Ana Sayfa Blog Sayfa 3779

Asteriks ve Oburiks’ten Charlie Hebdo anması

Artık bir efsane haline gelen Asteriks’in yaratıcısı Fransız karikatürist Albert Uderzo, emekliliğine ara vererek Charlie Hebdo’ya düzenlenen saldırıda hayatını kaybedenler için çizdiği iki yeni karikatür yayımladı.

Diken.com.tr’de yer alan habere göre Asteriks’in Twitter hesabından yayımlanan karikatürlerden ilkinde Asteriks, “Ben de bir Charlie’yim” diyor.

14

İkinci karikatürdeyse Asteriks ve Oburiks yere bir gül bırakıyor.

15

Le Figaro’ya Charlie Hebdo saldırıları hakkında konuşan Uderzo, “Ben sadece, hayatını kaybeden bu karikatüristlerle ilgili hislerimi ifade etmek istedim” şeklinde konuştu

“İnsanlar nasıl böyle dehşet verici bir şey yapabilir? İnsan denen bir canlı tanımadığı insanları nasıl öldürebilir?” diyen Uderzo genç meslektaşlarına cesaret de diledi: “Şimdi sıra genç karikatüristlerde, onlara cesaret dilerim. Meslektaşlarının başına gelen bu korkunç şeyi akıllarında tutacaklardır“

(Diken)

Erdoğan karşıtı slogan atan akademisyene 11 ay hapis

page_erdogan-karsiti-slogan-atan-akademisyene-11-ay-hapis_556040345Berkin Elvan eyleminde atılan ‘Hırsız Tayyip Erdoğan’ sloganı ifade özgürlüğü sayılmadı.Berkin Elvan’ın ölümünü protesto amacıyla yapılan gösteriye katılarak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan aleyhine atılan slogana iki kez eşlik ettiği için 11 ay 20 gün hapis cezası alan ve cezası ertelenmeyen akademisyen Elifhan Köse’ye verilen cezanın gerekçesi açıklandı. Kararda, atılan slogan sövme fiili ile eş tutularak, ”Esasında düşünce açıklaması vasfında görülmeyen sövme niteliğindeki fiillerin ifade özgürlüğünden yararlanmayacağı açıktır” değerlendirmesi yapıldı.Mesut Hasan Benli’nin Hürriyet’teki haberine göre, Gezi eylemleri sırasında evden ekmek almaya giderken kafasına isabet eden biber gazı kapsülü nedeniyle hayatını kaybeden Berkin Elvan’la ilgili olarak Karaman’da 12 Mart 2014 tarihinde yaklaşık 300 kişinin katılımıyla bir basın açıklaması yapıldı. Dava dosyasına göre, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi öğretim görevlisi Yardımcı Doç.Dr. Elifhan Köse de eyleme katılarak, atılan sloganlara eşlik etti.11 ay hapis cezası

Polislerin eylem sırasında çekilen görüntüleri esas alan savcılık, Yardımcı Doç.Dr. Köse, eylem sırasında atılan “Hırsız Tayyip Erdoğan” sloganına eşlik ettiği için, Fatma Eser Gün ve Mehmet Hüner de “Katil Tayyip Hesap verecek” sloganı attıkları için haklarında ‘hakaret’ suçundan dava açtı. Davaya bakan Karaman 4. Asliye Ceza Mahkemesi, sanıklar Fatma Eser Gün ve Mehmet Hüner’e  7 bin TL adli para cezası verdi ve verilen cezayı erteledi. Mahkeme, Elifhan Köse’ye ise 11 Ay 20 gün hapis cezası verdi. Köse’nin hükmün açıklamasını geri bırakılmasını talep etmemesi nedeniyle verilen ceza ertelenmedi.‘Kimseye hakaret etme gibi bir kastım yok’

Köse, mahkemedeki savunmasında şunları söyledi:“Küçük bir çocuğun devletin polisinin kurşunu ile öldürülmesi bende infal yarattı. Bu nedenle buna tepki olarak o ortamda bazı sloganlara katıldım. Ancak kesinlikle kimseye hakaret etme gibi bir kastım yoktur. İddianamede bahsi geçen ‘hırsız Tayyip Erdoğan’ şeklindeki sloganı atmadım. Kendimde bir kamu görevlisi olarak kamu görevini herkes tarafsız yapması gerektiğine inanmıyorum.”Hakim, sloganı sövme saydı

Mahkeme, merakla beklenen gerekçeli kararını geçen hafta açıkladı. Kararda, atılan slogan ile sövme eylemi ile bir tutularak, şu değerlendirme yapıldı:“Hakaret suçu, Anayasanın  ve AİHS’in maddelerinde düzenlenen ifade hürriyetinin sınırlarını oluşturmaktadır. Suçu oluşturan eylem bakımından failin ifade hürriyeti, mağdur yönünden ise onur, şeref ve saygınlığı ile din, vicdan ve kanat hürriyetine ilişkin temel kişilik hakları çatışmaktadır. Ancak ileri sürülen bir düşünceyle bağlantısı bulunmayan, esasında düşünce açıklaması vasfında da görülmeyen sövme niteliğindeki fiillerin ifade özgürlüğünden yararlanmayacağı açıktır. Ayrıca eleştiri ve sitem açıklamasında zorunluluk bulunmayan, kişilerin şeref, onur, namus ve toplum içindeki itibar ve saygınlarını zedelemeye yönelik olarak hakaret içeren sözcükler kullanılmak suretiyle yapılamaz.”‘İfade özgürlüğü sayılmaz’

“Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; her ne kadar müşteki Recep Tayyip Erdoğan’ın olay tarihinde başbakan olarak yapıyor olması nedeniyle görevi ve konumu gereği eleştiriye vatandaşlardan ve diğer kamu görevlilerinden daha açık olması gerektiği kabul edilse de, sanıkların ‘Katil Tayyip Hesap verecek’, ‘Hırsız Tayyip Erdoğan’ şeklinde slogan atmaları eylemlerinin, amaçlarının Berkin Elvan’ın ölümünü protesto etmek olduğu düşünüldüğünde, düşünce açıklaması vasfını aşan, müştekinin şeref, onur ve saygınlığını zedelemeye yönelik hakaret içeren sözler olması nedeniyle ifade özgürlüğü ve eleştiri sınırı kapsamında değerlendirilmeyeceği ve kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçunun unsurlarının oluştuğu kanaatine varılmıştır.”

 

Nükleer raporuna sahte imzalar

imzalar_mAkkuyu Nükleer Güç Santralı ÇED Raporunu hazırladığı öne sürülen mühendislerin raporun tesliminden önce işten çıktığı, üstelik bilirkişilere göre rapordaki imzaların da sahte olduğu iddia edildi.

‘Charb İslamofobi karşıtı bir kitap çıkaracaktı’ – Alihan Mestci

Alihan Mestci‘nin HT Pazar’da yayınlanan Charlie Hebdo’nun Charb mahlaslı yayın yönetmeni Stephane Charbonnier hakkındaki yazısını sunuyoruz

* * *

Kapakları kriz çıkaran, konsolosluk kapattıran “Charlie”nin yayın yönetmeni Charb kimdi? Tehdit altında nasıl bir hayat sürüyordu? Savunduğu değerler nelerdi? İslam ve diğer dinler hakkında ne düşünüyordu? Gazetenin yazıişleri toplantılarında neler konuşuluyordu?

Stephane Charbonnier, bilinen adıyla Charb, hiciv gazetesi Charlie Hebdo’nun dâhi çizerlerindendi. 7 Ocak Çarşamba günü yazıişleri toplantısında iki kurucu çizer Cabut (76), Wolinski (80) ve Tignous (57) ile birlikteydi; hepsi öldürüldü.

