Ana Sayfa Blog Sayfa 3780

Bu Sene Havanızı Nasıl Alırdınız? – Buket Atlı

Bursa’da yaşayan 2,7 milyon, 2014’ü nefes alamadıkları için sokağa çıkamadıkları bir hafta ile uğurladı. Nereden mi biliyorum? Aslında tamamen tesadüfen. Çünkü maalesef bu gibi durumlarda insanları uyarması gereken hiçbir yetkili, çoğunlukla olduğu gibi, uyarmayı bırakın olaydan bihaberdi.

Bursalıların nefes alamıyoruz diye Greenpeace’e gönderdiği maillerden sonra, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın internet üzerinden yayınladığı verilere bakınca kansere yol açtığı kanıtlanmış olan parçacık maddelerin (PM10) günlük ortalamasının Dünya Sağlık Örgütü’nün güvenli bulduğu limitin 10 katına kadar çıktığını gördük.

Hatta, 25 Aralık akşamı saat 18.00’de tam da herkes işten çıkıp eve giderken; hava kirliliği cihazın ölçüm sınırlarını bile aştığından bir süre ölçülemedi.Ama kimsenin bir şeyden haberi olmadı, nasıl olsun ki? Bu parçacık maddeler saçtan bile küçük sonuçta.

Çevre Bakanlığı, internet sayfasında sağlık için tehlikeli, önlem alınmalı yazdı, o kadar. Dışarıda yaşlı, genç, astımlı derken herkes o havayı soludu. Üç gün boyunca, konuyla ilgili ildeki birinci derece yetkili makam olan vali tarafından ne halk bilgilendirildi, ne de ilgili kurullar toplantıya çağırılarak acil önlemler alındı.

Bursa’da zaten var olan hava kirliliği krizi ile ilgili hiçbir önlem alınmazken, ayrıca şehrin merkezinde yapılmak istenen DOSAB veya Keles’teki kömürlü termik santraller de hayata geçerse çok daha büyük sağlık sorunlarının yaşanacağı açık.

Türkiye’deki herkes sessiz katili soluyor

Ama siz Bursa’da yaşamıyorsanız, rahat bir nefes alabilirsiniz. Sahi, alabilir misiniz? Avrupa Çevre Ajansı verileri Türkiye’de, 2012 yılında kentlerde yaşayan nüfusun yüzde 97,2’sinin en az 35 gün boyunca sağlık limitlerinin üstünde hava kirliliğine (PM 10) maruz kaldığını gösteriyor. Yani sadece Bursalılar değil bütün Türkiye, yıl boyunca fark etmeden gözle görülmeyen bu sessiz katilleri soluyor.

Ne olur soluyorsak, sigara da içiyoruz sonuçta? Yakınınızda hiç küçük birisi astım krizi geçirdi mi, mesela küçük bir çocuk? Yırca köyünde neredeyse her evdeki üç çocuktan birisi sokağa çıktıktan sonra tıkanıyor, eve dönünce akşam buhar çekmek zorunda kalıyor. Tek nedeni ise, Türkiye’nin 2010’da hava kirliliğinden en fazla can alan ikinci santrali olan Soma Termik Santrali’nin yanında yaşıyor olmaları.

Dünya Sağlık Örgütü, hava kirliliğini 2012 yılında dünyadaki ölümlerin 1/8’inin sebebi olarak ilan etti. Havadaki parçacık maddeler (PM 2,5 ve PM 10), solunduğunda solunum yolu hastalıkları, kalp krizi, felç, erken doğum ve kanser gibi pek çok hastalığın yanında erken ölümlere neden oluyor.

Parçacık madde kirliliğinin başlıca sebeplerinden birisi de kömürlü termik santraller. Greenpeace olarak yayınladığımız Sessiz Katil raporundaki sonuçlar, Türkiye’de 2010 yılında kömürlü termik santraller trafik kazalarının yaklaşık iki katı kadar can aldığını gösteriyor. Sessiz katilleri solumak için ille de Bursa, Afşin veya Zonguldak’ta yaşamanız gerekmiyor.Çünkü santrallerin bacalarından çıkan parçacık maddeler (özellikle PM 2,5), 1000 kilometreye yakın mesafeler boyunca ülkeler arasında bile taşınabiliyorlar.

Yani, hava olaylarıyla diğer yerlerdeki kömürlü termik santrallerden veya başka kaynaklardan taşınarak gelen zehirli parçacık maddeleri aslında bilmeden hepimiz soluyoruz. Şu anda yapılması planlanan 80 santral durdurulmazsa, çalıştıkları 40 yılın sonunda ömrümüzden en az 1,5 milyon yılı daha çalacak.

Sağlık bakanlığı bu resmin neresinde?

Türkiye, şu anda 80’in üzerinde kömürlü termik santral planı ile Çin, Hindistan ve Rusya’nın ardından dünyadaki en ciddidördüncü kömür tehdidi. Örneğin, planlanan santraller hayata geçerse, Çanakkale’de kömürle çalışacak olan 14 ve Adana- Hatay- Mersin’de toplam 25 tane santral olacak. Adım başı denir ya hani, aynen öyle…

Peki kim izin veriyor? Sağlık bakanlığının dumansız hava sahası gibi bir çalışması yok mu? Gerçekler tam öyle değil, maalesef. Daha çok Afşin’de 30 yıldır kömürlü termik santral bacasından kül soluyan yaşlı bir amcanın dediği gibi; “Doktor dedi sigarayı bıraktık, peki bu yanımızdaki bacayı napcaz?”

2014 sonu itibariyle Türkiye’de 80 tane yeni kömürlü termik santral planı var, fakat santraller yapılırsa ortaya çıkacak sağlık etkileri ile ilgili hiçbir modelleme çalışması yok.

Aslında, Sağlık Bakanlığı 2010-2014 Stratejik Planı’nda bir numaralı amaç olarak sağlığa yönelik risklerden toplumu korumak ve sağlıklı ve güvenli fiziki çevrede yaşayanların oranının artırılması için destek sağlanacağını belirtiyor.

Her gün 80 kömürlü termik santralden birisine daha ön lisans verilirken; Sağlık bakanlığı sürece sadece içeriğinde santrallerin neden olacağı sağlık etkilerine bile değinmeyen ÇED raporlarına il sağlık müdürlüklerinin görüş bildirmesi yoluyla katılmaktadır. Fakat şu andaki mevcut hava kirliliği atağı sürecini bile yönetemeyen Bursa Valisi’nin şehre yapılacak olan DOSAB kömürlü termik santralinin ÇED raporuna olumlu görüş vermediği için il sağlık müdürünü istifaya zorlandığı iddiaları Meclis’te bile soru önergelerine konu oldu. Sadece bu örnek bile, kömür yakacak bu santrallere izin verilmesi sürecinin sağlık etkileri ile ilgili söz söylemek için ne kadar yetersiz olduğunu açıkça göstermiştir.

Seneye havanızı nasıl alırdınız? Peki ya ondan sonraki 40 sene? Rahat bir nefes almak istiyoruz diyorsanız, Türkiye’nin büyüyen kömür ve hava kirliliği tehdidine karşı, halk sağlığı ve temiz hava soluma hakkını korumak için Sağlık Bakanlığı’nı acilen harekete geçmeye davet edelim mi hep birlikte.

