Ana Sayfa Blog Sayfa 3834

Kârlı ve kanlı sektör: Kömür yerüstüne işçi yeraltına – Aziz Çelik

Soma katliamından 5.5 ay sonra bu kez, Türkiye’nin en zorlu kömür havzalarından biri olan Karaman-Ermenek’te 18 maden işçisi su baskını sonucu madende mahsur kaldı. Türkiye bu felaketin katliama dönüşmemesini ve işçilerin kurtarılmasını dört gözle bekliyor.

Ermenek’te yaşanan felaketin nedenleri Soma’da ve Torunlar’da yaşananlardan farklı değil. Taşeronlaşma, özelleştirme, kuralsız ve güvencesiz çalışma rejimi madenleri ve inşaatları işçi cehennemine dönüştürüyor. Düşünün, işçilere öğlen yemeği vermekten aciz bir şirkete dünyanın en tehlikeli işi olan maden işletmeciliği verilmiş. Üstelik rödovans (kiralama) usulü ile. İşletmede ve bölgede sendika ve toplu sözleşme yok.

Madenin sahibi devlet. Madenin kiralanması ve denetlenmesinden birinci derecede sorumlu olan kuruluş Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın madencilikten sorumlu birimi Maden İşleri Genel Müdürlüğü.

TMMOB raporunda

Ermenek felaketi öngörülmüştü

Ermenek’te bu ilk kaza değil. 22 Kasım 2003’te işletmesi yine rödovans yoluyla özel bir şirkete verilen maden ocağında meydana gelen grizu patlaması sonucu 10 maden işçisi yaşamını yitirmişti.

2003’teki ölümlü kazadan sonra TMMOB Maden Mühendisleri Odası tarafından hazırlanan raporda, Ermenek bölgesinin en zorlu kömür üretim bölgelerinden biri ve yüksek riskli bir alan olduğu vurgulanmıştı. Böylesi ocaklarda üretimin sorunsuz yapılabilmesi için birikim, deneyim ve uzmanlığa gereksinim olduğu, ancak işletmecinin de, işçilerin de deneyimsiz olduğu ve işçilerin çok düşük ücretlerle çalıştırıldığı vurgulanmıştı.

Odanın raporunda ocakta işçi sağlığı ve iş güvenliğine ilişkin asgari kurallara bile uyulmadığı belirtilmişti. Raporda kamu madencilik kuruluşlarının mevcut birikimi ve uzmanlığı göz ardı edilerek madencilik üretiminin yetersiz, deneyimsiz kişi ve kuruluşlara devredildiği ve bu özel kuruluşların denetiminin de iyice gevşetildiği vurgulanmıştı.

Raporda yer alan bir diğer tespit de, madencilikte yaşanan özelleştirme ve rödovans uygulamalarının hiçbirinden olumlu sonuç alınmadığı, buna karşın iş kazalarının arttığı şeklindeydi. Rapor bugünkü felaketi öngörmüştü.

Ocaklar işçi cehennemi

10 yıl önce Ermenek’te yaşanan kazanın ve ölümlerin sebepleri neyse, bugünkü felaketin sebepleri de aynıdır.

Kamu kömür ocaklarının özelleştirilmesi, ocaklarda uygulanan hizmet alımı ve rödovans yöntemi ile kamusal denetimlerin gevşetilmiş olması ocakları işçi cehennemine çevirmekte. Mesele bir çalışma rejimi meselesidir.

İnşaat, enerji ve madencilik sektörleri Türkiye’nin kârlı, bir o kadar da kanlı sektörleri haline gelmektedir. O nedenle sermaye bu alanlara üşüşmekte ve işçiler 19. yüzyıl vahşi kapitalizminin cehennemlerine benzer koşullarda düşük ücretlerle, uzun çalışma saatleri ile ve ölümüne çalıştırılmaktadır.

Çalışma hayatında ‘kaza’ yoktur

Ermenek ve benzeri vakalar organize suçlardır. Bu organize suçun bir tarafında özelleştirme ve taşeron politikalarını sistemli olarak uygulayan ve etkin bir denetim yapmayan siyasi irade-hükümet, diğer tarafında  işveren vardır. Kamu otoritesi de işverenle birlikte sorumludur.

Çalışma hayatında “kaza” yoktur. İşveren işin bütün risklerini öngörmek, ona uygun önlemler almak ve uygun araç, gereç ve malzeme kullanmak zorundadır. Bunu yaparken en son teknolojiyi kullanmak durumundadır. Özellikle çok tehlikeli işlerin şakası yoktur. Bu önlemler alınmıyorsa orada üretim yapılmayacaktır. Hiçbir maden ocağı insanların yaşamından daha değerli değildir.

Ölüm var, hesap veren yetkili yok

Kömürün yeraltından çıkarıldığı, işçinin yeraltına gömüldüğü bir çalışma rejimi sürdürülemez. Bu rejimi sürdüren herkesin eline kan bulaşmıştır.

Ne hazindir ki bunca felakete ve ölüme rağmen tek bir kamu yetkilisi hesap vermiyor ve istifa etmiyor. Bırakın hesap vermeyi, Çalışma Bakanlığı denetim raporlarını dahi “ticari sır” gerekçesiyle sendikalara ve meslek odalarına vermiyor.

Soma ders olmadı, umarız Ermenek bir ders olur.

Lafı dolandırmadan söyleyelim: Kömür ocakları kamulaştırılmalı, kömür üretiminde kiralama, taşeron ve hizmet alımına son verilmeli ve çalışma hayatında felakete yol açan esnek ve kuralsız çalışma uygulamalarından vazgeçilmelidir.

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

Aziz Çelik

 

 

Aziz Çelik

İstanbul Kent Savunması, “Validebağ’da İstanbul’un yaşam savunucuları olarak nöbetteyiz, bekliyoruz”

Validebağ Direnişi’ni örgütleyen sivil insiyatiflerden İstanbul Kent Savunması sabah 04:22 itibarı ile yayınladığı basın açıklamasında Validebağ Direnişi’nin son durumu hakkında bilgi verdi.

13 validebağ...

“Validebağ’da İnşaat Durdurulacak” haberlerinin içeriği ile direnişin görüşlerini yansıtan basın açıklamasında ana akım medyada yansıyan haberleri eleştirilerek haberin birçok bakımda yanıltıcı olduğu belirtildi. Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde Validebağ ile toplantıya “Validebağ Gönüllüleri”nin katıldığı yönünde bilgi bulunduğu ancak bunun yanlış olduğu dile getirilen açıklamada haberlerde, “Validebağ direnişçilerini “mahalle sakinleri/dışarıdan gelenler” biçiminde bölmeye yönelik kasıtlı bir ifade” kullanıldığı vurgulandı.