Stephane Charbonnier
Stephane Charbonnier

Çarşamba günü Paris’teki Charlie Hebdo binasında 11 kişiyle birlikte öldürülen, gazetenin yayın yönetmeni Stephane Charbonnier, diğer adıyla Charb’ı her yerde yumruğu havada fotoğrafıyla tanıdık. 22 yıldır Charlie’ye çiziyordu, 5 yıldır yayın yönetmeniydi. Amacı; “tüm tabuları yıkmak”tı. Kimilerine göreyse provokasyonu işi haline getirmişti. Charb’a dair Fransız toplumunda iki farklı görüş hâkim: Bir fikir ve ifade özgürlüğü kahramanı ya da İslam karşıtı… Ancak Charlie Hebdo’nun hedef tahtasına çoğu zaman Papa, Meryem Ana, Hz. İsa da oturuyordu. Gazze işgal edildiğinde, Filistin’in yanında İsrail’in de karşısındaydılar.

Bunca ses getiren, haftalık 60 bin tirajı zor bulan gazetenin başındaki Charb; 1992’de gazetenin uzun bir aradan sonra yeniden çıktığı dönemden beri, ufak ama ifade özgürlüğüne sıkı sıkıya bağlı, gelenek karşıtı bir grubun üyesiydi. Bu kalın çerçeve gözlüklü, zayıf çizer, 2012’de verdiği bir röportajda, ‘’Gazete her zaman pek çok konuda provokatifti. Ama hep radikal İslam ile problemimiz oldu; öfkeli, şiddetli reaksiyonlara maruz kaldık’’ diyordu.

‘CHARB İNSANLARI SEVMEZ’

Charb, 1967’de Paris’in kuzeybatısındaki Conflans-Sainte-Honorine’de doğdu. Arkadaşları, çizim yapmayı matematik derslerinde öğrendiğini anlatıyor. Henüz 18 yaşında dikkatleri üzerine çekti. Yerel basında çizim ve illüstrasyonlar yapıyordu. 1991’de kurulan ve Körfez Savaşı’na bayrak açan La Grosse Bertha (Büyük Bertha) adlı hiciv gazetesinde çalışmaya başladı. Gazetenin yazıişlerinde, 1992’de Charlie Hebdo’yu yeniden canlandıran Philippe Val de vardı. Charb, Val’i takip etti; Charlie Hebdo’nun dâhi karikatüristleri arasına katıldı. Gazete, 1970’de Charles De Gaulle’ün ölümüyle dalga geçmesi nedeniyle kapatılmak zorunda bırakılan, sınır tanımaz Hara-Kiri’nin küllerinden doğmuştu; verilen başka bir aradan sonra tekrar yayına başlıyordu.

Charb’ın ustası Wolinski, bir İstanbul âşığıydı; 50’ye yakın çizimi 2010’da bir sergiyle İstanbul’a gelmişti...
Charb’ın ustası Wolinski, bir İstanbul âşığıydı; 50’ye yakın çizimi 2010’da bir sergiyle İstanbul’a gelmişti…

Charb’ın ustası Wolinski, bir İstanbul âşığıydı; 50’ye yakın çizimi 2010’da bir sergiyle İstanbul’a gelmişti…

Charbonnier’nin gazetedeki sayfasının adı “Charb insanları sevmez”di. Mizah dergileri l’Echo des savanes, Fluide glacial, komünist gazete l’Humanite ve haftalık Télérama dergilerinde karikatürleri yayınlandı. Çizgilerine belaltı esprilerini sığdırdığı karakterler, antikapitalist hayvanlar kattı. Fluide glacial’daki karikatürleri ‘’Ayetullah Charb’ın Fetvası’’ adını aldı. Televizyon işleri de yaptı. Politika her daim konusuydu.

2009’da, Philippe Val’in Charlie Hebdo’dan ayrılmasından sonra Charbonnier, İslam’ı alaya alarak dünya medyasından tepki toplayan bu haftalık gazetenin yayın yönetmenliğini üstlendi. Gazete, 2006’da Danimarka gazetesi Jyllands Posten’de yayınlanan Hz. Muhammed karikatürlerini tekrar basarak ifade özgürlüğü tartışmasına bodozlama girmişti. O sayı 400 bin kopya sattı. O sıralar haftalık 45 bin tirajlı bir dergi için büyük artıştı. Charb, gazetenin dümeninde, öldürüldüğü güne dek yayınları aynı radikal çizgide tutacaktı. Charlie’nin ifade özgürlüğü hakkını tüm gücüyle savunuyordu. Diğer yandan “zararsız” karikatürlerine de devam etti.

‘BAŞIM DİK ÖLMEYİ TERCİH EDERİM’

Yayın yönetmenliğine geldikten 2 yıl sonra Hz. Muhammed’in “konuk başyazar” olduğu özel bir sayı çıkardı: ‘’Charia Hebdo’’… Şeriatın çağrıştırıldığı “Şer-i Hebdo”nun basılmasının ertesi günü gazete ofisi bombalandı. Yaralı yoktu ama bu tarihten itibaren ölüm tehditleri ve polis koruması altında yaşadı. Gazetenin geleceği hakkında kaygılıydı, yine de sansasyonu üst seviyede tutmaya çaba gösterdi. Dini eleştirme hakkından vazgeçmek niyetinde değildi. “Dinle alay etmek Katoliklerdeki kadar yaygınlaşıncaya dek” İslam’ı hicvedeceklerini söylüyordu. Associated Press’e ‘’Kalem bir silah değil, sadece bir ifade aracıdır. Müslümanları çizimlere gülmedikleri için suçlayamam. Fransız yasaları altında yaşıyorum, Kuran’ınkinde değil’’ dedi. Bombalama olayından bir yıl sonra verdiği röportajda o meşhur sözlerini de sarf edecekti: “Çocuğum, eşim, arabam yok. Dizlerimin üstünde yaşamaktansa başım dik ölmeyi tercih ederim…’’

‘MÜSLÜMANLARIN PROTESTO HAKKI VAR’

Eylül 2012’de Amerika’da çekilen ve uluslararası tepkiye sebep olan ‘’Müslümanların Masumiyeti’’ filminin fragmanı üstüne Charlie Hebdo, Fransız Hükümeti’nin uyarılarına uymadı ve Hz. Muhammed’i çıplak resmettikleri karikatürle daha da tartışmalı bir noktaya geldi. Bu sansasyon, misillemeden korkan Fransızların, 20 ülkelede okul, konsolosluk, kültür merkezlerini kapatmalarına sebep oldu. Dışişleri Bakanı Laurent Fabius, bunun üzerine, ‘’Ateşin üstüne benzin dökmek cidden mantıklı ve akıllıca bir fikir mi’’ diye soruyordu. Charb öyle düşünmüyordu: ‘’Eğer Hz. Muhammed’i çizmenin doğru olup olmamasından başlayacak olursak ikinci soru; ‘Gazetede Müslümanlara yer vermeli miyiz’, sonra da ‘’İnsanlara yer vermeli miyiz’ olur; en sonunda koyacak hiçbir şey bulamayız ve fanatikler kazanır.” Dönemin Başbakanı Jean-Marc Ayrault ise o tarihlerde Müslümanların protestolarının engellendiğini açıklamıştı. Charbonnier, bu sözlere tepkiliydi: “Neden bu insanların kendilerini ifade etmeleri yasaklanır? Bizim ifade hakkımız varsa onların da olmalı.” Charlie Hebdo, “kaşımaya” devam ediyordu; 2013’te ‘’Muhammed’in Hayatı’’ adlı bir kitap yayınladılar. Charb, 2 ay sonra El Kaide ile ilişkili bir dergi tarafından ölüm listesine alındı. Ama o, kitabın yeni sayısını çıkardı. Charb bu sefer, “Korku ya da babacanlıkla, Müslümanlara ‘vatandaş’tan önce ‘inanan’ muamelesi yapmak İslam’ı tabulaştırıyor” diyordu. Çarşamba günü Charlie Hebdo ofisine yapılan saldırıda teröristler Charbonnier’nin adını haykırıyordu.

