Ana Sayfa Blog Sayfa 3936

Fırsat sitesinden yunus parklarına ambargo

TBMM gündeminde yunus parklarının kapatılması gündemdeyken hayvan hakları savunucuları açısından sevindirici bir haber geldi. 1 Nisan 2011 tarihinden bu yana Yunuslara Özgürlük Platformu’nun öncülüğünde onbinlerce kişinin sosyal medyada boykot ettiği Groupon fırsat sitesinin yunus parkı indirim kampanyaları, 26 Haziran 2014 itibarıyla sonlandırıldı.

Bilim insanları Meksika Körfezi’ndeki hayvanların  eksik diş gibi çeşitli deformasyonlara uğradığını söyledi.
Bilim insanları Meksika Körfezi’ndeki hayvanların eksik diş gibi çeşitli deformasyonlara uğradığını söyledi.

Groupon Türkiye, Facebook sayfalarında bugüne kadar tepkisini gösteren tüm hayvan korumacılardan özür diledi ve bir daha yunus parklarına fırsat satmayacaklarını açıkladı.

Bundan böyle  yunus parklarına yönelik bilet satışı ve parkların reklamı Groupon sayfalarında yer almayacak.

Groupon’un Facebook sayfalarında paylaştığı mektup ise şöyle:

“Gelişmiş benlik duygusuna sahip, özgürlüğüne düşkün, çok zeki ve güçlü nitelikler taşıyan yunusların esaret altında tutularak doğalarına aykırı fillerde bulunmaya zorlanması kabul edilebilir bir durum değildir. Bugüne kadar bu esarete ortak olduğumuz için duyduğumuz üzüntüyü ve aynı pişmanlığın bir daha yaşanmayacağını kamuoyunun bilgisine sunar, tepkisini gösteren tüm hayvanseverlerden özrümüzü kabul etmelerini dileriz.”

Bugüne kadar Yunuslara Özgürlük Platformu’nun başlattığı kampanyalar ve duyarlı vatandaşlardan gelen tepkiler sayesinde Digiturk, Denizbank, Birliktealalim.com, Kamil Koç, Opet, Boyner ve Hürriyet Çocuk Kulübü gibi pek çok şirket yunus parklarından desteklerini çekmiş, yazılı mesajla kamuoyuna bildirmişti.

(Yeşil Gazete)

İyi, temiz ve adil gıda… – Ali Ekber Yıldırım

Tek tip ve endüstriyel gıdalarla beslenme modeli olan “Fast Food”a karşı 1980’li yılların sonunda başlayan Slow-Food hareketinin özü başlıktaki sihirli sözcüklerden oluşuyor. İyi, temiz ve adil gıda. İtalya’da Carlo Petrini’nin başlattığı hareket hızla dünyaya yayıldı.

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, 7.2 milyar insandan yaklaşık 1 milyarı aç yaşarken, diğer tarafta çok yemek yiyenlerin oluşturduğu ciddi boyutlarda obezite sorunu var. Çok yiyenlerin kilo vermek için büyük paralar harcadığını, gıdaların çok önemli bir bölümünün çöpe gittiğini düşünürseniz iyi, temiz ve adil gıdanın ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılıyor.