İstanbul Kent Savunması tarafından yapılan basın açıklamasının tam metni şu şekilde;

“Validebağ direnişimizin 9. akşamında gerçekleşen eylem sonrasında, medyada Hürriyet mahreciyle yaygınlaşan haberlerle ilgili olarak aşağıdaki açıklamayı yapma gereğini duyduk, dostlarımızın bilgisine sunuyoruz:

28 Ekim günü Validebağ direnişine yönelik şiddetli polis saldırısının ardından yaptığımız “aktif ve kitlesel” destek çağrısı anlamlı bir yanıt bulmuş, 9. günündeki nöbetimize çok sayıda demokratik kitle örgütü, siyasal parti ve binlerce İstanbullu sıcak dayanışma duygularıyla katılmıştır. Nöbetimizde İstanbul Kent Savunması adına yaptığımız basın açıklaması ekte yer almaktadır. Eylemde Çamlıca Konakları sakinlerinden Ali Müfit Gürtuna da bir konuşma yaparak, Üsküdar Belediyesi, Kaymakamlığı ve İstanbul Valiliği tarafından mahalle sakinlerine, inşaat hakkında İstanbul 7. İdare Mahkemesi tarafından verilen yürütmeyi durdurma kararı Üsküdar Belediyesi’ne ulaşana kadar inşaatın durdurulacağı ve mahalledeki polis ablukasına son verileceği sözünün verildiğini duyurmuştur.  Konuşmaların ardından nöbetimiz devam etmektedir.

Eylemin ardından Üsküdar Belediye başkanı tarafından Hürriyet gazetesine yapılan açıklama temel alınarak yapılan “Validebağ’da uzlaşma” haberleri yaygınlaşmıştır ancak söz konusu haber içeriği birçok bakımdan yanıltıcıdır.

Öncelikle bugün yapıldığı belirtilen toplantıya haberdekinin aksine Validebağ Gönüllüleri katılmamıştır.  Haberin Radikal’deki versiyonunda yer alan “Tarafların, mahalleye dışarıdan eylemcilerin gelmesi üzerine masaya oturdukları belirtildi” ve Milliyet’teki versiyonunda yer alan “… arsanın çevresinde bir grubun bekleyişi ise devam ediyor” ifadeleri Validebağ direnişçilerini “mahalle sakinleri/dışarıdan gelenler” biçiminde bölmeye yönelik kasıtlı bir ifadedir ve gerçeği yansıtmamaktadır. Nöbetin ilk gününden beri ifade ettiğimiz gibi, üzerinde cami yapılmak istenen ve bir “mezbelelik” veya “arsa” olmayıp üzerindeki erik ağaçlarıyla Validebağ korusunun bir parçasını oluşturan alan, tüm İstanbulluların ortak, kamusal varlığıdır. Bu alanın savunulması Validebağ korusunun tamamının, Üsküdar’ın ve İstanbul’un yağmaya karşı savunulmasıdır; nöbete İstanbul’un dört bir köşesinden destek veren yurttaşlar en temel haklarımızdan biri olan doğayı koruma hakkını kullanmaktadır.

Bu yüzden nöbetimiz bütün İstanbul’da ve giderek ülkenin dört bir yanında yankı bulmuş; ortak savunmamız belediye başkanını geri adım atmak zorunda bırakmıştır. Ortak savunmamız sayesindedir ki, günlerdir mahkeme kararlarını uygulamayarak ve karara uyulmasını isteyen yurttaşlara karşı şiddete başvurmaktan kaçınmayarak suç işleyen Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen, direnişin 9. gününde mahkeme kararına uyacağını nihayet söylemek zorunda kalmıştır. Ancak bu ne bir uzlaşma, ne de bir lütuftur: Belediye başkanı bu sözleriyle günlerdir açıkça suç işlediğini itiraf etmektedir. Ancak hala yürütmenin durdurulması kararına itiraz edildiğini söyleyerek, Validebağ Korusu’nun 1. Derecede SİT alanı olduğu gerçeğini gözden gizlemeye; yanıltıcı ifadelerle yeni hukuksuzluklara kapı aralamaya çalışmaktadır.

Bizler mahalle sakinleri ve İstanbul’un dört bir yanından gelen yaşam savunucuları olarak nöbetteyiz, bekliyoruz: Validebağ Korusu’na yönelik bütün rant ve yağma planlarına son verilmelidir. Validebağ Korusu’nu yağmaya açmayı amaçlayan kaçak inşaat durdurulmalı; mahallede devam eden polis kuşatması kaldırılmalıdır.

Bugüne kadar Validebağ konusunda sayısız yalana başvuran; basına yaptığı en son açıklama çelişki ve yanıltmalarla dolu olan belediye başkanını yeni oyalamalara ve hukuksuzluklara başvurmaması konusunda uyarıyoruz. Uymak zorunda olduğunuz mahkeme kararına uyun, kaçak inşaatı durdurun, iş makinelerinizi alandan çekin, mahalledeki polis ablukasını kaldırın.

İSTANBUL KENT SAVUNMASI”

 

(Yeşil Gazete)

Gezi’den sonra Validebağ’dan da çıkan sonuç, “Direnen kaybetmez”

Üsküdar’daki Validebağ Korusu’na yapımı planlanan inşaatın mahkeme süreci bitene kadar durdurulmasına karar verildi.

Gürtuna, “İnşaat duracak, Vali ile görüştüm”

11 validebağ

Üsküdar Belediyesi’nin yürütmeyi durdurma kararına uymayarak devam ettiği cami inşaatının yakınındaki direniş, Çarşamba günü de direnişçilerin polis tarafından sürdürüldüğü alanda devam etti. Akşam saatlerinde burada yapılan forumda konuşan ve kendisi de mahalle sakini olan eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna, “Valiyle görüştüm, bugün kaymakamlıkta toplantı yaptık. Yarın (Bugün) cami inşaatı durdurulacak” dedi.

Üsküdar Kaymakamlığı’nda yapılan toplantıya inşaatın hukuka aykırı olmadığını savunan Üsküdar Belediyesi Başkanı Hilmi Türkmen ve Üsküdar Kaymakamı Mustafa Güler’in de katıldığını söyleyen Gürtuna, inşaatın durdurulması konusunda uzlaşma sağlandığını açıkladı.

Vali Vasip Şahin’in “Yanlış bilgilendirildim” dediğini aktaran Gürtuna, “Kendisi bana hukuki süreç sonuçlanana kadar bekleme sözü verdi” diye konuştu.

Validebağ’da darp edilerek gözaltına alınan Mimarlar Odası’nın avukatlığını da yapan Sosyal Haklar Derneği Genel Başkanı Can Atalay ise, “Bunların üç kuruş kar için atmayacağı yalan yok. Biz örgütlü gücümüze güveniyoruz” dedi.

İki Talep: İnşaat dursun, Proje durdurulsun

12 validebağ

İstanbul Kent Savunması adına yapılan açıklamada ise iki talep sıralandı. Bunlardan ilki inşaatın durdurulup polisin gitmesi. İkincisi ise Validebağ için uygulanan talan projesinin tamamen durdurulması.

İstanbul Kent Savunması’nın açıklaması şu şekilde;

“Validebağ nöbetine gerek mahalleden gerekse İstanbul’un dört bir yanından katılan yaşam savunucuları olarak taleplerimiz açıktır. Bu iki net talebi tekrarlıyoruz:

– Validebağ Korusu yağmaya açmayı amaçlayan bu kaçak inşaat durdurulmalı; kaçak inşaatı sürdürmek için mahallede devam eden polis kuşatması kaldırılmalıdır.