Charb’ın hayat arkadaşı Jeannette Bougrab: ‘Korkuyla yaşamayı biliyordu’

Charlie Hebdo ekibi sadece çarşamba günleri tam kadro toplanıyordu. Fransız polisinin Charbonnier ve iş arkadaşlarını korumakta aciz kaldığını savunun Bougrab, “Ülkedeki hukuk sistemi değişmeli” diyor.

Charb’ın hayat arkadaşı Jeannette Bougrab
Charb’ın hayat arkadaşı Jeannette Bougrab

Koyu bir laik olarak bilinen, Sarkozy Fransa’sında 2010-2012 arası Gençlik ve Ortak Yaşamdan Sorumlu Devlet Sekreterliği yapan, hukukçu Jeannette Bougrab (41), Sarkozy’ye çatan sayısız kapakta imzası bulunan Stephane Charbonnier’nin hayat arkadaşı. Bougrab perşembe akşamı bir Fransız televizyonunda Charb’ı anlattı: “Hayranı olduğum bir kahramanla birlikteydim. Siyasi olarak tamamen farklı uçlardaydık ama bana, duymazdan geldiği bir komünist olduğumu söylerdi. Çok neşeliydi, kendi kendini var etmiş biriydi. Çizmeye başlamıştı çünkü Cabu’nun bir karikatürüyle karşılaşmıştı. Ve Cabu’yle birlikte öldü. Tehdit altında hissediyordu. Ama normal hayatımıza da devam etmeye çalışıyorduk. Sosyal medyada, Twitter’da sürekli suçlanıyorlardı. Hiçkimse onları gerçekten savunmadı.”

‘CUMHURİYET İDEALİNİN MEYVESİYDİ’

“Her çarşamba 10.00’da yazıişleri toplantısı olur. Hafta içinde herkesin bir arada olduğu tek zamandır. Stephane bazen evden çalışır ama çarşambaları mutlaka orada olur. Ateş açıldığını öğrendim ve mesaj attım. İkinci, üçüncü defa attım, cevap yok. Aradım, açmadı. Hiç böyle yapmazdı. Sonra Richard Balka’yı aradım. Gazetenin ve Baby Loup Kreşi’nin de avukatı. (Fatima Afif adlı kadının kreşte türbanla çalışmasına izin verilmemiş, işten çıkarılmış ve olay yargıya taşınmıştı.) Binaya vardığımda polis kordonu çekilmişti. Richard’la birlikteydim, içeri girmek yasaktı. Öldüğünü orada öğrendim. Başı dik öldü. Voltaire ruhunu savunuyordu. Unuttuğumuz cumhuriyet idealinin meyvesiydi. İnfaz edildi. Yaşıyor olsaydı ‘yoldaşlarıyla beraber infaz edildiğini’ söylerdi, ‘iş arkadaşları’yla değil. Onunla gurur duyabiliriz. Pantheon’a (Devlet anıt mezarlığı) gömülmeyi, Malraux’nun (Eski Kültür Bakanı), Jean Moulin (Gestapo’nun öldürdüğü Nazi karşıtı direnişçi Fransız ressam) için yaptığı seremoninin bir benzerini hak ediyorlar. Çünkü bizim savunmayı unuttuğumuz özgürlük prensipleri uğruna katledildiler. Direnişçiydiler. Eğer Devlet Başkanı olsaydım onları Pantheon’a defnederdim. İfade özgürlüğünü savundukları için, bu ülkede özgürce yaşayabilelim diye öldüler.”

TEHDİT ALTINDA NASIL YAŞIYORDU?

“Sanırım bir yanı öleceğini biliyordu, o yüzden çocuk sahibi olmuyordu. Korkuyla yaşamayı biliyordu. Özgür ve neşeliydi. Mücadelesi laiklik için, köktencilere karşıydı. Fikirleri uğruna ölmeye razıydı. Bu ülkedeki en değerli şeyi öldürdüler. Bugün sokakta gösteriler var. Ama 3 gün öncesine kadar Charlie Hebdo’da, faturaların nasıl ödeneceği bilinmiyordu. Cömert okurlarına çağrı yapmışlardı. Demek ki Charlie’nin devam etmesi için onu yönetenlerin öldürülmesi gerekiyordu. Eğer tüm o küstah ve sinir bozuculuğuyla Charlie yok olursa, Stephane ikinci defa ölecek. Cabu, Wolinski, Tignous bir kere daha suikaste uğrayacak. Bu katillerin nasıl bu hale geldiğine dair açıklamalar dinlemek istemiyorum. Haberleri izlemiyorum. Devlet bu tip insanları göz altında tutabilmeli. Ben burada bir eğitmen değilim; aşkım, sevgilim, bir parçam gitti. (Saldırganlar için) ‘Yoksullar, çocuklar’ gibi şeyler söyleniyor, dalga geçiyorum; insanları öldürdüler, bir polis ve bir kadını katlettiler.”

‘İSLAMOFOBİ’YE KARŞIYDI’

“Ben Charlie’yim’ diye bağırmak Stephane’ı geri getirmeyecek. Şu an pek duyarlı olamıyorum. Öldü ve geri gelmeyecek. Umarım huzur içindedir. Bir kitap hazırlamıştı. İslamofobi üzerine bir kitap çıkaracaktı, Charlie Hebdo Yayınları’ndan… Bu kitabı hazırlamıştı; çünkü ‘Madem bu ülkede laikliği savunuyoruz, İslamofobi’ye de karşı çıkmalıyız’ diyordu; İslamofobi akımının bozguna uğraması gerektiğini düşünüyordu. Ama kitap çıkarsa da o burada olmayacak.”

‘ASKER GİBİ ÇALIŞIRDI’

“Garip olan şu ki; ben Pakistan’da okula gönderilmeyen kızlarla ilgili bir belgesel hazırladım. Pakistan’a, Afganistan sınırına gittim. 17 gün geçirdim. Taliban lideriyle röportaj yaptım; Yemen’e, Kenya’nın kuzeyine Eş Şebab’ın bulunduğu bölgelere girdim; Guatemala’ya gittim başıma hiçbir şey gelmedi. Ama bugün, dünyaya dersler veren Fransa’da, benim sevgilim öldü. Çünkü bir gazetede karikatür çiziyordu. Fransa’da ne oluyor, bana açıklanmasını istiyorum. Bugün Fransa’da elinizde kalem varsa öldürülebiliyorsunuz. Charlie devam etmeli ama Charlie’nin kurucuları Cabu ve Wolinski öldü. Cabu çok cömert biriydi, durumlar kötüyken cebinden 10 binlerce Euro verdi. Dümeni tutan Charb da artık yok. O asker gibiydi, çalışmaktan başka bir şey yapmaz, izne çıkmazdı. Umarım Charlie Hebdo devam eder, yoksa bu insanların hepsi bir daha ölecekler.”

Yazıişleri toplantıları nasıl geçiyordu?

10
Charlie Hebdo’da bir yazı işleri toplantısı

Saldırıda öldürülen Charlie Hebdo çalışanlarının arkadaşı Hintli çizer Vishwajyoti Ghosh, 2004’te Fransız hiciv gazetesinin ofisinde geçirdiği güzel bir günü BBC’ye yazdı: “Paris’teki Charlie Hebdo ofisine girdiğim günden ilk aklımda kalanlar büyük yuvarlak bir masa, çok sayıda beyaz sayfa ve siyah mürekkepli kalemler. Yayın toplantısı sabahın erken saatlerindeydi. Bazı sanatçılar hazır ve nazır, bazıları yoldaydı.