Böylesine acımasız ve insanlık için utanç verici tablo karşısında tarıma ve gıdaya, üretici ile tüketici ilişkisine bakış büyük önem kazanıyor.
Hırvatistan’ın Dubrovnik kentinde 19-22 Haziran’da yapılan Slow Food Terra Madre Balkanlar Toplantısı’nda tarıma ve gıdaya farklı bakışın tanığı olduk.
Nedir o farklı bakış?
Slow Food’un kurucusu Carlo Petrini’nin konuşmasından bu bakış açısını şöyle özetleyebiliriz:
1- İçinde bulunduğumuz gıda sistemi “suçlu” ve “kriminal” bir sistemdir. Çünkü insanların değil, şirketlerin yararını düşünür.
2- Binlerce yıllık köy yaşamını, sadece 300 yıllık bir geçmişi olan endüstriyel tarım anlayışı ile değiştirmek istiyorlar. Bize yıllarca kapitalist ekonomi sisteminin köylere yerleştirmenin geleceğimizi kurtaracağı söylendi. Oysa bu sistemle dünyada toprak verimliliği hızla kayboluyor. Sürekli daha çok kimyasal kullanılmasını teşvik eden sistem, toprakları kimyasallara bağımlı hale getirdi. Gençliğin görevi toprağın biyolojik yaşamını iade etmek olmalı.
3- Avrupa’da bitkisel üretimin, biyolojik üretimin yüzde 30’u süpermarket “estetiğine” uymadığı için komposta, çöpe gidiyor. Bu faşist bir yaklaşım. Yalnızca güzel insanların yaşama izni olduğunu düşünün. Bu nedenle bu gıda sistemi kriminaldir ve mutlaka değişmelidir.
4- Hayvancılıkta da durum farklı değil. Çiftçi litresi 30 sente süt satıyor. Bu sütün tüm yağı alınıyor ve güçsüz süt kartona konularak 1 euroya satılıyor. Vitamin isterseniz o zaman omega3 eklenip kutuya konulan sütü1.2 euroya satın almak zorundasınız. Daha önce günde 12 litre süt veren ineklerin sütünden peynir yapılıyordu. Bugün 12 litre süt veren inekten litresi 30 sente satarsanız nasıl para kazanacaksınız? Hesap belli. Hollanda ineği şart oldu. Çünkü günde 40 litre süt veriyor. Günde 12 litre süt alan nasıl yaşayacak? Bunun için bu kriminal sistemde neleri kaybettiğimizi görmeliyiz.
5- Bugünkü kapitalist sistemde gıda ve tarım sistemi, çevre ekonomisi değil, kaos ve yok etme ekonomisi üzerine kurulu. Bu sistemin geleceği yok. Bizim geleceğimiz biyoçeşitlilikte. Nereden olursanız olun, nerede yaşıyorsanız yaşayın, mutlaka geleneksel yerel tohumlara, risk altındaki türlere sahip çıkın. Biyoçeşitlilik biterse insanlar için yaşam biter. Artık bir tek hayvan türü veya bir tek tohum çeşidini, bitki türünü, kaybetme lüksümüz yok. Teknolojiyi yadsımadan ondan yararlanarak biyoçeşitliliği, kültürel mirası, geleneksel üretimi ve yerinde üretimi, aile çiftçiliğini korumak ve yaşatmak zorundayız.
6- Slow Food hareketi bir parti değil, bir siyasi akım değil. Ama politikacıları eğitmemiz onları dünyanın değerlerine sahip çıkmaları için bilgilendirmemiz gerekiyor. Bunun için iletişim kanallarını çok iyi kullanmalıyız. Çünkü biz farklı bir şey öneriyoruz. Gıda konusunda iyi bir sistem olmasını istiyoruz.
7- Biz geleneksel tarımı, yerel üretimi neden istiyoruz? Tohumların, hayvan türlerinin ve genel olarak biyoçeşitliliği neden korumak istiyoruz? Bu ürünleri müzede sergilemek için değil. Biz gerçek ekonomi istiyoruz. Gerçek ekonomide üreticinin, köylünün para kazanması gerekir. Sürdürülebilirlik budur. Bir kolaya ne kadar ödüyorsunuz, bir üreticinin ürününe ne ödüyorsunuz bunu hiç düşündünüz mü? Kolanın fiyatı patatesten 40 kat daha pahalı.
8- Gıda sağlığı, gıda güvenliği kavramları önemini kaybetti. Bunu yeniden sağlamamız gerekiyor. Bunun için gıdaların gerçek değerinin ne olduğunu, gıdayı üreten insanların emeğini, geleneklerini, kültürü ve tarihi iyi anlatmamız gerekiyor. Bir ürünün gerçek değeri verilirse üretim sürer. Biz hiper hijyenik şartlardan korkmuyoruz. Geleneksel ürünler binlerce yıldır üretiliyor. Bunun getirdiği büyük bir avantaj var. Yeter ki bunu anlatalım ve tüketiciler bunun farkını görsün. O zaman bu kriminal sistemi değiştirmek, politikacıları çiftçinin yanına çekmek çok daha kolay olacaktır.
9- Tüketicinin bilinçli davranması ve gıdasına sahip çıkması çok önemli. Dubrovnik’teyiz. Turist akını var. Gelenlerin yerel ürünlerle, burada binlerce yıldır süre gelen geleneksel gıdalarla ilgisi yok. Hemen hepsi sadece süt tozundan yapılmış dondurmayı tüketiyor. Biz böyle turizm istemiyoruz. Turist gittiği yerin geleneksel tatlarını, ürünlerini tüketebilmeli.