– Validebağ Korusu’nun bütününe yönelik bütün rant ve yağma planlarına son verilmelidir.

Taleplerimiz basit, net, haklı ve meşrudur. Mahkeme kararlarını uygulamamak; doğayı yağmalamak; demokratik haklarını barışçıl biçimde kullanan insanlara karşı polis şiddetine başvurmak suçtur.”

Açıklamanın ardından nöbet alanında bekleyişe geçildi. Direniş inşaat makineleri gidene kadar devam edecek.

(Diken)

 

Peşmergeler Suruç’a ulaştı

Habur Sınır Kapısı’ndan Çarşamba sabahı saat 05.45 sıralarında 40 araçlık konvoylya giriş yapan peşmergeler, saatler süren yolculuk sonucu yol güzergahları üzerinde bulunan Şırnak’ın Silopi ile Cizre, Mardin’in Nusaybin ve Kızıltepe, Şanlıurfa’nın Viranşehir ilçesinin ardından Suruç’a ulaştı.

7 Peşmerge...

Peşmergelerin geçtikleri yollarda binlerce vatandaşların caddelerde sevgi gösterileri akşam saatlerinde de devam etti. Özel harekat polislerinin zırhlı araçlarla eşlik ettiği peşmergeler son olarak geldikleri Şanlıurfa’nın Viranşehir İlçesi’nde görkemli bir şekilde karşılandı.

IKBY tarafından Kobani’ye gönderilen ve Irak’ın Erbil kentinden hareket eden ağır silahlı Peşmerge güçleri, Suruç ilçesi girişindeki Onbir Nisan Mahallesi’ne vardı.

Peşmerge güçleri, polis ve jandarma ekiplerinin aldığı güvenlik önlemi altında sınır hattında havayoluyla gelen grubun yanına gitmek üzere hareket etti. Geçiş sırasında çevrede bekleyen kalabalık, Peşmergelere sevgi gösterisinde bulundu.

Biri ambulans 38 aracın yer aldığı konvoyun, ilçe merkezindeki işlemlerinin ardından da Mürşitpınar Sınır Kapısı’ndan Suriye’nin Kobani ilçesine ulaşması bekleniyor.
Peşmerge birliklerinin araçlarında doçka, katyuşa füzesi ve havan topunun da aralarında bulunduğu çok sayıda mühimmatın taşındığı görüldü.

 

Kürt sorunu her şeyden önce bir dil sorunudur – Ahmet İnsel

Kürt sorununun barış ve eşitlik içinde çözümü hedefleniyorsa, bunu demokrat olmayan meşru bir iktidarla müzakere etmek mümkündür ama barışı gerçekten hayata geçirmek mümkün değildir.

HDP’nin Yüksekova’da çarşı iznine çıkmış, sivil elbiseli ve silahsız, askerlik görevini yapmakta olan üç erin, yakın mesafeden ve arkadan ateş edilerek öldürülmesiyle ilgili, ölenlere başsağlığı dileyen ve gelişmeleri endişeyle izlediklerini belirten mesajı, sadece hükümet çevrelerinde değil, ulusalcısından aşırı milliyetçisine kadar çok geniş bir çevrede infial yarattı. Çünkü mesaj şu cümle ile başlıyordu: “ 23 Ekim’de Kağızman’da 3 HPG gerillasının infaz edilmesinden sonra, bugün de Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde 3 asker öldürüldü.” Yanlış değil ama son derece sorunlu bir cümle.

Önce Kağızman’daki ölümlerin hangi koşullarda gerçekleştiğini hatırlatalım. 23 Ekim günü Kağızman’a 15 km. mesafede inşa halinde bir hidroelektrik santraline saat 20 civarında 4 kişi gelerek, bekçi kulübesini ve orada bulunan araçları yaktı. İhbar üzerine yola çıkan jandarmanın şüpheli aracı durdurmak istemesi sonucu çıkan çatışmada, araçtaki 3 kişi öldü, biri kaçtı. Jandarmanın verdiği bilgiye göre araçta 4 kalaşnikof otomatik silah ve el bombaları bulundu. HDP bildirisinden ölen 3 kişinin HPG gerillası olduklarını öğrendik.

Olayları, elimizdeki bilgilerle sınırlı olarak, mümkün olduğu kadar nesnel biçimde anlatmaya çalışmamın nedeni, HDP bildirisinde olduğu gibi, aynı cümle içinde ve seçilen kelimelerle yer almasının, çözüm sürecinin çözülememesinin nedenlerinden biri olduğunu göstermektir. Bir yanda infaz edildiği belirtilen ama sonuçta kendi yaptıkları, cana değil ama mala yönelik bir şiddet eylemi sonrasında güvenlik güçleriyle girdikleri çatışmada ölen, silahlı kişiler var. Bu kişilerin, öldürülmeden yakalanmalarının mümkün olup olmadığını bilmiyoruz ama söz konusu olan bir araçta dört otomatik tüfekli ve gerilla nitelikleri kabul edilen dört kişi. Diğer tarafta çarşı iznine çıkmış, silahsız ve sivil 3 er var. Göze göz, dişe diş mantığı içinde mi, yoksa bu ölümleri PKK’nın üzerine atmak için başka eller tarafından mı vurulduklarını bilmiyoruz. Ama her durumda eğer infaz kelimesini kullanmak gerekiyorsa, askerlik görevini yapan 3 erin infaz edilmiş oldukları kesin.

HDP bildirisi, niyetinin tam böyle olmadığına inanmak istesek de, bu iki olayı birbirine ima yoluyla bağlayarak, yangına körükle gidiyor. Bildirinin geri kalanında söylenen ve bütünüyle katıldığımız tüm değerlendirmelerin gölgede kalmasına, zaten böyle bir fırsat bekleyen çevrelerin “bak işte, görüyorsunuz” demesine yol açıyor. Ertuğrul Kürkçü’nün Hürriyet’te yayımlanan, gerçekçi ve dikkatli söyleşisinde, bu konu söz konusu olduğunda “retorikle değil özle uğraşma” çağrısı yapması yeterli olabilir mi? Sonuçta, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP yönetiminin seçtiği kelimeler, söylediklerinin içeriği ve biçimi, yani bu konudaki retoriği çözüm sürecini gerçekten yaptıklarından çok daha fazla baltalamıyor mu? O zaman neden “PKK ve IŞİD aynıdır?” cümlesine bu kadar önem atfediyoruz ki?

Toplumun histeriye sürüklenmesini isteyenlerin eline böyle bir fırsatı veriyor olmanın da sorumluluğu olmak gerekir. Ertuğrul Kürkçü, HDP’nin halkı sevk ve idare edecek kadar güçlü olmadığını hatırlattı. Bu önemli ve ciddiyetle üzerinde durulmayı gerektiren bir tespittir. Ne var ki burada söz konusu olan kendi dilini sevk ve idare etmektir. Tam da pusu ve misillemelerin gündeme geldiği, Kürt sorununun çözümünü baltalamak isteyen çok farklı çevrelerin ellerini ovuşturdukları bir dönemde, kullandıkları kelimelerin ağırlığını ölçecek bilgi ve olgunlukta olduklarından emin olduğumuz HDP yönetiminin, yanlış kurulan infaz denklemini düzeltmesi beklenir.