Toplantı başladı. Çizerler sesli düşünmeye başladığında editör (Philippe Val) tahta başında, gelecek sayının teması hakkındaki fikirleri not alıyordu. Sadece politik çizimlerin yer aldığı 12 sayfalık bir sayının hazırlık aşamasını görünce dönüp kendime ‘Demek böyle oluyor’ dedim. Toplantı sürdükçe daha çok fikir ve şaka masanın bir ucundan diğerine atılıyordu. Bazı çizerler güne şimdiden başlayıp hızlı karalamalar yapıyordu. Arkadaşım Tignous, okulu eve çok yakın olup da sınıfa en geç gelen bir genç gibi içeri girdi. Tahtadaki temalara bir göz attı. Sonra siyah mürekkepli kalemi ve kâğıdıyla o da toplantıya katıldı. Fransa’da yanında kaldığım bir sanatçı aracılığıyla tanışmıştık Tignous’la. 2004 Dünya Sosyal Forumu Mumbai’deydi. Charlie Hebdo çizerlerinin kapak konusu buydu. Tignous beni Hindistan’dan bir karikatürist olarak tanıttı. Herkes baktı. Dünya Sosyal Forumu ya da birkaç ay öncesinde Irak Savaşı hakkında Sorbonne’da bir konferans veren Hintli yazar Arundhati Roy hakkında bir şeyler söylerim sanıyordum. Gülümsedim. Yanımdaki Cabu’ya tanıtıldım. Hindistan’a gitmiş ve bir karikatür kitabı yayınlamıştı. Bir süre gittiğimiz şehirler ve absürdlükler üzerine konuştuk.

Sayfanın özü belliydi: Saygısızca, kimseye acımadan alay edilecekti. O dönem bir kız öğrenci peçe taktığı için Fransa’daki bir okuldan uzaklaştırılmıştı ve ülkenin ana gündem maddesi bu konuydu. Çizerler ise tartışmanın iki tarafını da kışkırtmak için çiziyordu. Kâğıtta yazan konulara bakıldığında kimsenin gözünün yaşına bakılmadığı açıktı. Din adamları, kurumlar, dinler, homofobikler ve tabii ki bu işleri körükleyen Fransa’nın (dönemin) İçişleri Bakanı Nicholas Sarkozy. Orada, Fransa’nın önde gelen bir grup çizeri, siyah kalemleriyle ölçüp biçip çiziyor ve gülüyordu. Çizimler tahtadan, kâğıda aktarılıyordu. Editör ve kıdemli çalışanların hepsinin söz hakkı vardı. Sonra birbirleriyle çizimler hakkında uzun uzadıya tartışıyorlardı. Son derece demokratik ve tipik Fransız usulü.”

Bu yazı m.haberturk.com/ dan alınmıştır

 

Alihan MESTCİ

Nijerya’da 10 yaşında intihar bombacısı

0
3E697D6C-C890-42FE-AEFC-5FEC195B1044_w640_r1_sÜlkenin kuzeydoğusundaki Maiduguri kentinde kalabalık bir pazar yerinde üzerindeki bombayı patlatan bir kız çocuğunun en az 19 kişiyi öldürdüğü, 20 kişiyi de yaraladığı bildiriliyor.
Nijerya’nın kuzeydoğusunda Cumartesi günü biri sadece10 yaşında olduğu sanılan bir kız çocuğu tarafından gerçekleştirilen iki patlama meydana geldi.

Nijeryalı yetkililer, Maiduguri kentinde kalabalık bir pazar yerinde üzerindeki bombayı patlatan kız çocuğunun en az 19 kişiyi öldürdüğünü, 20 kişiyi de yaraladığını açıkladı.

Saldırıyı henüz üstlenen olmadı. AncakBorno eyaletinin başkenti olan Maiduguri, sık sık Sünni militan grup Boko Horom’un saldırılarına hedef oluyor. 

Öteyandan yine ülkenin kuzeyindeki Potiskum kentinde de bomba yüklü araçla düzenlenen intihar saldırısında iki kişinin öldüğü bildirildi.

Son saldırılardan önce geçen hafta Boko Haram militanları Nijeryalı askerlerle çatıştıktan sonraBorno eyaletinin kuzeyinde Baga kasabasını ele geçirmişti. Yetkililer militanların kasabayla çevre köylerini yaktığını,binlerce kişinin Maiduguri ya da Çad gölündeki adalara kaçtığını bildiriyor.

Örgütün geçen haftaki saldırılarında ölen sivillerin sayısı birkaç yüz ile 2 bin arasında tahmin ediliyor. Bölgede son beş yıldır kanlı eylemlere imza atan Boko Haram, binlerce kişinin ölümünden sorumlu tutuluyor.

(VOA)

Dünya, Paris’te yekvücut oldu, “Je Suis Charlie”

Fransa’nın başkenti Paris’in La République Meydanı’nda toplanan yüz binlerce insan geçen hafta düzenlenen kanlı saldırılarda ölenleri andı.

Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’ya ve bir süpermarkette Yahudi vatandaşlarına yönelik kanlı saldırılarda ölen 17 kişi için Paris’te bir sessiz yürüyüş düzenlendi.

Yürüyüş öncesinde Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande “Paris bugün dünyanın başkenti” dedi.

5

Tüm dünyadan kırktan fazla devlet ve hükümet başkanı yürüyüşe katıldı. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in yanı sıra Başbakan Yardımcısı Sigmar Gabriel, Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier ve İçişleri Bakanı Thomas de Maiziere de Paris’e gitti.

İngiltere, İtalya, İspanya hükümet başkanlarının yanı sıra Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu da yürüyüşe katıldı. Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ve Filistin lideri Mahmud Abbas da törenlere katılan isimler arasındaydı.

6

Paris’te yaklaşık 1 milyon 600 bin kişi sokaklardaydı. Tek bir şiddet olayı yaşanmadı. Aksine, saatlerce kımıldamadan aynı yerde bekleyen insanlar gülüyor, eğleniyordu.

Yürüyüş sırasında 2 bin 200 polis memuru görev yaptı. Çatılara keskin nişancılar yerleştirildi. Paris genelinde bu önlemlere ek olarak 2 bin polis ve 1350 asker görev yaptı.

7

Fransa genelinde İçişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre 700 bin insan sokaklarda sessiz yürüyüşler düzenleyerek saldırılarda ölen insanları andı.

(Deutsche Welle Türkçe, BBC Türkçe)

 

Hırvatistan’a ilk kadın cumhurbaşkanı

grabar_kitarovi__382521S1Hırvatistan’da dün yapılan seçimin resmi olmayan sonuçlarına göre, Kolinda Grabar Kitaroviç ülkenin ilk kadın cumhurbaşkanı oldu. Kitaroviç, cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda halen bu görevi sürdüren İvo Yosipoviç’i yaklaşık 21 bin oy farkla geride bıraktı.

Ana muhalefetteki Hırvat Demokratik Birliğinin (HDZ) adayı Kitaroviç’in oyların yüzde 50,43’ünü aldı.

Sosyal Demokrat Parti’nin (SDP) adayı Cumhurbaşkanı İvo Yosipoviç’in oy oranı ise yüzde 49,57’de kaldı.

46 yaşındaki Kitaroviç 2003-2005 yılları arasında Avrupa Entegrasyonu Bakanı, 2005-2008 yılları arasında bu görevle birlikte Dışişleri Bakanı, 2008-2011 yılları arasında ise Hırvatistan’ın ABD Büyükelçisiydi.

Kolinda Grabar Kitaroviç seçim kampanyası süresince Cumhurbaşkanı Yosipoviç’i, Hırvatistan’da altı yıldır süren resesyonun son bulması için hiçbir şey yapmamakla suçlamıştı.

