Ana Sayfa Blog Sayfa 3883

Yalova’nın suyu her an bitebilir

Yalova’da kenti besleyen Gökçe Barajı kurumanın eşiğinde. Aralıklarla su verilebilen Yalova’da temel sorun, yüzde 150’ye varan kayıp ve kaçak. Yalova’da su sıkıntısını gidermek için seferberlik ilan edildi. Kurtköy Deresi, tamamen kurumasını engellemek için Gökçe Barajı’na bağlandı. Yalova’ya bir yandan çevresindeki kaynaklardan su desteği yapılırken Gökçe Barajı’ndaki ‘ölü hacimden’ su çekecek pompalar da geldi. Pompalarla çekilip şebekeye verilecek suyun da kente 10 gün yeteceği belirtildi.

Azalan su seviyesi nedeniyle baraj yapımından önce bu alandaki evler görülebiliyor. [Fotoğraf: Murat Eğilmez / AJ Jazeera Türkçe]
Azalan su seviyesi nedeniyle baraj yapımından önce bu alandaki evler görülebiliyor. [Fotoğraf: Murat Eğilmez / AJ Jazeera Türkçe]
Yalova ile bağlı ilçe ve beldelerin su koordinasyonunu sağlayan Yeşil Körfez Su Birliği Başkanı ve Belediye Meclis Üyesi Ömer Nergiz, susuz kalma ihtimalini aylar öncesinden tahmin edip tedbir almaya çalıştıklarını söyledi. Nergiz, “Çevre ve Orman Bakanımız Veysel Eroğlu, kentin büyük oranda su ihtiyacını karşılayan Gökçe Barajı’nın takviye edilmesi gerektiğini öngörerek 3 ay önce bir çalışma başlattı. 6 trilyon lira maliyetle Yalova’nın en tepe noktasından doğup denize akan Kurtköy Deresi’ni 7.5 kilometre öteden boru hattıyla baraja bağladık” dedi.

Ortaburun Göleti’ni devreye sokmak için de yoğun bir çalışma içinde olduklarını kaydeden Nergiz, “Bu göletteki su Yalova’nın 2.5 aylık su ihtiyacını karşılayacak büyüklükte. Buradaki suyu direkt şehir isale hattına bağlamak için 10 güne ihtiyacımız var. Tabii tedbir amaçlı bölgesel su kesintilerini sürdürmek zorundayız. Sonbaharla beklediğimiz yağışlar da gelirse sorunu çözmüş olacağız” dedi.

Aldıkları tüm tedbirlere rağmen suyun ihtiyaç oranında kullanılmamasının temel sorun olduğunu vurgulayan Nergiz, “Bizim belediyelere verdiğimiz su 50 bin ton. Oysa belediyelerin faturalandırdığı su malesef 18 bin ton seviyesinde. Neredeyse yüzde 150 kayıp kaçak kullanım söz konusu. Bu kaçağın önüne geçebilsek ona göre az su basarız ve barajımız dolu olurdu. Bu problemi ortadan kaldırmadan su sıkıntısından kurtulamayız” diye konuştu.

(Al Jazeera Türkçe, Radikal)

Torunlar Center’da cinayet Nisan teftişi raporundan belli olmuş: İnşaatta 21 noksan

10 işçiye mezar olan rezidans inşaatı şantiyesinde yapılan son teftişte 21 önemli eksiklik tespit edildi. Bunlardan ikisi düşen asansöre ilişkin…

10 torunlar center...Radikal Gazetesi’nden İsmail Saymaz’ın haberine göre İstanbul Mecidiyeköy’de 10 işçiye mezar olan Torunlar GYO şantiyesinde, geçen nisan ayında 2 iş müfettişi tarafından yapılan inceleme sonucu hazırlanan teftiş raporuna göre, şantiyede 21 önemli eksiklik saptandı. Bunlardan ikisi, işçilerin can verdiği ‘Alimak’ adlı dış cephe asansörüne ilişkindi. İlk tespite göre, Alimak kat kapılarında sviç tertibatı yoktu. Yani asansör, kapılar kapanmadan hareket ediyordu. İkinci tespit ise şu oldu: Alimak kat kapıları ve döşemelerin toplu koruma tedbirleri alınmamıştı. Müfettişlerinin ulaştığı diğer vahim noksanlıklar şöyle: Elektrik panolarının bazılarında kaçak akım rölesi yok, aydınlatmalar eksik, kişisel koruyucular yetersiz, işçiler için içme suyu yok, hijyen şartları düzgün değil, elektrik uygunluk belgesi gösterilemedi…

Rapora göre Çalışma Bakanlığı’na bağlı İş Teftiş Kurulu müfettişleri, geçen 9 Nisan’da rutin teftiş için Torunlar Center şantiyesine gitti. İki iş müfettişi, şantiyeye adım attığı anda, 19 yaşındaki Erdoğan Polat adlı işçinin ölüm haberi geldi. Bunun üzerine teftiş, beş gün sonrasına bırakıldı. Müfettişlerin ikinci ziyareti, 14 Nisan’da oldu. İlkin Proje Müdürü Murat Aytimur’la görüşen iki müfettiş, üç gün boyunca şantiyede inceleme yaptı. Hazırladıkları rapora göre 460’ı erkek, 28’i kadın olmak üzere 488 işçinin çalıştığı şantiyede şu noksanlıklar saptandı:
İŞTE O ŞANTİYEDEKİ 21 NOKSAN
* Saha içerisinde kullanılan elektrik panolarının bazılarında kaçak akım rölesi bulunmuyor
* Çalışanlar için tesis edilen soyunma yeri uygun değil
* Yemekhanenin acil çıkış kapısı faal durumda değil, çıkışı önleyecek engel bulunmuyor
* Saha içerisinde kullanılan aydınlatmalardan etanj olmayanlar mevcut
* Seyyar iskelelerde ve kalıp montaj çalışmalarının… noktasına uygun erişim sağlanamamıştır
* Kişisel koruyucu donanım kullanımı konusunda eksiklikler mevcuttur
* İşçiler için çalışma yerinde içme suyu bulundurulmamaktadır
* Saha içerisinde kullanılan elektrik tesisat bağlantıları için uygun bağlan elemanları kullanılmayanlar mevcuttur
* Elektrik tesisatı uygunluk belgesi ve topraklama ölçüm raporları görülememiştir
* Sabit merdivenlerden uygun eğim açısına ve korkuluk sistemine sahip olmayan mevcuttur
* Doğalgaz kazanının periyodik kontrol raporu görülememiştir
* Kullanılan elektrikli iş ekipmanlarının gövde topraklaması olmayanlar mevcuttur
* Kullanılan dış cephe askı platformlardan bazılarının zeminlerinde boşluklar mevcuttur
* Koğuş bölgesinde işçiler için yeterli hava hacminin sağlanamadığı yatakhaneler mevcuttur
* Elektrik panolarının zeminleri yalıtılmamıştır
* Kalıp altı iskelelerinin çiroz demirleri çarpmalara karşı uygun şekilde düzenlenmemiştir
* Kamp bölgesinde gerekli hijyen şartları sağlanmamıştır
ALİMAK ASANSÖRÜNDE SVİÇ TERTİBATI YOKMUŞ
* Alimak kat kapılarında sviç tertibatı bulunmamaktadır
* Kullanılan RCS (Rail Climbing System) sistemi ile döşeme platformları arasındaki boşluk kapatılmamıştır. Ayrıca Alimak kapıları ile döşeme platformu şaft boşluklarının bazılarında, malzeme ve platformlarının bazılarında, kalıp montaj çalışmalarında kullanılan platformların kısa kenarlarında uygun toplu koruma tedbirleri alınmamıştır.
* Kule vince yapılan geçişler uygun nitelikte değildir
* Saha içerisinde bazı yerler aydınlatılmamıştır