 

Buket Atlı – Bianet / biamag

İzmir’de yeni ulaşım zammı protesto edildi

Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir İl Örgütü üyesi ve destekçisi yaklaşık 100 kişi, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yeni yıl itibari ile uygulanan %12’lik ulaşım zammını, basın açıklaması ile protesto etti. Protesto, İzmir Büyükşehir Belediyesi binasının önünde, saat 13:00’te gerçekleştirildi.

15...

HDP İzmir İl Başkanı Mizgin Irgat‘ın okuduğu metinde, Büyükşehir Belediyesi’nin verdiği sosyal belediyecilik sözünden ve anlayışından uzak, ticari belediyecilik yaptığı ileri sürülürken, Belediye’nin aldığı kararlarda yerel halkın katılımını sağlaması gerektiğini vurguladı.

İzmirlilerle Alay Ediliyor

Basın açıklaması metninde, İzmir’de, şehir içi ulaşımda yeterli hazırlık yapılmadan başlatılan aktarmalı taşımanın bir eziyete dönüştüğü ve İzmirlilerin tepkilerinin devam ettiği ifade edildi. Henüz bu tepkiler devam ederken %12 oranında zam ile yeni yıla başlanmasının sosyal belediyecilik ile bağdaşmadığı vurgulanan açıklamada, yapılan zamla, çalışan bir kişinin toplu ulaşım giderinin aylık en az 135,00 TL’ ye yükseldiği ve bu rakamın asgari ücretin yaklaşık % 15’i olduğu belirtildi.

HDP İzmir İl Örgütünün açıklamasındaki iddiaya göre, daha önce 1 Haziran 2009’da yaklaşık % 50’ye varan zam yapılmış, örgüt  bu zamma karşılık dava açmış ve yürütmeyi durdurma ile zammın iptali kararı alınmış ancak mahkeme kararı, Belediye tarafından yalnızca bir pazar günü 27 Aralık 2009’da uygulanmış, ertesi gün mahkemenin iptal ettiği zamdan daha yüksek zam yapılmış. Mahkeme bu zammı da iptal etmiş, buna rağmen 1 Haziran 2009’dan 1 Aralık 2010 tarihine kadar hukuka aykırı zamlı tarife uygulanmış ve İzmirlilerin cebinden % 50’yi aşan miktarda fazla para alınmış. Açıklamanın devamında “İzmirliler toplu ulaşımda alacaklı iken, borcunu ödemeyen ve sürekli alacak çıkartan belediyecilik anlayışı bir kez daha ulaşıma % 12 oranında zam yaptı, üstelik bunu sembolik olarak nitelendirdi. Toplu ulaşım sistemindeki sorunlar devam ederken yapılan zam İzmirlilerle alay etmektir” ifadesine yer verildi.

Ulaşıma Ulaşma Problemi

16İzmir Metro A.Ş’nin internet sitesinde yayınlanan duyuruya göre, Büyükşehir Belediyesi’nin yeni yılda başlattığı zam yanısıra, istasyonlarda kartlara para yükleyen makinelerde, 15 Ocak 2015 tarihinden itibaren bozuk para ile yükleme yapılamayacak. Bu uygulamaya dair açıklamada “yani yol parasını 50 kuruş, 1 lira ile denkleştirenlere ulaşım hakkı tümden kapatılacak” şeklinde tepki gösterildi ve “herkesin kent yaşamına eşit fırsatlarla katılma hakkı vardır, toplu ulaşım kent yaşamına katılmanın birinci koşuludur, bu nedenle herkesin yararlanabileceği bir kamu hizmeti olarak sunulmalıdır. Halkların Demokratik Partisi olarak; Toplu ulaşım, su gibi kent yaşamı için vazgeçilemeyecek hizmetlerin ticari işletmecilik olarak görülmesi yerine kamu hizmeti olarak maliyetine ve ucuz olması gerektiğine inanıyoruz. Gerçek sosyal belediyecilik anlayışı budur.” ifadeleri ile Belediye’nin uygulamaları eleştirildi.

Halk Söz Sahibi Olmalı

Basın açıklaması metninde, demokratikleşmenin ve özgürleşmenin, demokratik ve yerinden, özerk yerel yönetimlerle gerçekleşeceği belirtildi. Kent sakinlerinin, ulaşım ve ulaşım zamları dahil, yaşamlarını etkileyen her konuda söz sahibi olması gerektiği ifade edilirken, su, toplu ulaşım gibi kent yaşamının temeli olan hizmetlerin ticaret konusu edilmemesi gerektiğini vurgulandı.

Basın açıklaması, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne “toplu ulaşıma yapılan haksız ve insafsız zammı geri alın” çağrısı ile son verildi.

(Yeşil Gazete)

Suruç’ta yılbaşı: Bombalardan korkuyorum ben, hem kötülerinden hem de iyi(!)lerinden – Hülya Tosun

Sekiz ay sonra yeniden Urfa Suruç’tayım. O zamanlar Suruç’taki okullara masal anlatmaya gelmiştim. Şimdinin hikâyesi ise farklı. Gelen giden çok artık Suruç’a, iş de çok.

Vardıktan yalnızca on dakika sonra eşyaları kültür merkezine atıp bir depoda buluyoruz kendimizi. Suriye’deki savaştan kaçıp gelenlere erzak dağıtımı için kullanılan bir depo burası. İçeriye girişimizin ikinci dakikasında da pirinçler bulgurlar paketlemeye başlıyoruz.  Beşer kiloluk bulgur pirinç mercimek nohut derken 20 – 30 ar kiloluk büyük paketleri taşımak imkansız hale gelince İsveç’li bir çocuk tutuyor ucundan. Aslında gazeteciymiş ya, yardım ederken kendisini kaybetmiş. Bir ara da birşeyler yazıp göndersem iyi olacak diyor…

6

“Heval çay!” Buralarda ilk öğrenilen Kürtçe kelime Heval (Arkadaş).  Başka hiçbir ortak şey yoksa Heval var.  Kobane’li Ahmet tutup kolumuzdan çay molası verdiriyor bize. İşe dalıp sen unutsan o unutmuyor. Dolduruyor çayını, şekerini de katıp öyle veriyor. Sonradan başkalarından öğreniyorum, bütün gün bu ağır işlerde çalışan Ahmet meğer savaşta yaralanmış. Kurşun bacağından girip çıktığında kemiğe de zarar vermiş ya o yüzden akşamları el ayak çekilince, kemeriyle bacağını sıkıp öyle dindiriyormuş ağrısını…Boğazı düğüm düğüm yapan hikaye çok burada ama paylaşınca azalır mı çoğalır mı bilemiyorum hala ya ondandır yazıp çizmeyişim.