Kitaroviç’in partisi HDZ ise Hırvatistan’ı 1991’de bağımsızlığa taşımıştı.

Bu yıl genel seçim de var

Hırvatistan’da, Cumhurbaşkanlığı büyük ölçüde sembolik bir görev. Ancak ülkede bu yıl genel seçim de yapılacak.

Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybeden İvo Yosipoviç, uzun süre ülkenin popülaritesi en yüksek siyasetçisiydi. Ancak Yosipoviç, merkez sol koalisyonun ülkenin ekonomik sorunlarını çözememesinin bedelini ödedi.

Başbakan Zoran Milanoviç de “yük” oldukları gerekçesiyle Yosipoviç’ten özür dilemişti.

BBC muhabiri Guy De Launey, merkez sol koalisyonun genel seçimi de kaybedebileceğini söylüyor.

Hırvatistan, 2013’te Avrupa Birliği’nin 28. üyesi olmuştu.

Ülkede halen işsizlik oranı yüzde 20’ye yakın.

(BBC)

Fransızların en iyi bildiği şey ‘protesto etmek’ – Çağıl Kasapoğlu

“Fransızların iyi bildiği tek bir şey varsa o da protesto etmektir” dedi İspanyol Pepe.

Yürüyüşün ardından eski bir Fransız bistrosunda oturmuş notlarımı gözden geçirip ilk cümlemi bulmaya çalışırken barda tanıştığım ve birkaç saat önce Place de la République’te (Cumhuriyet Meydanı) “radikal İslam’a karşı” tepkisini göstermek için tek başına boy gösteren Pepe’nin sözleri günün özeti gibiydi.

1

Paris’te yaklaşık 1 milyon 600 bin kişi sokaklardaydı. Tek bir şiddet olayı yaşanmadı. Aksine, saatlerce kımıldamadan aynı yerde bekleyen insanlar gülüyor, eğleniyordu.

Dayanışma için oradalardı ve hümanizmlerini koruyorlardı. Yaklaşık bir saattir yanımda duran bir Fransız genç, “Uff çok fena sigara içmek istiyorum” diyor ama içmiyordu, hemen yanındaki orta yaşlı Fransız da ona döndü, “Ooh bi de bana sor” dedi. Güldüler, geçtiler ve etrafı rahatsız etmemek için sigara içmediler…

O sırada da aklımdan “Saygı öğretiliyor mu bu toplumlara acaba? Öğretiliyorsa nasıl?” gibi sorular geçiyordu.

Arada, yaşı 80’e yakın kır saçlı bir kadın çevreyi itip öne geçmeye çalıştığında etraftaki gençlerin tepkisini görünce, kadın dönüp gençlere, “Siz benim ilk defa mı gösteriye katıldığımı sanıyorsunuz. Ooh kaçıncı bu… Hadi hadi.” diye iteleyip önlere geçti.

Charlie Hebdo’nun yetiştirdiği birkaç kuşak aynı yerde, aynı amaç için toplanmıştı: İfade özgürlüğü, birlik ve insanlık değerlerine bağlı Fransız olmak.

‘Hepimiz Charlie’yiz’

Ben Boulevard Voltaire’de (Voltaire Bulvarı), farklı ülke liderlerinin başlayacağı noktaya yakın bir yerde bekliyordum. Hali hazırda iki saat aynı noktada bekleyen insanlar, saat yürüyüşün başlaması öngörülen 3’e geldiğinde “Artık yürümek istiyoruz, Yürüyeceğiz” diye sabırsızlıklarını gösteriyordu.

2

Arada bir yağmur çiseledi, arkadan birileri “Ooo François mı geldi yoksa?” diye Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’a olan tepkisini gösterdi. Sonradan öğrendim, ben aslında “sağcıların” olduğu bölgeye sıkışmışım.

Ama sloganları meydanın “solcuların” olduklarını söyledikleri yerden farklı değildi: “Hepimiz Charlie’yiz”, “Özgürlük” ve “Biriz.”

Aynı noktada saatlerce bekleyince detaylar da dikkat çekiyor tabi. Sokağın başında, Place de la République yazan levhanın üzerine aynı levhanın tasarımında yeni bir adres yazılmış: “Place de la liberté d’expression (İfade Özgürlüğü Meydanı).”

Burası artık, ifadenin özgür kılındığı meydan olarak anılacak belli ki. Zira çevremde toplananlar da tek bir kelime dahi etmeseler, varlıklarının da bir ifade biçimi olduğunu kanıksamış ve kanıksatmış durumdalar. Onlar Fransız. Ve Pepe ile konuştuğumuz gibi, kendilerini ifade edebildikleri sokakları hiç boş bırakmıyorlar.

Paris’te eyleme katılımın artması için ulaşım da ücretsizdi. Fransa, halkı sokağa teşvik ediyordu.

“Korkmayanların” toplandığı sokaklar saatlerce doluydu.

‘Düşünce özgürlüğü için…’

Yürüyüşten birkaç saat önce meydana geldim. Artık meydanın hemen hemen her yerinde görülen “Je Suis Charlie” (Ben Charlie’yim), “Liberté” (Hürriyet) pankartlarının arasında Cumhuriyet’i temsil eden heykelin hemen yanında bir Türk bayrağı görünce oraya yöneldim.

3

İsviçre ve Fransa vatandaşı klasik müzik sanatçısı Elçin Özdemir taşıyordu o bayrağı.

Bu yürüyüş için gelmiş İsviçre’den. “Burada olmayı, insanlık ve özgürlük adına bir görev olarak görüyorum. Bu olaylar bizim bir tavır almamızı, radikal İslam’a karşı durmamızı zorunlu kılıyor” diyor.

Biraz ilerleyince meydanın bir diğer tarafında da Türkçe konuşanları duyuyorum.

Doğan Güner, “Aleviyim, Kürdüm, Sivaslıyım. Burada düşünce özgürlüğünü savunmak için bulunuyorum” diyor.

“Politik biri” o. Türkiye’de 1970’lerin sonunda Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü’nü kazanmış fakat kendi ifadesiyle “komünist yuvası” olarak görüldüğü için kapatılınca okuyamamış, askere gitmiş sonra ticarete atılmış ve bir süre sonra da Fransa’ya göç etmiş.

“Ben 12 Eylül’de üniversiteyi kazanmama rağmen okuyamadım. Düşünce özgürlüğü yoktu benim ülkemde. O yüzden geldim Fransa’ya. Şimdi de Charlie Hebdo’nun düşünce özgürlüğüne saldırıyorlar. Onu savunmak için buradayım” diyor Doğan.

‘Fransız değil, insanlık değerleri’

“Fransız değerlerini mi savunmak yani?” diye soruyorum, “Fransız değil, insanlık değerleri bunlar” diye yanıtlıyor.

Hümanizm, 40 yılı aşkın süredir yaşadığı Fransa’da ruhuna işlemiş…

Doğan’la konuştuktan kısa bir süre sonra Fransızca olarak “Hepimiz Kürdüz, hepimiz Charlie’yiz” sloganları atılan yere yöneldiğimde de ellerinde Paris’te öldürülen Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Sönmez’in fotoğraflarının bulunduğu pankartlarla, bir kalabalık Place de la République’e geliyor. Ellerinde de “Ben Kürdüm, ben Charlie’yim” yazılı dövizler var.

Burada, “Je Suis Charlie”, “Hepimiz biriz”, “İfade özgürlüğü” gibi sloganlar attıklarını ve Müslümanlarla Yahudilerin bir arada yürüdüğünü daha ayrıntılı yazabilecek kadar uzun bir süre kortejde kaldım.