(Radikal)

IŞİD’e karşı mücadelede Türkiye “Ben yokum” dedi

IŞİD’le mücadele kapsamında Suudi Arabistan’da düzenlenen zirvenin sonuç bildirgesine Türkiye imza koymadı. Bildirgede, “Katılımcı ülkeler, uygun görülmesi halinde, IŞİD’e karşı bir askeri harekata farklı yönleriyle katılma konusunda uzlaştı” ifadesi yer aldı.

Türkiye’yi Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu temsil ettiği zirvede alınan kararların yer aldığı sonuç bildirgesine Türkiye imza koymadı.IŞİD, Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’nu basarak alıkoyduğu 49 rehineyi hâlâ elinde tutuyor.

8 cidde konferansı...

IŞİD’le mücadele kapsamında Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde düzenlenen ve ABD, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Körfez ülkelerinin katıldığı zirve sona erdi. Zirvenin sonuç bildirgesinde “Katılımcı ülkeler, uygun görülmesi halinde IŞİD’e karşı eşgüdümlü bir askeri harekata, farklı yönleriyle katılma konusunda uzlaştı” ifadesi yer aldı.

Kerry: Koalisyonu genişletmeye çalışacağım

Toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında yaptığı konuşan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Obama’nın açıkladığı IŞİD stratejisine atıfta bulunarak, “Irak ve Suriye’ye herhangi bir ülkenin kara kuvvetlerinin gönderilmeyeceğini” söyledi.

Kerry, IŞİD’le mücadele konusunda Ortadoğu ziyaretlerine devam edeceğini belirterek, “Burada olan ve bildiriye katılan her ülke, IŞİD’i yok etme misyonunda önemli bir rol oynama sözü verdi. Önümüzdeki günlerde bölgedeki diğer liderlerle de görüşmeye devam edeceğim, bu koalisyonu mümkün olduğunca genişletmeye çalışacağım” dedi.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal da toplantıyı, terörle mücadelede askeri, güvenlik ve istihbarat alanında ortak bir vizyon oluşturulması için iyi bir fırsat olarak nitelendirdi. Türkiye ile diğer ülkeler arasında bu konuda görüş farklılıkları olduğuna ilişkin soruya Faysal, “Toplantıya katılan üyelerle Türkiye arasında hiçbir ihtilaf yoktur” ifadesini kullandı.

ABD: Türkiye kendisi karar verecek

IŞİD’le mücadele kapsamında Suudi Arabistan’da düzenlenen zirvenin sonuç bildirgesine Türkiye’nin imza koymamasını değerlendiren ABD Sözcüsü Josh Earnest, Türkiye’nin IŞİD’e karşı girişilen çabaya nasıl bir katkı sağlayacağına kendisinin karar vereceğini söyledi.

Earnest, IŞİD’in elinde rehin tutulan 49 Türk diplomatın derhal serbest bırakılması çağrısını da yineleyerek, bu konunun, Türkiye’nin, ABD Başkanı Barack Obama’nın dün gece açıkladığı IŞİD stratejisinin başarılı olmasında büyük çıkarı olduğunu gösterdiğini belirtti.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Marie Harf de günlük basın brifinginde bir gazetecinin, “Türkiye’nin Cidde Bildirisi’ni neden imzalamadığı” şeklindeki sorusunu yanıtlarken, “Elbette her ülke önümüzdeki süreçte kendi rolünü değerlendiriyor. Türkiye önemli bir terörle mücadele ortağı. Onlarla yakın istişare içerisinde olmaya devam edeceğiz. Her ülke ne yapacağına, neye imza atacağına kendisi karar verecek; ancak şunu vurgulamak isterim ki Türkler terörle mücadelede çok yakın bir ortak” dedi.

 

İmroz’da Rum ilkokulu bürokrasi engeline takıldı

İmroz’da bu yıl eğitim hayatına başlaması için çalışmaları devam eden Rum Ortaokulu ve Lisesi, bürokrasi engeline takıldı. Milli Eğitim Bakanlığı, okulun eğitime başlaması için 1 Eylül’e kadar binanın hazır olması gerektiği gerekçesiyle okulun bu yıl eğitime başlamasına izin vermedi.

nm_imrozikokul_0650

1964 ani bir kararla kapatılan altı ilkokul ve bir ortaokuldan bir ilkokul geçen sene açılmış, bunun üzerine Rum toplumu ortaokul ve lisenin de açılması için Nisan ayında çalışmalara başlamıştı.

Geçen Haziran ayı sonunda İmroz Kaymakamlığı tarafından Tepeköy’de bulunan okul binasının İmroz Rum Vakfı’na tahsis edilmesinin ardından binayı yenileme çalışmalarına başladı Bu çalışmalarda son aşamaya gelinmesine rağmen, ilgili mevzuatta yer alan madde uyarınca 1 Eylül itibariyle binanın hazır olmaması gerekçe gösterilerek, ortaokul ve lisenin bu yıl eğitime başlamasına izin verilmedi.

Açılması durumunda 7 öğrencisi bulunacak olan ortaokul ve liseye öğrencilerin altısının Yunanistan’dan gelecekti. Okulun açılmamasıyla öğrencilerin ailelerinin İmroz’a dönme planları da şimdilik askıya alındı.

(Agos)

Amasya’daki işkence davası zaman aşımından düşürüldü

Amasya Suluova Et ve Balık Kurumu’nda çok sayıda kişiye işkence yaptığı iddia edilen Yüzbaşı Atasoy Fitoz’un yargılandığı dava, işkence yapıldığına dair rapor ve belgelere rağmen zaman aşımı gerekçesiyle düşürüldü.

cats

12 Eylül askeri darbesi döneminde onlarca devrimciye Et Balık Kurumu’nda işkence yaptığı iddia edilen dönemin Yüzbaşısı Fitoz hakkında çok sayıda soruşturma açılmıştı. İşkence mağduru Hasan Kaplan’ın şikayeti üzerine 2012 yılında başlayan soruşturma kapsamında açılan işkence davasının 3. duruşması dün Amasya Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Kaplan avukatı Mehmet Horuş aracılığıyla mahkeme heyetine işkence izlerini ve konuya ilişkin hastane raporlarını sundu.