Yüksekova’da 3 askeri öldürenler bunu intikam için yapmışlarsa, Kürkçü’nün tam da dediği nedenle, “açık bir politik partinin kendi politik pratiğinde şiddet arasında sonsuz bir mesafe olması gereği” nedeniyle, bunu daha fazla yapması gerekir.

Dün Radikal’de yayımlanan söyleşisinde Mithat Sancar, Kürt sorunu ancak demokrat olan bir iktidarla müzakere edilir iddiasının yanlışlığını ve bu iddianın arkasında yatan, Kürt sorununun çözülmemesinin AKP iktidarını yıpratması beklentisine işaret etti. AKP iktidarıyla çözüm sürecini müzakere etmek için onun önce demokrat olmasını talep etmek, çözümü istememek veya çözümün olası sonuçlarından korkmak anlamına gelir. Ayrıca, savaşın geri gelecek olmasının AKP iktidarını zayıflatacağını zannetmek, insan yaşamı üzerinden oynanan son derece sinik bir tavır olduğu gibi, doğruluğu da tartışmalıdır.

Buna karşılık, iktidarın otoriter yüzünü, fırsatçılığını, demokrasi düşmanı eğilimlerini eleştirmenin karşısına sürekli çözüm sürecini çıkarmak, bu eleştirileri darbe imalarıyla gayrı meşru ilan etmek de, çözümün köküne kibrit suyu dökmek demektir. Çünkü Kürt sorununun barış ve eşitlik içinde çözümü hedefleniyorsa, bunu demokrat olmayan meşru bir iktidarla müzakere etmek mümkündür ama barışı gerçekten hayata geçirmek mümkün değildir. Zaten Türkiye’de Kürt sorununun çözümünü samimiyetle arzulayan demokratların bu tavrının arkasında sadece daha fazla insan ölmesin beklentisi değil, Türkiye’de demokrasinin gerçekten yerleşmesi için bu sorunun barış içinde çözülmesinin yeterli değil ama olmazsa olmaz bir şart olduğunun bilincinde olmaları vardır.

Kürt sorunu sadece bir dil sorunu değildir ama şu son örneklerin yeniden gösterdiği gibi aynı zamanda büyük bir dil sorunudur. Barışın dilini karşılıklı olarak bulamama sorunudur. Barışın dilini kullanmayı zaaf, küçük düşme, altta kalma, erkeklik kaybı, otorite yitimi zannetme sorunudur.

Bu yazı radikal.com.tr/ den alınmıştır

Ahmet İnsel

 

 

Ahmet İnsel

Bir maniniz yoksa Validebağ nöbetçileri bu akşam 18:00’de sizi bekliyor

Validebağ’dan ve İstanbul’un dört bir yanından gelen yaşam savunucuları günlerdir ısrarla ve inatla koruyu ve yaşam alanlarını savunmak için direniyor.

4 Validebağ...

Validebağ Korusu nöbetçileri bu akşam 18:00’de Validebağ direnişine imzalarıyla destek veren tüm yaşam savunucularını, demokratik kitle örgütlerini, sendikaları, sanatçıları, aydınları, avukatları, hekimleri, meslek insanlarını, forumları ve yerel dayanışmaları Validebağ nöbetine katılarak ortak direnişe sahip çıkmaya çağırıyor.

5 Validebağ

Kuzey Ormanları Savunması (KOS) ve İstanbul Kent Savunması tarafından yapılan çağrıda, “29 Ekim Çarşamba gün boyunca ve saat 18.00’da, imzalarının hakkını veren en kitlesel biçimde ve yüksek bir temsil düzeyiyle Validebağ nöbetine katılarak ortak direnişimize sahip çıkmaya çağırıyoruz” denildi.

6 Validebağ

Validebağ’ın girişindeki bin metrekarelik direniş alanı koruyu, yaşamı ve demokratik haklarını savunanlarla yaşama, halka ve demokratik haklara şiddet araçları ve yalanlarla saldıranlar arasında bir mücadele alanına dönüşüyor.

Fotoğraflar Kuzey Ormanları Savunması facebook sayfasından alınmıştır

(Yeşil Gazete)

Hidrolog Öngür, “Ermenek HES ve Barajı, Göksu nehrinin akışını bozdu”

Hidrolog Tahir Öngür, madenin 5 kilometre ötesinde yapılan Ermenek Baraj ve HES’in yeraltı suyu ile ilgili sıkıntıyı iki katına çıkardığını, işletmenin de buna önlem almadığını belirtti.

Karaman Ermenek’te su baskını sonucu 18 işçi mahsur kaldıkları maden ocağından henüz çıkartılamadı.

3 Ermenek...

Bianet’den Nilay Vardar’ın haberine göre Konya Karaman bölgesinde daha önce incelemeler yapan Öngür, suyla boğuşulan bu tarz madenlerde hidroloji bilimi ile önlem alınmasının şart olduğunu belirtti.

Karaman’da yaklaşık 30 yıldır madencilik yapılıyor. Küçük küçük rezervler var. Yer altı suyunun yakın mesafede olduğu bu tarz bölgelerde suyun çekilerek alanın kurutulmuş olması gerekir diyen Tahir Öngür, “Ancak burada anladığımız eski çalışılan yerler suyla dolmuş, bunlar sağdan soldan bentlerle kapatılarak çalışmaya devam edilmiş. Bu kabul edilemez bir durum. Yani işçilerin çalıştığı yer, suyla dolu önceki galerin ortasında bir delik. İşçi 350 metreye aşağıya inecekse burada kuyular olmalı. Sular galeriye, duvara gelmeden önce kuyudan su çekilip atılmalı. Burada sorumlu işletmecidir. Bunu denetlemesi gereken Maden İşleri Genel Müdürlüğü’dür” şeklinde konuştu.

Yerin altındaki kömürün varlığı için bile sondaj yapılması, aynı şekilde su seviyesi ve  basıncının incelenmiş olması gerektiğinin altıını çizen hidrolog Tahir Öngür, “Madende çalışabilmesi için de tüm bunlara karşı tedbirler alınmış olması gerekir. Üstelik bu madenin 5 kilometre doğusunda Ermenek Barajı ve HES’i var. 100 megawatt elektrik için bu yer altı suyunu 90 metre yükseltti. Türkiye’nin en uzun barajı olarak övündükleri bu baraj, Göksu nehrinin akışı bozdu, tarımsal üretime zarar verdi ve yeraltı suyunu yükseltti. Bu yüzden madenlerdeki su riskini iki katına çıkardı” dedi.

(Bianet)

Zambiya Cumhurbaşkanı Sata İngiltere’de öldü

0

Zambiya Cumhurbaşkanı Michael Sata, İngiltere’nin başkenti Londra’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.

Zambiya hükümeti Cumhurbaşkanı Michael Sata
Zambiya hükümeti Cumhurbaşkanı Michael Sata

Zambiya hükümeti Cumhurbaşkanı Michael Sata’nın ölüm haberini doğruladı. Halk, sağduyu ve sükûnete davet edildi. Michael Sata, eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na katılmak üzere New York’a gitmiş, konuşmasını rahatsızlığından ötürü iptal etmişti.