4

Ama o kortejde, aklımda en çok kalacak olan yüz binlerce kişinin güle oynaya saatlerce bekleyip sabırla yürümesi ve birbirlerine olan saygılarını bir an olsun bile yitirmemeleri olacak.

Siyasi gösterileri Tunus’ta ve Türkiye’de gözlemlemiş, günün sonunda istisnasız göz yaşartıcı gazla sona eren deneyimlere sahip olmuştum.

Ancak İspanyol Pepe’nin de dediği gibi, “Bu kadar insanın toplanıp mesajlarını doğrudan sokaklarda verebildikleri tek yer, Fransa olurdu zaten.”

Bu yazı bbc.co.uk/ den alınmıştır

 

Çağıl Kasapoğlu

Kendi çocuklarını yiyen Müslüman Gulemler

 

yunusCümle yaradılmışa, bir göz ile bakmayan

Şer’in evliyasıysa hakikatte asidir

                                        Yunus Emre

 

chalie-hebdo-660x330

Charlie Hebdo neydi? Niye saldırıya uğradı ? Anlaşıldığı kadarıyla işin aslını bilen çok fazla insan yok? Charlie Hebdo ayrım gözetmeksizin yani dini ve etnik kimlikleri, cinsel yönelimleri ve ideolojleri ne olursa olsun tüm politik ve dini liderleri hicveden bir mizah dergisiydi. Müslümanların peygamberi Muhammed’in karikatürlerinin basılmasıyla başlangıçta bir ilgileri yoktu. Daha çok Hıristiyanlarla ve Avrupa’nın politik liderleriyle uğraşıyorlardı. Danimarka’da basılan ve köktenci Müslümanları öfkelendiren Muhammed karikatürleri çizen ve yayınlayan gazeteciler ölümle tehdit edilince de “düşünce ve yayın özgürlüğüne destek olma” amacı ile aynı karikatürleri bastılar. Charlie Hebdo Müslüman bir sosyoloğun editörlüğünde geleneklere uyup İslam peygamberi Muhammed’in hayatını çizgi roman da yapmıştı. Sınırlarda dolaşmayı seven, ismi Fransa ile özdeşleşmiş çizerleri ve editörleri vardı. Hara Kiri olan ilk adına yakışır bir cesaretle hem mühim adamlarla hem de sembollerle uğraştılar. Bu yüzden de çok eleştiri aldılar. Ve köktenci Müslümanlar tarafından katledildiler.

Düşünüyorum da 68 devriminin en temel değerleri olan özgürlük ve demokrasi talebinin sembollerinden biri olan bu dergiye saldıranlar, acaba yabancı düşmanlığı ve islamofobiye rağmen Müslümanların Avrupa’da var olabilmelerinin bu değerler sayesinde olduğunun farkında mıydılar? Yüzyılın başında bazı bölgelerde nüfusun %20-30’u Ermeni, Rum, Süryani Hristiyanlardan oluşan ülkemizde bugün neredeyse hiç Hıristiyan kalmadığı düşünülürse, Charlie Hebdo dergisinin savunduğu özgürlük anlayışının önemini hissetmek belki daha kolay olur.  Katliamın sorumlusu üç terörist onları ölüme gönderen imamlarının emriyle, yaşam hakları dahil tüm hak ve özgürlüklerini en çok savunan ve bu hakların güvencesi olan Charli Heblo çalışanlarını öldürdüler. Bundan daha kara bir kurgu mümkün müdür?

Kapitalizm eleştirisi yapan emperyalizmden dem vuran bir grup yorumcu hem sosyal medyada hem de ana akımda temaşa edip, belagat sergiliyorlar. Ama ben, batılılar şunu yaptı, bunu yaptı, bir sürü Müslüman ölüyor kimsenin sesi çıkmıyor, bunun olacağı belliydi, her şeyin sorumlusu kapitalizm gibi havalı laflarla yorumculuk yapanların ne dediklerinin farkında olduklarını sanmıyorum. Zira bu belagat sahiplerinin ne kardeşleri ölmüş, ne anneleri ne babaları ne de çocukları… Katliam alkışçılarının bir kısmı da kendini Müslüman sanıyor. Hâlbuki her Müslüman Musa’nın “öldürmeyeceksin” yasasından, İsa’nın “sevgisinden” mahrum olanların Muhammed’in hakikatine kavuşmalarının mümkün olmadığını bilmekten mesuldür. Bir de biz cihattayız diyenler var ki, cihat meselesi en Ortodoks din âlimleri için bile tartışmalıdır. Ama en azından Müslümanın cihadı önce kalpte, gönülde olur. Onu tamamlamadan kafasına çaput bağlayıp imam olanın, eline silah alıp cihatta olduğunu iddia edenin dininden de aklından da şüphe duyulmalıdır. Nefis terbiyesi, amel ve ahlak yoksa din de yoktur. Dinin olmadığı yerde cihat ta olmaz.

Katliamı gerçekleştiren teröristlerin konuya ilişkin sözleri ‘’Biz intikam aldık’’ şeklindeydi. İntikam duygusu beş yaş civarında belirgin olan bir duygudur ve gelişimin değişik aşamalarında sönümlenerek sosyal yaşamda kaybolması beklenir. Bir erişkinin intikamdan söz etmesi en hafif ifadeyle ayıptır. Başka bir deyişle intikam davranışı evrensel ahlak normlarının kabul edemeyeceği bir duygudur. Ahlaka uygun olmayan intikam davranışının hangi dince kabul edilebileceğine varın siz karar verin.

İnsan uygarlığının geldiği  aşamayı sorgulamayı gerektireçek, daha kadim bir meseleyi işaret eden bu şiddet sarmalının işaretlerini son yıllarda canlı yayınlarla izlemeye alıştık.Tüm bileşenleri ile birlikte doğaya uygulanan şiddet ve yok sayılan haklar toplumsal yapıyı şiddeti olağanlaştıran bir kırılganlığa sürüklüyor. Tüketim toplumunun bu günkü aşamasında zaten beklenen patlamalar, şiddet tekelini elinde bulunduran küresel ğüçlerin fütürsuz uygulamalarıyla birleşince şiddet sarmalının tüm gezegeni sarmasına şaşırmak pek de mümkün değil…

Artan terör tehlikesi ve ardından gelen güvenlik doktrinleri bir süredir olduğu gibi önümüzdeki yıllarda da  otoriter rejimlerin yeni dünyanın hakimi olacağı anlamına geliyor. Gündelik yaşamımız güvenlik sağlayıcı makineler ile asker ve polisler tarafından açık hava hapishanesine çevrilmiş durumda. Devlet  bireylerin karşısında gittikçe güçleniyor. Liderler hesap verme zorunluluğu olmayan Tiranlara dönüşüyor. Geçen yüzyılda elde edilen bireye ait temel hak ve özgürlüklerin gönül rızasıyla geri alındığını şaşkınlıkla gözlemliyoruz. Terör korkusu ve özgürlükler arasında seçim yapmaya zorlanan insanların çaresizliği gittikçe artıyor.

Ama cahiliye devri gelenekleri ile İslamı birbirine karıştıran bir grup Radikal İslamcı ile diğer Müslümanlar arsında er geç bir ayrışma yaşanacak. Bu ayrışmanın kanlı olmamasını dilemekten başka seçeneğimiz yok. Müslümanların başına gelen her felakette batıyı, emperyalizmi, kapitalizmi suçlayarak arınmak mümkün değil. Batı medeniyetine karşı duyulan haset nedeniyle ortalığı kırıp döken yaramaz çocuklar gibi davranmak yerine büyümeyi olgunlaşmayı öğrenmek gerek. Geleneğe uyup bir de makam sahibini söyletelim ki muradımız kalplere nüfuz etsin.

neyKabe’den maksadın varmaktır yâra,

Kör gibi tapınma, kara duvara,

Hızır’ı ararsan kendinde ara,

Bulamadım gibi rezalet etme.