11
Foto: Aylin Gökmen

 

Suruç’a gelen giden çok, iş de çok.Depoda çalışanlar, sabahlara kadar ofiste bilgisayar başında oturanlar, araçlarla sağa sola gidip erzak dağıtanlar. Çok titiz bir çalışma yürütmeye ve tüm yardımları adil bir şekilde bölüştürmeye çalışıyorlar. Kimisi okulunun yarı tatilinde gelmiş, kimisi işten yıllık iznini almış. Gönüllülerin çoğu Suruç’taki Kültür Merkezi’nde kalıyor. İki büyük oda gönüllülere ayrılmış. Bol bol yer yatağı ve battaniye var. Odaların yetişmediği zamanlarda bahçedeki iki büyük çadır kullanılıyor. Banyo ihtiyacı olduğunda duyan bilen biri evini açıyor, kazanını yakıyor. Ben çokça üşüyen biri olduğum için en azımdan saçımı tam kurutabileyim diye kuaförde yıkatayım dedim işte sonrası malum, bayan kuaförü olmayınca, her yer benim evimdir dedik, gerekirse erkek kuaförünün yıkama koltuğu da. “Masaj da yapayım mı abla?” dedi Kadir, yok dedim henüz o kadarına hazır değilim.

“Masaj da yapayım mı abla?” dedi Kadir, yok dedim henüz o kadarına hazır değilim.
“Masaj da yapayım mı abla?” dedi Kadir, yok dedim henüz o kadarına hazır değilim.

“Heval” dedi biri ikinci gün. “Evlere kayıda gider misin?”  “Giderim de ne yapacağız tam olarak? “Ailelerin kayıtlarını sağlıklı bir şekilde güncellemek istiyoruz ki yardımlar gerektiği gibi ulaşsın.”

Yanımda tercümanım Suruç’lu Mehmet, sekiz saat boyunca tuvalete bile gitmeden onlarca eve girip çıkıyoruz. Açılan her bir kapının ardında 3-4 aile. Her ailede en az sekiz on nüfus. Alel acele demlenen bol şekerli çaylar.

Evlerden birindeki çocuk dünyadan…
Evlerden birindeki çocuk dünyadan…

Evet, yüzlerce Kobaneliyle tanıştım onlarca eve girip çıktım ama kapılardan birinin ardında, bir kadın, öyle bir kadın, öyle bir endam. Gözlerimi alamadım. Semira teyze. Bakmayın siz benim dandik telefonumun fotolarına. Bir teyzeye aşık olunuyorsa şayet, ben Semira teyzeye aşık oldum. Bir tütün sardı sonra kendine, değme tiryakiler halt etsin. Sözleştik Semira teyzeyle, bütün bunlar bittiğinde Kobaneye gidip misafiri olacağım, bana çay yapacak, oturup dertleşeceğiz iki kadın.

Bir teyzeye aşık olunuyorsa şayet, ben Semira teyzeye aşık oldum.
Bir teyzeye aşık olunuyorsa şayet, ben Semira teyzeye aşık oldum.

Aslında ilk yola çıkış nedenim buradaki çocuklarla birşeyler yapmak, yeni yıla çocuklarla girmekti de, dil problemi, ondan daha da önemlisi kamplarda 200 – 300 e varan çocuk sayısı bunu pek mümkün kılmadı. O yüzden ilk iki gün başka işlere el attım ama yılbaşı günü ne olursa olsun çocuklarla olmalı. O sebepten Suruç’a birlikte geldiğimiz ve her gün bir başka çadır kamptaki çocukları ziyaret eden jonglör ve müzisyen arkadaşların çalışmalarına eşlik ediyorum. Neco kamplara ulaşımı tek tekerle sağladığından daha kampa kapıdan girişimiz şenlikli oluyor. Necmi tek tekeriyle önde, yüzlerce çocuk arkasında başlıyor eğlence. Sonrası bol bol müzik, ve keyifli bir gösteri.

Necmi tek tekeriyle önde, yüzlerce çocuk arkasında başlıyor eğlence (Foto: Aylin Gökmen)
Necmi tek tekeriyle önde, yüzlerce çocuk arkasında başlıyor eğlence (Foto: Aylin Gökmen)

Yılbaşı gecesini kültür merkezinin bahçesindeki “Circus Suruç” adını verdiğimiz çadırda geçiriyoruz. Diğer gönüllülerden de uğrayanlar var. Gece yarısı geri sayıma İngilizce başlayıp İspanyolca Türkçe ve Kürtçe devam ediyoruz. Gülüşüyoruz ama tüm gülüşler gibi o da bomba sesleriyle bölünüyor. “Tamam tamam” diyor biri,” merak etmeyin bu iyi bomba, düşmanı vuran bomba.” Savaş öyle bir şeymiş ki bombaları bile ikiye ayıran. İyiler ve kötüler.

Foto: Aylin Gökmen
Foto: Aylin Gökmen

Dillerden korkmuyorum, hevalin hiçbir dilinden, renklerden korkmuyorum, doğanın hiçbir renginden ama bombalardan korkuyorum ben, hem kötülerinden hem de iyi(!)lerinden…

Bu yazı ruhubohcadagezen.wordpress.com/ dan alınmıştır

 

Hülya Tosun

 

 

Hülya Tosun

 

Esmer mi Ay mı? Ay bilemedim… Anam, kestir et gitsin!

Bu satırları yazdığımdan saatler önce Paris’te 10 karikatürist ve 2 arkadaşı katledilmiş ve fakat bir “kınıyoruz ama” muhabbetidir gırla gitmiş, bir transseksüel temel bir insan hakkı olan sağlık hizmetini alamaması üzerine intihar etmiş, Güneydoğu’da bir genç daha ölmüş, Metin Göktepe’nin işkenceyle heder edilişinin üzerinden 19 yıl geçmiş, twitter’da “sırasizde” göndermeleri tirendiktopik olmuş… Şimdi bu ahval ve şerait dâhilinde ben, Esmeray’ın fazlalıklarını aldırmasından bahsedersem ayıp mı etmiş olurum? Yoksa tüm bu şizofrenik iklimin içinde insanlığını korumaya muktedir kalmış bir cesur yüreğe takdirimi ifade etmeye çalışmış mı olurum? Kararı siz verin…

Tatavla Sahne’deki yazıp oynadığı “Kestirmeden Hikayeler” performansında Esmeray cinsler arasındaki geçiş hikayesini anlatıyor. “Anlatıyor” fiil çekimi haksızlığın daniskası olur elbette… Bir insanın varoluş meselesine kökünden bağlı cinsiyet değişimi hikâyesinin, Türkiye gibi bireysel tercihlere “sonsuz özgürlük” sunulan bir coğrafyadaki deneyimini aktarıyor, Esmeray. Tumturaklı lafları kenara bırakırsak izlerken “donunuza işiyorsunuz” o kadar komik… Ama ironik olan o ki, kelime anlamıyla donuna nasıl işediğini anlatıyor aslında… Ya da bizim bir toplum olarak neleri ne kadar batırdığımızı mı? Hele ki öyle samimi bir dil ve o kadar insani bir yerden anlatıyor ki, aslında nasıl bir dayak yediğinizin hem farkında değilsiniz hem de farkındasınız…

17

Kendi tabiriyle bir “meddah” olarak aktardığı öyküsünü “sosyalist feminist” çizgi içinde sunuyor. Oyunculuğunda öyle bir sahicilik var ki akışı, sanki kerelerdir oynadığı bir metin değil de o an aklına gelmiş bir muhabbet gibi algılıyorsunuz…

“Kestirmeden Hikayeler” Esmeray’ın yeni yapımı… Ama kendisini bu işinde ya da yurtdışında da büyük ses getiren “Cadının Bohçası” prodüksiyonunda da izlemenizi kesinlikle öneririm.

Türkiye’deki trans bireylerin varoluş mücadelesinden insanlık ve fert olma adına öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki. Esmeray bize bu meseleyi şeker mi şeker tatta sunuyor. Geleceği gönlü gibi açık olsun…

Sanatla ve barışla kalın

 

Manzum S.

İcat Çıkarmak: Çevreci, Doğa korumacı yaşam tarzları için ipuçları – Cengiz Özder

Sürdürülebilir yaşam ilkesiyle başta topraklarımız olmak üzere doğal varlıkların korunması için, bilim temelli çalışan, topraktan gelen toplumsal barışa inanan, halkla bütünleşen, ülkenin ve dünyanın geleceğinde söz sahibi olan, gönüllü, bilinçli insanların destek ve katılımıyla doğayı tüketmeden küçük bireysel katkılarla büyük değişimler beklemek ilginizi çekiyor mu? Öyleyse  okumaya devam edin.

Eskilerin değişime şüphe ile bakan yaratılışları yeni bir fikir ortaya atan çocuklara hep bu ifade ile çıkışırdı: ‘icat çıkarma!‘ Çatık kaşlı amcalar teyzeler, işaret parmaklarını iki yana sallayarak çocuksu saf düşüncelerin hayata geçmesini engellerken bu sözcükleri kullanırlardı.

Gün oldu, devran döndü, artık bu nesilin yaratıcı dürtülerine engel koyanlar -umuyoruz- azaldı. Artık üniversitelerde girişim parkları kuruluyor, inovasyon haftaları düzenleniyor, genç buluşçular bir ölçüde teşvik ediliyor!

Bu paralel de gelin biz de çevre korumak ve doğa sevgisi çerçevesinde, aslında hepimizin çok iyi bildiği, bize yük olmayacak kadar kolay ve basit icatlar yapalım, veya bilinen faydalı bir düşünceyi uygulamaya geçirelim. Fark yaratalım, gece uyku saatinden önce ‘bugün ülkem için, doğa için, çevrenin korunması için şunu yaptım!’ diye düşünecek işler yapalım.

Biliyoruz ki bu dünyada çevreyi kirleten, tüketen insanlar olduğu kadar; onlardan daha çok sayıda çevreyi koruyan kollayan düşünceli insanlar da var. Bu insanlar ‘Para benim değil mi? Suyu da, elektriği de keyfim ne kadar isterse o kadar tüketirim!’ demiyorlar. İyi insanlara has duyarlılıkla israfı önleyici ufak tedbirler alarak, ufak farklılık yaratabiliyorlar. İşte o insanlar ‘ama başkaları şöyle yapıyor, böyle yapıyor, ben odadan çıkarken ışığı kapatacağım da ne olacak sanki!’ demiyorlar. Onlar biliyorlar ki her koyun kendi bacağından asılır; onlar biliyorlar ki aynı şekilde düşünen insanlar aynı tedbiri almış olduğunda fayda kümülatif olarak büyüyeceğinden sonuçta büyük olaylar ortaya çıkabilir. örneğin daha az petrol tüketilir, karbon emisyonu azalır, sonuçta o insanlar küresel ısınmanın artışına karşı kendi bireysel mücadelelerini vermiş olmanın huzurunu duyarlar!

Bu yazı dizisinde geçen icatlar(!) öyle büyük buluşlar değil, çoğu önceden başkaları tarafından uygulanmış şeyler. Basit, kimseyi ikna etmeye çalışmadan( içgüdüleri ile yaşamayı yeğleyen bazı insanlar bu türden gönüllülük ve çevre işlerine gereksiz bir şeymiş gibi bakabiliyorlar!) kendi başınıza uygulayabileceğiniz işler bunlar. Ayrıca sizin de bu çerçevede yaptığınız bir faaliyetiniz, bir düşünceniz varsa, benimle ([email protected]) paylaşabilirsiniz.

Bodrum, Ardiye ve Tavanarası gibi karanlık üniteleri, pet şişe yardımıyla güneş ile aydınlatmak:

Yıllar önce bir çevreci, Amazon ormanlarında elektrik olmayan penceresiz yerli evlerini, en basit malzemeyle, masrafsız ve güneş ışığı ile aydınlatmak için bir fikir öne atmıştı. Zamanı geldi, bunu deneyecek fırsat oldu, karanlık tavanarasını aydınlatmak için bu yöntemi uyguladım. Güneşli günlerde 60 watt gücünde akkor ampülün verdiği aydınlatma seviyesinde ışık verdi. Oldukça hoş, soğuk elektrik kullanmadan, karbon salınımına katkıda bulunmadan elde edilmiş bir aydınlık! Görenler beğendi, onun için sizinle paylaşmak gereği duyuyorum. Temel malzememiz boş pet şişe. Işığı taşıyan ortam ise çamaşır suyu ile opaklaştırılmış bildiğiniz su. Çamaşır suyu ayrıca suyun içinde yosun oluşumunu engelliyor.

Burada temel amaç, pet şişenin bir yarısının güneşe bakan dış ortamda, diğer yarısının da karanlık iç mahalde olacak şekilde açılmış bir delik üzerine yerleştirilerek, ışığın iç ortama aktarılması.

Malzemeler:

Pet Lamba
Pet Lamba

Pet şişe:1,5-2 litrelik boş meşrubat şişesi. Pet şişenin uzun boyu olan türlerden seçilmesi duvar veya tavan kalınlığını geçmek için gerekli.

Çamaşır suyu: Suyu opaklaştırması için tercihen deterjan içeren türlerinden 1 kahve fincanı kadar.

Silikon macun: Yağmur suyuna karşı sızdırmazlık sağlamak ve yansıtıcı folyoyu yapıştırmak için.

Alüminyom folyo: Dış mekanda çevredeki ışığı tüp üzerine yansıtmak, iç mekanda ise ışığı dağıtmak için.

Diğer malzemeler: Kiremit boşluğunu doldurmak için köpük levha, 30×40 cm kiremit rengi shingle(bitümlü çatı örtüsü), delmek ve kesmek için seyyar matkap, dekupaj.

 İş Tarifi:

5 petlamba2

Pet şişe dar boyun hizasında meşrubat ölçüsüne su ve çamaşır suyu karışımı ile doldurulduktan sonra ağzı kapağı ile sıkıca kapatılır.( İçinde bir miktar hava bırakmak yaz sıcaklarında genleşmeden dolayı şişenin patlamaması için.) Burası işin kolay tarafı. Zor olan taraf geçiş boşluğunu kesmek ve hazırlamak. Örneğin çatı arası aydınlatması için önce merkezi bir yerde, tavanın en yüksek olduğu bir noktayı belirliyoruz. En yüksek noktayı seçmemizin amacı, dışarıda üzerinden en az su geçecek bölgeyi kullanmamız, içeride de etkili aydınlatma sağlamak. Ayrıca içeride aralarında boşluk gördüğümüz iki kiremit altı tahtası seçmemiz, yapıyı minumum ölçüde zayıflatmak açısından faydalı. Sonrasında dışarı çatı üzerine çıkıp varsa belirlediğimiz nokta üzerindeki kiremit kaldırılıyor. Pet şişe çapından yarım santim daha küçük olmak kaydıyla delik açılacak yer çizilir, işaretlenir.(biraz küçük olmasındaki amaç sızdırmazlık sağlamak yanında, şişenin kendi ağırlığı ile içeri düşmemesi için sıkılık sağlamak) Bir matkap ile pilot delik delindikten sonra dekupaj ucu ile kesim yapılır. Pet şişe yerleştirilir. Çıkarmış olduğunuz kiremitin boşluğunu telafi etmek için, köpük levhadan parça kesilip boşluğa alıştırılır. Üzerine ortası yine pet şişe çapında kesilerek açılmış çatı kaplama membranı yerleştirilir. Membranın üst tarafta kiremitin altına, alt tarafta ise yağmur suyunun akıp gitmesi  için kiremitin üzerine bırakılır. Şişenin kenarına aşağı su sızmasın diye tedbir olarak silikon çekilir. Son olarak şişenin etrafına, alüminyom folyo yapıştırılır. Ben bu işi kiremit örtülü çatıya uyguladım, farklı çatı kaplama malzemeleri için buna benzer bir yol bulacağınızdan eminim.(Sonrasında tavanarasına girdiğinizde, aç/kapa anahtarı olmayan bir ampül buluyorsunuz!)

Clipboard01

 

 

Cengiz Özder

Nerede benim yeşil mendillerim, mor sümbüllü bağlarım, al yanaklı bebeklerim – Göknur Yazıcı

Maraş’ın ilçesi Elbistan kocaman dümdüz bir ovadadır.  Yüz ölçümü 2.547 km2 ile oldukça büyüktür. Karasal iklim hüküm sürer. Eskiden çok kar yağar, çok soğuk olurdu.  Elbistan, Nurhak dağlarının uzantısı Şardağı’nın eteklerine kurulmuştur. Ceyhan nehri, Pınarbaşı mahallesinden doğar, şehrin içinden geçerek yoluna devam eder Adana’ya kadar. Elbistan’dan doğan başka çaylar da (Hurman, Söğütlü ) Ceyhan’ı besler, yolun sonunda Akdeniz’e kavuşurlar. Elbistan ovası bol suludur. Verimli topraklar, bol su burayı yemyeşil bir cennet yapmıştı eskiden. Öyle yeşil ki adeta bir yeşil denizi gibi… Elma bahçeleri, kavaklar, türlü türlü meyve ağaçları yapıları kucağında saklamıştı. Evler pek gözükmezdi.

Bahar gelip karlar eriyince bin bir renkli çiçekler donatırdı dağı taşı. Babamla her baharda Şardağı’na tırmanmayı çok severdim. Birçok aile tırmanabildiği kadar dağa çıkar, oralarda çıkınını açar, ovayı seyrederek piknik yapardı. Bütün kış, dağa tırmanmanın hayalini kurardım. Dağdan ovayı seyretmek inanılmaz güzeldi. Babamla sabah erkenden yola koyulur, arada molalar vererek tırmanışımıza devam eder, zirveye yakın bir yerde yürüyüşümüzü tamamlardık. Ben oldukça zorlanırdım, on yaşlarında falandım. Ama yorulduğumu hiç belli etmezdim. Çünkü o manzara için her şeye katlanmaya razıydım. Çıkınımızı açar, annemin haşladığı yumurta, peynir, yufka ekmeklerle nefis bir yemek yerdik manzaraya karşı. Bakmaya doyamaz, içim içime sığmazdı. Tarlalar yemyeşil birer mendil gibiydi yan yana sıralanmış. Kavaklar, elma bahçeleri yemyeşil bir nehri andırır, Ceyhan nehriyle sarmaş dolaş uzayıp giderdi. Küçükken kuşlara çok özenir, uçmanın hayalini kurardım. İşte dağda kendimi uçuyor gibi hissederdim. Tertemiz dağ havasıyla sarhoş olurduk babamla. O zamanlar termik santral yapılmamıştı daha. Çok verimliydi Elbistan ovası; bol sulu, verimli tarlalarında çok bitki yetişirdi. Şekerpancarı, ayçiçeği, arpa, buğday, nohut… Hayvancılıkta oldukça iyiydi. Bu kadar yeşillik olunca ot da çok oluyordu haliyle. Dağdan bizim tarlayı görmeye çalışırdık; termik santrale 6 km mesafede, Ağlıca köyündeydi. İki tarafından da dere geçiyordu, çok verimliydi. Babam sırayla nohut, buğday, şekerpancarı, ayçiçeği ekerdi. Elbistan büyük bir il gibiydi, oldukça zengin bir şehirdi.

Kaşanlı köyünde de bir bağımız vardı. Kaşanlı köyü Mahsuni Şerif’in köyünden 2 km sonra termik santrale 10 km uzaklıktaydı. Çocukluğumda bağ bozumunda Elbistan’dan köye gitmek çok güzel olurdu. Sabah koyun, kuzu çanlarıyla uyanmak çok mutlu ederdi beni. Sonra sepetleri kolumuza takar, neşeyle bağa giderdik. Bağımızı babam dikmişti, onun için çok değerliydi. Üzüm toplarken öğlen yemeğinde annem lahanalı bulgur pilavı (kapuska gibi) pişirirdi. O lezzeti hiç unutamadım. Bağda neşeyle koşturur; kirkit, kış üzümü gibi yöresel çeşitleri bir bir dolaşır, salkımları neşeyle keserdik. Bağlarda öyle çok üzüm olurdu ki kasalar dolusu üzümler toplamakla bitmezdi. Annem Elbistan’a döndüğümüzde komşularımıza üzümleri dağıtır, kalanıyla cevizli sucuk, pesdil ve pekmez yapardık.

1...

Sonra bir gün, ben on üç yaşlarındayken, 1977’de termik santral yapılacağı söylentisi yayıldı. Çok büyük bir linyit rezervi olduğu söyleniyordu. Herkes şehrimiz gelişecek, iş olanakları artacak diye çok sevindi. Çok iyi maaşla yüzlerce işçi aldılar. Ve santral yapımına başlandı. Birçok işçi yapım aşamasında iş kazası sonucu yaşamını kaybetti. Sosyal Bilgiler öğretmenimiz bize dönem ödevi olarak santrali verdi. Arkadaşlarla santralde görevli mühendislerle görüşüp büyük bir keyifle güzel bir ödev yaparak iyi bir not aldık. Herkes santral yapımından çok memnundu. Her şey güllük gülistanlıktı.

Dev bir canavarın şehrimize çöreklendiğinden habersiz yaşayıp gidiyorduk. Başlarda sadece bir ünite çalışıyordu, belli belirsiz bir duman çıkıyordu termik santraldan. Henüz o güzelim ova kirlenmemişti. Bu kocaman dev canavarla, canavar olduğunu bilmeden, gurur duyarak yaşayıp gidiyorduk.

Sonraki yıllarda ikinci ve üçüncü üniteler eklendi. Kirlilik yavaş yavaş belirmeye başladı. Önce bağlar etkilendi. O canım bağlar bir bir kurudu. Sonra elma bahçeleri ve diğer bahçeler yoğun kirlilikten etkilendi, yok oldu. Benim yemyeşil, güzelim mendillerim canavarın külleriyle kaplandı. Tarlalarda kimyasal kirliliğe bağlı hastalıklar, verim düşüklüğü had safhaya ulaştı. Hayvancılık çok etkilendi; etler, sütler kimyasal kirlilikten nasibini aldı. İnsanlar, bilmeden bu ürünleri tüketiyor halen. Eskiden hiç kaloriferli ev yoktu. Şimdilerde kalorifersiz ev yok gibi. Tabii ki, linyit kömürü yakılıyor. Hem bu yakıtlar, özellikle termik santral atıkları Elbistan’ı yoğun duman altında hayalet bir şehre dönüştürüyor. Üst solunum yolları kanserleri hat safhada. İki dayım, üç amcam ve niceleri hep kanserden öldüler. Artık bebekler bile kanserli doğuyor. Anormal doğumlar çok artmış durumda. Özellikle termik santralin bulunduğu beldede, Çoluhan’da çocuklarda kanser illeti çok yaygın. Tabii ki bu konularla ilgili hiçbir istatistik kamuoyuyla paylaşılmıyor.

Ama şehir çok büyüdü, pek çok bina yapıldı diye övünüyoruz. Biz millet olarak büyümeye ve güzel binalara çok önem veriyoruz. Binaları aval aval seyretmek bizim için çok büyük bir keyif. Elbistan’da gericilik hortladığı için halk bu gidişi kader sayıyor, hiçbir tepki yok. Kimse bu gidişe dur demiyor. Hastaneler kanserli hastalarla dolup taşıyor. Ha bire yeni hastaneler yapılıyor.

Sonunda termik santral uğruna o yemyeşil kocaman bin bir gözeli güzelim şehir yok oldu. Yerine adeta hayalet bir şehir oluştu. Elbistan’a gittiğimde yemek yerken havayı solurken korkuyorum. Sessizce derinden zehirleniyorum izlenimi oluyor bende. Evet, Elbistan, Afşin ve civarında yaşayan herkes sessizce, derinden yavaş yavaş zehirlendi. Hala daha da artarak zehirleniyorlar. Oradaki doğa bir daha iyileşemeyecek şekilde yok oldu. Eski halini anımsadıkça gözlerim doluyor. Kömürle çalışan termik santrallerin birer ölüm makinesi olduğu kocaman bir gerçektir. İnanmayanlar gidip Elbistan’ı, Afşin’i görsünler.

İzmir Aliağa’ya termik santrallar yapılmak isteniyor. Zaten bir tanesi çalışıyor, diğer işletmelerle birlikte İzmir’i çok kirletiyor. Bu santrallerle güzel İzmir’e kıymak istiyorlar. Doğa dostlarının yoğun çalışmaları sayesinde birisinin yapılması engellendi şimdilik. Eğer bu santral kapatılmaz, yenileri yapılırsa İzmir doğası Elbistan gibi yok olacak! Kocaman kent kirlilikten boğulacak. İnsanlar zaten tarım ilacı kalıntılarıyla her gün zehirleniyorlar. Bir de üzerine termik santral kirliliği ile katlanacak bu kimyasal kirlilik. Dev canavar burayı da esir alacak, yok edecek. Bu felaketi düşünmek bile istemiyorum. Gözümün önünde hep Elbistan’ın bugünkü hali canlanıyor.

İzmir’den ve başka kentlerden ilgili bilim insanları mutlaka Elbistan’a gitmeli, araştırma, inceleme yapmalı, bunu kamuoyuyla paylaşmalıdır. Başka Elbistanlar olmaması için mutlaka buna dur demeliyiz.

Bu kadar çok yenilenebilir enerji kaynakları varken termik santrallere hiç ihtiyaç yok! Ayrıca AVM’ler de tasarruf yapılabilir.Çamaşır kurutma makineleri kullanılmayabilir.Türkiye bol güneşli ve rüzgarlı bir coğrafya çünkü. Sanayide elektrik tasarrufu yapacak teknolojiler geliştirilebilir. Evlerde ısıtma ve soğutma için klimaların kullanımını azaltacak izalosyon çalışmaları artırılabilir. Daha bunun gibi bir çok alanda enerji tasarrufu yapılabilir.

Başka mor sümbüllü bağlar, yeşil mendiller yok olmasın diye termik santrallere hayır diyerek haykırmalı, buna hep beraber dur demeliyiz. İzmir’e yeni termik santral yapılmasına asla izin vermemeliyiz! Halen çalışan santralin kapatılması için bir şeyler yapmalıyız. Doğaya olan saygımız ve sevgimiz gereği bunu yapmalıyız. Dünyamız geri dönülmemek üzere yeterince kirlendi zaten. Pek çok insan, sessizce, farkına varmadan kimyasal kirlilikten dolayı yaşamını kaybetti, kaybediyor her gün. Daha fazlasını önleyebiliriz. Ben bu kadar güçsüz olduğumuzu sanmıyorum.

Sevgili doğaya sevgiler, saygılar.

Göknur Yazıcı

 

 

Göknur Yazıcı

Fosil yakıtların çoğu yer altında bırakılmalı

The Guardian‘da Damian Carrington imzası ile yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete çevirmeni Türkan Uzun‘un çevirisiyle veriyoruz.

* * *

Yeni bir araştırma, küresel ısınmayı 2 derecenin altına tutabilmek için hangi rezervlerin kullanılmaması gerektiğini ilk kez ortaya koyuyor. Araştırmaya göre kömür rezervlerinin yüzde 82’sine hiç dokunulmamalı.

İklim değişikliğinin tehlikeli boyutlara ulaşmasını önlemek için ABD, Avustralya ve Çin kömürü ve Orta Doğu petrolü gibi birçok devasa fosil yakıt rezervi yerin altında bırakılmalı. Bu alanda ilk kez yapılan bir araştırma küresel iklim değişikliği ile başa çıkmak için fosil yakıt zenginliği bağımlısı ülke ve şirketler açısından derin jeopolitik ve ekonomik sonuçlar ortaya koyuyor.

petrol kuyuları
Rapor, iklim değişikliğini güvenli bir seviyede tutmamız için trilyonlarca dolarlık fosil yakıt kaynağına dokunmamamız gerektiğini teyid ediyor. Fotoğraf: Photograph: Les Stone/Les Stone/Corbis.

Araştırmaya göre küresel ısı artışını güvenli limit kabul edilen 2 derecede tutmak için Kanada katran kumulu petrolünün çoğu, Kuzey Kutbu petrolünün ve gazının tamamı ve kaya gazının hemen hepsi dâhil trilyonlarca dolar değerindeki kömür, petrol ve doğal gaz varlığı yeraltından çıkartılmamalı.

Mevcut fosil yakıt kullanım düzeyi ise dünyayı 5 derecelik ısı artışı felaketine doğru sürüklüyor. Bu gidişat Aralık 2015’te Paris’te yapılacak olan kritik Birleşmiş Milletler zirvesi’nde görüşülecek küresel bir iklim anlaşması ile ele alınacak.

Nature dergisinde yayınlanan araştırmaya öncülük eden Londra Kolej Üniversitesi (UCL) öğretim üyesi Christophe McGlade “2 derecelik ısı artışı limiti dâhilinde kalmak için kullanılmaması gereken fosil yakıtlara dair bölge ve miktar bazında artık elimizde somut rakamlar var.” diyor.

Ayrıntılı veriler ve yaygın kabul gören ekonomik modeller ile gerçekleştirilen araştırma, maliyet yönünden etkin iklim politikaları çerçevesinde en ucuz fosil yakıtların en önce kullanılacağını ve karbon salınımı ciddi bir şekilde sınırlandırıldığında daha pahalı yakıtların devreye girmeyeceğini varsayıyor. Araştırma üretimi ucuz petrolün önemli miktarlarda kullanılması ile karbon salınım limitine ulaşılacağını ve katran kumulu petrolüne sıra gelmeyeceğini öngörüyor.

Bugün 2 derecelik ısı artışı hedefi dâhilinde kullanılabilecek fosil yakıtın üç katı erişilebilir rezerv bulunduğu biliniyor, gelecekte de bunun10 katına çıkacağı tahmin ediliyordu.

Söz konusu yeni araştırma ise hangi ülkelerde bulunan hangi tür fosil yakıtların terk edilmesi gerektiğini ilk kez ortaya koyuyor. Yine aynı araştırma karbon salınımını yakalayıp gömen teknolojilerin yeraltında bırakılması gereken kömür, petrol ve doğal gaz miktarlarını hemen hiç etkilemediğini gösteriyor ki bazı kesimler bu teknolojileri fosil yakıt kullanan enerji santralleri devrini sürdürmenin yolu olarak lanse ediyorlardı.

Hangi yakıtın ne kadarı yer altında bırakılmalı
Hangi yakıtın ne kadarı yer altında bırakılmalı. Grafik: Guardian. Kaynak McGlade ve Ekins: Nature, 2015.

Böylece önde gelen fosil yakıt şirketleri ellerindeki rezervlerin değersizleşmesi riski ile karşı karşıya kalıyorlar. Bilindiği üzere Anglo-Amerikan BHP Billiton ve Exxaro’nun mülkiyetinde devasa kömür; Lukoil, Exxon, Gazprom, Chevron’un, Mobil ve BP’nin de petrol rezervleri bulunuyor.

Araştırma, dünya ülkelerinin iklim değişikliği ile mücadele sözlerini tutmaları durumunda en kirli fosil yakıt olan kömürün geleceği olmadığını ortaya koyuyor. Küresel düzeyde bugün erişilebilir rezervlerin yüzde 82’si yer altında kalmak zorunda. 2 derece artış hedefi ile ABD, Avustralya ve Rusya gibi önde gelen kömür üreticisi ülkeler rezervlerin yüzde 90’ını kullanamayacak. Çin ve Hindistan gibi giderek daha fazla kömür kullanan ülkelerde bu oran yüzde 66.

Doğal gaz konusundaki öngörülen oranlar daha düşük olmakta birlikte küresel rezervlerin yüzde 50’si kullanıma sokulmamalı. Ancak bu konuda bölgesel farklılıklar söz konusu. Araştırma Orta Doğu ve Rusya rezervlerinin çoğuna dokunulmaması gerektiği ifade ediyor. Buna karşılık ABD’nin ve Avrupa’nın ise rezervlerin yüzde 90’ını devreye sokarak (daha kirli) kömürü ikame etmeleri ve büyük kentlere bu şekilde enerji sağlamaları üzerinde duruyor.

Yine araştırmaya göre kaya gazı 2 derece küresel sıcaklık artışı hedefine uygun olarak kısıtlı bir düzeyde çıkarılabilir; ancak bu alanda hâlihazırdaki ABD’de mevcut sanayinin egemenliği göz önüne alındığında, Çin, Hindistan, Afrika ve Orta Doğu ise kaya gazı rezervlerinin yüzde 80’ini işlememesi gerekiyor.

Petrol, rezervlerin 1/3’ü düzeyinde yakılmaması gereken fosil yakıtlar içinde en düşük orana sahip. Orta Doğu açısından bunun anlamı Suudi Arabistan rezervlerinin tümüne eşit miktarda olan 260 milyar varil petrolün yer alında bırakılmasıdır. Araştırma Kanada’nın katran petrolü konusunda da son derece net bir sonuca varıyor: 2 derece ile sınırlı küresel ısı artış hedefi gerçekleştirilecekse 2020 sonrasında katran petrolü üretimi yok denecek bir düzeyde tutulmalı.

Araştırma aynı zamanda her hangi bir iklim dostu senaryoda Kuzey Kutbu’ndan petrol ve gaz çıkarılmasının mümkün olmadığını vurguluyor.

Devasa düzeydeki özel sermaye ve hükmet yatırımları ile yeni fosil yakıt rezervleri aramaları da bu araştırmada sorgulanıyor. Christophe McGlade ile araştırmayı gerçekleştiren Prof. Paul Ekins bu konuda “2013 yılında fosil yakıt şirketleri yeni petrol ve gaz rezervleri bulmak için 670 milyar dolar harcadılar. Hâlihazırda yakabileceğimizden çok rezervlerin olduğu bir ortamda bunu niye yaptıkları sorgulanmalı” diyor ve şunları ekliyor: “Bu şirketlerin hissedarları ya düşük karbon salınımlı enerji kaynaklarına yatırım yapmanın daha akıllıca olduğu ya da paranın kâr payı olarak kendilerine dönmesi gerektiği sonucuna varabilirler.”

Hissedarların fosil yakıt yatırımlarını terk etmesi için kampanya yapan 350.org’un kurucularından Bill McKibben de “Bu araştırmanın sonucu çok net: çukurdaysan daha fazla eşinme. Rakamlar göre Kanada katran petrolü gibi aşırı fosil yakıtlar güz yüzü görmemeli. Şirketlerin daha fazla fosil yakıt bulma arayışları tümüyle anlamsız.” diyor. McKibben açıklamasını “Kendini yok etme derecesinde ayyaş olanlar yeni içki dükkânı arayışına girmesinler” tavsiyesiyle sürdürüyor.

İngiltere Merkez Bankası ve Goldman Sachs dâhil finansal çevreler ve uzmanları fosil yakıt projelerinin iklim önlemleri ile birlikte tümüyle değersizleşmesi riskini ciddiye almaya başladılar. Karbon İzleme Girişimi (CTI) araştırma direktörü James Leaton, “yatırımcılar CTI maliyet eğrilerini kullanarak düşük talep ile fiyat senaryolarının sonuçlarını belirleme çalışmaları yürütüyorlar” diyor.

Araştırma hükümetlerin bir yandan küresel ısınmayı 2 derecenin altında tutma sözleri ile fosil yakıt üretimini arttırma çalışmaları arasındaki çelişkiye de dikkat çekiyor. Ekins’e göre hükümetler yeni fosil yakıt üretimine gitmeleri durumunda başka hangi kaynakları yer altında bırakacaklarına açıklık getirmeleri gerekiyor.

Ekins bu konuda şunları söylüyor: “Örneğin İngiltere kaya gazı üretimini kendi açısından ekonomik bulabilir. Ancak sınırlı karbon ‘bütçe’si dâhilinde kalacaksa başka hangi fosil yakıtlarından feragat edeceği sorusunu yanıtlamalı. Şimdiye kadar hiçbir politikacının bu soruyu dillendirdiğini duymadım.”

Berlin merkezli Mercator Araştırma Enstitüsü’nün iklim değişikliği ekonomisti Michael Jakob’a göre Aralık ayında fosil yakıtlarının yer altında bırakılması konusunda küresel bir anlaşma imzalanacaksa kayıpların da telafi edilmesi gerekiyor. Jacob “Gelişmekte olan ülkelerin kömürden vazgeçmeleri isteniyorsa onlara başka bir şey önerilmeli. Suudi Arabistan, başka bir seçenek sunulmazsa petrol üretmeye devam eder” diyor ve tazminat ile Karbon Yakalama Gömme (CCS) dâhil yeşil teknoloji seçeneklerine işaret ediyor.

Jacob başa çıkılması gereken çok sorunun olduğunu vurgulayarak “Sadece kaybedenler için değil kazananlar için de devasa meblağlar söz konusu olacak. Bazı varlıklar değer kaybedecek ama güneş ve rüzgâr enerjisi, bio-enerji için toprak gibi başkaları değerlenecek” diyor.

2014 BM Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) sonuçlarına göre küresel ısınma ile başa çıkmak için yüz milyarlarca dolar fosil yakıt üretiminden yenilenebilir enerjilere aktarılmalı, enerji israfı önlenmeli. Bu adımların atılmasının maliyeti de küresel ekonominin yüzde 1.3 ile yüzde 3 arasında olan yıllık büyüme oranını sadece yüzde 0.06 gibi olumsuz bir etkide bulunacak.

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Damian Carrington

Yeşil Gazete için çeviren: Türkan Uzun

(Yeşil Gazete, Guardian)

 

Bu bir ‘soykırım’ – Behiç Ak

Wolinski ile çocukluğumdan beri tanışıyorum neredeyse. Babamın eve getirdiği Fransız dergilerinden. Daha sonra Cabu ile tanıştım. Sanırım lise sıralarındaydım. Ben de o sıralarda mizah dergisi “Akbaba”ya karikatürler çiziyordum. Cabu’nun 68’lerin meşhur mizah dergisi “Harakiri”nin kurucusu olduğunu çok sonraları öğrendim. Eski “Harakiri” dergilerini büyük bir şaşkınlık ve beğeni ile toplamaya çalıştım. Fransızca bilenlere çevirttim. Daha sonraları “Charlie Hebdo” dergisini keşfettim.

23

Fransızların sivri dilli, sarkastik, hiç kimseye taviz vermeyen mizahı ilgimi çekmeye başladı. Kimin ilgisini çekmez ki? Herkesin her şeyi içine attığı bir dünyada birilerinin çıkıp her türlü iktidarı sarsmayı göze alması azımsanabilir mi? Önümüze konan havuçları elimizin tersiyle itmenin yolunu açan tavizsiz mizah anlayışının, hakikata götürdüğünü zamanla anladım. Mizahçının hakikat uğruna kendi günlük çıkarlarıyla bile uzlaşmayan halini terk etmemesinin, kendi dahil her türlü iktidarın altından sandalyeyi çekivermesinin, gerçek uğruna “harakiri”yi göze almasının onu tehlikeli kıldığını da.

Karikatüristi öldürmek kolaydır, ya vicdanı…

Bir karikatüristi öldürmek çok kolaydır. Silahtan anlamaz, dövüşmeyi bimez, entrikalar, dümenler pek onun işi değildir. Uyumsuzdur. İlk önce işten o atılır, aylığı ilk onun kesilir. Son söylenecek şeyi ilk başta söylemesi onu zayıflatmış, “Hakikatle malul” kılmıştır zaten.

İktidar ya da muhalefette olsun politikacılar, din bezirgânları, hırsızlar, tüccarlar, şirketler, liberaller, kendini sosyalist gibi sunan iktidar meraklıları, şöhret düşkünü entelektüeller,
faşistler, bürokratlar, cinsiyetçiler, maçolar, tüketiciler, üreticiler, kimlikçiler, milliyetçiler, zorbalar, iştahlı stratejisyenler onun çizgilerinden bir tokat yemiştir mutlaka. Cenazesi, timsah gözyaşları dökenlerle dolu olur yine de. Herkes üzülmenin ve bir baş belasından kurtulmanın sevincini yaşar. Cenazeye katılmaktan korkanlar da olur tabii… Bilmiyorlardır ki Moliere’in cenazesine katılmaktan korkanlar “Tartuffe” oyununu haklı kıldılar. Karikatürist toplumun vicdanıdır. Karikatüristi öldürmek çok kolaydır, ama vicdanı? Vicdanı öldürmek ne kadar da kolay gibi gözükür, öyle değil mi? Ama imkânsızdır. Zaten her türlü iktidar önce onu öldürmeye çalışır. Başaramayacağını bilir ama yaralamaktan da geri durmaz. Önceki gün öldürülen karikatüristler, sadece Fransız karikatüründe değil, dünya mizahında bir “nesil”di. Bir nesli fiziken ortadan  Buna bir “soykırım” diyebiliriz. Bu “soykırım” yaralı vicdanları sokağa dökecek şimdi. O zamana kadar evlerinde oturan insanlar vicdanen yaralı olduklarını fark edip çok şaşıracaklar. Sokakta el ele tutuştuklarında…

Bu yazı cumhuriyet gazetesi nden alınmıştır

 

Behiç Ak

 

 

Behiç Ak

[Son Dakika] Paris’te marketi basan saldırgan 5 kişiyi rehin aldı

0

Fransa’nın doğusunda bulunan Paris’in20. bölgesi  Porte de Vincennes semtinde gıda ürünlerinin satıldığı Yahudilere ait bir marketin önünde silah sesleri duyulduğu ve bir şahsın mağazanın içinde bulunan en az 5 kişiyi rehin aldığı bildiriliyor.

Fransa İçişleri Bakanlığı açıklama yaparak vatandaşların ve sivillerin rehinelerin olduğu bölgelereden uzak durmaları gerektiğini duyurdu. Olayda bir kişinin yaralandığı söyleniyor.

BFM televizyonu ise, saldırganın aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu beş kişiyi rehin tuttuğunu iddia etti.

(Ajanslar)

Kanalizasyon atığından temiz su

Bill-GatesGelişmekte olan ülkeler için projeler geliştiren Bill Gates, kanalizasyondan temiz su üreten sistemi tanıttı. Gates, insan atıklarından elde edilen suyu içen ilk kişi oldu.

Bill ve Melinda Gates Derneği kapsamında gelişmekte olan ülkeler için başta temiz su ve tuvalet gibi hijyen sorunlarını ortadan kaldırmak için çalışan Bill Gates, kanalizasyon atığından temiz su üreten sistemi tanıttı.

Janicki Bioenergy şirketi tarafından geliştirilen Janicki OmniProcessor adı verilen damıtma sistemi, lağım pisliğindeki buharı ayrıştırarak temiz suya çeviriyor. Janicki OmniProcessor, Gates’in öne sürdüğü fikir ve yaptığı destekle mühendisler Peter Janicki ve Doulaye Kone tarafından geliştirildi.

Ekonomik ve sosyal kalkınma üzerindeki projelerine verdiği destekle tanınan Microsoft’un kurucularından Bill Gates, yeni nesil jeneratörlerin 100 bin insan atığından günde 86 bin litre temiz su üretebilecek kapasiteye sahip olacağını belirtti. Sistem, artan elektrikle 250 kw enerji de sağlayacak.

(Al Jazeera)