77 yaşındaki Sata, rahatsızlığından dolayı 10 gün önce Londra’daki bir tıp merkezine nakledilmişti. Hastalığına ilişkin ayrıntı verilmeyen Sata’ya Savunma ve Adalet Bakanı Edgar Lunga vekalet ediyordu.

Michael Sata, İngiltere’den 1964 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra Kuzey Rodezya olan adını Zambiya olarak değiştiren ülkenin 5’inci cumhurbaşkanıydı. Polislik, demiryolu işçiliği ve sendikacılık yapan Sata, 2011 yılında demokratik yollardan işbaşına gelmişti.

Sata, dünyanın en büyük bakır üreticileri arasında yer alan ülkesinde gelir dağılımını düzeltmeyi öncelikleri arasına almıştı. Ekonomisi hızla büyüyen Zambiya’da halkın büyük bölümü yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Yeryüzü pazarları ve Afrika’nın bahçeleri… – Ali Ekber Yıldırım

İstanbul’dan Milano’ya havalanan uçaktaki yolcuların büyük bölümü Torino’da yapılacak Slow Food Terra Madre Dünya Toplantısı’nın delegeleri.

Havalimanında görünen manzara o ki, ebola korkusu Afrika’dan gelen yolcuları ötekileştiriyor. Derisi siyah olan insanlar potansiyel ebola taşıyıcısı olarak görülüyor.
Milano Havalimanı’nda ise ebola için hiçbir önlem yok. Vize kontrolünden sonra otobüslerle “yavaş şehir” Torino’ya gidiyoruz. Doğrudan açılışın yapılacağı Pala Alpitour’a giriyoruz. Salondaki çeşitlilik birleşmiş milletler toplantısını andırıyor. Dünyanın her yerinden insanlar var.

Katılımcı ülkeler tek tek anons edilerek bayrak geçişi yapıldı.Türkiye bayrağını, başında çok genç yaşta yitirdiğimiz Victor Ananias’ın şapkası, boynunda Menemen’de çiftçilerin taktığı yerel poşuyla Çanakkale Bayramiç’ten Mustafa Alper Ülgen taşıdı. Olimpiyatları andıran bu dev organizasyonda Fikir Sahibi Damaklar’ın lideri sevgili Defne Koryürek’in belirttiği gibi bir yarış yok. Herkesin tek bir amacı var; adil, güvenilir ve sağlıklı gıda üretmek ve tüketmek.

Uzun süren konuşmalardan sonra Slow Food’un kurucusu Carlo Petrini’nin kürsüye gelmesi ile çoşku doruğa çıktı. Petrini daha önceki konuşmalarındaki sözlerini burada da yineledi: “İçinde bulunduğumuz gıda sistemi ‘suçlu’ ve ‘kriminal’ bir sistemdir. Çünkü insanların değil, şirketlerin yararını düşünür. Binlerce yıllık köy yaşamını, sadece 300 yıllık bir geçmişi olan endüstriyel tarım anlayışı ile değiştirmek istiyorlar. Bize yıllarca kapitalist ekonomi sistemini köylere yerleştirmenin geleceğimizi kurtaracağı söylendi. Oysa bu sistemle dünyada toprak verimliliği hızla kayboluyor. Sürekli daha çok kimyasal kullanılmasını teşvik eden sistem, toprakları kimyasallara bağımlı hale getirdi. Hepimizin görevi toprağın biyolojik yaşamını iade etmek olmalı. Gıdayı önemsemeyen, insanı yok sayan her sistem reddedilmeli.”

Papa Francesco ve Michelle Obama’nın mesajları salondakilere cesaret ve umut verdi. Her iki mesaj da uzun süre alkışlandı.

İki yılda bir yapılan organizasyon ile Torino’ya gelen binlerce delege ve ziyaretçi konaklama sorununu da beraberinde getiriyor. Otellerde yer bulmak mümkün değil. Soruna çözüm bulmak üzere konukların bir bölümü gönüllü ailelerin evlerinde kalıyor. Vaneria’da yaşayan Batista- Sezarina Ricardo çiftinin evinde kaldım. Doğaya, çevreye, insani değerlere karşı çok duyarlı bir aile. Bir bahçeye dönüştürdükleri evlerinin iki balkonunda nar, zeytin ve limon yetiştiriyorlar. Batista, fotoğraf çekiyor. Arkadaşlarıyla dağcılık faaliyetlerine katılıyor ve o anları videoya kaydederek ölümsüzleştiriyor. Sezarina ise, yoksullara yardım etmek için oluşturulan bir organizasyonda gönüllü olarak çalışıyor.

Toplantıların yapıldığı, ürünlerin tanıtıldığı, ülke standlarının yer aldığı Internazionale Salone del Gusto’da mahşeri bir kalabalık var. Nuh’un Ambarı olarak nitelendirilen alanda pazarda, manavda, market reyonlarında görmediğimiz, göremediğimiz binlerce ürün sergileniyor. Burada geleneksel tarımın, biyoçeşitliliğin önemini gözlerinizle görüyor ve çiftçilerle birlikte yaşıyorsunuz.

Her gün market raflarında gördüğümüz tek tip gıdalar,bir kaç firmanın tekelindeki ürünler burada yok. Burada sergilenen domates, kabak, soğan, sarımsak, elma, armut, tahıl ürünleri, mısır, fasulye, soya çeşitleri, hayvansal ürünler hepsi birbirinden farklı. Tek tip değil. Hepsi aynı boyda değil. Sanayinin istediği standartlara uymayan, eğri büğrü, şekilsiz ürünler. Albenisi yok ama tadı var. Plastik gibi değil. Hepsi küçük çiftçiler tarafından üretilen, binlerce yıllık bilgi birikimi ve kültürle bugüne taşınan temiz, adil, sağlıklı ve güvenilir ürünler.

Nuh’un Ambarı’nda Kastamonu İhsangazi’nin siyez bulguru, hüryemez elması, Tosya’nın sarıkılçık pirinci, İzmir’in tulum peyniri, Foça’nın tarhanası, Çanakkale Bayramiç’in susam tahinli helvası, durum buğdayı, susamı, Amasya’nın elması, Çankırı’nın üveyik buğdayı ve bulguru, Anadolu’nun şarapları, Hatay’ın Ermeni köyü Vakıflı’nın ürünleri, Bodrum’un denizci peksimeti ve daha bir çok ürün yer aldı.

Slow Food’un uluslararası düzeydeki en önemli projelerinden birisi yeryüzü pazarları. Biyoçeşitliliği korumak ve küçük üreticilerin yaşamını ve üretimi sürdürmesi için ürünlerini satabileceği bir alan oluşturmak amacıyla kurulan pazarlar hızla yayılıyor. Türkiye’de sadece İzmir Foça’da Gül Girişmen ve arkadaşlarının çabası ile kurulan yeryüzü pazarı Torino’da tüm yeryüzü pazarları arasında birincilik ödülü aldı.