Görüşlerine katılırsınız, katılmazsınız. Carlo Petrini liderliğindeki Slow Food hareketi dünyada tek tip beslenme modeline karşı yerel tatları, geleneksel ürünleri yaşatmaya çalışıyor. Amaçları çok basit ama çok önemli, dünyada aç insan kalmasın, üretici ürettiğinin karşılığını alsın. Toprağa, çevreye zarar verilmesin. İyi, temiz ve adil gıda sistemi için, geleceğimiz için biyoçeşitlilik korunsun. Gelecek kuşaklar da dünyanın zenginliğinden yararlansın.

Ali Ekber Yıldırım – www.dunya.com

 

Nijerya’da ateist genç akıl hastanesine kapatıldı

Nijerya’da kendini ateist olarak tanımlayan bir gencin zihin hastalıkları hastanesinde zorla tutulduğu belirtiliyor.

bala

Uluslararası Hümanist ve Etik Birliği’nin (IHEU) aktardığına göre, 29 yaşındaki Mubarek Bala isimli kimya mühendisi genç, 13 Haziran’dan beri kendi isteği dışında Kano eyaletindeki hastanede tutuluyor. Birliğin aktardığına göre, Bala ailesine Tanrı’ya inanmadığını söyledikten sonra hastaneye yatırıldı.

‘Kişilik değişimi’ tanısı konan Bala, hastaneden insan hakkı örgütüne attığı bir mailde “Doktor bana herkesin Tanrı’ya ihtiyacı olduğunu, Japonya’da bile Tanrı olduğunu söyledi. Kardeşimse tanıdığı bütün atistlerin zihin hastalığı olduğunu söyledi.” ifadelerini kullandı.

IHEU yetkilisi Bamidele Adeneye, Nijerya’nın şeriat yasalarına sahip eyaleti Kano’da farklı inançlara sahip insanların baskı altında tutulduğunu, ailelerin de bu durumu ‘namus meselesi’ olarak gördüklerini söylüyor.

Bala’nın avukatı kendisini hastaneden çıkarmak için uğraş veriyor.

Kişinin rızası dışında akıl hastanesinde tutulması Nijerya’da yasal bir uygulama. Ülkedeki hak savunucuları, akıl hastalıkları uygulamalarının gözden geçirilmesi için bir süredir hükümete baskı yapıyor.

(Vice/ Yeşil Gazete)

Geri kabul anlaşması mecliste kabul edildi

Türkiye ile AB Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmayı Uygun Bulan Tasarı TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi.

sınır

Dünkü oturumda kabul edilen tasarının gerekçesinde Türkiye’nin transit ülke olarak kullanıldığı belirtildi.