(Neyzen Tevfik)

Kendini Müslüman sanan, hasetle kirlenmiş kalplerini temizlemek yerine kendi çocuklarını yiyerek beslenen bir grup cihatçı imamın bu korkunç ruh hallerinin Müslüman dünyasında yaşanan felaketlerin en önemli nedenlerinden birisi olduğunu kabul etmeden sorunların çözümünü tartışmaya başlamak mümkün değil. Kendi çocuklarını yiyerek beslenen bu arkaik babaların bir diğer vazifeleri de otoriter yeni dünya düzeninin koruyucu gulemleri olmalarıdır.

Bilerek ya da bilmeyerek, düşmansız ayakta durmakta zorlanan yeni dünya düzeninin payandalarından biri olan cihatçılardan en çok razı olanlar kuşkusuz özgürlüklerden korkan demokrasiden kaçan yeni dünya düzeninin hakimleridir.

Osmanlıca yerine Türkçe öğretsek? – Baskın Oran

İsteseler de istemeseler de…” türünden bir “yerseniz” üzerine patlak veren bu ucube tartışma fazla uzadı. Üç şeyi açıklığa kavuşturalım da artık bitsin: 1) Erdoğan’ın asıl derdini; 2) Lise öğrencisine Osmanlıca öğretmenin mümkün olmadığını; 3) Bu ucube yerine ne yapılması gerektiğini.

ERDOĞAN’IN DERDİ

Osmanlıca öğretmek falan değil, İslam deyip oy toplamaya devam. Bizzat kendisinden dinleyelim:

“(…) İsteseler de istemeseler de bu ülkede Osmanlıca da öğrenilecek ve öğretilecek. Bu dinin bir sahibi var. Sahibi bu dini dünya var oldukça muhafaza edecektir. Bize düşen emanetin hakkını vermektir. Emanetin hakkını verebilirsek mezhepler arası çatışma sona erecektir.” (link)

Üstelik bir de, “Mezhepler arası çatışmayı sona erdirmek” diyerek, “din” dediği Sünniliği, Aleviliği silmek için kullanacağını açıklıyor. Hayret bişey.

LİSELİYE OSMANLICA ÖĞRETEMEZSİNİZ

Olayın sefaletini görmek için Osmanlıcanın tanımından başlayalım: “Türkiye Türkçesinin Osmanlı döneminde yüksek sınıf ve aydınlarca yazı dili olarak kullanılan biçimine verilen ad.” (AnaBritannica, Hürriyet baskısı, cilt 24, s. 329).

Yani Erdoğan, her ağzını açışta saydırdığı “yüksek sınıf” ve “aydın”ların geçmişte kullandığı “yazı dili”ni, bugün şampiyonluğunu yapmak sayesinde yükseldiği alt sınıflara konuşturacak. Bu ikisi nasıl bağdaşıyor?

Bağdaşmadığı için de, Osmanlıca liseli çocuğa falan öğretilemez. Sadece ve sadece, uzman olup arşivlere girecek bir avuç insana öğretilebilir. Bu da ihtiyaca tamamen yeterlidir. 15 yıldır  Osmanlıca ders veren sahaf Ethem Coşkun’u dinleyelim (link):

“(…) Hakkıyla Osmanlıca bilmek için biraz Farsça, biraz Arapça bilmek şarttır. (…) Osmanlıcada 18 yazı türü var. Hangisini öğreneceksiniz? Divane mi, rik’a mı, talik mi, sülüs mü, kûfi mi? Bunlardan birini bilmiyorsanız mezar taşını okuyamazsınız.”

OKUMA BAŞKA, YAZMA BAMBAŞKA

“Herkes okur ama yazamaz. (…) Örneğin Arapça ve Farsça kelimeler kendi kaidelerine göre yazılır. Bilmezseniz yazamazsınız. Osmanlıca yazmak için de ayrı bir eğitim gerekir. Okuyan kişi Arapça ve Farsça bilmiyorsa sıklıkla yanlış okuma yapılır. Yazmak için de ayrı bir eğitim gerekir.  Osmanlıca bilenler Kuran-ı Kerim’i de anlayamazlar. Bunun için Klasik Arapça bilmek gerekmektedir.”

Devam ediyor, uzun anlatıyor, özetliyorum: Osmanlı alfabesi 31 harften oluşur. Ama kelimenin başında, ortasında ve sonunda farklı yazıldıkları için 93 harf ezberlemek gerekir. Ezberlesen de, yan yana koyarak sadece basılı eserleri okuyabilirsin; o da başlangıç seviyesinde.

Aslında bütün bu uyarıları nakletmek bile gereksiz; malum Nasreddin Hoca fıkrası yeter: Hoca’ya birisi demiş ki, bana bir mektup yazsana. Nereye yollayacaksın deyince, Bağdat’a, demiş. Hoca, oraya kadar gidemem demiş. Adam, sen gitmeyeceksin ki, mektup gidecek deyince Hoca, iyi amma demiş, benim yazdığım mektubu okumak için bizzat gitmem gerek.

Çocukluğumuzda bu fıkrayı, Hoca’nın yazısı eğri-büğrü diye anlatmışlardı. Oysa olay başkaymış: Osmanlıcada yazılı kelimeyi önceden bileceksin ki okuyabilesin. Çünkü yazarken sadece sessizler vardır. Okumak istiyorsan; bunların önüne, arasına, sonuna sesliler koyarsın, hangi sesliyi koyacağını bilmek için de yazarın hangi anlamı kastettiğini ve ayrıca o Arapça ve Farsça kelimenin Türkçe anlamını bilmek zorundasın.

EŞEK YAZIP MERKEP OKUMAK MÜMKÜN

O kadar da değil tabii ama, fazla abartma da sayılmaz. Şapka (^) işaretini uzatma olarak kullanarak birkaç örnek vereyim. (Bunları okurken unutmayalım: Uzmanlardan değil, lise öğrencilerinden bahsediyoruz. Onların neyi okuyup nasıl anlayacaklarını düşünerek okuyunuz):

HKM yazdınız. Okuyacak çocuk bunu 1) hüküm; 2) hakem; 3) hikem (hikmet’in çoğulu) biçiminde okuyabilir. Hatta, genç olduğundan, 4) hâkim ve 5) hakîm (filozof) diye de belki. MDN yazdınız. Bu, 1) medenî; 2) mâdenî  diye okunabilir. Hatta, (altın, elmas) madeni diye de. KFR yazdınız. Bu aslında sadece “küfür” diye okunur ama, uzman olmayanlar 1) Kafir; 2) Kefere; 3) Kâfuru biçimlerinde de okuyabilirler.

Birkaç olasılıktan bahsedeyim: 1) Erdoğan bunları bilmeden liselere zorunlu Osmanlıca istiyorsa, vah vah; 2) Bilerek istiyorsa daha vahim, hepimizi ebleh yerine koyuyor; 3) Eğer bütün bu saçmalıklardan eskiye dönüş umuluyorsa, çoktan geçmişler ola.  Zaten “yersen” diyenler de biliyor geriye herhangi bir dönüş olamayacağını ama, kitleleri intikamcılığa teşvik ederek oy toplamaktan vazgeçmek zor…

Neden dönülemez, birkaç istatistik: 1923’te okur-yazar oranı yüzde 2,5 idi (Gayrimüslimler dahil!) 1927’de yüzde 10,5’a yükselmişti, 1935’te de yüzde 20,4’e (link). Bugün bu oran yüzde 93 (link).

1729-1928 arasında (yani 2 asırda) 30.000 eser basılmıştı, 1928-2000 arasında (yani 72 yılda) 300.000 tane basıldı (link). Diğer yandan, 1928 öncesi yazılıp da yeni harflerle basılmayan ne kaldı acaba? Ömer Seyfettin? Recaizade Ekrem? Namık Kemal?