Slow Food’un bir başka önemli projesi ise Afrika’nın bahçeleri. Afrika’da yaşanan açlığa çözüm bulmak ve orada yaşayanları beslemek üzere başlatılan proje kapsamında Afrika’da 10 bin bahçe kurulacak. Bu amaçla Salone del Gusto’da satışı yapılan ürünlerin tüm gelirleri de Afrika bahçelerine bağışlandı.

Yapılan sunumlarda okul bahçelerinin nasıl bir meyve ve sebze üretimine dönüştüğünü gördük.Türkiye’den Ali Taptık ve Suna Kafadar Yedikule Bostanları’nın son durumunu katılımcılara anlattı.

Fikir Sahibi Damaklar’ın Lideri Defne Koryürek ise yaptığı sunumda Türkiye’de yaşanan zeytin katliamını anlattı. Ayvalık Zeytin Üreticileri Derneği Başkanı Salih Madra’nın başlattığı #zeytin hayattır kampanyasını, Manisa Soma Yırcalı’daki zeytin katliamına karşı verilen mücadeleyi paylaştı.

Gezi Parkı’nın ranta açılmak istenmesi ve benzer bir çok doğa katliamına karşı her daim sesini yükselten, sosyal medyadaki paylaşımları ile öne çıkan tiyatro sanatçısı Memet Ali Alabora katılımcılara yaptığı konuşmada kamusal alanların korunmasının önemini anlattı.

Özetle, dünya gıda sisteminde tek tip üretime, tek tip tüketime karşı biyoçeşitliliği koruyan, geleneksel aile çiftçiliğini yaşatan ve tarımı kültürüyle, geleneği ile geleceğe taşımayı hedefl eyen Slow Food Terra Madre toplantısı temiz, adil ve sağlıklı gıda üretimi ve tüketimi için herkese umut verdi.

Cumhuriyetin 91.yılında Mustafa Kemal Atatürk’ü ve cumhuriyeti kuranları saygı ve özlemle anıyoruz. Bayramınız kutlu olsun.

Bu yazı dunya.com/ dan alınmıştır

Ali Ekber Yıldırım

 

 

Ali Ekber Yıldırım

Kaçıncı Cumhuriyet? – Güven Gürkan Öztan

Miadı dolan sadece “birinci cumhuriyet” değil; ikinci cumhuriyetçi perspektif de AKP’nin temsil ettiği “milli iradecilik” de ömrünü doldurdu, dolduruyor.

“Cumhuriyet” fikri güncel politik tartışmalarımızın neresinde?

Demokrasi ile cumhuriyetin terbiye edilmesini savunan liberal demokrat perspektif halen aynı siyasi pozisyonda durmaya devam mı ediyor?

1 cumhuriyet1990’larda merkeziyetçi devletin ve otoriter müesses nizamın demokrat muhalifi olarak popülerlik kazanan “ikinci cumhuriyetçilik” meydan okuyucu özelliğini muhafaza ediyor mu? Ya AKP iktidarının çevresindeki “Yeni Türkiyeciler?”; yeni muktedirlerin siyasi pozisyonu belirli bir cumhuriyet tanımından besleniyor mu?

Farklı “cumhuriyet” yorumlarının üzerinde anlaştığı ya da açık veya örtülü uzlaştığı bir nokta mevcut mu? Tüm bu sorular ve benzerlerini tartışabilmek için devlet – toplum ilişkisi başta olmak üzere bir dizi kavramın bahsi geçen pozisyonlarda ne şekilde formüle edildiğini mercek altına almak gerekiyor.

Halkın egemenliğine dayalı yönetim fikrinin Batı siyasi düşünce tarihi içerisinde uzun bir serüveni var; bu serüvenin en önemli özelliği, başta salt anti-klerikal ve görece soyluluk imtiyazlarına karşı bir duruşu temellendirmek için ortaya çıkan düşüncenin zamanla tümden anti-monarşist ve seküler bir kimliğe bürünmesi. Temsili demokrasi fikrinin gelişmesi ve siyasal alanı demokratikleştirmek için mücadeleye katılan öznelerin katılımı ile halk egemenliği fikri ‘köşeli’ biçiminden çoğulcu ve demokratik bir ‘inceliğe’ evrildi. Bugün gelinen nokta itibari ile halk egemenliği fikrine dair önkabulün ve klasik temsiliyet mekanizmalarının demokrasi için yeterli şart olmadığı aşikâr.

Fazilet ve “temel takviyesi”

Türkiye’de cumhuriyetin ilanının, ‘teknik bir mesele’ nedeniyle öncelendiği ve süratli bir biçimde gerçekleştiği artık biliniyor. Ancak, özellikle II. Meşrutiyet’ten itibaren memlekette yaşanan siyasi tartışmaların hâlihazırda halk egemenliği fikrini siyasi elit arasında popülerleştirdiği de göz ardı edilemez.

Kemalist rejimin cumhuriyet kavramından anladığı büyük ölçüde anti-klerikal ve anti-monarşist bir düzenin tesis edilmesiydi. Montesquie’nun her bir rejimi bir ilke ile anlatan kategorizasyonuna benzer bir biçimde (ki Montesquie’da cumhuriyetin ilkesi erdemdir) Kemalistler de cumhuriyeti “temel ilke” üzerinden anlatmak da ısrarcıydı. İlke, bir biçimde kamu iradesinin tecessüm etmesine imkân verdiği ölçüde kağıt üzerinde muktedire prestij katıyordu.

“Fazilet” kavramı ile cumhuriyet arasında kurulan ilişki ise yurttaşın görevlerine ve sorumluluklarına işaret eden bir zihniyete tabiydi. Siyasi olan ile toplumsal olanı birbirinden kesin çizgilerle ayırma ve tek bir kurucu “ilke” üzerinden “cumhura” nizam verme rejimin ‘devlet aklı’ ile buluştuğu yerdi. Ancak bu öğretme ve disipline etme işinin ucu bucağı yoktu. Mustafa Kemal’in ölümünden sonraki bir tarihte dahi rejimin yerleştirilmesinde takviyeye muhtaç olunduğu düşüncesi siyasi seçkine egemen olmayı sürdürüyordu. Falih Rıfkı Atay’ın Niçin Kurtulmamak‘ta söyledikleri tam da bu ruh halinin yansımasıdır: “Cumhuriyet nizamının çatı gösterişi ümit ve şevk vericidir. Temellerinin o kadar sağlam olduğu iddia edilemez. Biz binanın yıkılmaması için ‘temel takviyesi’ denen nazik bir iş üzerindeyiz. Atatürk henüz ‘muvakkat’ kabrinde yattığı gibi, inkılap nizamı da ‘muvakkat’ temeli üstünde durmaktadır. Bir yandan temeli sağlamlamak ve öbür yandan da temeli çökertmek isteyen suikastları önlemek zorundayız.”

Atay’da ve nicesinde gördüğümüz bu kaygılar, cumhuriyeti tabiri caizse bir “alarm rejimine” çevirdi. Toplumu “monolitik” bir yapı olarak düşünmek doğrudan siyasi öznelerin olmasa da rejimin yeni ideologlarının genel eğilimi olunca esas gerilimi devlet ile toplum arasındaki ilişkiye sabitlediler. Hem devlet hem de toplum içindeki antagonistik ilişkileri yok saymanın ya da bastırmanın müjdelenen kutlu sonucu (imtiyazsız, sınıfsız modern toplum) inşa edeceğini farz ettiler. Hâlbuki o gün de bugün de “sonuç” olarak görülen şey, sürecin içindeki senaryolardan sadece bir tanesiydi.

