hayvanlarının oluşturulacak besleme noktalarına bırakılması yönünde tasarıya geçen madde ile yıllardır bizlerle sokaklarda yaşamakta olan kent hayvanlarının, şehir merkezlerinden uzak, nereye yapılacağı ve ne şekilde oluşturulacağı dahi belli olmayan “besleme odakları”na terk edileceği anlaşılmıştır. ”

“Tasarı, hayvanların haklarını esnetilmesini hükme bağlıyor”

Çevre Komisyonu Başkanı Erol Kaya, tasarının gerekçesini hayvanlara kötü muamele edenlere caydırıcı cezalar getirilmesi olarak açıklamış olsa da tasarı, hayvanların nasıl izole edileceğini, haklarının nasıl esnetileceğini ve gasp edileceği hükme bağlamak üzeredir. Yasa değişikliği için oluşturulan alt komisyona başkanlık eden AKP Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ ise 50’nin üzerinde STK ve baronun görüşlerini aldığını ifade etse de, gerek toplantıda kabul edilen maddelerin gerekse toplantının geneline hakim olan tavır, söz konusu tasarıya ilişkin STK ve baroların taşıdığı ciddi endişelerin dikkate alınmadığını göstermektedir.

Bakımevi izni mahalli idareye verilecek

“Dev toplama kampları, yürürlükteki mevzuata aykırı bir şekilde inşa edilmektedir. Mevcut barınakların içler acısı hali ortadadır.”

“Tasarıya, yine M. Metiner’in önergesi ile eklenen “bakımevi kurma izninin mahallî idarelerce verilmesi” hususu ise barınaklarda belediyelerin sebep olduğu hak ihlâllerinin, mevzuata aykırı arazi seçimi ve uygulamaların da artmasına sebep olacaktır. Bu ekleme, sokakları hayvanlardan arındırmak isteyen yerel yönetimlere ekmeğine yağ sürecektir.”

“Bakımevleri konusunda, Türkiye Barolar Birliği’ni temsilen söz alan Av. Burcu Yağcı, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na, Çevre Komisyonu Başkanı Erol Kaya’ya ve Çevre Alt Komisyonu Başkanı Selçuk Özdağ’a, alt komisyon ile birlikte gezdikleri ve ciddi hak ihlâllerinin yaşandığı barınaklara dair ziyaretleri de hatırlatarak Türkiye’nin dört bir yanında inşası süren hayvan toplama kamplarını gündeme getirmiş ve bu dev kampların gerekçesini sorgulamıştır. Konu ile ilgili soruyu cevaplandıran Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, dev toplama kamplarının gerekçesine dair tek bir mantıklı açıklama dahi getirememiş, Türkiye koşullarından ve günümüz gerçekliğinden uzak bir açıklama ile konuyu geçiştirmiştir. Üç milyon TL’lik dev bir bütçe ile inşaatı bitmek üzere olan Kocaeli Kandıra’daki toplama kampı henüz tamamlanmamışken yüzlerce yavru köpek toplanarak bu merkeze kapatılmış; İstanbul’un Sarıyer ilçesindeki Kısırkaya’da inşası süren ve ilgili mevzuata aykırılığı nedeni ile inşaatın iptali ve yürütmenin durdurulması istemi ile konu idarî yargıya taşınmış, bu dev toplama kampının inşa sürecindeki etik ilkelerin ihlâli nedeni ile de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Kamu Görevlileri Etik Kurulu’na şikâyet edilmiştir. ”

kopekler-acliktan-birbirlerine-saldiriyor_haber_2120695

“Hayvan refahı” tanımı, hayvanların öldürülmesinin önünü açacak”

“Komisyon toplantısında tasarıya eklenmesi kabul edilen “hayvan refahı” tanımı, teknik olarak tanımlanması gereken, tanımlamada uzmanlık gerektiren, hayvanların uyutulmasını, yani öldürülmesini de içeren uygulamalardan oluşan, hayvanların haklarının değil nasıl daha insanî koşullarda öldürüleceğini, kullanılacağını, sömürüleceğini tanımlayan bir anlayış ve teoridir. Tasarıya eklenen bu tanım hakkında söz almak isteyen STK temsilcilerine, Komisyon Başkanı Erol Kaya tarafından söz verilmemiştir. Tanımını açıkladığımız “hayvan refahı”nı değil, hayvanları ve haklarını korumak amacı ile bir yasama çalışması yapılması gerekmekte idi. Tanımlanan ve tasarıda yer bulan bu kavram, hayvanların öldürülmesinin önünü açacaktır.”