Mahkeme başladığında savcının daha önceki duruşmalara katılan savcı olmadığı görüldü. Fitoz’un katılmadığı duruşmada mahkeme heyeti mağdur tarafa beyanlarını sordu. Avukat Horuş, işkence yapıldığına dair delil ve raporların incelenmesini ve sanığın mahkeme huzurunda dinlenmesini talep etti. Beyanların alınmasının ardından duruşma savcısı mütalaasını açıklayarak söz konusu ‘davanın zamanaşımı dolayısıyla düşürülmesi’ ni istedi. Kararını açıklayan mahkeme heyeti mağdur avukatlarının taleplerini reddederek, davanın zaman aşımından düşürülmesine hükmetti.

Karara itiraz eden Devrimci 78’liler Federasyonu yöneticileri ve izleyiciler, mahkeme heyetini alkış ve ıslıklarıyla protesto etti. Kararı tanımadıklarını ifade eden izleyiciler, “İşkenceciler halka hesap verecek” sloganı attı. Avukat Horuş, 12 Eylül’ün yıl dönümünde verilen bu kararı “Düşündürücü ve kabul edilemez” olarak niteledi. Fitoz hakkında Amasya Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir davanın daha görüleceğini hatırlatan Horuş, “Yargı yoluyla da 12 Eylül’ün üzerini örtbas etmeye çalışıyorlar. Ama biz buna izin vermeyeceğiz. Hukuki mücadelemizi devam ettireceğiz” dedi.

1980 darbesinde tutuklanan ve işkence gören Yeni Çeltek madencilerinin hikayesini okumak için tıklayınız.

(Evrensel / Yeşil Gazete)

Kömürün izinde (3): Bereketli topraklar üzerinde bir termik santral

Suluova, ismiyle müsemma, göz alabildiğine yeşil ve bereketli topraklara sahip bir ova. Şeker pancarı, soğan ve buğday başta olmak üzere tarım üretimine müsait, yoğunlukla hayvan besiciliğinin yapıldığı bu Amasya ilçesi, şeker pancarı fabrikası ve dört maden ocağıyla da şehrin ekonomik üretim açısından lokomotif bölgelerinden biri. İşte bu bereketli topraklar üzerine bir termik santral yapılmak isteniyor. Başrolde yine Soma Holding var.

Suluova'ya tepeden bakış
Suluova’ya tepeden bakış

Gürmin Enerji Madencilik Sanayi ve Tic. A.Ş., Amasya İli, Merzifon ve Suluova İlçesi sınırları dahilinde toplam kurulu gücü 3×150 megavat olacak bir termik santral kurmak istiyor. Şirket, kömür ocakları, kireç ocakları, lavvar ve kırma-eleme tesisi, hazır beton santrallerini de içeren proje için başvurusunu geçen sene yapmıştı. Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun (EPDK) onayından geçen proje ÇED onayı da alırsa, Suluova’nın hemen yanına yaklaşık 1200 işçinin çalıştığı devasa bir termik santral kurulacak.

Ekran Resmi 2014-09-11 15.09.15

Soma maden faciasından sonra holdingin diğer bazı madenlerdeki çalışmalarıyla birlikte termik santral planı da sessizliğe büründü. Santral projesi açıklandığı dönem Suluova’da kurulan ‘Yeşil Suluova Platformu’ ise, şimdilik ses çıkmayan plana karşı mücadele etmek için tetikte bekliyor.

Bu ikinci termik santral olacak

Platform üyelerinden Şahin Erdemli 24 Eylül 2013 tarihinde yapılan format belirleme toplantısına kadar termik projesiyle ilgili çok da bilgileri olmadığını aktarıyor. Halkın toplantısına da insanlar gerçekten ‘bilgi almak’ için katılmış: “Diğer mücadele bölgelerinde toplantıyı yaptırmama söz konusudur ama burada insanlar katıldı. Böyle birşey var mı yok mu öğrenmek için katıldılar. Biz birkaç arkadaş muhalefet ettik. Çünkü yanlış bilgiler vardı.” Platformun yanlış olarak tanımladığı bilgilerin başında santralin yeri geliyor. Merzifon’a 14 kilometre, Suluova’ya 8 kilometre uzaklıkta yapılacağı söylenen santral, Erdemli’nin aktardığı kadarıyla Suluova dağınık ve geniş bir alana yayılmış olduğu için, ilçenin sınırının 800 metre kadar yakınına yaklaşacak. Öte yandan rüzgar yönünün santralden Suluova’ya doğru olması zehirli atık gazların şehrin üstüne boca olmasına neden olacak.

Şahin Erdemli
Şahin Erdemli

Öte yandan Suluovalılar zaten termik santralin zararlarına yabancı değil: “ Şeker fabrikasında 9 megavattlık, küçük de olsa çalışan bir termik santral var.Fabrikanın alt kısmında kalan köylerde akciğer kanseri oranı epey yüksek.” Bizim bulunduğumuz dönemde şeker pancarı mevsimi olmadığı için fabrika çalışmıyordu; fakat konuştuğumuz ilçe sakinleri, özellikle kış mevsimlerinde Suluova’nın üzerinde kara ve kirli bir havanın dolaştığını söylüyor.

Nereden gelecek bu termiğin suyu?

Bir başka sorun ise termik santralinin soğutma suyu olarak neyi kullanacağı.. Her ne kadar bereketli olsa da Suluova da ülkeyi kasıp kavuran kuraklıktan nasibini almış. İstanbul’dan Amasya’ya gelirken gördüğümüz bütün nehirler nasıl tamamen kurumuşsa, Suluova’nın topraklarını sulayan Ters Akan Çayı da büyük oranda kuraklığın etkisiyle suyunu kaybetmiş. Çiftçinin artık yeraltı sularına bel bağladığı bu dönemde termik santralin suyu nereden karşılayacağı sorusu kafaları karıştırıyor.

“Santrale karşı değiliz ama..”

Termik projesi ortaya çıktıktan sonra Suluova’nın, Merzifon’un, Amasya’nın sivil toplum örgütleri (STÖ) bir araya gelmiş ve platformu kurmuş. Platformun STÖ tanımı ise hayli geniş: “Bizim oluşumumuzda cemaat lideri de var, sağ lider de var, CHP, MHP,AKP ilçe başkanları da bizimle beraber. 40’a yakın STÖ var. Camii dernekleri, partiler, dini gruplar, milliyetçi gruplar, hemşeri dernekleri Ticaret Odası’nın önderliğinde bir araya geldi. Platformda ‘ülkenin enerji ihtiyacı var, termik santrale karşı değiliz ama buraya yapmasın” diyen de var; ama benim şahsi fikrim benim çocuğum ölmesin diyorsam senin çocuğun da ölmesin” diye açıklıyor Erdemli platformun ahvalini. İlk dönemlerde sokaklara yazılamalar yapılmış; şimdiyse biraz Soma Holding’in sessizliği, belki biraz da yukarıda açıklanan ‘ortaya karışık’ örgütlenme, mücadele hattının sönümlenmesine neden olmuş. Platformda ‘holding harekete geçerse burada yine hareketlilik olur’ görüşü hakim.

unnamed (7)
Fotoğrafta görülen çorak alanın ismi Yedikır Göleti. Son kuraklıkta suyunun büyük bir kısmını kaybeden gölte aynı zamanda pelikanların üreme noktası

Suluova’da başka bir enerji mümkün

Merzifon'da 16 rüzgar türbini bulunuyor.
Merzifon’da 16 rüzgar türbini bulunuyor.