“Türkiye’nin doğusunda yer alan ekonomik ve siyasi açıdan istikrarsız ülkelerin vatandaşları ülkemizi Batı ülkelerine geçişte transit güzergah olarak kullanmaktadır. Diğer taraftan, son dönemde siyasi ilişkilerimizin stratejik boyuta eriştiği, ekonomik ve ticari ilişkilerimizin derinlik kazandığı ve özellikle kuvvetli tarihi, kültürel ve insani bağlarımızın bulunduğu komşu ve çevre ülkelerle vize serbestisi tesisine yönelik olarak çalışmalar başlatılmıştır.

“Ülkemiz üzerinden Avrupa’ya yönelik yasadışı göçle mücadele mecburiyeti Avrupa Birliği’yle behemehal yakın işbirliği geliştirilmesini zorunlu kılmakta ve AB ile işbirliğinin yasadışı göç trafiğinin bölgemizi etkileyen sonuçları üzerinde caydırıcı etki yapacağına inanılmaktadır.
“Geri Kabul Anlaşması bu bağlamda etkin bir yöntem olarak değerlendirilmektedir. Sözkonusu anlaşma ile ülkemiz üzerinden Avrupa’ya yönelik yasadışı göçle mücadelede, Avrupa Birliği ile yakın işbirliğinin geliştirilmesi mümkün olabilecektir.”

Göçmen ve mültecilerle çalışan sivil toplum kuruluşları (STK) Geri Kabul Anlaşması’nın AB ile Türkiye arasında imzalanmasından bu yana uygulamaya dair kaygılarını dile getiriyordu.

Belediyede Romanlara ayrımcılık

Muğla Büyükşehir Belediyesi bando takımında görevli 14 kişi, Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı Recep Altınok, tarafından kendilerine, “Siz Romasınız, siz vasıfsız insanlarsınız, size kadro yok” diyerek ayrımcılık yapıldığını iddia etti.

belediyebando

Muğla Büyükşehir Belediyesine 2,5 yıldır temizlik işçisi olarak giren ve daha sonra bando takımına alınan 22 kişiden 14’ü, Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı Recep Altınok, tarafından kendilerine, “Siz romasınız, siz vasıfsız insanlarsınız, size kadro yok” diyerek ayrımcılık yapıldığını iddia etti.

14 kişinin üye olduğu Muğla Müzisyenler Derneği Başkanı Hakan Çelebi, dernek binası önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, Muğla Büyükşehir Belediyesi ile görüşeceklerini gerekli önlemler alınmaz ise Cumhuriyet Başsavcılığına konu hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını söyledi.

Çelebi, Altınok’un bando takımında yer alan 14 kişiye tehdit içeren konuşmalarda bulunduğunu öne sürerek, “Bayan arkadaşımıza, ‘bıktım bu çingenelerden, bıktım bu romanlardan’ kelimesini kullanmış. Biz bundan çok rahatsız oluyoruz. İnsanlara neden ayrım yapıyor” dedi.
Muğla Büyükşehir Belediyesi ile hiçbir sorunlarının olmadığının altını çizen Çelebi, Belediye Başkanı Osman Gürün ile görüşeceklerini belirtti.

(DHA/Yeşil Gazete) 

Alışveriş festivaline karşı takas pazarı

İstanbul’da bir aydır devam eden Shopping Fest’in kapanışında, festivali protesto eden ‘Bombalara Karşı Sofralar’ ekibi  takas pazarı kuracak.

shopping

Takas pazarı,  festivalin mekanlarından olan Nişantaşı Abdi İpekçi Caddesi’nde cumartesi günü saat 16.00’da başlayacak.

ombalara Karşı Sofralar’ isimli topluluk, “İstanbul Shopping Fest, yüzde 99’un cebindekileri yüzde 1’in cebine taşımak için düzenlenmiş bir partidir. Alışverişin ihtiyaçtan, şölene çevrilmesi oldukça tehlikelidir” diyor.