“Söz millette” mi?

Cumhuriyet bir yönetim biçiminin ötesinde bir “proje” olarak görüldüğünden, “proje”nin devlet ile toplum arasında uçurum yarattığını düşünen sağ popülist bir siyaset zaman içinde belirebildi sonra da vites yükseltti. Sivil ve askeri bürokrasi etrafında oluşan siyasi hareket alanının eş anlı olarak serveti üretme ve paylaştırma işiyle üst üste gelmesinden rahatsız olmalarının esas nedeni kendilerini bu çemberin dışında ya da en hafiften çeperinde hissetmeleriydi. “Söz milletin” derken cumhura dönmek, kamusal alanı genişletmekten ve demokrasiyi derinleştirmekten çok devlet – toplum ikililiği görüntüsünü aşarak yeni dağıtım-bölüşüm mekanizmalarını devreye sokmak amaçlanıyordu. Devletin re-organize edilmesi, devlet-toplum “barışması” için neden yeterli olmasındı ki? Ama olmadı; zira demokrasi, oligarşik merkezler arasında rol dağıtmaktan asla ibaret değildi.

Cumhuriyeti cumhurdan arındırmak

27 Mayıs askeri darbesinden sonra hem Türkiye’de hem de uluslararası yazında bir süreliğine “ikinci cumhuriyet” tabiri Fransa’ya öykünerek kullanıma sokuldu. 27 Mayısçıların büyük bir kısmı “ikinci cumhuriyet” adlandırmasını benimsedi. Cumhuriyetin elitleri, iddialarına göre Demokratların açtığı parantezi/”karşı devrim” sürecini kapamış ve “asıl olana”, kurucu rejime ülkeyi döndürmüştü. Hem askeri hem de sivil bürokrasi rejimi tadil ederken cumhur ile diyalog kurma yerine işleri ‘yukarıda’ çözme çabasındaydı. Yeni anayasa ve yeni kurumlar tam da bu tahayyülün birer yansımasıdır.

Cumhuriyetin, siyasi alanının sınırlarının belirlenmesinde ve daraltılmasında bir manivela haline getirilmesinin neticeleri siyasi aktörlerin birbirleri ile olan mücadelesinin gramerini de belirledi. 1960’lı ve 70’li yılların siyasetinde çatışan taraflar, demokrasiyi derinleştirmekten çok kendi ajandaları etrafında ‘yukarıda’ bir dönüşüm yaratmaktan yanaydılar. 12 Eylül askeri darbesi ise ‘yukarı’nın ve de kamusal alanın tarumar edilmesiydi. Darbeci kadroların devlet – toplum barışmasından anladığı kamusal alanı tümden boğmak ve ekonomik dönüşümün yeni rasyonalitesini bu boğulmuş kamusalda mümkün kılmaktı. Devleti ve toplumu, içinden “çürük meyveler” ayıklandığında enfes ama ayrı birer sepet olarak düşünen bu baskıcı siyasi mühendislik en çok temel hak ve özgürlüklere ve cumhuriyet kavramına zarar verdi. Cumhuru cumhuriyetten soğutan, rejimi orta vadede büyük krize sürükleyen bu siyasi mühendislik çabasıydı.

“İkinci Cumhuriyetçilik”

1980’lerde ceberut devlete karşı sivil toplumu panzehir olarak görme girişimi böyle bir ortamda doğdu. Türkiye entelijansiyasında ortodoks solun irtifa kaybı ve Gramsci’nin geç de olsa keşfi, sivil topluma atfedilen rollerin niteliğini ve niceliğini değiştirdi. Kemalist devlete küskün radikal İslam ile liberal solu birleştiren zemin, sivil topluma determinist bir perspektiften dönüştürücülük yüklüyordu. Hâlbuki 1990’larda ve kısmen bugün gördüğümüz üzere sivil toplum demokratik dönüşüme lokomotif olabileceği gibi muktedirin siyasal alanını genişletebilecek bir mekaniğe de dönüşebiliyor. 1980’lerde sivil toplum üzerine yazanların kamusal tartışmanın sınırlarını genişletmek gibi demokratikleştirici bir fonksiyonları vardı ama siyaseti ikilikler üzerinden düşünme eğilimi ve kapitalist ekonominin etkilerini analiz dışı bırakma alışkanlığı devam ediyordu. Soğuk Savaş’ın bitimi, post-Sovyet ülkelerindeki demokrasi tartışmaları, ulus-devletin erozyona uğradığına dair savlar ve Türkiye’nin kendi iç dinamiklerindeki karamsar gelişmeler, siyasi eleştirileri daha sert bir tartışmaya dönüştürdü.

1990’ların başında bildiğimiz anlamı ile “ikinci cumhuriyetçilik” akımı siyasal tartışmalarda bir odak noktası olarak belirmeye başladı. İkinci cumhuriyetçilik, siyasal rejimin krizinden doğmuş bir dizi başka siyasal pozisyon gibi önce sorunu ve boyutlarını tespit etmeyi tercih etti. İkinci cumhuriyetçileri muhayyel “ikinci”den taraf yapan neydi?  Birinci cumhuriyetin ve onun resmi ideolojisinin miadını doldurduğu saptaması esas başlangıç noktasını oluşturuyordu.

Mehmet Altan’ın 1992 tarihli “İkinci Cumhuriyet Nedir, Ne Değildir?” başlıklı makalesi bir dizi karanlık uygulamayı ve anti-demokratik mekanizmaları da sıralayarak miadı dolmuş; artık doğrudan toplumun ve siyasetin önünde bariyer vazifesi gören resmi ideolojiyi ve kurumlarını işaret ediyordu. Askeri vesayetin ve resmi ideolojinin; modern, Batılı ve özgür bir toplum önündeki yegâne engel olduğunu düşünmek şüphesiz hatalı bir akıl yürütme değildi ancak eksik yönleri vardı. Demokrasi kültürünü savunurken yine asıl tadilatın ‘yukarıda’ gerçekleşmesini öncelemeleri, kamusal alanının genişletilmesine yeteri kadar vurgu yapmamaları başlıca handikaplarıydı. Üstüne üstlük “ikinci cumhuriyetçi” fikriyatı benimsemiş olanlar arasında kamusal alanın genişletilmesi ile devletin müdahale alanının artması arasında paralellik kuran klasik liberal yorum itibarını muhafaza ediyordu.

Cumhuriyet versus demokrasi?

Merkez sağın ve solun kriz yaşadığı dönemde, merkez sağın amentüsü olan “milli irade” dile pelesenk olmaktan çıkmıştı. MGK ve YÖK başta olmak üzere siyaset daha çok müesses nizamın kurumları ile ilişkiler üzerinden şekilleniyordu. Kendini Kemalist-cumhuriyetçi olarak görenler “ikinci cumhuriyetçilerin” rejim eleştirilerini ihanet olarak değerlendirerek tartışmayı cumhuriyet versus demokrasi minderine çektiler. Böylece “herkes için yeni bir cumhuriyet” diyenler doğrudan cumhuriyet karşıtı ilan edildi; “bölücülük” ya da “şeriat” savunucuları ile aynı siyaseti yapmakla itham edildi. Hem de ikinci cumhuriyetçi savların o günlerde yeniden kurulacak CHP’ye ilham olması gerektiğini ileri süren sosyal demokratlara rağmen.