Halbuki Amasya’nın ülke ekonomisine hem yenilenebilir enerji kaynakları, hem de tarım açısından sunduğu ve sunabileceği o kadar çok şey var ki.. Örneğin Merzifon Belediyesi’nin deli deli esen tepelere diktiği 16 rüzgar türbini. Kurulu gücü 75 megavat olan bu rüzgar elektrik santrali için kapasite arttırımı başvurusu da yapıldı. Ya da örneğin, besiciliğin gelişmiş olduğu Suluova’da hayvan dışkısının enerji ihtiyacına çare olacağı düşüncesiyle Biogaz tesisinin kurulması çalışmaları devam ediyor. ‘Et Üreticileri Birliği Derneği’ başkanı Esen Kodaman’ın aktardığı kadarıyla Hollandalı bir şirketle anlaşılmak üzere; eğer proje onaylanırsa 8 megavatlık bir tesis yapılacak. Bu tesis hem yeni bir enerji alternatifi hem de Ters Akan Çayı’n kirliliğine bir çözüm anlamına geliyor: “Suluova’da 40 bin baş hayvan var. Onların atıkları da ev atıkları da şu an Ters Akan Çayı’na atılıyor. Gübrenin tonunu 2 dolardan satacağız. Hem besiciler için bir ekonomik imkan olacak hem de dereyi temiz tutacağız”
Öte yandan tarımın öne çıktığı bu arazinin tohumculuk açısından da elverişli olduğu söyleniyor. Şu andan İsrail’den alınan soğan ve şeker pancarı tohumunun Suluova’da yetiştirilirmesi tohum tekelinin kırılmasını sağlayabilir. Elbette bunların hepsi termik santralin kurulmayacağı bir hayatta mümkün. Burada santralin kurulması açık ki tarım ve hayvancılığın son bulması demek.

“Herşey bizim elimizden geçiyor ama söz hakkımız yok “

Sadık Turan
Sadık Turan

Küresel iklim krizinin etkileri artık gözle görülür ve elle tutulur olmaktan geçip canlı yaşamının her alanına sirayet etmişken, tarımın bu krizden pay almaması düşünülemezdi. Bu zincire bir de yanlış enerji politikaları eklenince çiftçinin beli tamamen bükülmüş durumda. Hal böyle olunca hükümet karşısında haklarını korumak için bir araya gelen çiftçiler Tüm Köy Sen’i kurdu. Sendika başkanı Sadık Turan’la muhabbet son yaşanan kuraklıktan açılıyor: “Mevsim değişti. Biz eskiden yağmurun ne zaman yağacağını biliyorduk ama bugün ne yazın yaz olduğu ne kışın kış olduğu belli. Bu sene bir de kuraklık oldu. Yüzde 65-70’e varan kayıplar yaşadık. 1 dekar araziden en az 30-35 teneke ürün alırken bu sene 10 teneke aldık. Buğday fiyatı düştü, çünkü hemen dışarıdan buğday getirdiler. Üç tüccar anlaşıp fiyatı belirliyor. Biz örgütlü olsaydık böyle mi olurdu? Ülkenin sütü, peyniri, yoğurdu, şekeri, ekmeği, hepsi köylünün elinden geçiyor. Milyonlarca köylünün söz hakkı yok. Örgütlü değiliz çünkü.” İşte bu zinciri kırmak için kurulan sendikaya henüz resmi olarak değil ama ‘gönülden bağlı’ pek çok çiftçi var. Peki bir işçi sendikası toplu iş sözleşmesi yapar da bir çiftçi sendikası taleplerini nasıl uygulatır? “Tarım Bakanlığı taleplerimize dikkat etmek zorunda kalacak, masaya biz de oturacağız. Avrupa’daki köylü-çiftçi sendikaları nasıl mücadele veriyorsa biz de vereceğiz. Mesela dışarıdan gelen ürünü aldırmayacağız. Ya da kuraklık sonrası Bakanlık sadece çiftçinin borçlarını erteledi, ama biz kuraklığın sigorta kapsamına alınmasını talep ediyoruz.”

unnamed (12)

Herşeye rağmen umut

Ve elbette Turan’a göre Amasya çiftçisinin mücadelesinin bir ucunda diğer yerel mücadelerle dayanışma, bir ucunda da termik santrale karşı çıkma var: “Bakın Gerze’deki Yaykıl köylülerine; kadınların öncüğünde kovdular termik santral şirketini. Mersin Akkuyu’daki nükleer santral karşıtı mücadele de bizim için umut. Mücadelede ısrar olmalı. Umudumuzu da kaybedersek herşeyi peşine kabul etmiş oluruz. Umudumuzu koruyacağız.” (Bitti)

Haber: Gözde Kazaz
Fotoğraf: Gençer Yurttaş 

Yazı dizisinin birinci ve ikinci bölümünü okumak için tıklayın.

Kasımda İstanbul’u “Yeşillendiriyoruz” – Pelin Cengiz

Başlığa bakınca hemen İstanbul Büyükşehir Belediyesi, kentte ağaçlandırma hamlesine mi başladı diye düşünebilirsiniz. Henüz size böyle müjdeli bir haberimiz yok. İktidar, Kuzey Ormanları başta olmak üzere ülkede yeşile dair ne varsa kökünü kazıkmakla meşgul oladursun, biz size yeşil meselelerin ele alınacağı önemli bir toplantının haberini verelim. Avrupa Yeşil Partisi (European Green Party-EGP) 7-9 Kasım 2014 tarihlerinde 21’inci Konsey Toplantısı’nı İstanbul’da YSGP (Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi) ev sahipliğinde gerçekleştirecek. Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşiller/Özgür Avrupa Birliği (Greens/European Free Alliance-Greens/EFA) grubunun çatı partisi olan Avrupa Yeşil Partisi, konsey ve kurultay toplantılarını her altı ayda bir Avrupa’nın değişik bir ülkesinde ev sahibi üye partinin himayesinde düzenliyor.