TÜRKÇE VAHİM DURUMDA

Sayın iktidar sahipleri, çok meşgulsünüz, biliyorum. MEB’e bağlı bütün okullara “Ölüm nimettir, hayat yükünden kurtulmaktır” (link) diye kitapçık dağıtmakla, her okula ve fuara mescit açmakla (link), ilkokul 1’lere bile zorunlu din dersi kararı aldırtmakla (link), 2003’te 450 olan imam-hatip lise sayısını bugün 952’ye, 71.100 olan öğrenci sayısını da 474.096’ya çıkarmakla (link), “Türkçe felsefe yapılmaz” (link ) diye dili aşağılamakla meşgulsünüz.

Bu arada vakit bulursanız, bir de Türkçe ne durumda diye baksanız? Türkçe felaket durumda. Çığırından çıktı:

Bilgi seviyelerinden geçtim, nema, meta deyip duruyor insanlar, spikerler bile, a’ları uzatmadan. Unvan yerine ünvan diyorlar. Paniklemek veya panik yaşamak yerine panik olmak, şok geçirmek yerine şok olmak diyorlar. Koordineli diyorlar yahu, koordine veya eşgüdümlü yerine! Aklıselim sahibi’ni aklıselim diye sünnet ediveriyorlar da, bin yıllık muhatap’a harf yapıştırıp muhattap yapıyorlar. Onun da sonuna sümük gibi bir t yapıştı, bin yıllık restoran’a restorant, hatta bastıra bastıra res-tau-rant deniyor.

Muhterem büyüklerimiz, İslamcılık yapacağınıza biraz da Türkçe öğrettirseniz? İsim tamlaması ile sıfat tamlaması farkını duyursanız? Utanmadan Sultanahmet Camiisi deniyor. Öğretmenleriniz anlatsalar ya, sıfat tamlamasında malikiyet eki kullanılmaaaz: Mavi Cami. İsim tamlamasında kullanılııır: Sultanahmet Camii (veya, camisi).

Hepsini bırakın, “epey” yani “bir miktar” anlamına gelen o rezil oldukça kelimesi “çok” yerine kullanılır oldu, mevzu kapandı. Allah kahretsin!

-de, -da eklerinden hiç bahsetmiyorum çünkü gözümü kan bürüyor: “İçinde” anlamı taşıdığı zaman bu ekler bitişik yazılır: Masada sürahi var. Özel isim söz konusuysa kesme işaretiyle ayrılır, o kadar: Hasan’da iş kalmadı. “İçinde” anlamı yoksa, ayrı yazılır: Masa da kırıldı, sürahi de. Öğretsenize bunları? Biliyor musunuz, Gayrimüslimler bu kaba hataların hiçbirini yapmıyor, biliyor musunuz?

–ki eki zamir ise bitişik yazılır: Benimki bugün gelmeyecek. Bağlaç ise, ayrı yazılır: Anladım ki gelmeyeceksin.

Türkçe öğrettirmek sizin programınızda yok mu? İsteyenlere Kürtçe öğrettirmek hiç olmaz o zaman.

NEYİ ÖĞRETMEK LAZIM?

İllaki (buradaki “ki” istisnai olarak bitişik yazılır çünkü “illa” tek başına anlam taşımaz; mademki, oysaki, halbuki, sanki de öyledir), evet, illaki Osmanlıca diyorsanız, oturun da, Türkçede kullanılan Arapça bileşik kelimeleri kökünü bulmak suretiyle anlayabilmemizi sağlayın.

Daha geniş biçimi “vezin meselesi” adıyla bilinen bu konunun önemli bölümünü yaşlı babam laf arasında biraz öğretmişti bana: Sülasi. “Üçlü” demektir. Aklınızı başınıza toplayın da bunu tam öğrettirin. Örnekler vereyim:

Temdin etmek. Medenileştirmek demektir; to civilize, civiliser. Sülasi’yi yani sondaki üç sessiz harfi (MDN) aldık, münasip sesliler ekledik, kökü çıktı. Temdin’i bilmeyebiliriz ama medeni’yi biliriz.

Tevkif, VKF, vakıf’tan gelir. Devletin/padişahın şerrinden korumak için, insanlar mallarını tevkif etmişlerdir, tutuklamışlardır, kamuya yararlı hale getirmek suretiyle ellerinde tutmuşlardır. Dinsel bir müessese olduğu için de padişah dokunamamıştır.

Bunları ben Mülkiye’de hocayken ders arasında anlatırdım; talep eden olursa ders notu halinde yollarım.

Tavattun. VTN’yi alın, vatan edinmek, yerleşmek. Mahsub: HSB; hesaba geçirilmiş. Mazbut: ZBT, zaptedilmiş, yazıya dökülmüşüne zabıt/tutanak diyoruz. Meşrut’en tahliye: ŞRT, şartlı tahliye. Meşrutî rejim: ŞRT; şartlı (anayasalı) yönetim. Müselles: SLS, sülasi, üçgen diyoruz artık. Takabbuz etmek: KBZ; kabızlık çekmek. Tebyiz etmek: BYZ; beyaz, temize çekmek. Teslih etmek: SLH; silahlandırmak. Müsellah: SLH; silahlı. (Buradan anlayabiliriz ki; t’yle başlayan kelimeler fiildir, m’yle başlayanlar isim veya sıfattır). Müstekreh: KRH; kerahet’ten, kerh’ten geliyor; hani, kerhen yapmak. Tiksinti verici, demek.

BİRKAÇ PRATİK KURAL  

İsterseniz, yukarıdakileri daha iyi anlayabilmek için, yaşlı babamın öğrettiğinin üzerine benim yıllar içinde çıkarsadığım basit-genel kurallara geçerek devam edelim. Yalnız, tekrar söylüyorum, bunlar Türkçedeki Arapça bileşik kelimeleri anlamaya yardım için yazdığım amatörce şeylerdir; bir sürü eksiği, çapağı vardır. Ama fikir verici ve ufuk açıcıdır, orası kesin.

1) Yukarıda söyledik; son 3 sessiz harf (sülasi) alınır, bu genellikle anlamadığımız bileşik kelimenin köküdür ve genellikle bildiğimiz bir kelimedir.

2) Son üç sessizde yan yana iki aynı harf varsa, tek harf muamelesi görür: Tekeffül etmek: KFL; kefil olmak.

3) Sülasi alırken sondan üçüncü harf t ise, dördüncüye atlayın: İhtirab: HRB; harp, savaşmak.  Onun için, çıkan sülasiye bazen t eklemek gerekir: İştihar: ŞHR; şöhret, ünlenmek. Bu arada: y sesli harftir; zaten Fransızcada adı igrek=Yunan i’sidir.

Bu sülasi işi fevkalade yararlıdır; Türkçe öğretir. Ben bir “alaylı”dan ibaretim. Kulaktan bu kadarını öğrenebildim. Siz Eyyy İslamcılaştırıcılaaaar, mecburi (CBR, cebir’den) Osmanlıca dersi hayali kuracağınıza oturun da biraz sülasi öğrettirin Türkçe derslerinde. Tabii, öğretmen bulabilirseniz.

Üstelik, çapraz bulmaca gibi eğlencelidir; öğrenci eğlenceli şeyi kolay öğrenir ve hiç unutmaz. Çocukların öğrenmekte olduklarını da nereden anlarsınız, bu kuralları kullanarak espri üretmeye başlamalarından. Alın mesela: teşaşür ve müsakeşe. Ama özellikle ikincinin sülasisini almasam daha iyi!

Bu yazı agos.com.tr/ den alınmıştır

18 baskin oran

 

Baskın Oran