‘Markalar sömürüyle büyür, İstanbul Shopping Fest’i protesto ediyoruz’ diyen topluluk, bundan önce de protesto için İstiklal Caddesi’nde bir takas pazarı kurmuş, pazar özellikle Suriyeli mültecilerin ilgisini çekmişti.

(Yeşil Gazete)

Favela – Metin Yeğin

Mutlaka çok belgesel seyretmişsinizdir. İnsanın aklına hemen İngilizce bir üst ses, üzerine döşenmiş bir daha üst ses Türkçe geliyor. Kaptan Kusto ile büyüdük diyebiliriz biz. Fransız diyorlardı ona ama kesin Laz, Pontuslu filandı. Sonra Müslüman oldu dediler, doğrulanmadı ama Karadenizli olduğu kesin, burnuna bakın anlarsınız. Denizin altında 20 bin fersahı onun sayesinde öğrendik. Köpekbalıklarından korunmak için yapılmış demir parmaklıklar, dev yosunlar, rengarenk mercanlar siyah beyaz televizyonu renklendiriyordu. Eh gerçi sonra köpekbalıklarının insan eti yemediğini ve kendisini çok tehlikede hissetmedikçe saldırmadığını öğrendiğimde kendimi kandırılmış hissettim ama çok geçti. Eğer seyretmeseniz bile belgesel, evde televizyon olmanın mahçup açıklamasıdır. ‘Biz aslında televizyon seyretmiyoruz zaten ama işte, bazen belgesellere bakıyoruz’ denir. Hatta berberde filan sizin de belgesel yaptığınızı öğrendiklerinde, berber dahil herkes belgesel izleyicisi çıkar. Berberler hep ‘Ben en çok yılanlı olanlarını seviyorum’ derler.

Hayal kırıklığım sadece köpekbalıklarının insan eti sevmemesi ile sınırlı değil tabii ki. Daha sonra öğrendik ki o belgesellerin çoğu doğal parklarda sıkıştırılmış hayvanların fotoğraf platformlarından çekilmiş olanlardır. Yani aslanlar filan serbest de yine de onlara belli uzaklıkta yapılmış yoldan 4 çeker jipinizle geçerken koca koca objektiflerinizle çekip geçiyorsunuz. Üstüne tok sesli bir seslendiricinin sesini dayadın mı oldu sana belgesel. -Televizyonda herhangi bir şeyin doğru olabilmesi mümkün mü?- Aslında Metro Golden Mayer film şirketinin, her film başlangıcındaki kükreyen aslan çok daha gerçektir. O sahnenin çekimi sırasında, ne kadar terbiye edilmiş olsa da kameramanlar aslanın hemen iki adım ötesinde duruyor. Benim favori sahnemse 1968 yapımı James Bond filmindeki timsahlı kısım. Timsahların sırtına basa basa nehirden karşıya geçme aksiyonu. Her ne kadar tabii ki geçen kişi 007 James Bond değilse de ve timsahlar kuyruklarından bağlı olsalar da gerçek bir geçiş.

Nereden çıktı bu Pazar yazısı tadında yazı derseniz, nedeni ‘Favela’ safarisine çıkan Türkiyeli gazetecilerin dünya kupası marifetiyle gittikleri Brezilya’dan yazdıkları belgesel! yazıları. Favela gezisi başlarken rehber, ‘Yakınlarınızla vedalaştınız mı?’ diyormuş. Sonra kentin üstüne doğru tırmanış başlıyordur, balta girmemiş ormanlara ya da denizin altında 20 bin fersaha doğru. Aslanların, kaplanların, köpekbelıklarının yerleşimleri Brezilya gecekonduları favelalarına. -Nınınııııın, nınnınıııın, arkaya bir gerilim müziği koy- Şimdi işiniz, sokakta oynayan ‘güzel çocuk’ fotoğrafı çekmek olmalı. Burada izleyiciyi şaşırtmanız gerekiyor ‘Ay bu kadar güzel çocuk, nasıl Favela’da yaşıyor.’ demeli herkes. ‘Aaa futbol oynuyorlar’ her şey gerçek, Cola reklamı gibi. Hayatın gerçek tadı yani. Biraz sonra ‘Aman diyor rehber bundan biraz daha ileri gitmeyelim, orada uyuşturucu çeteleri var.’ -Gerçekten merak ediyorum ne zannediyorlar uyuşturucu çetelerini? Yani yan yana oturmuş bir sürü rahmetli Erol Taş’la simgelenmiş kötü adam, elleriyle tavuk budu mu yiyor?- Sonra anlıyoruz ki çok şükür, favela safaricileri bir şey olmadan, korkusuzca sıyrılıyorlar o tehlikeli sokaklardan ya da birilerine bir şey oluyorsa safari filmlerinde olduğu gibi yükleri taşıyan yerlilerdir kanyonlardan yuvarlanan. Her şey aynı. İstanbul cangılında iş kazalarında ölen işçiler gibi her şey.

Aslında asalak yaşayanlar favelaların sırtındaki gökdelenlerdir. Favelalarda yaşayanlar suçlular (!), soyguncular ve uyuşturucu satıcılarından mı ibaret? Gökdelenleri inşa edenler, onaranlar, temizleyenler, kapılarında güvenlik için bekleyenler ve hatta evlerinin temizlenmesi için anahtarlarını bıraktıkları insanlarının yaşadığı yerlerdir favelalar. Ayrıca sanki o mahalleler uyuşturucuyu uzaylılara mı satıyor? Gökdelenlerin talebi olmasa, o uyuşturucu kime satılabilir?

Metin Yeğin – Özgür Gündem

Elveda şeker pancarı!

Bakanlar Kurulu, şeker pancarı yerine kulanılan nişasta bazlı şekerlerin kullanılma kotasını yine arttırdı. PANKOBİRLİK karara tepkili.

şeker

Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan Bakanlar Kurulu kararında, “2013-2014 pazarlama yılında nişasta kökenli şekerler için Şeker Kurulu tarafından 244.400 ton olarak belirlenen kotanın yüzde 25 oranında artırılması kararlaştırılmıştır” denildi. Karar bugünden itibaren yürürlüğe girdi.

AB ülkelerinin 3 katı

Şeker-İş Sendikası’nın verilerine göre, Avrupa’da kişi başına 1 kilogramın altında tatlandırıcı düşerken Türkiye’de bu miktar 4 kilogramı da geçiyor. Avrupa Birliği (AB) tarımının lokomotifi konumunda olan Fransa, Hollanda ve İngiltere de NBŞ üretilmezken Almanya da bu oran pancar şekerinin yüzde 1.9’unu geçemiyor.

Türkiye’de ise Şeker Kanunu’na göre, ülke toplam şeker kotasının yüzde 10’una kadar NBŞ üretimine izin veriliyor. Bakanlar Kurulu da bu oranı, yüzde 50’sine kadar artırmaya yetkili kılınıyor.

Buna göre, toplam nüfusu yaklaşık 300 milyon olan AB-15 ülkelerinde toplam 300 bin ton olan NBŞ üretim izni, son artırımla Türkiye’de 305,500 ton düzeyine yükseltilmiş oldu.

PANKOBİRLİK: şeker fabrikaları tehlikede

Pancar Ekicileri Kooperatifleri Birliği (PANKOBİRLİK) nişasta bazlı şeker kotasının artırılmasına karşı çıkıyor. Şeker fabrikalarında üretim devamlılığının korunması gerektiği görüşünü savunan PANKOBİRLİK, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki 10 fabrikanın bu kapsamda çok önemli olduğuna dikkat çekiyor.

Bölgede toplam 1 milyar liralık tarımsal üretim olduğunu ve 10 binin üzerinde işçinin çalıştığı fabrikaların çoğunun bölgenin tek sanayi tesisi olduğuna dikkat çeken PANKOBİRLİK, pancar üretiminin azalmasının sağlıklı beslenme açısından da ciddi riskler barındıracağına vurgu yapıyor.