Avrupa Parlamentosu’nda durum
Konsey ve kurultay toplantıları, Avrupa Yeşil Partisi’nin tüzük değişiklikleri, program ve tutum belgelerinin oluşturulup oylanması, yetkili kurullara seçimlerin yapılması gibi iç işleyişine ilişkin işlerin yürütülmesi yanında, son dönemde ortaya çıkan gelişmelerin tartışıldığı, fikir alışverişinin yapıldığı bir platform olarak nitelendirilebilir. Bu konsey toplantısı Avrupalı Yeşiller’in, mayısta gerçekleştirilen Avrupa Parlamentosu seçimlerinin hemen ardından yapılan ilk toplantı olması açısından önemli. Yeşiller, artık Avrupa Parlamentosu’nun Hıristiyan Demokratlar, Sosyal Demokratlar ve Liberaller’den sonra dördüncü grubu. 2009’daki seçimlerde oyların yüzde 7,44’ünü alarak 57 sandalyeye sahip olan EFA grubu, son seçimlerde oyların yüzde 6,92’sini alarak 751 sandalyenin 52’sini kazandı. Sandalye sayısında eksilme olsa da, milliyetçiliği ve popülizmi öne çıkaranların yükselişe geçtiği seçimlerde, bu rakam Yeşiller’in gücünü koruduğunu gösteriyor.

Ancak, şu gerçeği de gözardı etmemek gerek. Yeşiller, Avrupa Parlamentosu’nda temsil edilen tüm siyasi akımlar içinde insan ve çevre odaklı olmak üzere sorun çözme hedefli, en uzun vadeli, en kapsayıcı politikalara sahip grup. Avrupa’nın bugün içinde bulunduğu ruh hâlinin yansıdığı sandıktan kısa vadeli düşünen, popülist partilerin çıkması, Yeşiller gibi uzun vadeli hedeflere odaklananların oyunun düşmesi normal.

İstanbul tercihinin sebebi Gezi protestoları

Peki, neden İstanbul? Geçen yıl tüm dünyanın gündemine uzunca süre yer alan, İstanbul’dan başlayıp ülkenin dört bir yanına dalga dalga yayılan Gezi protestosu, aslında küçük bir yeşil alanın halk tarafından korunmak istemesiyle başlamıştı. Aslında bu ağaçların korunmasıyla başlayan protestolar, çok daha derin mesajlar taşıyordu, o da daha fazla demokrasi talebi.

Avrupa’nın geleceğinin ele alınacağı bu konsey toplantıları, demokrasi, enerji ve enerji güvenliği ile 2015’teki Paris’teki COP21 iklim zirvesinde imzalanacak Paris Antlaşması’nın içeriğine odaklanacak. İstanbul’daki toplantıların önemli gündem maddeleri arasında Ukrayna, Rusya, Ortadoğu ve Kafkaslar’daki gelişmelerle, Avrupa Birliği’nin geleceği ve Türkiye’nin bu gelecek içindeki rolü yer alıyor. Tabii, her konsey toplantısının başka bir ülkede yapılıyor olmasının bir amacı da ev sahibi ülkenin gündemindeki konuların ön plana çıkarılması. Yani, giderek zorlaşan ifade özgürlüğü, medya üzerindeki baskılar, ekolojiyi tahrip eden enerji ve altyapı projeleri, kentleşme, kadın hakları, LGBTİ hareketleri, mültecilerin durumu gibi Türkiye gündemine ait ne varsa toplantılarda ele alınacak. Öte yandan, bu toplantılar Avrupalı Yeşiller’in Türkiye’deki pek çok sivil toplum kuruluşuyla ilişkilerini pekiştirmesine vesile olacak.

1990’lardan bugünlere yeşil hareket
Türkiye’de klasik siyaset yapma biçiminden farklı olarak yatay hiyerarşili, eşitlikçi, demokratik, özgürlükçü, şenlikli, en önemlisi de ekolojik bir siyasetin yapılabileceğini göstermek üzere yola çıkan Türkiye Yeşilleri’nin serüveninden ve Avrupalı Yeşiller ile ilişkilerinden de bahsetmek gerek. YSGP Parti Meclisi Üyesi Ümit Şahin, o serüveni şöyle aktarıyor: “Türkiyeli Yeşiller olarak, Avrupa Yeşilleri ile ilişkilerimiz 1990’lara uzanır. 1990’ların ortalarından itibaren Avrupa Yeşilleri’nin yılda iki kez yapılan konsey toplantılarına ve Yeşil Doğu-Batı Diyaloğu toplantılarına katılmaya başladık. 1999’da Balkan Yeşil Ağı’nın ilk toplantısını İstanbul’da yaptık. 2002’de Yeşiller Partisi’nin yeniden kurulması için çalışmalarımız başladı. 2004’te, Roma’da yapılan Avrupa Yeşil Partisi’nin kuruluş kongresine katıldık. 2005’de, daha Yeşiller Partisi kurulmadan önce, Türkiye Yeşilleri Koordinasyon Grubu olarak Avrupa Yeşil Partisi’nin gözlemci üyesi olarak resmen kabul edildik. Avrupa Yeşilleri’nin gıda kampanyasına (2004-2006) ve iklim kampanyasına (2006-2008) aktif olarak katıldık. 2008’de Türkiye’nin ikinci Yeşiller Partisi’ni kurduk. (İlk Yeşiller Partisi 1988-1994) Yeşil Doğu-Batı Diyaloğu’nun, Balkan Yeşiller Ağı’nın ve Akdeniz Yeşiller Ağı’nın aktif katılımcısı olduk. Türkiye’de çok sayıda Karadeniz Yeşilleri ve Balkan Yeşilleri toplantısına ev sahipliği yaptık. Avrupa Yeşil Vakfı ile birlikte ortak proje ve eğitimler düzenledik. Avrupa Yeşil Büyükşehirler toplantılarının birini İstanbul’da yaptık. Ayrıca Küresel Yeşiller Ağı toplantılarına katıldık. Nihayet, bu yıl Avrupa Yeşil Partisi Konsey toplantısının Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin ev sahipliğinde İstanbul’da yapılacak olmasını bu uzun vadeli ve istikrarlı işbirliğinin bir sonucu olarak görmek gerekir. Bu tarihte emeği geçen herkese teşekkürler.”

Rezidanslar bizim beyaz yakalarımız üzerinde yükselecektir – Deniz Aydın

Merhaba hanımlar beyler, bugün size belki de duymaktan çok hoşlanmayacağınız şeylerden bahsedeceğim. Evet, bir kaza oldu, 10 işçi birden öldü. Üzüldünüz elbet. İşçilerin ne korkunç koşullarda çalıştıkları faş oldu. Şaşırdınız. Her yeni bilgiyle müthiş şaşırıyorsunuz. Ben de şaşırıyorum. Ama size. 9 yıl bilfiil inşaat sektöründe çalıştıktan sonra sektörden ve hatta kurumsal hayattan koşarak uzaklaşmış biri olarak kendime söylediklerim ve size de söylemek istediklerim var. Aslında bunları söylemek tuhaf geliyor, imtina ediyorum, malumun ilanı. Gel gelelim iğneyi hükümete, çuvaldızı inşaat firmasına batırıp kendinize çimdik bile atmıyorsunuz kuzum. E söylemem farz oldu.