STK’lar, bundan sonraki komisyon toplantılarına gözlemci dışında temsilci göndermeyeceklerini açıkladı.

(Yeşil Gazete)

 

Kaldırımda araba görmekten bıkanlar için: Yaya cezası

Yüksek ve dar kaldırımlarıyla yürümenin başlı başına çaba gerektirdiği İstanbul sokaklarının derdini katmerleyen bir başka’fenomeni’ daha var: sokağı hatta yayaların yürümeye çalıştığı o dar kaldırımları otopark olarak kullanan motorlu taşıtlar.

yaya2

Aslında trafik düzenlemesinde yaya yoluna park eden arabalara para cezası yaptırımı var. Fakat sorunun kökenine inmek ve sürücüleri yaptıkları hak ihlali konusunda uyarmak amacıyla geçtiğimiz aylarda bir girişim ortaya çıktı. ‘Yaya cezası’ kesen Sivil Yaya Girişimi, sosyal medya üzerinden örgütleniyor ve yaya hak ihlallerinin boyutu hakkında hepimizin bildiği sorunları biraz daha görünür kılmaya çabalıyor.

Girişimin kurucularından Nejla Osseiran, kampanya fikrinin nasıl ortaya çıktığını şöyle anlatıyor: “Bir gün otobüs durağında bekiyorum, yani bekleyemiyorum çünkü tam önümde bir cip var. Arkasında dursam otobüs görmeyecek, öne çıksam otobüs ezecek.. Elimde de boş sigara paketi vardı, tepki olsun diye paketi sileceğin arasına koymuştum. Sonra içimden dedim ki ‘buraya bir şey yazsam, ‘çek arabanı’ gibi. Ama basit olsun fotokopiyle çoğaltılsın.”

Bas, kes, cezayı yapıştır

Osserian fikrini grafik işleri yapan bir arkadaşıyla paylaşınca Sivil Yaya Girişimi’nin yöntemi ete kemiğe bürünüyor; bilgisayardan çıktısını alarak kesip yaya yolunu kapatan arabaların camına koyabileceğiniz yaya cezaları.. Kısa bir tanıtım videosu çekerek kampanyanın daha da duyulmasını sağlayan Sivil Yaya Girişimi’nden Osseiran, olumlu tepkiler aldıklarını söylüyor, fakat ‘farklı yöntemler’ önerenler de çıkmış: “Arabayı çizelim diyen de var, hiçbir şey yapamazsınız enerjinizi harcamayın diyen de var. Öyle tepkilere de cevap verdik. Biz zarar vermek yerine sürücünün vicdanına hitap etmek, ‘sen benim hakkımı ihlal ediyorsun’ demek istedik. Birincisinde yırtar atar ama ikinci üçüncü seferde oturup düşünür.”

Engelli hakkı girişimleriyle dirsek teması

Girişimin facebook sayfası yaya hakkı konusunda halihazırda çalışan gruplarla dirsek temasının sağlanmasına da ön ayak olmuş. ‘Burada engellendim’ gibi engelli haklarıyla ilgili çalışan oluşumlar Sivil Yaya Girişimi sayfasına engelli yollarının kapatılması ya da yaya hakkı ihlalleriyle ilgili bilgiler paylaşıyor.

Buradan yaya hakkını ihlal eden araba sürücülerine bir uyarıda bulunalım: artık yaya cezalarını çıkartmak daha zor olacak. Girişim, kağıttan sticker’a geçmeyi, böylece başkasının hayatına tecavüz eden şöförlerin hayatlarını biraz daha zorlaştırmayı planlıyor. Ayrıca yaya hakkının daha geniş kitlelere yayılmasını sağlamak için belediye ve sivil toplum örgütleri temasa geçilecek.

Son söz Osseiran’dan; yaya hakkının neden göz ardı edilemeyecek kadar önemli olduğunu şöyle aktarıyor: “Her sürücü eninde sonunda yaya. O arabadan inecek bir gün .Neden olduğu mağduriyetler onun da başına gelebilir. “

Sivil Yaya Girişimi’nin facebook sayfasına buradan ulaşarak hem yaya cezası görsellerini indirebilr, hem de rastladığınız yaya hakkı ihlallerini paylaşabilirsiniz.

“Yani nasıl olacak şimdi?” diyenler, videoya buyurun: