İstanbul’da önceki gece Eylül Cansın adlı trans kadın Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak intihar etti.
Cansın, Cumartesi gecesi Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak hayatına son verdi. Cansın, video yoluyla bir intihar notu bırakarak “Birçok insan benim arkadaşımdı ama arkadaşım değilmiş. Ben artık yapamıyorum, bunu öğrendim. Herkesin istediği gibi istediği şeyi yapıyorum,” dedi.
İzmir’de Temmuz ayında Okyanus Efe Özyavuz adlı trans erkek, Mersin’de Ağustos ayında trans aktivist Figen ve Denizli’de Kasım ayında İranlı bir eşcinsel mülteci hayatına son vermişti. Uzmanlar, ayrımcılığın ciddî ruh sağlığı sorunları yarattığının altını çiziyor.
İztuzu Plajı’nın işletme hakkını alan DALÇEV’in, hukuki süreç sonlanmadan tesisi devralmaya kalkmasına karşı başlayan direniş 6’ıncı gününe ulaştı.
Plajın çevresinde kamp kuranlar İztuzu Plajı’nı ranta kaptırmamaya kararlı
Diken.com.tr’nin haberine göre Muğla’nın Ortaca ilçesinde bulunan Caretta carettalarının yumurtladığı yer olarak dünya çapında bilinen İztuzu Plajı’nda direniş devam etse de yerel basın dışında medyanın İztuzu’nda olanlara yer vermediğini belirten İztuzu Dayanışması, “İnsanların direnişte olduğumuzdan haberleri yok. Altı gündür İztuzu Plajı’na sahip çıkmak adına nöbet tutuyoruz fakat yerel haber gazeteleri ve duyarlı gazeteler dışında hiçbir tv haber yapmadı” şeklinde sezenişte bulunarak çevre aktivistlerine destek çağrısı yaptı.
İztuzu Direnişine katılanların sayısı Pazar günü itibarı ile 886 kişiye ulaştı
Pazartesi itibarı ile 7. gününe ulaşan nöbette katılanlar tarafından oluşturulan ve direnişe destek verenlerin isimlerinin yer aldıgı panoya yeni isimlere eklenerek katılımcı sayısı 886’ya ulaştı.
Dalyanspor’dan İztuzu’na destek
Muğla Amatör Spor Kulüpleri Federasyonu’na bağlı olarak Süper Amatör Lig’de mücadele eden Dalyanspor Kulübü’nün futbolcuları da son karşılaşmalarına İztuzu’na destek mesajı ile çıktılar.
Sustainablebrand.com‘da Mike Hower imzası ile çıkan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Zeynep Ersoy‘un çevirisi ile paylaşıyoruz
* * *
NPR (National Public Radio), dünyanın ilk gömülü güneş hücreleri içeren kamusal yolunun Hollanda’nın Krommenie kasabasında açıldığını bildirdi.
Kristal silisyum güneş hücreleri, iki kat sertleştirilmiş emniyet camıyla kaplanmış ve beton ile muhafaza edilmiş.Yol, Amsterdam dışında bulunan özel karayolu üzerindeki bir bisiklet yolu. Paneller tarafından üretilen güç, ulusal enerji şebekesine aktarılacak.
SolaRoad adlı şirket, deneme aşamalarında düzeltilen beton plakaları önceden hazırladı. Şirket yetkilileri, hem dayanıklı hem de bir günde binlerce bisikletçinin üzerinden geçtiği enerji üreten plakalar üretmenin zorlu bir süreç olduğunu söyledi.
Yolun geçen ay açılan bölümü 230 metre uzunluğunda. SolaRoad, bu uygulamanın elektrikli otomobillerin kullandığı gücü üretebilen yolların yapımına yol açabilecek fikirlerin test aşaması olduğunu dile getiriyor. Yolun bu kısmı bir yıl için iki veya üç evin elektrik ihtiyaçlarını karşılayabilir düzeyde.
Yolun panelleri, güneşin enerjisinden optimal olarak yararlanmak için açılı değil de düz yerleştirildiği için benzer panellerin çatılarda üreteceği enerjiden yaklaşık yüzde 30 daha az güç üretecek. Ancak, araştırmacılar bir noktaya daha dikkat çekiyor. Yaklaşık 87, 000 mil karayolu ile Hollanda’nın toplam yol yüzeyi alanı, güneş panelleri barındırabilir çatılardan önemli ölçüde daha büyük.
Bu yol, güneş enerjisinin yollar ile entegre olmuş tek örneği değil. Idaholu bir çift, güneş panellerinden oluşan; yollar, otoparklar, kaldırımlar, bisiklet yolları yanı sıra oyun alanlarına da monte edilebilir, güç evleri, yollar ve otoparklar ile bağlı işletmelere elektrik üretmek amacıyla modüler döşeme sistemi geliştirdi.
Cam yüzeyi ülke çapında inşaat mühendisliği laboratuarlarında çekiş, yük testi ve darbe direnci için test edildi ve tüm gereklilikleri sağlandı. Bu modüler sistem, yaşlanma altyapısını akıllı sistemi ile modernize edip yeni Smart Grid( Akıllı şebekeler) olmaya aday olabilir.
Gökyüzü, güneş enerjisi ile gelen yeniliğin sınırı. Bu yılın başlarında, bir çift tasarımcı, güneş enerjisini emen ve günlük kullanım için elektriğe dönüştürebilen taşınabilir bir çıkış geliştirdi. Bu cihaz güneş ışığı alan bir pencere veya duvara bağlanabiliyor ve sekiz saat şarj edildikten sonra, 10 saate kadar elektrik sağlayabiliyor. Bu, daha sonra telefon ve elektrik tüketen cihazları şarj etmek için kullanılabilir.
Beslenme biçimi hem biyolojik hem de psikodinamik açıdan insana ve uygarlığa yön veren temel etmenlerden biridir. Beslenme kültürü bir yandan bireyi ve tarihsel olanı etkilerken diğer yandan da tüm canlıların biyolojik evriminin önemli parametrelerinden biridir.
Beslenme biçimine kültür gelenek ve politik tercihlerin yanı sıra elde bulunan seçenekler de yön verir. Örneğin Budist olan Moğolların inanışları nedeniyle hayvan eti yememeleri gerekirken yaşadıkları topraklarda başka şansları olmadığı için hayvansal gıdalarla beslenirler ve Budist olmaya devam ederler. Farklı kültürler ve hatta uygarlıkların bir arada yaşadığı gezegenimizde tükettiğimiz gıdaların değerini ve insan vücudu için ne kadar sağlıklı olduğunu ölçerken de temelden farklı ölçütleri kullanan, tarif eden eğilimler vardır. Batılılar proteinler, mineraller, vitaminler üzerinden besinlere değer verirken doğu kültüründe yaşam enerjisi kavramıyla besinler değer kazanır.
Yıllar önce Vegan /vejeteryan beslenmenin yüzlerce yıldır oldukça yaygın olduğu Hindistan’dan gelen bir Ayurveda Gurusunun, yemek yapma atölyesine katılmıştım. Hem lezzetli bir yemek yapmanın hem de uzun ve sağlıklı yaşamın sırrının yaşam enerjisi yüksek olan besinlerle beslenmek olduğunu anlatmıştı.
Yaşam Enerjisi Süresi: 6 Saat
Topraktan çıktıktan ya da dalından koptuktan sonra tüm besinlerin yaşam enerjisinin tükenmeye başladığını altı saat sonrada artık yaşam enerjisi taşımadıklarını anlatan Ayurveda Gurusu, hele de buzdolabına giren bir besinin hiç yaşam enerjisi içermediğini anlatmıştı. Kendim dâhil, batılı düşünme tarzıyla yaşam enerjisi kavramına ikna olmak kolay değil ama binlerce yılın birikimi ile oluşan kadim kültürlerin ürettiği bilgiyi toptan yok saymak da olanaklı değil. Yine aynı Gurudan öğrendiğim başka bir motto da ‘’eğer size ve çevrenize barış getirmiyorsa ne yediğinizin bir önemi yoktur.’’
Hem gündelik hayatta hem de sosyal medyada Vejeteryan / Vegan beslenmeye ilişkin güvenilir kaynaklardan beslenmeyen birbiriyle çelişen görüşler dillendirilmektedir. Sizin için araştırdık. Muradımız, farklı kaynaklardan derlediğimiz bilgilerin okuyucularımızın katkılarıyla daha da faydalı ve güvenilir hale gelmesidir.
Ne nedir? Ne değildir!
Kuşkusuz karışık beslenen ya da vejeteryan olmayan normal popülasyonda da beslenme biçiminden bağımsız olarak hem genetik hem de sonradan edinilen hastalıklar nedeniyle bazı besin ürünlerinin vücutta eksikliğine bağlı sorunlar yaşanmaktadır. Her biri sayfalarca sürecek bu konulardan bahsetmek niyetinde değiliz. Bu yazıya temel olacak konu Vejeteryan / Vegan beslenenleri diğer beslenme biçimlerini seçenlerle, en azından eşit kılacak bilgileri paylaşmaktır.
Önemli Bilgi
Örneğin düzenli olmak şartıyla sadece yumurta tüketen vejetaryenlerın dışardan hiçbir takviye beslenme ürününe ihtiyaçları yok. Yani vitamin mineral vb eksikliğine bağlı hastalık gelişme olasılığı normal popülasyonla aynıdır.
Acı Gerçekler
Veganlarda özellikle B12 vitamini eksikliği gelişme olasılığı normal popülasyondan daha yüksektir. Hatta süre ve kişisel farklılıklar olmakla birlikte mutlak olarak B12 eksikliği ortaya çıkar. Çünkü ne yazık ki vücuda faydalı olan B12 vitamini sadece hayvansal gıdalarda vardır. Deniz yosunlarında ve soya ürünlerinde de vücuda yararlı yetersiz miktarda da olsa mevcuttur ama pratikte değeri yoktur.
Yapılması Gereken
Altı aydır katı vegan olanların mutlaka B12 desteği içeren besin katkılarından ya da doğrudan B12 tabletlerinden kullanmaları bu vitamin eksikliğine bağlı hastalıkların ortaya çıkma risklerini vegan olmayan popülasyonla eşitler. B12 vitamini eksikliğine bağlı bir takım kan hastalıkları yanı sıra sinir sistemini etkileyen sorunlar da ortaya çıkar. Nadir doğumsal nedenlerle birlikte şişmanlık ameliyatları başta olmak üzere, geçirilen mide barsak operasyonları ve hastalıkları B12 vitamini eksikliğine neden olur. Bazı insanlarda ağızdan alınan B12 vitamini emilemediği için etkili olmayabilir belli aralıklarla kaslardan iğne yoluyla ya da damardan verilmesi gerekebilir.
Tartışmalı konular ve yanıtlar
50 yaş üstünde de B12 emilimi ve depolanmasının azaldığı da bildirilmiştir. B12 vitamini özellikle karaciğerde olmak üzere vücutta depolanır ve eksikliği altı aydan erken ortaya çıkmaz. Bazı vakalarda (özellikle okuduğum bilimsel çalışmalarda Hindistan’da yaşayanlarla ilgili idi)beslenme biçimi nedeniyle B12 alımı sınırlı olan insanlarda altı yıla kadar eksikliğin görülmediğine ilişkin örneklere rastlanmıştır. Ancak bu bilginin de pratik bir değeri yoktur. Tüm bunların yanı sıra vegan anneler için gebelikte ve emzirme döneminde B12 ihtiyacının önemli ve artmış olduğu unutulmamalıdır.
Piyasada satılan B12 vitaminleri bakteriler tarafından üretilir. Bir takım bitki karışımlarından elde edilen B12’nin işe yaradığı henüz gösterilememiştir. Hayvansal gıdalar dışında insan vücuduna yarayan B12 kaynağı besin yoktur. Olan besinlerdeki B12 ya yararsızdır ya emilememektedir ya da işe yaramayacak kadar azdır.
Sürekli B 12 eksikliği yaşayanlar bu duruma bir miktar adapte olabilirler ama bunun da bir sınırı vardır. Eğer B12 üretemiyor oluşumuz evrim ile ilişkili ise bile, yüzbinlerce hatta milyonlarca yıl süren evrim sürecini geri çevirmek mümkün değildir. Geçen yüzyılda topraktaki bakterilerin ürettiği B12 kalıntıları taşıyan, topraktan gelen gıdalarla B12 aldığımıza ilişkin görüşlerin pratik değeri yoktur.
Doğrudur, insan bağırsağında B12 üretilir ve ve emilemeden dışkıyla atılır. Yani bu B12 vitamininin bize faydalı olması için ya kendi dışkımızı yemeliyiz ya da ya da kendi dışkımızın karıştığı toprağı….
Son yüzyıldaki endüstriyalizmin başımıza sardığı en önemli ekolojik felaket olan iklim değişikliğinin en temel nedeni enerji bağımlılığı ve enerjinin üretim biçimidir. Yanısıra endüstriyel hayvancılığın ve beslenme alışkanlığının da iklim değişikliğinin oluşmasında hatırı sayılır bir etkisi olduğunu da biliyoruz. İklim değişikliğinin muhtemel sonuçlarından olan susuzluk, kuraklık ve açlık gezegenin birçok bölgesinde etkili olmaya başladı. Tüm bunlarla birlikte şehir yaşamının gereği olarak mahkûm olduğumuz endüstriyel gıdaları tüketmenin kendi sağlığımızı bir kenara koyarak, gezegenin sağlığını ne kadar olumsuz etkilediğini görmemiz için daha ne kadar felaket yaşamamız gerekecek onu da merak ediyorum.
Tüm bu tartışmaları yaparken unutmayalım ki, hem yemek yemek hem de yemek yapmak yaşamı kutlamak için en güzel etkinliklerden biridir. Bir sonraki yazı da demir eksikliğini tartışmak istiyoruz. Eğer daha acil bir gündem ortaya çıkmazsa…
Guardian‘da Francis Buckingham imzası ile yayınlanan listeyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Elif İlik‘in çevirisi ile paylaşıyoruz
* * *
Shell ile yollarını ayırması için Lego’ya yapılan baskılardan, oyuncakların cinsiyetçi pazarlamasının durdurulmasına ve arıların korunması için verilen mücadeleye kadar, 2014 yılına damgasını vuran 10 kampanyayı sizin için derledik:
Greenpeace: Lego’nun Shell ile Ortaklığı
Greenpeace’in bu kampanyası, ikonik Lego markasının yaratıcı fırsatlarından, tam da toplumun ilgisini çekecek şekilde faydalandığı için herkesten tam not aldı. Everything is NOT Awesome (Her şey Mükemmel Değil) adlı video Greenpeace’in tarihindeki en çok izlenen videosu oldu. Shell istasyonlarının ve önemli uluslararası kent simgelerinin önünde protestolar yapan Lego karakterlerinin imgeleri, sosyal medyada bu konuya dikkat çekilmesini sağladı.
Online olarak yürütülen kampanya, Shell’in genel merkez binasının önünde çocuklar tarafından yapılan ve iklim değişimi ile gelecek nesiller arasındaki duygusal bağı vurgulayan bir gösteriyle desteklendi. Lego, Ekim ayında, Shell ile 50 yıldır devam eden ortaklığını yenilemeyeceğini açıkladı.Muhtemelen tüm zamanların en sansasyonel kampanyalarından biri olan bu kampanyanın yaklaşımı, herkesi ikna edemedi. Bazıları konunun çok basite indirgendiğini ve petrolün toplum için ne kadar önemli bir madde olduğunun (ayrıca Lego oyuncaklarının hammaddesi olduğunun) yadsındığını dile getirdi.
Pasifik iklim savaşçıları (350.org): Kanolar Kömüre Karşı
Bu kampanya, 2014 yılının “Davut, Golyat’a karşı” niteliğindeki bir olayıydı.
Ekim ayında, 13 Pasifik adasından bir grup iklim savaşçısı, fosil yakıtı sanayiinin evleri ve yaşamları üzerindeki etkisi konusunda farkındalık yaratmak için Avustralya’ya gittiler. Kampanyanın sloganı “Boğulmuyoruz, mücadele ediyoruz“du. İhracatı bir günlüğüne de olsa durdurmak için, dünyanın en büyük kömür yükleme-boşaltma limanına, geleneksel el imalatı kanolar (traditional handmade canoes) kullanarak kürek çektiler. Pasifik İklim Savaşçıları daha sonra, kömür yakıtı şirketlerinin barışçıl bir şekilde işgal edilmesinde Avustralyalılara katıldılar.
Adalıların, iklim değişikliği konusunda, artık “maden ocağındaki kanarya” misali oturup beklemeye niyetleri olmadığı konusundaki mesajları oldukça açıktı.
Kampanyanın başarılı olması için, adalılara bir gelecek garanti edilmesi gerekiyor.
Oxfam Amerika: Markaların Ardında
Oxfam , önde gelen kurumsal şirketlere karşı ödül ve ceza yaklaşımını en dengeli şekilde yürüten STK’lardan biri. Kötü performans gösteren şirketleri ortaya çıkarırken, iyi olanları kutlamayı da ihmal etmiyor. Markaların Ardında kampanyası ile insanların, puan kartlarını kullanarak “En Büyük 10” gıda ve içecek şirketine, tedarik zincirlerinde değişmesi gerekenleri iletmeleri sağlandı.
Mayıs ayında, Oxfam, iklim değişikliğine neden olan, zararlı gıda üretim uygulamalarını belirlemeye başladı. Kellogg ve General Mills, bu konudaki en suçlu şirketlerdi. Yalnızca birkaç ay sonra, Oxfam bu şirketlere ceza kartını oynadı ve iki şirket de iklim konusundaki sorumluluklarını güçlendirdiler.
Önceden, iklim değişikliği politikaları konusunda en zayıf şirket olan General Mills, daha fazla sorumluluk aldı ve iklim puanını yükseltti.
Oyuncaklar Oyuncak Olarak Kalsın: Cinsiyetçi Etiketlerin Kaldırılması
Kızlar pembeyi sever, erkekler de maviyi. Kızlar oyuncak bebekleri sever, erkekler de süperkahramanları.
Oyuncak satıcıları bu eski stereotiplerin geçerli olduğunu düşünse de, anne babalar, yani hedef tüketiciler, artık bu fikirde değil.
Ebeveynlik sitesi Mumsnet‘teki bir forumdan ortaya çıkan ve anne babaların yürüttüğü Oyuncaklar brakın oyuncak olarak kalsın kampanyası, çocuklara karşı cinsiyet temelli promosyonlardan ve pazarlamanın artmasından rahatsızlık duyan anneleri ve babaları bir araya getirdi.
İngiltere’deki 14 perakendecinin cinsiyetçi pazarlamayı durdurmayı kabul etmesinin üzerine, kampanya kitaplara da sıçradı. Yayıncılardan ve perakende satıcılardan, çocukların ne tür kitaplar ve hikayeler istediklerine kendilerinin karar vermelerine olanak sağlamaları istendi. Kasım ayında, Dorling Kindersley, Chad Valley ve Miles Kelly Books adlı yayıncılar, erkek ve kız çocuklar için cinsiyet etiketi bulunan kitaplar yayımlamayacaklarını açıkladılar. Ladybird de “çocukları kısıtlamak istemediği” için, artık bu tarz etiketlemeler yapmayacağını belirtti.
İnsanların yürüttüğü kampanyalardaki artış, geçtiğimiz on yılın başarı hikayelerinden biri oldu. Dünya çapında 40 milyondan fazla üyesi olan Avaaz gibi sivil örgütler için, protestocuları yönlendirmek oldukça kolay. Ekim ayında, binlerce insan New York’ta, Londra’da ve dünyanın dört bir yanında Halkların İklim Yürüyüşü’nü (Peoples’ Climate March) gerçekleştirerek politika üreticilerden ve şirketlerden %100 temiz enerji talep etti. IKEA, Unilever, Ben & Jerry’s ve NRG’in yenilikçi liderleri de bu kampanyaya katıldılar.
Patagonia, çalışanlarının yürüyüşe katılabilmeleri için dükkanlarını kapattı. Genel müdür Rose Marcario da bu protestocular arasındaydı. Bu gibi protestoların etkisini değerlendirmek oldukça zor olmasına rağmen, birçok kişi bu kampanyayı, iklim değişimine ilişkin en çığır açıcı olay olarak nitelendirdi.
Çok sayıda ulusal gazetenin ilk sayfa haberi oldu ve dünyanın dört bir yanındaki politikacıları ve karar vericiler üzerinde etki yarattı. ABD Başkanı Obama, yürüyüşü şöyle değerlendirdi: “Vatandaşlarımız yürümeye devam ediyorlar.
Onları duymuyormuş gibi davranamayız. Çağrılarına kulak vermeliyiz.”
WWF İngiltere: Virunga’yı Kurtarın (Save Virunga)
Afrika’nın en eski milli parkı olan Virunga, Kongo hükümetinin petrol araştırmaları için üç farklı imtiyaz vermesi sonucunda tehlikeye girdi.
Save Virunga (Virunga’yı Kurtarın) geçim kaynağını parktan sağlayan yerel toplulukların sesini duyuran ve yerel aktörlerin korunan bölgelerin devamlılığının sağlanması konusundaki öneminin bilincinde olan bir küresel insiyatif. WWF İngiltere de 2013 yılında kampanyadaki ağırlığını gösterdi ve petrol şirketi Soco hakkında, Çokuluslu Şirketler için OECD Rehberi ilkeleri uyarınca şikayette bulundu. 750,000 WWF destekçisi de bir dilekçe imzaladılar. Bunun üzerine, 2014 yılının Haziran ayında Soco, parktaki faaliyetlerini durduracağını açıkladı. Bu kampanya, aktör Leonardo di Caprio’nun oynadığı ve Netflix’de yayımlanmakta olan Virunga filmiyle de destekleniyor.
http://youtu.be/Wu-vjWd7Tb8
Film, yerel toplulukları yeniden gündemine alıyor ve park bekçilerinin hikayelerini ve son kalan dağ gorillerinin yaşadığı ve dünyanın en zengin biyolojik çeşitliliğine sahip olan bölgesini korurken aldıkları riskleri anlatıyor.
Londra Platformu: Petrol ve Sanat Sponsorluğuna Hayır (Art not Oil)
Petrol sektörünü odak noktasına alan Platform, eğitimler, sergiler, sanat etkinlikleri ve kitap projeleri yürüterek değişim yaratmaya çalışıyor.
Faaliyet alanlarından biri de temel sanat ve kültür kurumlarının sponsorluğu.
Haziran ayında, Art Not Oil (Petrol Yerine Sanat) koalisyonunun bir parçası olarak, BP Portre Ödülleri’nin Londra Ulusal Portre Galerisi’ndeki açılış töreni zamanında bir haftalık yaratıcı eylemler gerçekleştirildi.
Kampanya henüz bir başarı elde etmese de, fosil yakıtlarının tasfiye edildiği ve oldukça başarılı bir olan kampanyaya benzer şekilde, petrol şirketleri tarafından fonlanan kültür ve sanat kurumlarını afişe etti.
Friends of the Earth (Dünya’nın Dostları) : Arı Hareketi (The Bee Cause)
Geçtiğimiz yıllarda, arıların kötü durumlarına ve habitatlarını kaybetmelerine ilişkin konular özellikle ele alındı.
Geleneksel kampanya taktiklerinin yanı sıra, Friends of the Earth hareketi arıların yaşamasına uygun alanların yaratılması konusunda pratik tavsiyelerde bulundu ve destekçilerinden arılar için yiyecek, su ve yuva alanları istedi.
38 Derece: Matalan #PayUp (Öde)
24 Nisan 2012’de Bangladeş’te beş giysi fabrikasına ev sahipliği yapan bir binanın çökmesi sonucu, 1.138 kişi hayatını kaybetti ve 2.000’den fazla kişi yaralandı. Ürünleri Rana Plaza fabrikalarında üretilen ünlü markaların çoğu, hayatta kalan kişiler ve aileleri için oluşturulan telafi fonuna katkıda bulundu.
Matalan, bu desteğe katılmayan tek büyük İngiliz perakendeciydi. Ta ki 38 Derece, #PayUp (Öde) kampanyasını başlatana kadar. 38 Derece’nin üyelerinden gelen baskı üzerine, Matalan telafi fonuna katkıda bulunduğunu duyurdu ancak katkıda bulunduğu miktari açıklamadı. Günümüzün hiper-şeffaf dünyasında, 38 Derece bu cevabı eksik buldu ve üyeleri kampanyayı sokaklara ve doğrudan Matalan’ın dükkanlarına taşıdı. Bu protesto sonucunda şirket katkıda bulunduğu miktarı açıkladı. 60 bin sterlinlik bu rakam 38 Derece tarafından bir başarı olarak görülse de, kurum Matalan’ın daha fazla bağışta bulunması konusunda uyguladığı baskıya devam etti.
McKibben, turnesine bir otobüsle çıktı ve ABD’de sahneye çıktığı her yerde sanatçılar, aktörler ve müzisyenler de ona destek verdi. Hep birlikte çalışarak, müzik, interaktif video ve tartışmalar yoluyla dinleyicileri harekete geçirdi
Kampanya şu an Avrupa’da da başarılar kaydediyor. Glasgow Üniversitesi, fosil yakıtından yatırımlarını çekeceğini açıklayan ilk akademik kurum oldu.
Oxford Piskoposluğu da kampanyaya destek veren ilk dini kurum oldu.
Türkiyeli Facebook kullanıcılarının ezici çoğunluğu, 2014’ü esrarengiz bir minnettarlık içinde “2014 muhteşem bir yıldı, bunun parçası olduğun için teşekkürler…” paylaşımlarıyla uğurlayıp 2015’i coşkulu fakat kırılgan bir umutla kucakladı.
Herkes gibi Türkiyelilerin gönlünden de yeni yılla beraber ekonomik gelirlerinin, sosyal hak ve özgürlüklerinin ve bireysel ve toplumsal huzurun artması geçiyor. Gönülden geçenlerin hayata geçmesinin önünde ise devasa engeller var. Maalesef bu engellere değinilmeksizin göklere, evrene, Tanrı’ya, türbede yatan dedelere, Noel Baba’ya veya herhangi başka bir “güç odağına” dilekler gönderiliyor; sorunu tespit etmeden, bunun kaynağını incelemeden, akıl ve hukuk (ve modern hukukun bir bileşeni olarak vicdan) temelli bir çözüm planı geliştirilmeden “n’olursun bizim işi hallediver” deniyor.
Görünür ve acil eylem gerektiren meselelerin altında yatan etkenler ve kavramlar hem birey hem devlet hem de uluslararası camia nezdinde sorunsallaştırılmıyor. İşte bu düşünsel eğilimin bir sonucu olarak, “kadının yeri, evi olduğu için” eşinin çalışmasına izin vermeyen, kızlarını okula yollamayan dar gelirli bir erkek, hâlâ “umudunun esiri” olmaya devam edebiliyor. Bu arada bu yoksul ailenin, “iktidarın” da garantisini verdiği üzere rızkıyla doğacak olan beşinci çocuğunun yolda olduğunu müjdeleyelim. Yukarıda bahsedilen bakış açısı sayesinde (!) geleceği kalın bir karanlık, yoksulluk, şiddet, sağlık sorunları ve eğitimsizlik perdesiyle örtülmüş görünen bu ailenin “reisi”, Türkiye’de gelir eşitliği, yoksullukla mücadele ve sağlık alanlarında ortaya konan devlet politikalarının, bu çok bireysel/ailevi görünen açmazların asıl kaynağı olduğunu fark edemiyor. Ve ancak sihirli bir değneğin hayatını düzeltmesinden medet umabiliyor.
İşte aynı sihirli değnek talebi, Türkiye’nin çeşitli illerinde, özellikle Suriyeli mülteciler ile sığınmacıların yoğun olarak ikamet ettikleri -Maraş, Kilis, Adana, Urfa, Antep ve İstanbul gibi- kentlerde de yankılanıyor: “Bunlar nereden geldilerse oraya dönsünler!”
Talep oldukça net fakat “Ne sebeple ve nasıl buraya geldiler?” sorusu yanıtlanmaksızın bu “dileğin” gerçekleşmesi mümkün değil. Şundan emin olabiliriz ki 2015, mültecileri alıp götürmeyecek, gelir eşitsizliğini düzeltmeyecek ve suçunu Türkiye’deki büyük mülteci ve sığınmacı gruplarının üstüne yıkmaya çalıştığımız maddi sıkıntılar yok olmayacak.
Mülteci ve sığınmacıları Türkiye’ye gelmek zorunda bırakan sebeplerin incelenmesi ayrı ve bir hayli uzun başka bir yazının konusu. 2015’e henüz girmişken, işe en azından 2014 sonu itibariyle dünya genelindeki mülteci trendlerini ve Türkiye’nin genel tabloda nasıl bir renk teşkil ettiğini görmek için Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği – BMMYK (United Nations High Commissioner of Refugees -UNHCR) verilerine bir göz atmakla başlayalım:
Afrika
* Orta Afrika Cumhuriyeti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC) ve Nijerya’da devam eden iç çatışma ve genel şiddet ortamı nedeniyle, yüz binlerce insan yaşadığı yeri terk etmek zorunda kaldı.
* 2014 sonu itibariyle 427.200 Orta Afrika vatandaşı Kamerun, DKC, Çad ve Kongo’da mülteci olarak yaşıyor.
* Kamerun’da Orta Afrika dışında Nijerya ve benzeri ülkelerden gelen toplam 278 bin mülteci kayıtlı bulunuyor.
* 429 bin DKC vatandaşı, an itibariyle Burundi, Ruanda, Tanzanya ve Uganda’da mülteci olarak bulunuyor.
* 2013’ün Aralık ayında Güney Sudan’da patlak veren kriz nedeniyle Etiyopya, Kenya, Sudan ve Uganda’ya 450 bin yeni mülteci geldi.
* Doğu Afrika’nın en çok mülteci kabul eden ülkesi Etiyopya oldu; Somali ise toplamda 1 milyonu geçen bir rakamla en çok mülteci veren ülke olmaya devam ediyor.
* Kuzey Afrika’da BMMYK, yaklaşık 140 bini Mısır’da olmak üzere toplam 155 bin Suriyeli mülteci kaydetti.
* Cezayir’deki kamplarda 165 bin Batı Sahralı mültecinin kaldığı tahmin ediliyor.
Orta Doğu
* Şaşırtıcı gelebilir fakat Suriye’de hâlâ 33 bini aşkın Irak, Afganistan ve Somali uyruklu mülteci ve sığınmacı yaşıyor. Irak’ta ise 17 bin 400’ü Türkiyeli ve büyük bir bölümü Filistin, İran ve Suriye uyruklu olmak üzere 355 bini aşkın mülteci ve sığınmacı mevcut.
* Ürdün’de 740 binden fazlası Suriyeli ve geri kalanı Iraklı olan yaklaşık 811.070 mülteci ve sığınmacı ikamet ediyor.
* Lübnan’a sığınan Suriyelilerin sayısı 1.435.840’ı geçti. Ülkede Iraklı ve Sudanlı gruplar da dahil olmak üzere 1.445.620 mülteci ve sığınmacı bulunduğu tahmin ediliyor.
* Devam eden şiddet olayları ve güvenlik tehdidi nedeniyle mülteci veren bir ülke olmasına rağmen Yemen’de de yalnızca BMMYK’ya kaydolan mülteci ve sığınmacıların sayısı 246 bin civarında ve bunların yüzde 95’ini oluşturan Somalilileri Etiyopyalılar takip ediyor.
* İran, dünyanın en geniş kentli mülteci nüfusuna sahip: 950 bin Afgan mülteci İran’da kayıtlı olarak kentlerde ikamet ediyor. İran’da Irak ve Pakistan vatandaşları da eklenince toplam mülteci ve sığınmacı sayısının 982 bin 120 civarında olduğu tahmin ediliyor.
Asya-Pasifik
* Pakistan, dünyanın en çok mülteci kabul eden ülkesi. Pakistan’da BMMYK ile kayıtlı olan mültecilerin sayısı 1,5 milyon civarında.
* Afgan mülteciler, dünyanın en uzun zamandır mülteci olarak yaşayan grubunu oluşturuyor. Ve bu grubun yarısından fazlası çocuklardan meydana geliyor. Afgan mültecilerin yaklaşık yüzde 96’sı Pakistan ve İran gibi komşu ülkelerde ikamet ediyor.
* Nepal’de yaklaşık 40 bin, Hindistan’da ise 200 bini aşkın (çeşitli ülkelerden gelen) mülteci ve sığınmacının yaşadığı biliniyor.
* Tayland’ın Myanmar sınırındaki kamplarda yaklaşık 120 bin mülteci barınıyor. Ülkede yaşayan mülteci, sığınmacı ve benzeri durumdaki kişiler ile vatansız kişilerin toplamda 645 bin 400’e eriştiği tahmin ediliyor. Bunların büyük kısmı Myanmar vatandaşı; geri kalanı ise Sri Lankalı, Filistinli ve Pakistanlı.
* 2014’ün ilk yarısında Japonya’da 2 bin 200, Kore Cumhuriyeti’nde ise bin yeni mülteci başvurusu yapıldı. Bu oranlar, diğer sanayileşmiş ülkelere kıyasen çok düşük olmasına rağmen, iki ülkenin de tarihlerinde kaydedilen en yüksek rakamlar.
* Yeni Zelanda’da 2014’ün ilk yarısına bakılacak olursa, mülteci statüsü başvurularında 2013’e göre yüzde 20’lik bir düşüş yaşandı.
Avrupa
* Eylül 2014 itibariyle Ukrayna’da 275 bin kişi yerinden edildi. 168 bini Rusya’da olmak üzere toplam 172 bin Ukrayna vatandaşı komşu ülkelerde mültecilik başvurusunda bulundu. 149 bin Ukraynalı ise diğer yasal yollarla Rusya’da ikamet ediyor.
* Ermenistan’da takriben 12 bin Suriyeli uluslararası korumadan yararlanıyor.
* 2011’de patlak veren Suriye krizinden bu yana tahminlere göre 1 milyona yakın Suriyeli, Türkiye’de mülteci veya sığınmacı olarak ikamet ediyor. Türkiye’deki diğer büyük mülteci gruplarının başını çeken tahminen 100 bin civarında Iraklıyı, Afganlar ve İranlılar takip ediyor. BMMYK’nın 2014 ortalarındaki tahminlerine göre 2015 yılı başlarında Türkiye’deki mülteci ve geçici sığınmacıların sayısı 1.700.000 Suriyeli de dahil olmak üzere 1.900.000’e ulaşacak.
* Avrupa Birliği üyesi ülkelerde mültecilik başvuruları, 2014’te 2013’e oranla yüzde 25 arttı. Başvurucuların dörtte biri Afganistan, Eritre ve Suriye uyruklu. Yine dörtte biri 18 yaşın altındaki çocuklardan oluşuyor. Başvuranların tahminen 436 binlik büyük bir kısmını vatansız kişiler teşkil ediyor.
* Avrupa Birliği’nin en fazla mülteci başvurusu kabul eden ülkesi Almanya. Onu sırasıyla Fransa, İsveç, İtalya ve İngiltere takip ediyor.
* İtalya’ya 2014’ün ilk yarısında deniz yoluyla başta Eritre ve Suriye olmak üzere çeşitli ülkelerden toplam 87 bin kişi geldi. İspanya ve Yunanistan’da da deniz yoluyla gelenlerin sayısında artış gözlemlendi.
Amerika
* Kuzey Amerika’da yapılan mülteci statüsü başvurularında 2013’e oranla yaklaşık yüzde 27’lik bir artış gözlemlendi.
* Kanada’da 2014’te yapılan mültecilik başvuruları 2013’e kıyasla yaklaşık olarak yüzde 29 yükseldi.
* ABD’de yapılan mülteci statüsü başvuruları, 2013’e göre yüzde 27 arttı.
En çok başvuru alanlar ve yapanlar
28 Avrupa Birliği üyesi ile diğer 10 Avrupa ülkesi (Arnavutluk, Bosna-Hersek, İzlanda, Lihtenştayn, Karadağ, Norveç, Sırbistan, İsviçre, Makedonya ve Türkiye) ve altı diğer sanayileşmiş ülkeden (ABD, Kore Cumhuriyeti, Yeni Zelanda, Japonya, Kanada, Avustralya) oluşan toplam 44 ülke üzerine hazırlanan BMMYK raporuna göre;
* 2014’ün ilk yarısında en çok mülteci başvurusu alan beş ülke Almanya, ABD, Fransa, İsveç, Türkiye. 44 ülkedeki toplam mülteci başvurularının yüzde 62’i bu 5 ülkede yapıldı.
* 2014’ün ilk yarısında en çok mültecilik başvurusu yapanlar ise sırasıyla Suriye, Irak, Afganistan, Eritre, Sırbistan.Raporda yer alan 44 ülkedeki başvuruların yüzde 37’sini bu ülkelerin vatandaşları yaptı.
Bu rakamlar silsilesinden de idrak edebileceğimiz üzere, mülteci meselesi, dış mihrakların oyunlarının bir parçası olarak Türkiye’nin başına salınmış bir musibet değil; tüm dünyada ağır sonuçlar doğuran ve her devletin ajandasında yer alan/alması gereken göz ardı edilemez bir gerçek.
Şiddet –silahlı, psikolojik, devlet eliyle/çeşitli örgütlerce/aile-içi/toplumsal ve diğer her türlü şiddet– yalnızca Orta Doğu’daki değil, dünyanın birçok yerindeki insanları istemedikleri hâlde ülkelerini terk etmek zorunda bırakıyor. Yukarıdaki rakamlar, ülkelerini değilse bile yaşadıkları bölgeleri, evlerini ve tüm sosyal çevreleri ile destek mekanizmalarını bir yana bırakmaya zorlanan yani ülkeleri içinde yerinden edilen kişileri kapsamıyor.
Bu bilgiler ışığında, ne kadar mühim ve çetin bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu fark etmemiz ve bu problemin mağdurlarından ziyade sebeplerine karşı mücadele etmeye başlamamız umuduyla… Hoş geldin 2015!
Vicdani ret hakkı AKP hükümeti tarafından tanınmamış olsa da anayasanın 90. maddesi üzerinden İHAM tarafından tanınmış durumda. Türkiye’de bugün, yaklaşık 500 bin asker kaçağı var. Bunlara, askere gitmemek için yüksek lisans ve doktora yapan eğitimli kitleyi de kattığınızda karşınıza asker doğmadığı gibi, hayatının belli bir bölümünü de asker olarak geçirmek istemeyen büyük bir kitle çıkıyor. Yani “her Türk asker doğmuyor.”
Kimi çalıştığı işi, kimi ailesini bırakıp gitmek istemiyor. Öyle hikâyeler var ki, mesela yatalak annesine kendinden başka bakacak kimse olmadığı için askere istese de gidemeyen var. Kimi ise vicdani, ahlaki veya siyasi bir sebepten ötürü “askerlik hizmetini” yapmak istemiyor. Bütün bunlar, hükümetler üzerinde, bedelli askerlik çıkarmak için bir baskı yaratıyor elbette.
Daha önce de hükümetler bedelli askerlik çıkartmış ve hazineye önemli bir gelir elde etmişti. Ancak hiçbiri Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) kadar tutarsız olmamıştı. Hemen seçimler öncesinde, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Gelire göre belirlenmiş bedelli askerlik” vaadinde bulunurken AKP Başkanı Tayyip Erdoğan “Bu yükün altına tek başına giremem, halka danışmak gerek” demişti. Ancak seçimin hemen ardından kimseye danışmadan, 30 bin TL bedelli bir askerlik hizmeti sunmuştu. 30 bin TL’si olmayanlar kışlanın yolunu tutmuş, parası olmayıp da yine de askerlik yapmamayı kafasına koymuş olanlar ise bankalardan kredi çekip borç batağına sürüklenmişti. Üstüne üstlük, hedeflenen sayıya yine de yaklaşılamamış ve beklenen gelir de elde edilememişti.
Şimdi benzer bir durum Davutoğlu’nun başbakanlığında yaşanıyor. Davutoğlu için bile hızlı bir 180 derece dönüşle 45 gün içerisinde “bedelli yok”tan, “bedelli müjdesi”ne gelindi. Hem bedel, hem de yaş sınırı daha düşük bu sefer. Bakalım elde edilen gelirle Kaç-Ak Saray’ın maliyeti çıkartılabilecek mi? Bunun da ötesinde, acaba bu bedelliyle toplumdaki askerlik sorunu halledilebilecek mi?
Biraz zor. Neden mi? Çünkü Selahattin Demirtaş’ın da dediği gibi “Sorun bedelli değil, zorunlu askerlik.”
Fark ettiyseniz, yukarıda “askerlik hizmeti” sözünü tırnak içine aldım. Çünkü bu konuda gözlerden kaçan bir tartışma var. Bildiğiniz üzere her kanunun anayasal bir dayanağının olması gerekir. Zorunlu askerliğin düzenlendiği 1111 sayılı Askerlik Kanunu’nun da dayanağı 1982 Anayasası’nın 72. maddesi. Madde metni şu şekilde: “Vatan hizmeti, her Türk’ün hakkı ve ödevidir. Bu hizmetin Silahlı Kuvvetler’de veya kamu kesiminde ne şekilde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı kanunla düzenlenir.” Görüldüğü üzere anayasa, vatan hizmetini yerine getirmenin tek yolunu askerlik olarak görmüyor. O hiç beğenmediğimiz anayasa, açıkça vicdani ret hakkına ve askerlik yerine kamu hizmeti yapılmasına açık kapı bırakıyor. Bir başka deyişle, Meclis çoğunluğu (yani AKP) yarın bir kanunla vicdani ret hakkını tanısa ve kamu hizmeti getirse, bu anayasaya aykırı olmak bir yana, anayasanın sözüne uygun bir düzenleme olur. Ama bunun yerine AKP hükümetleri ikidir, zorunlu askerliğe karşı oluşan toplumsal tepkiyi kazanç kapısına çevirmeyi tercih ediyor.
Peki vicdani ret hakkının tanınması için illa 1111 sayılı kanundaki zorunlu askerlik maddesinin değiştirilmesi mi gerekiyor? Kanımca hayır. Çünkü İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), 2011 yılında Ermenistan’a karşı verdiği Bayatyan kararında vicdani ret hakkını İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İHAS) 9. maddesinde düzenlenen düşünce, vicdan ve din özgürlüğü kapsamına dahil etti. Dolayısıyla, daha önce sözleşmede yer almayan bir hak sözleşmeye eklenmiş ve üye tüm ülkeleri bağlayıcı bir hal almış oldu. Bunun hemen ardından, aynı yıl, Türkiye’ye karşı verdiği Erçep kararında mahkeme, duruşunu tekrarladı ve sürekli hale getirdi. Peki bu durum, 1111 sayılı kanundaki zorunlu askerlik kurumunu etkiler mi? Evet! Çünkü anayasanın 90. maddesine 2004’te eklenen son fıkrayla İHAS ve dolayısıyla İHAM kararları kanunlarımızdan üstün konumda. Yargıçların, anayasanın açık emri doğrultusunda, önlerine gelen uyuşmazlığa uygulayacakları kanun maddesinin İHAS veya İHAM kararlarından biriyle çatışması halinde kanun maddesini görmezden gelerek İHAS’ı uygulaması gerekiyor. Bu durumda vicdani, ahlaki veya siyasi bir nedenle askere gitmeyen ve böylece 1111 sayılı kanunu ihlal eden bir kişi, yargıç karşısında, Bayatyan ve Erçep kararlarının kanunlardan üstün olduğunu iddia ederek vicdani ret hakkını kullanabilir. Vicdani ret hakkı AKP hükümeti tarafından tanınmamış olsa da anayasanın 90. maddesi üzerinden İHAM tarafından tanınmış durumda.
Bu gerçek karşısında, çıkan yeni bedelli düzenlemesine baktığımızda, aslında olanın, Türkiye vatandaşlarının var olan bir hakkının, AKP hükümeti tarafından para karşılığı satılmasından başka bir şey olmadığı ortaya çıkıyor. Yapılması gereken düzenleme bedelli askerlik değil, vicdani ret hakkını kullanan vatandaşların yerine getireceği kamu hizmeti düzenlemesi olmalıydı. Tabii eğer biz hakkımızı bilip savunsaydık veya hükümetimiz anayasaya ve haklarımıza saygılı olsaydı.
Bu aralar sanat dünyasının daha çok sahne arkasında kalan ya da kalmayı tercih eden, ama bu nedenle de ne yapıp ettiklerini öğrenme fırsatı bulamadığımız mesleklerin değerli emekçilerine sözü vermek istiyorum. Kulaktan kulağa sanat sohbetlerinde “Türkler dublaj konusunda dünyanın en iyileri arasındaymış” diyerek övündüğümüz ama çoğumuzun pek de tanımadığı bir sanat dalından bu haftaki konuğum… Deneyimli “mikrofon oyuncusu”, “dublaj ve seslendirme sanatçısı” Aysun Topar…
Topar, tiyatro, oyunculuk ve anlatı sanatlarıyla daha çocuk denecek yaşlarda hem de ödüller alarak tanışmış. Üniversite sonrasında önce reklamcılık sektöründe yıllanmış ama sonra kalbinin seslendirme sanatlarında daha kuvvetli çarptığına karar vermiş. Kurumsal işlerinin yanı sıra, Hannah Montana’nın kendisi, Smallville’in Chloe Sullivan’ı, Mickey’nin kulüp evi’nin Minnie’si, Lolita’nın bizatihi kendisi, X-Men’in Kitty’si olmuş. Benim özellikle favorilerim arasında yer alan animasyonlardan Avatar Son Hava Bükücü’de de yer almış ve Korra Efsanesi’nin Korra’sı da olmuş. Elbette bu liste 17 yıllık dile kolay bir kariyerin sonucu olarak yüzlerce başka karakter ve sinema ve dizilerin yüzleriyle uzayarak devam ediyor.
Aysun Topar’ın sesi ile can verdiği karakterlere birkaç örnek
Şimdi Aysun Topar’ın uzman rehberliğinde ekran arkasında gölgelenmiş bu dünyanın en dar dehlizlerine dahi ışık tutan bir yolcuğa çıkalım…
* * *
Yeşil Gazete: Hoş geldiniz. İlk oyunculuk deneyiminizden başlayarak sizi mikrofon oyunculuğuna ulaştıran serüven nasıl gelişti?
Aysun Topar: Merhaba! Üniversiteye kadar çeşitli okul oyunlarında oynadım, hatta performanslarım nedeniyle zaman zaman ödüller de aldım, ancak ben kendimi oyuncu olarak görmüyorum, yoksa yıllarını bu mesleğe vermiş arkadaşlarıma ayıp etmiş olurum. Ben Marmara Üniversitesi Halkla İlişkiler-Reklamcılık ve Tanıtım bölümünden mezun oldum, 5 yıl kadar reklamcılık yaptıktan sonra, reklamcılığın severek yapabileceğim en iyi ikinci iş olduğuna karar verip zaten hep aklımda olan ama nereden başlayacağımı bilemediğim seslendirmenin peşine düştüm. İnsan, eğer yapabiliyorsa, hayatında hep sevdiği işi yapmalıdır. Çok yorulabilirsin ama asla usanmazsın. Seslendirme stüdyosuna gitmeye başladığımda, yeni iş arkadaşlarım gayet iyi kazandığım reklamcılığı bıraktığım için bana deli gözüyle baktı. Aldırmadım… Çok değerli ustaları izledim, dinledim sürekli. Bizim işimiz en güzel usta-çırak ilişkisiyle öğrenilir, öğrenme süreciyse ciddi sabır gerektirir.
6 ayın sonunda küçük roller konuşmaya başlamıştım, orta halli rolleri ancak 1 yılın sonunda konuşmaya başladım, benden deneyimli arkadaşlar sonraları benim için “Aysun bu işi çabuk kavradı” demişlerdir. Düşün yani, o kadar sebat etmen gereken bir iştir seslendirme. O gün bu gündür, orijinal film dublajı yapıyorum, reklam ve tanıtım filmleri seslendiriyorum çoğunlukla. 18 yıl oldu sanırım.
Foto: Beyaz Perde.com
YG: Seslendirme sanatçılarını bateristlere benzetiyorum. Gözünüzle bir yandan canlandırdığınız karakterin beden dili ve dudak takibini yaparken bir yandan da önünüzdeki metnin Türkçe akışını kurguluyorsunuz. Kulakla yabancı bir dildeki entonasyonu anlamaya çalışırken, Türkçe metnin uyumunu da kontrol ediyorsunuz. Tüm bunları eşzamanlı yaparken çok da az bir prodüksiyon zamanınız var. Allah aşkına tüm bunları nasıl yapıyorsunuz?
Topar: Yıllar önce otomobil kullanmayla ilgili sıkıntımı ve çekincemi Bedia Abla’yla (Bedia Ener Öztep) paylaşmıştım. Öyle ya, aynı anda hem direksiyona hakim olacaksın, hem dikiz aynasını ve yan aynaları kontrol edeceksin, tabii hep önüne de bakacaksın, elinle vitesi ayarlayıp, ayağınla şaşırmadan gaza frene basacaksın, trafik kurallarına uyacaksın, yayalara dikkat edeceksin, nasıl olacaktı bu? Bana “Aysun’cuğum olur mu öyle şey? Sen dublaj yapabiliyorsun, tabii ki otomobil kullanabilirsin!”, demişti.
Seslendirme yaparken algılarının açık, tekniğinin sağlam olması gerekiyor. Konsantrasyonunun tam olması gerekiyor. Tabii bir de kabiliyet olmazsa olmaz…
İngilizce bilmem, orijinali kulaklıktan takip etmemde kolaylık sağlıyor. Çevirinin iyi olması da bir gereklilik. Kötü çeviri performansı ciddi oranda etkiler, sinirin bozulur, çeviri uzun mu gelecek, kısa mı kaygısıyla hiç takılmayacağın yerde takılırsın, tekrar tekrar kayıt olur, bir de çeviri hataları vardır ki, o apayrı bir konu. Fark etmeyip söylersen bir de dublajcının hatası gibi durur, oysa bu, dublajcının sorumluluğu değil. Özellikle son dönemde iyi çeviriyi mumla arar hale geldik.
Konuyu çok dağıtmayayım, sorunun cevabı: Stüdyoda izleye izleye, dinleye dinleye, tekstten takip ede ede bir süre sonra otomatik olarak bir pratik oluşuyor. Teknik kazanıyorsun, sonra da zaman içinde bir bakmışsın bir tarzın var. Kendi adıma; ben oyuncunun oyunu kadar konuşmayı hedeflerim, ne biraz altında ne biraz üstünde. Yoksa rol bir tarafa gider, sesin başka tarafa… O yüzden de her rolü karşılayacak ses kıvraklığına sahip olmalısın.
YG: Haftada kaç gün, günde kaç saat kayıtta kalıyorsunuz? 1 saatlik bir yapımın seslendirmesi bir profesyonel için ne kadar sürer?
Topar: Bu sorunun tek bir cevabı yok . Bazen tek stüdyoda sabahtan akşama kadar işim olabiliyor, bazen aynı gün içinde birden çok stüdyoda çalışabiliyorum, bazen de 1 saatte işim bitiyor. Çalışma programımız, seanslarımız genellikle 1 gün önceden belirlenir, bu yüzden kişisel işlerimle ilgili, mesela 1 hafta önceden; bir yere randevu almam, arkadaşlarıma buluşma sözü vermem ya da kış aylarında yaz tatilimi organize etmem çok zor…
Bir saatlik bir belgeseli sürekli konuştuğumu düşünecek olursak ve iyi bir çeviriyse, kaydı bir buçuk saatte alabilirim. Ama bu bir vizyon filmiyse daha uzun zamana yayılır. Şunu belirtmek isterim ki, hızlı kayıt almak, takılmadan konuşmak yönetmenin işini kolaylaştırır, seslendirmene avantaj sağlar ama asla profesyonelliğin belirleyici kriteri değildir. Teknik, disiplin, senkron, oyunu kavrama ve oyun vermenin yanı sıra elbette rejiyle iletişimin de tam olması gerekir.
“Oyuncular Sendikası’nın istikrarlı çalışmaları var.”
YG: Çok meşakkatli bir meslek icra ediyorsunuz. Sosyal güvence, çalışma şartları ve sektörün dinamikleri açısından değerlendirmeleriniz neler olur?
Topar: Çok güzel bir soru… Teşekkür ederim! Şu anki uygulamada bir bütünlük yok. Çoğumuz serbest meslek erbabı olarak çalıştırılıyoruz. Dolayısıyla, sosyal güvencemizi de kendimiz oluşturmak durumundayız. Ancak Oyuncular Sendikası’nın, tüm oyuncular gibi, mikrofon oyuncularının da çalışma ve sosyal güvence şartları ve telif alımlarını düzenlemek adına, istikrarlı çalışmaları var. Yani önümüzdeki dönemde soruya bambaşka bir cevap verebilirim…
Topar, Hannah Montana’ya da sesi ile hayat veriyor
YG: Bu dileğinize, sahne önü ve arkasıyla tüm sanat camiası emekçilerini kapsayacak şekilde katılalım ve bir sonraki sorumuza geçelim: Seslendirme sanatçılarımız arasında en başarılı bulduklarınız hangileridir?
Topar: Klasik bir cevap olacak ama birini söyleyip diğerini unutursam hatırı kalır, üstelik hemen hepsi de arkadaşım, ağabeyim, ablam. Onlar kendilerini bilir diyeyim en iyisi…
Doğaldan şaşmayın!
YG: Peki o zaman biraz da foniatri ve bedensel kondisyon detaylarına geçelim. Bir dublaj sanatçısı, sesinin sıhhati ve zihinsel odaklanma performansını nasıl korumalı? Antrene kalması, belli teknik ya da sağlık kontrollerinden geçmesi gerekir mi?
Topar: Bol bol çok soğuk olmayan, tercihe göre ılık sıvılar tüketmek, düzenli ve kaliteli uyku ve tabii ki sigara içmemek sesin korunması açısından çok önemli. Üst solunum yolu enfeksiyonları, nezle, ses tellerinde ödem de korkulu rüyalarımızdır. Boğazın ağrırken seslendirme yapmak oldukça sıkıntılı bir iştir. Rol gereği bir anda çığlık atmak zorunda kalabilirsin ya da bağırarak kavga etmek… Ve bu, o günkü şansına(!) bağlı olarak, çok ama çok uzun süren bir sahne olabilir, ne yazık ki… O yüzden, mümkün olduğunca, özellikle kış aylarında, vitamin takviyesi yapmak, bal, tarçın, limon, zencefil, zerdeçal gibi doğal destekleri evden eksik etmemek gerekir.
“Kısa zamanda para kazanmayı düşünmeyin!”
YG: Yeşil Gazete olarak, “ne varsa doğada var” söyleminizin altını bir kere de biz çizelim! Peki, sağlığımıza dikkat ediyoruz. Yeteneğimiz de var. Sektöre girmeye hazır mıyız? Meslektaşınız olmak isteyenlere neler önerirsiniz?
Topar: Öncelikle, dublaj yarı zamanlı bir iş değildir! Bu bilinmeli. Sektör başarınız oranında ya da tercih edildiğiniz oranda sizi içine alır. Bu haftada 2 saat de olabilir, günde 6 saat de… Diksiyonunuz düzgün olmalı, Türkçe dilbilgisine hâkim olmalısınız. Dil, damak, dudak ve çene yapısında bozukluğu olanlar ya da konuşma bozukluğu olanlar, ne yazık ki, bu işi yapamaz. Daha önce bir şekilde oyunculuk yapmış olmaksa, işimizin mantığını iyice kavramak açısından çok önemlidir…
Şimdi sektöre girmek isteyenler bizim kadar şanslı değil… Çünkü gelişen teknolojiyle stüdyoya artık hep birlikte girilmiyor, dolayısıyla daha önce bahsettiğim usta-çırak ilişkisinden çok büyük oranda yoksun olacaklar. Bu nedenle, stüdyolarda uygulamalı çalışma veren kurslara yazılabilir, çalışma gruplarına katılabilirler. Ancak, lütfen, iş garantisi verip umut tacirliği yaparken fahiş fiyatlar isteyen firmalara şüpheyle bakın! Sonuçta, bu bir kabiliyet işidir, mikrofon önü er meydanıdır, o anda yapıp yapamayacağınızı ayna gibi yansıtır size. Kimse kimseye sürekli iş garantisi sağlayamaz. Bunu da bilin, sonra hayal kırıklığına uğramayın! Paranız da yanmasın…
Emekli oldum artık bol vaktim var deyip de seslendirme macerasına atılmayın… Önerim, bu işe gençken başlanması. Unutmayın, zaten orta yaşta bu işi yapmakta olan pek çok profesyonel var. Sıranın size gelmesi için, çok beklemeniz ve “oldukça sabırlı” olmanız gerekebilir!
Bu işten kısa zamanda çok kazanç elde etmeyi düşünmeyin! Hatta kısa zamanda, para kazanmayı bile düşünmeyin!!! Daha çok kendinize bir yatırım yaptığınızı düşünün… Çünkü bir stüdyoya gitmeye başladığınızda hemen kayda girmeyebilirsiniz, stüdyo çalışma koşullarına göre, sizin uzunca bir süre izlemenizi, dinlemenizi isteyebilirler.
“Mel Gibson’a Dublaj Yapmak İsterdim!”
YG: Son sorumuz biraz daha eğlenceli olsun: Siz en çok hangi oyuncu ya da karakteri seslendirmek isterdiniz? Yabancı dildeki bir yapımda oyuncu olsanız, sizin Türkçe dublajınızı hangi meslektaşınızın yapmasını isterdiniz?
Topar: Ben de “eğlenceli” bir cevap vereyim… Bugüne kadar sayısız karakter seslendirmişimdir. Pek çoğu çok başarılı oyuncular ve harika karakterlerdi. Hepsinden ayrı keyif aldım. Yine de, mümkün olsaydı, mesela bütün fimlerinde Mel Gibson’a dublaj yapabilmeyi isterdim. Anthony Hopkins’e, Jim Carrey’e, Al Pacino’ya ya da Hugh Jackman’a…
Gerçekçi cevabıma gelince: Sesle ilgili değişik projelerde yer almak, hatta “ilk olmak” beni her zaman mutlu etmiştir. Mesela, İstanbul’da türünün ilki olan bir oyun eğlence şehrinde, ben kurumsal karakterlerinden birinin sesi oldum. Önümüzdeki günlerde vizyona girecek ilk Küba yapımı animasyonda, dublaj yaptım. Yabancı oyunculardan oluşan bir tiyatro için yapılan Türkçe seslendirmede rol aldım. Yabancı oyuncu sahnede oynuyor ama Türkçe benim sesim duyuluyordu. Bu da, ilk kez uygulanan bir projeydi. Türkiye’ye ilk kez gelen canlı Disney Show’ları için de, onaylı sesi olduğum için, Minnie Fare’yi seslendirdim. Minnie Fare’nin Türkiye’de satışa çıkan konuşan ve şarkı söyleyen bebeğin içindeki sesler de bana ait. Bilgisayar oyunları da yeni yeni Türkçe seslendirilirken katkım olmuştur. Böyle değişik projelerin daha çok karşıma çıkmasını isterdim. Yabancı dilde kendimi oynasaydım, beni yine kendimin seslendirmesini isterdim.
YG: Nefesinize sağlık diyelim ve başarılarınızın daha nice seneler devamını dileyelim.
Topar: Ben teşekkür ederim.
Yazımızı sonlandırırken, “Aysun Topar” ve görece yeni ama çok önemli bir girişim olan “Oyuncular Sendikası” hakkında daha fazla detaya ulaşabilmeniz için linklerimizi paylaşalım. Aysun Topar’ın kişisel web sayfası www.aysuntopar.com da pek yakında hizmete girecekmiş. Bu bilgiyi de aktarmış olalım.
Türk hikâyeciliğinin kurucularından biri kabul edilen Ömer Seyfettin kısa ömrüne 140’a yakın hikâye sığdırmıştır. Sade, saf, halk dilini savunan milli edebiyat akımının kurucularındandır. Aynı zamanda Kabataş Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği de yapmıştır. Kaşağı okullarda okutulmakta, ders olarak işlenmektedir. Bir anlamda Ömer Seyfettin ölümünden yaklaşık 100 yıl sonra bile öğretmenliğe devam etmektedir.
En bilinen eserlerinden olan Kaşağı’da çocuklara yalan söylemenin kötülüğü basit bir dille anlatılmaktadır. Atları tımar etmek isteyen ama bunu yapamayacak kadar küçük olan Ömer, ihtiyar seyis Dadaruh ve küçük kardeşi Hasan’ın dere kenarına indiği bir gün seyisin kullanmaya kıyamadığı yepyeni kaşağısıyla atları tımar etmeye kalkışır. Ama beceremez. Atların huzursuzlanmaları üzerine bunun sebebinin yeni kaşağının sivri dişlerinin canlarını acıtması olduğunu düşünerek kaşağının dişlerini köreltir. Ancak atlar gene durmayınca başarısızlığının kızgınlığını kaşağıdan çıkartarak, onu ezip parçaladıktan sonra yalağın içine atar.
Babalarının kaşağıyı parçalanmış olarak görmesi ve kimin yaptığını sorması üzerine yalan söyleyerek suçu kardeşi Hasan’ın üzerine atar. Hasan suçlamayı kabul etmez ama babası Hasan’a çok kızar ve ahıra girmesini, atlara yaklaşmasını yasaklar.
Bir sonraki yıl bile babasının öfkesi geçmemiştir, Hasan’ın cezası devam etmektedir. Bu sırada Hasan hastalanır, kuşpalazı olur. Ömer, kardeşine ve babasına gerçekleri anlatarak af dilemek ister ama buna fırsat bulamadan Hasan ölür.
İlk kez 1919 yılında yayınlanan bu öyküyü trajik yapısı sebebiyle ancak orta öğretimde okuyan çocuklara öneririm.
Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.
“Eğer bunu okuyorsanız, intihar etmişim ve belli ki bu iletiyi silmeyi unutmuşum demektir.”
Diye başlıyor Amerika’nın Ohio eyaletinden 17 yaşındaki trans Leelah Alcorn’un intihar notu. Alcorn notu intiharından birkaç saat sonra Tumblr blogunda yayımlamak üzere zamanlamıştı.
Leelah Alcorn intihar mektubunda gerçek kadın kimliğini kabul etmeyen muhafazakar Hristiyan ailesiyle yıllarca boğuştuktan sonra kendini öldürmeye karar verdiğini yazıyor:
“Kazanan yok, çıkış yolu yok… İnsanlar ‘daha iyi olacak’ diyorlar ama benim durumumda bu doğru değil. Daha kötü oluyor. Her gün daha köyü oluyor. Eğer bir gün trans bireyler benim gördüğüm muameleyi görmezlerse ancak o zaman huzur içinde yatabileceğim… Ölümümün bir anlamı olmalı. Toplumu tamir edin. Lütfen.”
LGBTI bireylerin genel intihar notları pek çokları tarafından yaşadıkları sorunlara ve mücadelelerine toplumsal farkındalık yaratmak ve de inithar eden bireye saygınlığı kazandırmak için görülse de bazıları bunun iki tarafı keskin bir bıçak olduğunu ve özellikle sorun yaşayan gençlerde bir intiharın diğerini tetiklediğini savunuyor.
Alcorn intihar notuyla kendini öldüren ilk trans birey değildi, intihar notunda yazdığı gibi toplum tamir olmadığı sürece son da olmayacak.
Temmuz ayında İzmir’de 17 yaşındaki bir başka trans birey ailesi ve çevresi erkek kimliğini kabul etmediği için kendini öldürmüştü. Okyanus Efe Özyavuz facebook hesabında “Ne boka yaradı normak olmak?” notunu paylaşıp intihar etmişti. LGBTI örgütleri Okyanus’un ardından yaptıkları açıklamada “faili devlet, faili toplum, faili ‘normal'” demişti.
Ocak ayında Azerbeycan’da Azad LGBT örgütünün aktivisti 20 yaşındaki İsa Şahmar‘lı da eşcinsel olduğunu açıkladıktan sonra gördüğü baskılar nedeniyle kendini öldürmüştü. İsa facebook hesabına “Gidiyorum. Herkes hakkını helal etsin. Bu ülke, bu dünya bana göre değil… Mutlu olmak için gidiyorum… Anneme de onu çok sevdiğimi söyleyin. Hepiniz ölümümde günahkarsınız. Bu dünya benim renklerimi taşıyacak kadar güçlü değil. Elveda.”yazmıştı.