Torunlar GYO’nun patronunun “vallahi de masumuz” açıklamasına şaşırıyorsunuz. Türkiye’de ve Türkiye firmalarının yurtdışı şantiyelerinde her gün kim bilir kaç tane iş kazası oluyor, kaç işçi ölüyor, geçici veya kalıcı sakatlık sahibi oluyor. Kim bilir diyorum, çünkü iş kazalarının büyük kısmı kayıt altına alınmaz sevgili baylar bayanlar. Evet, büyüğünden küçüğüne, ana yüklenicisinden taşeronuna, alenen hükümet yandaşından kokmaz bulaşmazına kadar her inşaat firmasının şantiyelerinde sayısız kaza olur. Şirket biraz “insaflı” ve “iş ahlakı sahibi”yse kaza kayıt altına alınır, ya da şirketin kontrolü dışında bir şekilde kaza ortaya çıkar, dava açılır. Ve şok şok şok, flaş flaş flaş: Bütün firmalar, evet istisnasız hepsi davada kendini tıpkı, tıpa tıp Torunlar GYO gibi savunur. En “ahlaklı”, en “düzgün”, en “insaflı” firmalar bile bunu böyle yapar. Böyle firmalar dahi, ölen ya da sakatlanan işçinin ailesine “kan parası” dediğimiz gayrıresmi ödemeyi yapar, ama davayı kaybetmemek için de elinden geleni ardına koymaz. Çünkü şirketin itibarı söz konusudur, itibar da paranın göbek adıdır zaten. Dolayısıyla çok şaşırmayın hanımlar beyler, kapitalist ve hatta neoliberal Türkiye’de diğer inşaat firmaları da Torunlar’ın laciverdidir.

Torunlar GYO şantiyesindeki işçilerin kaldıkları yerlerdeki korkunç koşullara, aldıkları ücretlere şaşırıyorsunuz. Şimdi biraz taşeron gerçeğinden bahsedelim. Türkiye’deki neredeyse bütün büyük inşaat şirketleri taşeron kullanır baylar bayanlar. Örnek verelim: Büyük X firması, 10 kuruşa bir iş alır. Kendisi yaparsa işin maliyeti 9 kuruş olacaktır. Firma bunun yerine işi dört ana taşerona böler, her birine 2’şer kuruş verir, 8 kuruşa işi kapatır, 1 yerine 2 kuruş kar eder. Bu 4 ana taşeronun her biri de işi dörder küçük taşerona böler, her birine 0,25 kuruş verir. Yani işi “şanına halel getirmeyecek” şekilde yapacak olsa tamı tamına 9 kuruş harcayacak olan Büyük X firması, işi reelde 4 kuruşa küçük taşeronlara yaptırmış olur. Küçük taşeronlar da üniversite harçlığı biriktirmeye çalışan çocukları, tarım bitirildiği için topraktan rızkını çıkaramayan köylüyü toplayıp şantiyeye getirir, sırf ucuz olsun diye kalifiye olmayan bu insanları işçi eder, onları yok pahasına çalıştırır, toplama kampı gibi koğuşlarda yatırır. Sevgili baylar bayanlar, yandaş ya da değil, neredeyse tüm büyük inşaat firmalarında durum aşağı yukarı böyledir, ya biraz daha iyi, ya biraz daha kötü. Çoğu büyük firmanın şantiyesinde firmaya kayıtlı işçi bulmak bile zordur, hepsi taşeron işçisidir. Büyük inşaat firmaları fiili olarak inşaat yapmadan para kazanır hanımlar beyler. Taşeronluk sistemini yandaş firmalar icat etmedi yani, müsterih olun. Kapitalizme hoş geldiniz, şimdi kemerlerinizi bağlayıp koltuğunuzu dik konuma getirin.

Torunlar GYO’nun yıllık cirosunu işçilerin aldığı saatlik 4,5 TL ücretle karşılaştırıp şaşırıyorsunuz. Size birşey daha söyleyeyim ama şaşırmayın, onları denetleyen mühendis de aylık 4.500 TL filan alıyor. Öyle firmanın karına ortak olup milyon dolar vurmuyor. Yani o rezidanslar sadece işçilerin değil, beyaz yakaların da üzerinde yükseliyor. Ama mühendis kardeşimiz aylık 4.500 TL aldığı için google gibi kendini şanslı hissediyor, çünkü o işçiler gibi ölmüyor. Ölmüyor ama sürünüyor. Onyıllar süren işçi sınıfı mücadelesinin kazanımı olan fazla mesai ücreti gibi temel haklara bile sahip değil bu kardeşimiz, çalışma saatleri konusunda limit sonsuza giderken maaş n sabiti olarak kalıyor, ağzını açıp birşey demiyor, kariyeri söz konusu çünkü. Çalışmaktan arta kalan zamanlarda yaşıyor. Yoğun stres altında çalışıyor, bu nedenle de bilinçli ya da bilinçsiz, kendini ödüllendirmek istiyor. 4.500 TL’siyle kol saati, ayakkabı, tablet alıyor. Tatile çıkıyor. O büyük firmaların o küçük taşeronlara yaptırdığı sitelerde, rezidanslarda ev taksidine giriyor. Çocuğunu o işçilerin çocukları ile aynı okula yollamamak için özel okullara para saçıyor. O işçilerden çok daha “iyi yaşıyor”. Elim bir kaza yaşanırsa patrona, hükümete sövüp sayıyor, ölen işçilerin yakınlarına yardım için 22bilmemkaça SMS atıp bağış yapıyor. Ama kendi çalışma koşullarıyla ilgili kılını kıpırdatmıyor, meslektaşlarıyla dayanışmıyor. İşçiler için yapılan eyleme gidiyor belki, işçilerin örgütlenmesi gerektiğine inanıyor ama kendisi için tek bir eylem yapmıyor, örgütlenmiyor. Kazanıp harcamaya, harcamak için kazanmaya devam ediyor. İçten içe kendini şanslı hissediyor, çünkü ölmüyor o. Ölen işçiler, koordinatör sınıfın da diyetini ödüyor. Bunu biliyor.

Bu mühendis kardeşimizin hikayesine de şaşırdınız mı baylar bayanlar? Yoksa size tanıdık mı geldi? Evet AKP hükümetinin dinamosu inşaat sektörü, evet Birikim’in pek güzel dediği gibi “inşaat ya resulullah” diye gemi azıya aldılar, evet yandaşları her vakada utanıp sıkılmadan zeytinyağı gibi üste çıkıyor. Evet suçlular. Çok suçlular. Ama demem o ki, o rezidanslarla vücut bulan kapitalizm yalnızca işçilerin değil, bizim beyaz yakalarımızın üzerinde de yükseliyor.

 

Deniz Aydın -http://m.radikal.com.tr/blog

Barışçı bir çözüm için iki önkoşul: Şiddetsizlik ve eşitlik – Murat Paker

Türk-Kürt meselesinde yaklaşık iki yıldır fiili ateşkes var. Birkaç istisnai tatsız olay dışında Devlet-PKK çatışması durmuş durumda. Ayrıntılara vakıf değiliz ama Öcalan ve PKK ile MİT üzerinden devlet / hükümet arasında kritik bazı görüşmelerin yapıldığı biliniyor. Hükümet, önümüzdeki dönemde yeni adımlar atacağına dair işaretler sunuyor. Hükümete yakın kimi yorumcular, “bu iş 2015’te genel seçimlerden önce bitecek” diyor.

“Kan akmasın, çocuklarımız ölmesin, barış olsun” diyen herkes, tabii ki bu fiili ateşkes durumundan gayet memnun ve bu meselenin sahiden çözülmesini / bitmesini bekliyor.

Peki bu çözüm sürecinde ne durumdayız gerçekten? Yorumlar muhtelif. Hükümet / AKP çevrelerine göre her şey yolunda. Öcalan’a göre çeşitli sıkıntılara rağmen yeni aşamalara geçiliyor, desteklenmesi, sahip çıkılması gerekiyor. Gerçi diğer PKK liderlerinden zaman zaman oldukça sert eleştiriler yükselmiyor değil, ama onlar da Öcalan’ı izliyorlar sonuç olarak. HDP, başından beri sürece epeyce angaje durumda ve umutlu görünüyor. Diğer sol yapılar, çözüm sürecine dair çok kuşkucu ve sinik bir tavır içindeler. Çoğuna göre, bu Erdoğan / AKP ile hiçbir şey görüşülmez. “Müzakere yanlış, mücadele gerekli” diyorlar ya da demeye getiriyorlar. Milliyetçi / ulusalcı / faşizan çevreler için ise “çözüm süreci” lafının bizatihi kendisi zaten vatana ihanet ve “Erdoğan / Öcalan el ele bölecekler ülkeyi”.

Çözüm süreci denilen süreçte gerçekten neler oluyor, nelerin pazarlığı yapılıyor, nelere nasıl karar verildi / veriliyor, nasıl bir aşamalandırma yapıldı? Taraflar ve genel olarak toplum nasıl, ne zaman ve hangi mekanizmalar kullanılarak bir ikna süreci yaşayacak? Bunları ancak basına yansıdığı kadarıyla bilebiliyoruz. Doğrusu çok az biliyoruz ve bu bilgiler çok muğlak. Bir yandan elimizdeki bu az ve muğlak bilgilere, bir yandan da bu tür çatışmalı süreçlerden barışma süreçlerine geçerken dikkat edilmesi gereken hususlara dayanarak, 2015’te nihayetleneceği söylenen bu çözüm sürecini bir değerlendirmeye alalım.

Türk-Kürt meselesi gibi en azından 90 yıllık bir tarihi olan ve bunun son 30 yılında 50 bin civarında insanın hayatını kaybetmesine yol açmış çok katmanlı, devasa bir meselenin çözümünden bahsediyorsak, tarafların ve genel olarak toplumun teşhis konusunda kısmi de olsa bir ortak zemine basması gerekir. Teşhis konusundaki bu ortak zemin üzerinden bir takım tedavi yolları geliştirilebilecektir. Ortak teşhis yoksa ortak tedavi (çözüm) de olamayacaktır.

Şiddetsizlik

Bu meselenin son dönemeci olan, son 30 yıllık PKK isyanı kısmında binlerce insanımızı kaybetmemize, çok daha fazlasını ciddi derecede örselememize neden olan şiddet ögesi, ortak teşhis ayaklarından biri olmak zorundadır. Her iki taraf da bu meselenin şiddet yoluyla çözülemeyeceğine, şiddetin bu aşamadan sonra meseleyi daha da kangren haline getireceğine ikna olmuş olmalıdır ki barışçı çözüm için gerekli (ama yeterli olmayan) ilk itki bulunabilsin. Gelinen noktada açıktır ki bu meselenin şiddet üzerinden çözümünü yeniden dayatmak, psikolojik olarak epeyce uzaklaşmış iki kesimin fiziksel olarak da birlikte yaşamak istemeyecekleri, ama bunu da anlaşmalı boşanma kıvamında yapamayacakları, birbirlerinin çok daha fazla canını yakmaya çalışacakları bir kâbus senaryosu olacaktır.

Şiddetsizlik ekseninde iki yıldır eskiye göre çok daha iyi bir noktada olduğumuz söylenebilir. İki taraf da şiddetsizlik önkoşuluna büyük ölçüde uymaktadır. Ama bu şiddetsizliğin geldiğimiz noktada ilkesel bir tutumdan çok, pragmatik bir tavır olduğunu kaydetmek gerekir. İlkesel bir şiddetsizlik rotasına girilmediği sürece de çözüm yolu hep kırılgan olacaktır. O yüzden birçoklarının iddia ettiği gibi çözüm süreci hiçbir şekilde geri dönüşsüz bir noktada değildir. Her iki taraf da birbirine pek güvenmediği için işler bir noktada sarpa sararsa tekrar şiddet yoluna sapabilme ve bunu kendi kitlelerine anlatabilme imkânlarına sahip olmayı sürdürmeyi tercih etmektedirler.

Eşitlik

Şiddetsizlik tutumunun ilkesel bir şekle bürünmüş olması durumunda bile kalıcı ve adil bir barışçı çözüm için yeterli olmayacağı açıktır. Çünkü son 30 yılın şiddeti, meselenin nedeni değil sonucudur. Meseleyi tabii ki daha da ağırlaştıran ve yeni boyutlar ekleyen bir yanı vardır şiddet ögesinin, ama bu meselenin kökensel nedeni eşitsizliktir. Türklerle Türk olmayanlar, Türkçe ile bu topraklarda konuşulan diğer diller arasında Cumhuriyet’in başından beri var olan ağır eşitsizlik. Kürtler ve Kürtçe, Türk ve Türkçe olmayanlar arasında çeşitli nedenlerle asimilasyona direnebilmiş ve isyan etme takati bulabilmiş en büyük öbektir sonuçta. [Din, mezhep, cinsiyet konumları üzerinden yürüyen eşitsizlik-temelli diğer sorun yumaklarını şimdilik bir kenarda bırakıyorum].

Kürtler büyük bedeller ödeyerek, “Türkiye Türklerindir” küstahlığını bir kofluğa çevirmeyi başarmışlardır. Bu koflaşmayı görmeyip, küstahlıkta devam etmek, yani eşitsizliği giderecek ciddi / radikal reformlar yapmamak, er geç çözüm sürecinin yıkılması anlamına gelecektir.

Bu eşitsizliğin giderilmesi konusunda Kürt tarafının tavrı ve talepleri yeterince açık. Özeti birkaç maddeye indirilebilir:

Yurttaşlığın Türklükle tanımlanmasına son verilmesi. İlgili anayasal ve yasal değişiklikler. Anayasa, yasalar ve uygulamalar açısından Türk olsun olmasın bütün yurttaşların sahiden eşit olması. Türkiye’nin sadece Türklerin değil, üzerinde yaşayan bütün yurttaşların olması.

İster yerel yönetimlerin güçlendirilmesi deyin, ister demokratik özerklik, ister bölgesel özerklik; kimi merkezi devlet yetkilerinin yerele devri. Bu “yerel”in hangi büyüklük ve düzeylerde tanımlanabileceği ayrı bir tartışma konusu olabilir; ama çoğu konuda (örneğin sağlık ve eğitim) köy / şehir / bölge yereline yetki devri.

İster anadilde eğitim deyin, ister belli yoğunlukta bir talep olduğunda talep olunan dilde eğitim hakkı deyin; Kürtçe dâhil Türkiye’de konuşulan Türkçeden başka dillerin de kamu okullarında eğitim dilleri arasına katılması. Bunun da çok çeşitli ve çoklu yöntemleri tartışılabilir.
Bu üç maddenin ve onların alt açılımlarının hayata geçirilmesi Türkiye için oldukça radikal, demokratik değişiklikler anlamına gelecektir ve kuşaklar-boyu sürdürülen bir çok yalanın ve ezberin bozulmasını gerektirecektir. Dolayısıyla işin bu kısmı en zor kısmıdır ve bu taleplere toplumun hazırlanması çok ciddi ve sistematik bir çalışma gerektirir. Aksi takdirde savunmacı, kışkırtıcı, şiddetperver milliyetçi tepkiler, hele Türkiye gibi bir ülkede, işten bile değildir ve bin bir zorluklarla inşa edilen ortak zeminler hızla dağılabilir.

Barışçı çözümün ikinci önkoşulu olarak eşitsizlik üzerinden baktığımızda, mevcut sürecin şimdiye kadar burada sıraladığım taleplerin yerine getirilmesi konusunda genel topluma yönelik bir pedagoji geliştir(e)mediğini görüyoruz.

Türklerin / Türkçenin üstünlüğü kabulünün bilinçli / bilinçdışı yollarla tesis edildiği Türk çoğunluk, o hâkim konumundan nasıl vaz geçecek de kendisini Türk-olmayanlarla eşdeğer görmeye başlayabilecektir?

Türk-Kürt meselesinin yakın / uzak tarihiyle, eşitsizlik meselesiyle yüzleşmeden bu hâkim konumdan vaz geçmek mümkün olabilir mi?

AKP Hükümeti bu çözüm sürecinin başından beri, ısrarlı çağrılara rağmen herhangi bir yüzleşme mekanizması kurmayı kabul etmemiştir. O zaman akla birkaç seçenek geliyor:

AKP’nin “çözüm”ü şiddetsizlik ilkesini içermekle birlikte, eşitlik ilkesini içermemektedir. Çok kısmi ve yüzeysel bazı değişikliklerle yetinilmesi düşünüldüğü için kapsamlı bir yüzleşmeyle toplumu hazırlamak gibi bir dert yoktur. Bu durumda çözüm süreci, AKP’nin zaten diline doladığı gibi aslında büyük ölçüde bir terörü bitirme sürecidir. Eğer buysa durum – ki bence şimdilik en gerçekçi seçenek buymuş gibi görünüyor – yükseltilen umutlar hayal kırıklığına uğradığında ortaya çıkacak yıkıcı öfkenin başımıza neler getirebileceğini şimdiden düşünmek gerekir.
“İyimser” bir bakışla, AKP’nin aslında şu an bizim göremediğimiz ama yakın zaman içinde aşamalar şeklinde yürürlüğe koyacağı bir eşitlik ve eşdeğerlilik programı vardır, ama kendisine, kitle desteğine ve yönetim tarzına o denli çok güveniyordur ki bu programa toplumu hazırlamak gerektiğini düşünmüyordur. Ateşkesin, medya üzerinden kamuoyunda Öcalan’ın imajının olumluya doğru çevrilmesinin vb bu radikal eşitlik programının toplumca sahiplenilmesine yeteceğine dair bir fantezisi vardır. Eğer böyle bir şuursuzluk söz konusu ise, sistematik bir yüzleşme olmadan yapılmaya kalkılacak radikal reform hamlelerinin Türk milliyetçiliğinin kışkırmaya hazır salvoları karşısında alabildiğine kırılgan ve çaresiz bir halde kalmasını bekleyebiliriz.

Taraflar, orta / uzun vadede kendi çıkarlarını maksimize edebilecekleri hesabıyla, kısa vadede dar alanda paslaşmalarla durumu idare etmeyi, oyalanmayı ve oyalamayı, birbirlerini kullanmayı şu anda en rasyonel yol olarak tercih etmektedirler. Eğer buysa durum – ki şu anda en uzak seçenek gibi durmaktadır – taraflar şimdilik durmaları gerektiğini bilmek dışında ne yapacakları konusunda el yordamı düzeyindedirler ve sürecin nasıl gelişeceği büyük ölçüde belirsiz ve bu yüzden de bir o kadar kırılgandır, her an her şey olabilir.

Bu seçeneklerden bir tanesi ya da birden çoğu aynı anda değişik dozlarda yürürlükte olabilir. Her üç seçenek de bize sahici, samimi, derinlikli, adil ve kalıcı bir barışı vadetmiyor.

Peki bu yüzden müzakereyi bırakıp mücadeleye mi bakalım?

Müzakeresiz bir mücadele epeyce ergence bir tavırken; mücadelesiz bir müzakerenin yolu da ister istemez konformizme (uyumculuğa) çıkar.

Dolayısıyla ihtiyacımız olan, şiddetsizliği ilkesel düzeyde savunan, ısrarlı, tutarlı, kitlesel bir eşitlik mücadelesinden gücünü alan şeffaf, denetlenebilir, eleştirilebilir müzakere mekanizmalarıdır.

Bu tür bir müzakerenin ödünsüz bir biçimde peşinde olması gereken en önemli halka ise kapsamlı / sistematik bir yüzleşme olmalıdır.

Değişik boyutlarıyla yüzleşme meselesi ise, sonraki yazılarda…

Murat Paker – www.t24.com.tr

Premier Ligde homofobiye karşı gökkuşağı bağcıklı kramponlar devri

Birleşik Krallık’taki eşcinsel ve biseksüel örgütü Stonewall, sporda homofobiye karşı kramponları renklendiriyor. Birleşik Krallık’ta henüz açık olarak eşcinsel ya da biseksüel olan tek bir profesyonel futbolcu olmasa da homofobi karşıtları 13-14 Eylül’deki maçlarda ayrımcılığa karşı kramponlarını renklendirecek.

7 arsenal...

Geçtiğimiz yıl ilk kez düzenlenen kampanya sırasında 52 futbol kulübünden oyuncular kendilerine gönderilen gökkuşağı renklerindeki bağcıkları kullandı. İddia şirketi Paddy Power ile Premier Lig’in de destek verdiği kampanya için Arsenalli oyuncular sporda homofobiye karşı bir videoda yer aldı.

Oyuncuların kendileriyle ilgili değiştiremeyecekleri şeyleri paylaştıkları videoda, futboldaki homofobinin hep birlikte ortadan kaldırılabileceği vurgulanıyor.

(Kaos GL)