Yekta Güngör Özden başta olmak üzere Kemalistler, Neo-Kemalistler 1990’lar boyunca “kamusal alan eşittir resmi alan” diyerek demokratik mücadelenin baltalanmasında bilerek ya da bilmeyerek rol oynadılar. Ayrıca siyasal alan ile toplumsal alanın birbirinden kesin çizgilerle ayrılmasını savunmaktan da vazgeçmediler. Temel hakların ve özgürlüklerin yasa önünde eşitlik uğruna sınırlanabileceğini düşünmeye de devam ettiler. “İkinci cumhuriyetçiler” ve Neo-Kemalistler, cumhuriyetçiler dışında, siyasi meşruiyet krizini aşmak için pozisyon almak isteyenler arasında sol bir seçenek geliştirilmeye çalışılmadı değil. Ancak bu çok kolay değildi zira mevcut tartışma serbest piyasayı verili kabul eden ve özgürlükleri ekonomik liberalizmle bütünleşik gören bir noktadan güç alıyordu.

Sosyalistlerin ceberut devletten en çok çeken kesimlerden biri olmalarına rağmen bu tartışmalarda kitlesel destek bulacak bir pozisyon geliştirememeleri orta vadede solun irtifa kaybını beraberinde getirdi. Kamusal alanın genişletilmesi mücadelesi Kürt hareketinin ve siyasal İslam’ın gündemindeydi; bugün gelinen noktada aynı demokratikleştirme potansiyelini vaat eden duruşun muhafaza edilmediği açık, ancak oradaki dinamizm 2000’lerden sonra adım adım iki hareketin de siyaseten yükselişine tanık olduğumuz gerçek.

“Milli iradeciliğe” indirgenen rejim

Kemalistler son büyük kozlarını “cumhuriyet mitinglerinde” oynadılar ve kaybettiler. Rejime sahip çıkmak adına demokratik mekanizmaları askıya alma isteği, bizatihi demokrasi ile cumhuriyetin zihinlerde çok da beraber düşünülmediğinin kanıtıydı. İkinci cumhuriyetçilerin 1990’larda söylediklerini AKP 2002-2007 arasında büyük ölçüde gerçekleştirdi. ‘Yukarıda’ yapılacaklar AB sürecinde hızlı bir biçimde yasalaşırken, ikinci cumhuriyetçiler bu sürecin düz bir çizgide ilerleyeceğini varsayıyorlardı.

Devlet – toplum ikililiği aynen muhafaza edilirken iktidar merkezli rant paylaşımının yeni hali ve ona eşlik eden popülizm, ‘çevreyi merkeze’ taşımak olarak nitelendirildi ve demokrasiyle özdeş kılındı. Devlette re-organizasyon sürecine girildiğinde karşılaşılan setler ise geleneksel tasfiye metotları ile aşıldı. Otantik anlamıyla cumhuriyete şimdi gelindiği, devlet ile toplumun barıştırıldığı düşüncesi Davutoğlu ve Numan Kurtulmuş başta olmak üzere AKP’liler tarafından peşi sıra ilan edildi. “Barışmanın alameti farikası” daha katılımcı bir demokrasi değil; “resmi alan”ın dini-muhafazakâr motiflerle dönüştürülmesi; makbul “sivil toplumun” partiye bağlanmasıydı. 2023 ya da 2071 bir “proje” olarak kurucu projeye ne kadar muhalif görünse de benzer bir siyaset ve devlet algısına sahip. Zaten bu nedenle AKP eleştirdiği kurucu parti-devlet düzenine yaklaştıkça temel hak ve özgürlükleri müesses nizam için tehdit olarak algılayama başladı. AKP’nin bugün geldiği noktada “ikinci cumhuriyetçi” desteği kaybetti ama artık ihtiyacı da yok. İkinci cumhuriyetçiler de büyük ölçüde askeri vesayeti bitirmek gibi ‘yukarıdaki’ hamlelerin demokratik bir toplum için gerekli olduğunu ama katiyen yeterli olmadığını çoktan kabul etmiş durumda.

Üçüncü Cumhuriyet?

“Milli iradecilik” kisvesine büründürülmüş bir siyasi müktesebat dayatması devlet ile toplumu barıştırabilir mi? Bugün “barışmadan” söz edenler toplumu halen monolitik bir yapı olarak tarif etme kolaycılığını göstermiyor mu? AKP’de cisimleşen muhafazakâr otoriterizm yeni mekanizmaları ve sağ popülist dili ile çoktandır tabandaki demokrasi taleplerine sağır değil mi? Cevapları az çok biliyoruz ancak demokratik bir cumhuriyeti inşa etmek için aşılması gereken çok engel var. Bu çerçevede yeni-cumhuriyetçi tartışmaların azımsanmayacak bir teorik alan açtığını ve engelleri aşmak adına fırsatlar sunduğunu hatırda tutmak gerek. Arendt’in politik bir topluluğun temeli olarak ortak dünyaya yaptığı referans, Pettit’in cumhuriyetçi sistemin tahakkümsüz bir özgürlük yaratma potansiyeline verdiği önem başlangıç tartışmaları için platform işlevi görebilir. Farklı iyi’leri sivillik pratiği içinde birleştirmek ve ortak bağları çoğunlukçuluk üzerinden değil moral hukuk ve araçsal olmayan siyaset üzerinden inşa etmek mümkün.

Üçüncü bir cumhuriyet ya da adı her neyse, temel hak ve özgürlüklerin yanı sıra kamusal sorumluluk hissini, kamusal alanın demokratik tartışmayı derinleştirecek ölçüde genişlemesini, temsil ile demokrasi arasındaki yarığın giderilmesi için yereldeki doğrudan demokrasi pratiklerinin güçlendirilmesini, kapitalist ekonominin yıkıcılığına karşı sahici bir dayanışma kültürünü içerdiği ölçüde tatminkâr olacak.

Siyasal olan ile toplumsal olan arasında kesin ayrımlar yapan, yasa önündeki eşitlik için tikellikten vazgeçilmesini şart koşan bir siyaset anlayışı “barışı” sağlayamaz. Miadı dolan sadece “birinci cumhuriyet” değil; ikinci cumhuriyetçi perspektif de AKP’nin temsil ettiği “milli iradecilik” de ömrünü doldurdu, dolduruyor. Şayet yerine demokratik bir seçenek koymak istiyorsak verili ikilikleri aşan, “proje” hesabı yapmayan, toplumun ve siyasetin antagonistik doğasını fark eden ve bunun aslında daha dinamik bir demokrasi için itici güç olabileceğini teslim eden bir perspektifi geliştirmeye ihtiyacımız var.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Güven Gürkan Öztan

 

 

Güven Gürkan Öztan