NBŞ’nin sanayiciler tarafından düşük maliyetli olduğu için tercih edildiğine dikkat çeken PANKOBİRLİK’e göre, ithalattaki yetersiz denetimler nedeniyle üretimine izin verilen miktarlar ile piyasada kullanılan miktarlar karşılaştırıldığında büyük miktarda fark çıkıyor.

Şeker pancarı yerine mısırdan elde edilen nişasta bazlı şekerler, şekerli içeceklerden, çikolataya, hamur tatlılarından pek çok şekerli üründe kullanılıyor. Karaciğer yağlanması başta olmak üzere pek çok sağlık sorununa yol açan nişastanın, diğer endüstrileşmiş gıdalar gibi kanser riskini arttırdığı belirtiliyor.

(Cumhuriyet/ Yeşil Gazete)

AB’nin siyasî sorumluluğu – Ali Yurttagül

Başbakan Erdoğan’ın Almanya, Avusturya ve Fransa seyahatleri sadece Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasını başlatmakla kalmadı, başkentlerde verdiği AB ile ilgili demeçleri ile müzakere süreci ve üyelik meselesini de gündeme taşıdı.

Türkiye’de Gezi olayları ile görünür hale gelen, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmaları ile derinleşen siyasi kriz, cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimler ile ülkenin gündemini belirleyecek görünüyor. Hükümet üyelik hedefini dillendirse de son aylarda Türkiye hızla AB ve üyelik hedefinden uzaklaşıyor. Brüksel’de ise “çaresizlik” havası hakim.

Hükümet yolsuzluk soruşturmalarının başladığı 17 Aralık sonrası hukuk devletini askıya alan bir sıra kanun ve kararname geçirdi. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) kanunu, internet yasası, MİT yasası, soruşturmanın gizliliğini askıya alan hükümet genelgesi bunların sadece çok tartışılan örneklerini oluşturuyor. Bu kanunlar ve internet yasasının uygulamasında yaşanan, Türkiye’yi Çin ve İran ile aynı listeye iten uygulamalar Anayasa Mahkemesi’nden dönse de Brüksel ile ilişkileri derinden gölgeliyor. Bu kanun ve uygulamalar ile Türkiye, adalet ve temel haklar ile ilgili müzakere faslını (Fasıl 23) açmaktan oldukça uzak artık. Bundan bir yıl önce kapanma kriterlerinin önemli bölümünü yerine getiren Türkiye’nin son gelişmeler ile nereye gittiğini vurgulamaya gerek yoktur sanıyoruz.

Brüksel yolsuzluk soruşturmalarının gidişinden de rahatsız. Sadece soruşturmaları başlatan hakim, savcı ve güvenlik görevlilerinin baskı altına alınması, görev yerlerinin değiştirilmesi değil, HSYK kanunu ile yargı bağımsızlığının askıya alınması, yolsuzluk soruşturmalarının ciddi şekilde engellendiğini belgeler nitelikte. Bu yüzden Brüksel’de bazı parlamenterlerin müzakereleri askıya alma talebi, destek bulmasa da tesadüf değil. Biz bugün müzakereleri askıya almak değil, 23 ve 24’üncü müzakere fasıllarını açma zamanı olduğuna inanıyoruz.

Birinci gerekçe AB’nin kendi prensip ve politikasında tutarlılıkta yatıyor. AB Genişleme Strateji belgesinde bu başlıkların ilk açılan ve en son kapanan başlıklar olmasına karar vermiş bulunuyor. Bu kararın ne kadar isabetli olduğunu Türkiye’deki son altı aydaki gelişmeler belgeler nitelikte. Bir yıl önce nerede ise kapanma kriterlerine doğru yol alan Türkiye, bugün bu başlıkların açılış kriterlerini yerine getiremiyor. AB bu başlıkların ilk açılan başlık olmasına karar verirken sadece adalet ve temel haklara verdiği önemi göstermekte kalmıyor, aday ülke ile yakın müzakere politikası sürdürerek, demokratikleşme sürecinde etken olmayı amaçlıyordu. Son altı ayda Türkiye Parlamento’dan geçirdiği, Anayasa Mahkemesi’nden dönen kanun ve kararlarda Brüksel ile “müzakere” bir yana, bilgilendirmede bile bulunmadı. Her halde Anayasa’yı ihlal eden bu kanunların Brüksel’i mutlu etmeyeceğinin farkında idiler.

Söz konusu fasılların kısa zamanda açılması için güncel ve Türkiye politikasından kaynaklanan ikinci bir gerekçe de var. AB Akdeniz’e ve Doğu Avrupa’ya açılışında bu bölgelerde demokrasi ve siyasi istikrarı hedefliyor, dikta ve despotik rejimlere karşı demokrasi alternatifi oluyordu. Bugün bu, Türkiye için de geçerli. Hukuk devleti, basın özgürlüğü, temel haklara saygı gibi demokrasilerin temel ilkeleri Türkiye’de aranır duruma geldi. Seçimlerin Türkiye politikasını belirlemeye başladığı bu günlerde AB tekrar demokrasi ile örtüşen bir hedefe dönüşmek zorunda. Türkiye’de hukuk devleti, basın özgürlüğü ve temel haklar için mücadele verenlerin AB kartını kullanabilmeleri için ilişkilerin ciddi ve tutarlı olması gerekir. Ne yazık ki bugün üyelik hedefi ciddi olmaktan oldukça uzak.

Belki üçüncü bir gerçeğe de kısaca değinmekte yarar var. Mevcut durum hükümetin müzakerelerde ciddiyetini sorgulamayı zorlaştırıyor. Mesela hükümet müzakereler nerede ise on yıldır sürmesine rağmen istihdam ve sosyal politikalar faslını (Fasıl 19), hiçbir engel olmamasına rağmen açmadı, açabilmek için gerekli düzenlemeleri yapmadı. Bu fasıl açılmış olsaydı büyük bir ihtimalle iş hayatımızda ILO kriterleri geçerli olur, Soma faciası yaşanmayabilirdi.

Ali Yurttagül – Zaman

AYM Evren ve Şahinkaya’yı reddetti

Anayasa Mahkemesi (AYM), 12 Eylül davasından mahkûm olan dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ile Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’nın hak ihlâline uğradıkları iddiasıyla yaptıkları bireysel başvuruyu reddetti.

page_aym-evren-ve-sahinkayanin-bireysel-basvurusunu-reddetti_833731245

Oya Armutçu’nun hurriyet.com.tr’deki haberine göre, Evren ve Şahinkaya, 2013 yılı şubat AYM’ye haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle bireysel başvuru yapmışlardı. Dilekçede, Evren ve Şahinkaya’nın, 12 Eylül 1980-6 Aralık 1983 arasında kanunun açıkça suç saydığı eylemlerinin bulunmadığı savunularak, TCK’nın 146’ncı maddesindeki “TBMM’yi ortadan kaldırma suçunu işledikleri” iddiasıyla açılan kamu davasının hukuken yok hükmünde olduğunun tespiti için yapılan başvurular hatırlatılmıştı.

Dilekçede, mahkemenin davanın yok hükmünde sayılmasını reddettiği ve iç hukuk yollarının tüketildiği öne sürülmüştü. AYM Genel Kurulu dün Evren ve Şahinkaya’nın bireysel başvurusunu görüştü ve oybirliği ile reddeti. AYM Evren ve Şahinkaya’nın yargıtaydaki teymiz süreçlerinin devam ettiği ve iç hukuk yolları tüketilmediği için başvurunun reddine karar verdi.

(Hürriyet)